Haziran 13, 2009

TBL Final Serisi - Efes Pilsen

Selçuk Ormancı’nın ilk iki maç ile ilgili analizleri an itibarıyla sitede. Yazdığı çoğu şeyin altına imzasını atan biri olarak aynı şeye girmeyeceğim ben. Kasım ayından beri siteye yazı göndermemişim, takıma nasıl küstüysem artık. Güzel şeyler olmadı değil doğrusu. “Engin Özerhun’un Oyun Kurucuyla İmtihanı” başlıklı bir yazı hazırlamıştım aslında tam. Kerem Tunçeri’nin Rusya’dan getirilmesi üzerine, onu da rafa kaldırdık. Özlenen guard değildi ama, güzel hamleydi sezon ortası şartları da hesaba katıldığında… Avrupa’da Efes Pilsen markasının misyonuna, vizyonuna, her şeyine ihanet olarak gördüğüm o başarısızlığı ve bunu tetikleyen süreci unutmuş değilim. Ancak, şu anda Ayhan Şahenk’e 2-2 ile dönülen bir final serisi oynanıyor ve yapılan yanlışlar sebebiyle bu seriye kayıtsız kalmak da mantıklı değil. Efes Pilsen adına ilk iki maç sonunda çizilen simsiyah tablo, dördüncü maç sonunda bembeyaz görünüyor sanki. Ben de gri tonları yakalamaya çalışacağım daha çok…

Ruhunu Arayan Takım

Yine burada bir “yuvarlak masa” yapmıştık. Orada yazdıklarımı tekrarlayacak değilim, ancak gerek Will Solomon’ın dönüşünü, gerekse de muhtemel final serisini yorumlarken Fenerbahçe Ülker’in en büyük avantajı olarak ‘winner’ oyuncu sayısını göstermiştim. Efes Pilsen oyuncuları arasında da bu karakteri kariyerinin kimi dönemlerinde gösterenler olmuştu tabii, fakat bu kadronun bugüne kadar karşılaştığı tek karakter testi Real Madrid’e karşı İspanya’da çıkılan maçtı ve Efes Pilsen o gün açık bir şekilde boş kağıt vermişti. Final öncesinde bakıldığında, takımın skor anlamında lideri gibi gözüken Smith zaten büyük beklentilerle getirildiği 2006 senesinin finallerinde Ömer Onan karşısındaki abuk performansı nedeniyle mimliydi. Bu yükü kim taşıyabilirdi? Son dönemde organizasyon anlamında takımda oyun kurucuların dahi önüne geçen (niye şaşırıyorsam, bu adamlardan birinin adı Ender sonuçta) Bootsie Tootsie kariyerinin hiçbir bölümünde bu denli bir yük ile muhatap olmamıştı. Bu sorumluluğu almaya en yakın isim, Syracuse gibi gelenekleri olan bir kolejden mezun olmuş, Avrupa’da hep elit liglerde önemli rollere bürünmüş Shumpert olabilirdi. Ancak, onun da sezon boyunca hiçbir zaman hücumda eline top verilen bir isim olarak tanımlanmaması, Ataman’ın Beşiktaş Cola Turka’dan buraya doğrudan taşıdığı Shumpert’ın bulduğu kolay basketle sonuçlanan çember altı oyunu dışında üzerine tek bir set çizilmemiş olması bu konuda çekinceler doğuruyordu.


İlk iki maçta da bu çekincelerin büyük oranda haklı çıktığını söyleyebilirim. Smith, son maçın ardından uzatılan mikrofona “Ben tek yönlü bir oyuncu değilim, bunu kabul edin. Hücumda şutumu hissetmiyorsam savunma kısmına odaklanır, işimi yaparım” buyurdu. Gerçekten de serinin dördüncü maçındaki savunmasının önünde ceketimin düğmelerini iliklerim. Zira defalarca izledim bu adamı ve Smith konusunda sık düşülen hatalardan biri olarak görürdüm “Smith iyi savunmacıdır” önermesini. Bana kalırsa baskılı savunma yapan, iyi bir top çalma spesiyalistidir. Ancak sürekli top çalma kovalaması, ilerleyen yaşla birlikte ağırlaşan bir çift bacakla birleşince sık sık yerini kaybediyor ve içinde bulunduğu takım için sıkıntı yaratıyor bu eğilim. Bir başka sık düşülen hata da kendisinin iyi bir skorer olduğu yönündeki inanç. Smith iyi bir şutördür, ancak kalabalık bir pota altına daldığı zaman kendi takımı için tehlikesi Derek Fisher seviyesindedir. Bazen savunma gafleti sayesinde çizgiye gidebilir, ancak bu ziyaretler Ömer Onan tarafından savunulduğu bir final serisinde nadiren gerçekleşiyor haliyle. Yani dış şut haricinde öyle majör bir hücum silahından bahsetmek kolay değil Smith için. Yine de Smith’in 2006 sonrası bir kez daha mental olarak Thornton ve Shumpert’ın direncini sergileyememesi sinir bozucu. Abdi İpekçi’deki maçlarda sorumluluk almaktan kaçınıyor, fakat bunu yaparken boş üçlükleri falan atmalı en azından. Onu Sinan bile yapıyor yani. Sinan demişken, sezon boyunca rotasyonda aldığı süreler açısından Mario West’e bile benzettik, ama sesimizi duyuramadık Ataman’a. Mevcut kadroda her maç 10-12 dakikalık bölümlerde başvurulması gereken bir adamdır, o dakikalarda 4 kişi hücum etmeyi göze alıp. Üçüncü maçtaki katkısı olmasa bugün muhtemelen bir beşinci maç olmayacaktı. Daha fazla söze gerek yok.

Yine Bana Ender Günler Düştü

4 kısa tercihi de çok konuşulan bir konu Efes cephesinde. Açıkçası şartların Ataman’ı böyle bir düşünüşe itmiş olması şaşkınlıkla karşılanacak bir durum değil. Rakibinin elinde bu kadar değerli uzun varken, sen Kaya ve Kasun’un zeka emareleri göstermesi için kenarda dua ediyorsan maç sonlarını güvendiğin kısalarla oynama isteği makul bir düşüncenin sonucu. Tanjevic geri adım atmadığı takdirde ‘mismatch’leri değerlendirme noktasında çok güvenilir bir Shumpert da varken elinde, kısaların feci bir gün geçirmiyorsa genelde iş görecek bir formasyondur bence bu. Ama ben zihinsel olarak maçın içine girebilmiş ve dizginlenmiş bir Kasun’u her halükarda maçı bitiren beşte görmeyi isterim açıkçası, çünkü Ömer Aşık dışında hiçbir uzun o baskete gitmek istediği sürece onu durdurabilecek düzeyde değil. 4 kısanın getirdiği bir başka sıkıntı da var aslında. İlk maçta Tanjevic “görüyorum ve artırıyorum” çekip de Green-Solomon-Ömer-Smith-Mirsad beşiyle götürünce son çeyreği, topu rakip sahaya 8 saniyede taşımaktan aciz bir Efes Pilsen izledik. Kerem Tunçeri ne yazık ki, ‘play-off’un ilk gününden bu yana sürekli bir düşüş içerisinde. Beşiktaş Cola Turka sezonunda özellikle final serisinde Popovic-Ender ikilisinden hangisi sahadaysa onu sağ dibe götürüp sırtına aldığı ve orta mesafeden gönderdiği şutla biten bir imza hareketi vardı mesela. Sahada Marques Green varken de o hücumu görmek istiyorsun mesela. Ama topu geveleyip, son saniyede Solomon’ın üzerinden attığı el üstü şutu izliyorsun onun yerine. Kerem’in hücumda bir opsiyon haline getirilememesinin suçunu da Ataman’ın hanesine yazıyordum aslında, ama final serisinde görüldüğü üzere durum böyle değil. İki elin belinde kulübeye bakınca da Ender’in şabalak suretiyle karşılaşıyorsun, yapacak bir şey yok. Bir adrenalin manyağına veriyorsun takımının direksiyonunu. Faul konusunda bu kadar cömert davranan bir uzun kadron varken de Kakiouzis’i kesip Vujanic’i geri çağırmak pek elle tutulur bir alternatif olmuyor. Bir de Vujanic yani, muhtemelen değmeyecektir. Ender topu sadece rakip sahaya taşıyacak, tepede Thornton veya Smith’e verip köşede bir yerden izleyecek hücumu. Son çeyrekler için daha mantıklı bir çözüm gözükmüyor bu şartlar altında.

"Kördöğüşü gibi bir maç oldu. İnanılmaz top kayıpları yaptık." - Ergin Ataman (Ender Arslan’ın 25 dakika aldığı birinci maç sonunda)


Genel Başkan Shumpert ile Güneşli Günlere

Seriyi buraya getiren katkı Sinan’dan geldi evet, ama daha o mucizevi son dakikaların öncesinde Fenerbahçe Ülker üçüncü maçın başında benim de beklediğim şekilde ağırlığını koymuş ve tampon bir fark oluşturmuşken önce ikinci çeyrekte her topu forse ederek maça ısınan, sonra üçüncü çeyrekte yüreğini koymaya devam ederek takımını skorda tutan, bunu yaparken ilk yarıdaki görüntüsünden arınıp neredeyse tek bir hata yapmayan adamın adı Preston Anthony Shumpert. En son Beşiktaş Meydanı’nda elindeki kofti bayrakla çocuklar gibi şen bıraktığım Orkun Çolakoğlu’nun deyimiyle “Genel Başkan”. Onun yaşam belirtileri göstermesi üzerine olayı sahiplenen ikinci oyuncu olarak ortaya çıkan bir adet de Marvis Linwood Thornton III var elde. Sezon başında sorguladığım bir adamdı, zamanla sevdiğim bir adam oldu. Çok da iyi kullanıldığını düşünmüyordum, ve aslında hala düşünmüyorum. Geçen sezon birkaç tane Montepaschi Siena maçı izlemiş olmanız benimle aynı fikirde olmanız için yeterli kriter. Thornton’ın ‘play-off’ boyunca ne yaptığına bakınca mükemmel istatistik haneleri görüyorsun, ancak takımda aldığı süre ve üstlendiği role oranla az şut kullandığını da görüyorsun. (Darüşşafaka Cooper Tires serisinde 42 dakikada 6/16, Galatasaray Cafe Crown serisinde 53 dakikada 7/14 şut isabet oranı var.) Bu tablodan sonra ilk maçtaki 4/14 beni sevindirdi açıkçası. Şutlar bir gün girecekti nasıl olsa, önemli olan karakter koyup farkındalık göstermekti. İlk maçın son dakikalarında yaptığı hataların da etkisiyle sonraki maçta kolay fauller aldı ve kendini koruyamadı Thornton. Bu sebeple o maçtaki 4/6 şut isabeti anlaşılabilir bir nicelikti ve sindiğini de göstermiyordu Tootsie’nin. En azından salonda görülen bu değildi. Bu oyunculara Kerem Gönlüm’ü de ekleyebiliriz. Dördüncü maçta kameraların da bir noktadan sonra kabak tadı veren aşırı ilgisi sonrası gördük ki, kendisi Molly Sims ile evliymiş. Motivasyon kaynağı bu mudur bilmiyorum ama kapasitesi ölçüsünde her zaman yararlı olmaya çalışan, Kaya ve Kasun gibi adamların yanında görünce sempati duymak zorunda hissettiğin bir adam kendisi. Bugüne kadar oynadığı takımlar arasında en büyük taraftar kitlesine sahip olanı muhtemelen Kolejliler. Buna rağmen maç konsantrasyonunu her zaman canlı tutabilmeyi başardı. Dördüncü maçta kapasitesiyle de barışık oynayınca takıma üst düzeyde bir katkı verdi. Bu üç isme gelecek maçlık katkılarla önümüzdeki 2 veya 3 maçta Efes Pilsen’in yeni galibiyetler alması olası olabilir. Daha da politik konuşulamazdı, ancak tahmine çok da açık bir seri değil gibi bahsettiğimiz seri. Favorim hala Fenerbahçe Ülker diyeyim, totem yok.

Hocam Ne Olur?

Seri 2-2 ile başladığı yere dönüyor. Ayhan Şahenk’te yine ikinci çeyrekle birlikte ter dökmeye başlayacağız, olmadık şutların üçlüğe kadar sekişini izleyeceğiz, alternatif bir tribün kültürü oluşturmaya çalışan Efesliler grubunun yanına kulübün onayıyla, kendilerine Derbentliler adını veren, maç sonunda sahaya su şişesi atan bir grup gönderilecek. Fenerbahçe taraftarı da “5 milyon verelim, bizim için bağırın” diye özetleyecek durumu. Daha bir sürü şey. Gerçi Abdi İpekçi’de durumun farklı olduğu düşünülebilir böyle yazınca. Oradaki maçlara gitmediğim için değinmek istemedim ama ekrana yansıyanlar da yeterli sanıyorum. Saha içinde son yıllardaki en kaliteli basketbola tanıklık etmediğimiz ortada, ama bunu saha dışından bu şekilde yorumlayan adamın Nur Germen olması da acayip değil mi mesela? Final serisinde savunmaların dozajının arttığı dönemlerde Avrupa basketbolunun karakteristiklerini hakkıyla sahaya koyan iki takım görüyoruz ve açıkçası ben zevk de alıyorum. Ama Türk basketbolunun asıl sınıfta kaldığı yer yine saha dışı oluyor bana kalırsa. Efes Pilsen koçunun ve Nedim Karakaş kişisinin -sıfatını bilmediğimden böyle yazdım ama menajer sanırım- açıklamaları olsun, Efes Pilsen yönetiminin mantıklı ve legal ancak bunun yanında da etiğe aykırı bilet uygulaması olsun, salondaki binlerin maruz kaldığı kötü koşullar ve ekrandaki milyonların maruz kaldığı niteliksiz spiker ve yorumcular olsun. Hadi geçmiş olsun.

Cem Pekdoğru, 2009

Haziran 03, 2009

Bir Devin Uyanışı: Efes Pilsen

Geçtiğimiz sezonun başında teknik kadro konusunda uzun bir süredir sürdürdükleri istikrarı bozarak takımın başına David Blatt’i getiren Efes Pilsen, sezonun ortasında bu isimle de yollarını ayırma kararı almış ve Ekrem Memnun ile devam edilen sezonun sonunda Efes Pilsen yıllar sonra ligi final göremeden kapatmıştı. Partizan deplasmanı öncesi yabancı oyuncularının bir kısmıyla yaşadığı problemden de kötü etkilenen Efes Pilsen’in kendisi adına son 15 yıllık sürecin en kötü sezonunu geçirdiği basketbol kamuoyunda hüküm süren görüştü. Bunun üzerine radikal kararlar alan Efes Pilsen yönetimi, direksiyonu önceki sezon Beşiktaş Cola Turka’da görev yapmış, eski coachu Ergin Ataman’a emanet etmeyi tercih etti. Kulüp tarihinin kilometre taşlarından biri olan 2000 yılındaki Final-Four başarısında da takımın başında bulunan Ataman ile eski sportif başarı dolu günlere geri dönmek isteyen Efes Pilsen kadrodaki tüm yabancılarını da değiştirme yoluna gitti. Montepaschi Siena’da özellikle oyunun savunma sahasındaki rolüyle dikkat çekmiş Bootsy Thornton, geçtiğimiz sezonu Real Madrid’de geçirmiş bir başka eski Efes Pilsen oyuncusu Charles Smith ve bir dönemin en büyük genç yeteneklerinden biri olarak lanse edilmiş oyun kurucu Milos Vujanic dış oyuncu olarak kadroya dahil edilirken, Ataman’ın Beşiktaş Cola Turka’dan eski öğrencileri Preston Shumpert ve Sinan Güler de dış oyuncu rotasyonuna katıldılar. Sezon boyunca sakatlıklar sebebiyle beklenen katkıyı veremese de Benetton Treviso’dan Engin Atsür de geçen yazın bir başka imzası oldu. Pota altında takımın en güçlü yanlarından birini oluşturan Kakiouzis-Kerem-Kaya-Kasun dörtlüsünden de sadece Kerem Gönlüm 2008 kadrosunda bulunan bir isimdi.

Ancak her yeni kadro gibi bu kadronun da birbiriyle uyumlu çalışan parçalar haline gelmesi biraz zaman aldı. Bu süreç içerisinde, başarısız addedilen geçen sezonkinden bile daha kötü bir Avrupa macerası geçirildi. Euroleague tarihinde ilk kez grup aşamasından ileriye gidemeyen Efes Pilsen’de Mario Kasun’un sakatlığı ve transfer edilen Dwayne Jones’un beklenen katkıyı vermekten çok uzak oluşu gibi mazeretler ön plana çıksa da, takımın saha içinde iyi yönetilmediği ve bu işi kotarabilecek bir oyun kurucunun yokluğu da sıkça konuşuluyordu. Avrupa badiresi haricinde, ilk hafta yaşanan 105-91’lik Banvit mağlubiyeti dışında ligde işler iyi gitse de takımın bu noktada bir takviyeye ihtiyacı olduğu görülebiliyordu. İşte bu noktada Efes Pilsen’le kariyerinin önceki dönemlerinde de önemli başarılar elde etmiş Kerem Tunçeri Moskova’dan İstanbul’a getirildi ve bu transferin etkisine sakatlıktan dönen Kasun’un da olumlu performanslarıyla katılması, Lacivert-Beyazlılar’ı ligde adeta bir yenilmez armadaya dönüştürdü. Bu iki eklemeyle saha üzerinde de daha doğru bir basketbol sergilemeye başlayan Efes Pilsen’de kadroda rollerin yavaş yavaş belirgin bir hal almasıyla takım TeknoSA Türkiye Kupası’na da çok zorlanmadan ulaşacaktı. Fenerbahçe Ülker deplasmanında kaybedilen 84-80’lik maça değin, neredeyse beş ay boyunca mağlubiyet yüzü görmeyen Efes Pilsen’de play-off öncesinde başarısız Avrupa macerasının yarattığı karanlık tablo tamamen gözden kaybolmuştu. Takımını maç temposunda tutmak için, ligin son haftalarında iki yurt dışı seyahati organize eden teknik kadro bu performansıyla play-off aşamasına da büyük bir enerjiyle girdi. Normal sezon sonunda ortalamalara bakıldığında, 14.5 sayısıyla Smith, 7.5 ribaunduyla Kerem Gönlüm, 3.7 asistiyle Ender Arslan ön plana çıkan isimler gibi gözükse de normal sezonu dengeli bir süre dağılımıyla tamamlayan Ataman’ın takımında rotasyonu oluşturan tüm parçaların oyunun belirli alanlarına, istikrarlı olarak belirli katkılar verdiği gözleniyordu. Sezon ilerledikçe Efes Pilsen ekolünün bir parçası olan sert savunma tekrar sahaya koyulmakla beraber, uzun yıllar sonra ilk kez belirli bir ismin sürüklediği hücum görüntüsünden sıyrılan bir takım vardı sahada. Sezonun başlarında uyum sürecini atlatmakta zorlanan oyuncular ise, sahada bir makine düzeninde işliyordu adeta.

Bu olumlu tablo içerisinde ve 28-2 gibi Beko Basketbol Ligi’nin uzun yıllardır görmediği bir dereceyle girilen play-off döneminde ilk turda, lig sekizincisi Darüşşafaka Cooper Tires ile eşleşildi. Efes Pilsen sezon içindeki iki maçta -çoğunluğu kendi altyapısından yetişme- genç oyunculardan kurulu rakibine ortalama 18.5 sayı fark atmıştı. Bu seride de durum farklı olmadı ve Lacivert-Beyazlılar, Darüşşafaka Cooper Tires’ı 76-47 ve 87-60 sonuçlanan iki rahat maç sonrasında geçerek yarı finale çıkmayı bildi. Bu seride Smith 11.5 sayı, 3.0 ribaund, 2.0 asist, 3.0 top çalma ve 1.0 blok ortalamasıyla takım arkadaşlarının bir adım önüne çıktı. Skor anlamındaki en büyük yardımcıları da Preston Shumpert, Kerem Gönlüm ve Mario Kasun oldular. İkinci rakip kağıt üzerinde daha dişli gözüken normal sezon dördüncüsü Galatasaray Cafe Crown idi. Ancak makine işlemeye devam ediyordu ve Sarı-Kırmızılı ekip zaman zaman direnç gösterse de, iki maçın sonucu da son çeyreğe girilmeden hemen hemen belli olmuştu. 103-77 ve 90-78 biten iki maçla gövde gösterisi yapan Efes Pilsen’in finaldeki rakibi ise kuşkusuz daha zor olacak, zira kupanın diğer talibi Fenerbahçe Ülker de bugüne kadar play-off süresince yenilgi tatmadı. Galatasaray Cafe Crown serisindeki bireysel istatistiklere baktığımızda ise Charles Smith’in iki maçta tutturduğu 23.0 sayı, 5.0 ribaund, 3.0 asist ve 2.5 top çalma rakamları Galatasaray Cafe Crown cephesinde hesapta olmayan bir katkıydı. Smith, bu etkileyici rakamlara ulaşırken, bu rakamları bir kat daha değerli kılan % 65.4 ile şut atmasıydı. Bir önceki kısa Efes Pilsen macerasında, özellikle de Ülkerspor ile oynanan final serisinde çok kötü şut atan Smith, play-off boyunca 12/25 ile üç sayı atarak finalde karşılaşacağı eski rakibine de bir mesaj göndermiş oldu. Bootsy Thornton Darüşşafaka Cooper Tires serisinde hissettirmeye başladığı ‘hücumda oyun kurucularla birlikte takımı organize etme’ misyonunu yarı final serisine de taşıyarak, pozisyonunda nadir rastlanan 6.0 asist ortalaması tutturdu. Oldukça az şut kullandığı seride 10.0 sayı ortalamasını da yakalayan Thornton, 5.5 ribaund ve 2.0 top çalmayla oyunun diğer alanlarına da katkıda bulundu. Mario Kasun da 13.0 sayı ve 8.5 ribaund ile oynayarak, Türk basketbolunun yetiştirdiği en nadide uzunlardan bir demeti elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker’e karşı takımının pota altındaki en büyük gücü olacağını gösterdi.