Eurocup’ta ise Galatasaray hayli sınayıcı bir gruptan lider
çıkıp iddiasını ortaya koyarken, yapı olarak en sağlıklı hareket eden ve sıkça ayrıksı
ve örnek alınacak bir model olması yönüyle tartışmalarımıza dahil olan Banvit
işini kırıcı bir Würzburg deplasmanına bıraktı. Sezonlarının kaderi için dönüm
noktasında yer alan ve saha çizgileriyle sınırlı kalmayacak bir karakterin
ifşasını mecbur kılan maçlarda yıllardır yetersiz kalmaları, daha can sıkanı, bu
sırada kenar yönetimden gerekli katkıyı alamıyormuş gibi gözükmeleri birtakım önyargılar
yaratıyor.
Euroleague’de Fenerbahçe’nin durumu da pek farklı değil.
Tarihin tozlu sayfalarında kalmış değil, henüz geçtiğimiz yaz Türkiye’den bir
kulübün gösterdiği en agresif transfer politikasının sonucu olarak bir taarruz
izlemiştik. Devinimden yana dünya üzerinde basketbol topunun sektiği hiçbir
coğrafyadan aşağı kalmayacak Avrupa kıtasında, herkesin göz diktiği o noktaya
ulaşıp ayakta kalan son dörtlüden biri olmak istiyorsan gitmen gereken isimler ise
aksine hayli uzun aralıklarla değişiyor. Özellikle de sayıları beşi geçmeyen mimli
bazı oyun kurucular var ki bu durum hiç sürpriz değil, çünkü o yolun sonunu
görmeye sadece onların nefesi yetiyor ve karar maçlarında diğer parçaları da
sırtlarına alabiliyorlar. Listenin başında gelen isim Bo McCalebb, Fenerbahçe’nin
başlattığı saldırının haklı ilk adresiydi. Fakat sakatlıklar bir yana, Simone
Pianigiani’nin daha önce de elinde bulundurup verim aldığı ve tertibatına hakim
olması beklenen bu makineyi takım yararına kullanmakta iyi iş çıkardığını
söylemek şimdilik zor. Şu anda hücumlar McCalebb ile başlıyor ve bitiyor, ancak
çevresindeki, her birinin bu ligin elit yetenekleri içindeki yeri sağlam olan,
parçaların çoğu doğru rollere oturmamış ve en iyi yaptıkları işten
uzaklaştırılmış gözüküyor.
Unutmamalıyız ki Pianigiani, geçen yaz Türkiye’ye geçişine
kadar, kariyerinin tamamını henüz 26 yaşında asistan olarak göreve başladığı
Montepaschi Siena organizasyonunun muhtelif basamaklarında geçirmiş biri. Bununla
birlikte, birinci adam koltuğundaki altı yılında farklı hamurda oyuncularla
farklı takım kimlikleri kurdu ve farklı rotalardan başarıya gitme konusunda
elinin çok da zayıf olmadığını gösterecek veriler sundu. Onu Ingmar Bergman’a
benzetebiliriz çalışma alışkanlıkları bakımından. Ustanın da hayatının büyük
bölümünü aynı adada geçirdiği bilinir. Sadece kendi küçük oyuncu topluluğunu
tanırdı, filmlerinde on kadar oyuncusu ve değişmeyen bir dekoru vardı: Fårö adası.
Bergman her yeni filminde çok az unsurla her şeyi anlatmaya
muktedir olduğunu gösterdi. Yalnızca karakterleri, olay örgüsüne bağlı olarak,
yeniden yaratmak ve işlemek gerekiyordu. Pianigiani de kendi adasından ancak,
artık üst düzey rekabete devam edebileceği mali kaynaklarla çalışmayacağını fark
ettiğinde ayrıldı. Sürgünde ilk yılın kolay geçmesini bekleyemezsiniz. Her şeyi
daha da kötüleştiren, hafta sonunda ona hamlelerini test etme fırsatı sunacak
kaliteyi göstermeyen ve ikinci çeyrekten angarya halini alan yerel maçlar
oluyor. Bu, kuşkusuz, “Avrupa’nın en iyi ikinci ligi” söyleminin göze sokulduğu
günlerde incelenmesi gereken bir tezat.
Pianigiani’nin son maçta karşısında bulacağı meslektaşı ise
Bergman’a pek benzemiyor: İki farklı kıtada yaşamış ve İtalya’nın tamamını dolaşmış
bir koç. Şanslı ki sahadaki en iyi oyuncu, Liv Ullmann, yine favori
yönetmeninin saflarında olacak.
Cem Pekdoğru, 2012
10 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder