Ağustos 28, 2010

Wonderwall


Noel Gallagher’ın dehasının ürünlerinden yalnızca biri olan, fakat Oasis’in gittiği her yerde açık ara en büyük coşkuya mazhar olan şarkının adı Wonderwall, birçoğunuzun bildiği gibi. Noel’un tanımlamasına göre ‘wonderwall’, ihtiyaç duyduğunuzda her zaman yanıbaşınızda bulduğunuz ve sizi kendi gerçekliğinizden çekip kurtaran bir hayali arkadaş.

Takımdaki önemli parçaların üst üste gelen sakatlıkları nedeniyle tarihin potansiyelini göstermekten en uzak kadrolarından biri olarak anılan Wizards, geçtiğimiz sezona takımın 46 yıllık sahibi Abe Pollin’in vefatıyla sarsılarak girmişti. Fakat en kötü günler, henüz başkente uğramamıştı. 2010 yılının ilk günlerinde takımın -111 milyon dolar değerinde bir kontratla bağladığı- en önemli yıldızının, soyunma odasında bir takım arkadaşına silah çektiği dedikodusu yayıldı. Buna oyuncuların verdiği tepki ise daha rahatsız ediciydi. Philadelphia maçı öncesinde takım arkadaşlarını -bir anlamda dalkavuklarını- etrafına toplayan Gilbert Arenas, bir yandan dans ederken bir yandan da parmaklarıyla onlara ateş ediyordu. Bu teatral performansın sonucunda sene sonuna kadar cezalandırılacaktı, fakat diğerleri için suçun kolektif olması cezada bir hafiflemeye yol açmadı. Abe’in anısına yapılan bu hakarette rol almış oyuncularla gidilecek şampiyonluğun kimse için anlamı olmayacağı açıktı. Arenas’ın en büyük yardımcıları Antawn Jamison ve Caron Butler, çer çöp karşılığında gönderiliyor ve Wizards organizasyonu yeni bir sayfa açıyordu.

Fırtına sonrasında elde kalan en iyi oyuncusu Andray Blatche olan bir takımdan bahsediyoruz, böyle takımlara bu ligde çok fazla rastlamazsınız. O zor günlerde Abe’in eşi Irene Pollin’ın sırtını yasladığı bir ‘wonderwall’ var mıydı bilmiyorum. Fakat takımı temsilen bulunduğu lotarya sonucunda, ilk sıra için sadece yüzde 7.6’lık bir şansa sahip olan Wizards o hayali arkadaşın gerçeğe dönüştüğünü tecrübe ediyordu. Irene, tören sonunda eşinin ruhunun binada olduğunu hissedebildiğini söyleyecekti. Wizards içinse o gün açılan yeni sayfaya ilk ismin yazıldığı gün olarak anılacaktı: John Wall.

Bu draft sınıfının en güçlü oyuncusunun Wall olduğu 2008 yazından beri dillendiriliyordu, fakat çoğu otorite tarafından görece zayıf bir sınıf olarak gösterilen bir sınıfta bu, süperyıldızlığa giden yolu garanti eden bir veri değildi. Daha yedinci sınıftayken manşetleri süsleyen ve ayakkabı markalarının savaşına özne olan LeBron James ya da mezuniyet balosuna R&B yıldızı Brandy’yi götüren Kobe Bryant’ın aksine, Wall hiçbir zaman spot ışıklarını güçlü biçimde hissetmedi. Belki basketbol takımındakilerin birer rock yıldızı muamelesi gördüğü Kentucky’de işler değişebilirdi, ancak Wall bu kişilik yapısından çok uzaktı. (O rock grubunun bu seneki frontmani olacak Enes Kanter’in de aynı yapıda olması Kentucky için büyük şans.) John Calipari’yle çalışmayı büyük bir fırsat olarak gören ve bu deneyimden kariyeri için maksimum yararı alabilmek adına antrenman salonuna her gün ilk giren ve oradan ilk çıkan oyuncu olan Wall, odaklanmasını engelleyecek her saha dışı unsurunu hayatından çıkarmıştı. Sadece işine bakıyordu…

Fakat bu, kampüs içinde onu görenlerin ne kadar özel bir karakterle karşı karşıya olduklarını anlamalarına engel değildi. Kentucky’deki çılgınlığın ne düzeyde olduğunu görmek için YouTube’a “John Wall Dance” yazmanızı önerebiliyorum sadece. (Wall’un Rupp Arena’ya tanıtıldığı gün yaptığı birkaç dans figürünün, Kentucky taraftarı bir çiftin düğününde taklit edilecek kadar büyümesi inanılmaz.) Alnını imzalamasını isteyen bir sınıf arkadaşından bahsediyor Wall. Onun için problem değil, zira bu ilgiye karşılık verebilmek çok değerli. İlk Yaz Ligi karşılaşması sonrasında, NBA kendisinden 15 dakikasını taraftarlara ayırmasını istiyor. Wall ise herkes mutlu olsun diye tam 1 saat boyunca imza dağıtıyor. Ben daha kısa süren imza günleri gördüm…

“Bazen sıradan bir öğrenci olmayı ve herkesle önyargılar olmadan kolayca kaynaşabilmeyi istiyorsunuz. Ama bu da bu işin bir parçası. Tanrıya size verdiği yetenekler için de, böyle şeyler için de şükretmelisiniz. İlgi konusunda yapabileceğim bir şey yok, hayatımı yaşamaya devam ediyor ve olabildiğince duruma alışmaya çalışıyorum. Elbette büyük bir değişim olduğunu yadsıyamam.”

Diğerleriyle kaynaşabilmek, temel odağını basketbol olarak belirlediği günden bu yana Wall için zor bir görev. Lisede üç okul değiştiren ve son olarak Raleigh’deki Word of God Christian Academy’ye yelken açan Wall, saha içinde ve dışında her zaman klas bir görüntü çizdi. Yıldız avcısı Calipari tarafından Kentucky’ye getirildiğinde de bu durum değişmedi ve ondan beklenen liderliği kısa zamanda kucakladı. Liderliğin doğuştan gelen bazı nitelikler gerektirdiği söylenegelir, fakat bir ölçüde de kazanılması gereken bir yetidir.

Michael Jordan, Reggie Miller ve Kobe gibi efsanelerin en iyi oyunlarını sergilediği yer olan Madison Square Garden’daki ilk maçında Wall 25 sayı ve 6 asist buluyor, takımın son 15 sayısının 12’sine imza atarak 64-61’lik galibiyeti getiriyordu. Maç sonunda rakip Connecticut’ın efsane koçu Jim Calhoun’a mikrofonlar uzatıldığında saygısını gizleyemiyordu: “Bugün izlediğimiz bir freshman değil. Söylediğiniz her şeyi kabul edebilirim ama kesinlikle bir freshman değil. Wall mükemmel bir oyuncu olacak.”

Gerçekten de henüz ilk senesinde kolej basketbolunu böylesine domine edebilen çok az oyuncu vardır. Yaşça büyük oyuncuların yanında rüştünü ispat etmek için bugünün birçok yıldızı 2-3 seneye ihtiyaç duymuştu. Takımın genç yapısı ve tıpkı Wall gibi hemen ilk senesinin sonunda draft edilen DeMarcus Cousins, Eric Bledsoe ve Daniel Orton gibi oyuncuların varlığı bunu kolaylaştırmış olabilir. Fakat böylesine önemli bir maçta ve kendi deyimiyle Basketbolun Mekkesi’nde son 8 dakikadaki o oyunu sonrasında liderliğini ilan edemeyeceği herhangi bir takım yoktu. Calhoun maç sonunda 2.05’lik Stanley Robinson’ı karşısına koyduğunda dahi skor bulmaya devam etti. MSG yarattığı en yeni süperyıldıza merhaba demişti.

Onun müthiş ilk adımını, önemli anlarda çekinmeden sorumluluk alışını ve etrafındaki oyuncuları da kendisiyle birlikte büyütmesini (Kentucky NBA draft tarihinde ilk turda beş oyuncusu birden seçilen ilk kolej oldu.) izlemenin ne kadar eğlenceli olduğunu ligin yeni nesil süperyıldızlarından Kevin Durant de vurguluyor: “Televizyonda ne zaman maçı olsa açıyorum. Ne kadar yorgun olursam olayım fark etmiyor, çünkü The John Wall Show’u kaçırmamalısınız.”

Wall’un kariyerinde Calipari ve NBA’de 17 yıl eskitmiş Rod Strickland ile çalışma fırsatını elde etmek şüphesiz ki kilometre taşlarından biri. Calipari tüm hayatı boyunca yıldızları bir şekilde etrafında toplamayı bilmiş bir koç ve maruz kaldığı tüm eleştirilere rağmen onların gelişimine etkisini de hor görmemek lazım. Bu cümlenin üzerine karşıma Dajuan Wagner örneğini getirenleriniz olabilir, fakat Derrick Rose, Tyreke Evans ve son olarak da Wall’un Calipari’nin elinde kendilerini nasıl geliştirdiğini görmezden gelemezsiniz. Öte yandan bir oyuncudan her maç öncesinde 150 üçlük atmasını isteyemezsiniz. Bu tip bir efor ancak kendini oyuna tamamen adamış birinin harcıdır. Belki birçok yıldızda olan o kusursuzluk takıntısını taşıyan birinin.

Bu bağlamda düzeltmek için en çok uğraştığı bu özelliğin, oyunundaki en büyük eksik olduğunu söylememiz çok şaşırtıcı olmayacaktır. Aslında temel anlamda bir ‘jump-shot’tan ziyade ‘set-shot’ gibi görünüyor Wall’un her şutu, zira şut sırasında ayakları üzerinde çok az havalanıyor. Bunun kolej seviyesinde çok sık rastlamadığı fiziken üstün guardlar karşısında sıkıntı yaratabileceği aşikar. Fakat birçoklarının benzetmeye meyilli olduğu bir başka Kentucky mezunu Rajon Rondo’ya oranla çok daha güvenilir bir şutu var kesinlikle. Şut atmaktan zevk aldığını görüyor ve çok güçlü bir savunmayla karşı karşıya olmadığı sürece topu hedefine yollayabileceğinden kuşku duymuyorsunuz. Bir perfeksiyonist olduğunu hayatın her alanında gösteren Wall’un, şut mekaniğindeki bu küçük kusurları görmezden gelmesini bekleyemezsiniz. (Wall’un kolejdeki tek senesindeki not ortalamasının 3.2 olduğunu söylerken, bu ortalamayı transkriptinde hiç görememiş olan yazarın canı biraz sıkılıyor.) Geçen sene ülkenin savunmada en gayretli oyuncusu olarak göze çarpmadığını kabul etmeliyiz ama fiziğiyle bu konuda muazzam bir potansiyele sahip. Lige girdikten sonra oyununun sıkça karşılaştırıldığı D-Rose’a en ağır bastığı noktanın da bu olacağını düşünmekteyim. (Esasen Rose da fizik olarak yeterli malzemeye sahip ve temel noktalarda göstereceği gelişimle onun da orta vadede iyi bir savunmacıya evrileceğini düşünüyorum bununla birlikte.)

Onu 1 numara yapan özellikleri ise sahaya çıktığı ilk günden itibaren göreceğinizden emin olabilirsiniz. Topu her eline aldığında oyunu sessiz bir kaosa sürükleyen Wall’un NBA kariyerini izlemek çok eğlenceli olacak herkes için. Bugüne kadar her zaman iyi şeylerle sonuçlanan bu kaos, belki bu sefer de Abe’in ruhunu temizleyecek oluşumun başlangıcını müjdeleyecek.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder