Şubat 19, 2013

Yıldızların Biraz Üzerinde

“Bir insan neden normal olmak istesin ki?” Bir otomobil reklamı bize bu soruyu yöneltiyor. Havalı ve ‘tarz sahibi’ üniversite öğrencilerini hedef kitlesi olarak belirlemiş bir markanın bu soruyu seçmesinin ardında yatan birkaç makul sebep var. Fakat hayatının erken dönemlerinde, bu yolculukta vadedilmiş herhangi bir cennet olmadığının ayırdına varabilen çoğunluğun bir parçasıysanız bu sorunun büyüsüne kapılmayacağınızı garanti edebiliriz. Zira normalden kırılma gösteren yanlarını kucaklayan ve her türlü normalleşmeye direnen bir birey olarak, hakim düzenin yolculuğunuzu bir ızdıraba çevireceğini çoktan biliyorsunuz. Tavizler verip, türlü maduniyet çalışmalarıyla uyum göstermenin yollarını aramazsanız, toplumun sizi “bir davanın gerillası” olarak kodlayacağını ve neredeyse size başka bir seçenek bırakmayacağını da. İmparatorlukların azamet gösterisi olarak kullandığı ziyafetlerdeki gibi, All-Star haftasında NBA’in yıldızlı gökyüzünün seyrine dalıp sarhoş olurken Royce White’ın ismi burada gündeme geliyor.

Yıldızların üzerinde gezinen uçarı bir tip… Lige kabul ettiği bir anksiyete bozukluğuyla birlikte adım atan ilk basketbolcu adayını, NBA bu etiketle karşılamıştı. Rockets tarafından seçildikten sonra onu pazarlamak için yeni bir yol geliştirdiler: “En büyük idolü olarak Michael Jordan’ı değil, John Lennon’ı zikretmeyi seçen bir genç adam.” NBA daha önce böyle bir karakteri karşılamamıştı, fakat bu işin üstesinden gelecek yegane takım Rockets olabilirdi. Öyle ki, son gün Dwight Howard’a tırmanmak için satın aldıkları seçim haklarının Rockets-White birleşmesiyle noktalanmasında lig komisyoneri David Stern’ün parmağını ararken buluyordunuz kendinizi. İdeale o kadar yakın bir senaryo hayata geçiyordu.

White’ın NBA’deki yolculuğunun başlangıcı ise idealden oldukça büyük bir kırılma gösteriyor. İzlerini geçmişinde, 10 yaşındayken, basketbol sahasında birlikte tam sahayı koşarken kardiyak bir anomali nedeniyle yere yığılan arkadaşının yarattığı travmaya kadar sürebildiği bir davranış bozukluğu var. Uçak yolculukları ise White için endişenin büyük sahnesi. Birçok takımı onu seçmekten alıkoyan, doktorlarının basketbol kariyerine şüpheci bir tavırla yaklaşmasına neden olan şeylerin başında da bu geliyor: “Bütün basketbol endüstrisi seni alt etmek üzerine kurulu.”

White bugünlerde bu sözleri daha somut olarak hissediyor. Fakat liseden son yılında kovulan, koleje geçtiğinde ise talep ettiği özel muameleyi kimseden göremeyince bir sezonun ardından okul değiştiren biri için bu tamamen yeni bir şey değil. Tek fark, artık çok daha kararlı gözüküyor. Medyadaki algısı şimdilerde “kafası karışık bir genç adam daha” boyutuna inmiş olsa da o özel bir ilgi talep ediyor. Kendi adına değil, artık hayata en çok onları temsil etmenin sorumluluğuyla tutunduğu zihinsel bozukluktan muzdarip tüm insanlar adına. Yeni bir “akıl sağlığı protokolü” istiyor mesela. Bunu yaparken çoğu zaman antipati topluyor. Twitter yoluyla herkesle iletişim kurmaya çabalıyor, fakat kendi doğrularını (ya da toplumun ortak doğrularını) ona genelgeçer doğrularmış gibi sunanlar karşısında küplere biniyor. Bu diyaloglar her defasında bu insanlar için dua ettiğini ve er geç doğru yolu bulacaklarına inandığını belirten bir sloganla kapanıyor. Rockets 16. sıradan seçip, garanti kontrat bağladığı bir yatırım için adımlar atmakta, beklendiği gibi, ortalama bir NBA takımından daha arzulu. Fakat White daha kökten bir çözümün peşinde.

Sabıka kaydını doldurmakla geçirdiği yıllardan sonra yeni bir yaklaşım getirmesinin 2010’u bulduğunu söylüyor White. “Çevreme baktım ve dedim ki: ‘Kahretsin, ben bir basketbolcu değilim. Bu gerçek yaşam.’”

Basketbolun uzun süredir birinci önceliği olmadığını fark edebiliyoruz. Rockets ile ortak bir rota belirleyemediği dört ay boyunca ne kadar idman yaptığı sorulduğunda, “Haftada belki bir şut atıyorumdur” dediğinde bizi onaylamış oluyor.* Takım için bazı vazgeçişler sunması (“Feda” demesi?) gerektiğini söyleyenler White’ın kişisel Sinirimi Bozan Şeyler listesinin ilk sırasında olabilir. Bu yüzden ortalama bir Rockets taraftarının yakın zamanda onu bağrına basması çok olası gözükmüyor.

Lakin White bir fark yaratmak istiyor, aynı zamanda bunu bir basketbolcu olarak yapmasının gerekmediğini düşünüyor. Bilakis, yaratacağı farkın basketbol sahası sınırlarında kalmayacak kadar ‘gerçek’ bir fark olmasını istiyor. Üst üste bilmem kaç maçta yüzde-altmış-ve-üstü şut yüzdesiyle otuz-ve-üstü sayı atmakla yaratılamayacak bir fark. Fakat mücadele alanı basketbol sahası olmak zorunda. Geçen hafta içerisinde Rockets’ın D-League (Gelişim Ligi) takımı Vipers ile ilk kez sahaya çıkmasının sebebi aslında bu.

Izdırap sonlu bir şey değildir ve ızdırabın sonu, onun aynı zamanda meşruiyetini yitirmesi anlamına gelecektir. Salı gecesi White’ın sahaya çıktığı an, özel bir basketbol kariyerinin başlangıcı olacağı için özel değildi. Onun özel bir basketbol kariyeri için yeteri kadar yetenekli olduğuna inanmadığımızı söylemiyorum, fakat benimle birlikte oyuna hakaret düzeyinde bir basketbol kalitesine sahne olan D-League’in YouTube kanalını açan 1600 kişinin motivasyonu bu değildi.

1600 kişi. İdeal bir başlangıç değil, küçük bir fark. Ama ‘gerçek’ bir fark.

* Bu sırada karşısındaki ismin Chuck Klosterman olması, gerçeği söylemeyecek kadar sıkılmış olabileceğini de düşündürüyor. Yöneticilerin de içinde bulunduğu bugünün Amerikalı yetişkinlerini temsilen tüm ABD içinden birisini seçmemiz gerekse aklımıza gelecek belki de ilk isim, White için sinir bozucu olmasını anlayabiliyorum. 

Cem Pekdoğru, 2013
18 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 12, 2013

Gaipten Yeni Haberler

Belirli bir tarihte nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlamak benim için zor bir iş. O tarihe açık göndermeler taşıyan bir şey yaşadığımda bile, hafızamdan ilgili detayları çağırmam mümkün olmuyor. Çağrışımlar olması gerektiği gibi kodlanmamış. “11 Eylül’de nerede olduğunu hatırlıyor musun” gibi popüler sorulardan bahsediyorum. Yaşadığın ülkenin tarihinden kıvrılım noktalarına da işaret ediyor olabilir. “Havada anayasa kitapçıklarının uçuştuğu o MGK toplantısının haberini aldığında ne yapıyordun?” Cevap: Kocaman bir boşluk.

Bu belirli günler ve haftalar yaşanırken -her iki örneğin de aynı seneye ait olması işime yarayacak- ne olup bittiğiyle ilgili en ufak bir fikri olmayan bir velet sayılmazdım. Evet, elbette 13 yaşında meseleyi çok dar bir perspektiften görebiliyordum ama hayatını televizyon karşısında geçiren bir velet olarak, günlük akışlarını bahse konu gelişmeleri aktarmak için çöpe atan kanallardaki muhabirlerin ses tonundan bile bunun ilerideki günleri nasıl etkileyeceğini sezebiliyordum.

Kişisel tarihimin kıvrılım noktaları söz konusu olduğunda durum değişiyor. Nerede olduğumu kolaylıkla söyleyebilmem bir yana, bu anlar hafızamda geri çağrıldıklarında bir sokak tabelası, bir deri ceket veya 2008 model bir Vespa ile birlikte geliyorlar.

David Blatt’in Efes Pilsen döneminin sonu anlamına gelecek Partizan maçının akşamında nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlıyorum. Keskin bir biçimde. Bu belki hikayeyi epey içselleştirdiğimi ve sonunda o kişisel tarihin bir parçası haline getirdiğimi gösteriyordur, bilmiyorum.

Lisedeki uzun yatakhane hayatından sonra ailemin yanına dönmüştüm ve bu yaşayışa uyum gösterebileceğime dair hiç ışık vermeyen bir yarıyıl sonrası üniversitenin Gümüşsuyu’ndaki yurtlarından birine başvurmuştum. Yurt müdüründen onay alabilmek için vize görüşmesine gider gibi giyindiğimi hatırlıyorum, o odayı çok istemiştim. Payıma düşen rutubetli bir oda olmuştu. Koridorun ilerisindeki Boğaz’a nazır odalara göz dikmek için daha ‘şanslı’ olmak gerektiğinin farkındaydım, yine de istisnai derecede iç karartıcı bir manzarası vardı. Tabii o günlerde böyle yaklaşmıyor, odanın üç kişinin yaşaması için çok küçük olduğu gibi gerçekleri görmezden geliyor ve daha iyi bir manzara için altın noktalar keşfetmeye çalışıyordum.

O akşam odaya geldiğimde biraz oyalanmış, kaçınılmaz sona direnemeyip nihayet kulaklıklarımla yatağı boylayıncaya kadar birkaç saati öldürmüştüm. Neden sonra nevresim takımını değiştirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Her zamanki gibi hepsini gelişigüzel katlayıp, çarşaftan dev bir topa dönüştürdüm. Odadan çıkmadan, top kucağımda, bilgisayarda açık olan basketbol sitelerinden birine girdim ve haberi okudum. Henüz olaya tüm yönleriyle vakıf olamamıştım, ama bunun Efes Pilsen basketbolu için anlamını sezebiliyordum.

Birkaç hafta öncesinde Son 16’nın başlangıcı olan Panathinaikos maçı için oda arkadaşlarımdan biriyle Abdi İpekçi’deydim. Blatt’in yabancı tercihlerinin yerel ligde onun başına iş açabileceğini düşünürken, Avrupa’da beş siyahtan oluşan bir ilk beşin bazıları için neden katlanılmaz olduğunu anlayamıyor ve o takıma yakıştırılan ve dahiyane bir şeymiş gibi öne atılan “Efes Dark” ismini bayağı buluyordum. Scoonie Penn’in gelişi sonrası Rashad Wright daha marjinal bir role kaydırılmış ve bu değişim, takım kimyasına iyi yönde etkimişti. Takımın bir an için mağlup olacağı yönünde bir şüphe oluşmasına izin vermediği PAO maçı, girilen bu yeni yolun nişanesi gibiydi. Çapraz grubun zayıflığı düşünüldüğünde, her sene inandırıcılığından biraz daha yitiren Final-Four hedefi o günlerde çok da ‘deli zırvası’ gibi gelmiyordu.

Haber şuydu. Kosova’nın bağımsızlık bildirgesi sonrasında Sırbistan’daki öfkenin birinci adresi ABD olmuştu ve protestolar maçtan birkaç gün önce ABD büyükelçiliğinin ateşe verilmesine kadar gitmişti. ABD hükümeti tüm vatandaşları için Belgrad’ı ‘riskli bölge’ ilan etmişti. Efes Pilsen kampında da bu seyahatten endişe duyan bir oyuncu grubu vardı. Kulüp bu grubu destekleyip yekvücut olacak bir yaklaşım göstermektense, Sırbistan polisinden aldıkları güvence üzerinden kafileye katılmayan her oyuncuyu ‘vatan haini’ olarak afişe etmeyi seçti. Euroleague’in önde gelen destekçi markalarından biri olarak tartışmasız bir lobiye sahip olan kulüp Sırbistan’daki büyük yatırımlarının selametini düşünüp bunu kullanmamayı yeğledi. Adı o günlerde Efes Pilsen olan kulübün yetkilileri ucuz milliyetçilik sloganları atıp, ustalıkla bunu bir cesaret/yürek sınavına çevirdiler.
O oyunculardan Drew Nicholas’ın İstanbul’a her geri dönüşünde ıslıklandığını duymak beni öfkelendirmiştir pek tabii. Yine de 28 Şubat 2008’e dair en üzücü çağrışım Efes Pilsen’in tüm basketbol geleneğine sırt çevirip, Avrupa şampiyonu bir koça yolunu bulması için en ufak bir fırsat tanımadan onu kovma kararı almış olmasıdır.

Bugünlerde Türkiye basketboluyla ilgili tartışmaların odağında, çıkış yolunu arayan bir başka yabancı koç var. Blatt’in dehasıyla yarışabileceğini düşünmesem de, buraya en az 2007 yazında Blatt’in sahip olduğu kadar parıltılı bir özgeçmişle gelen bir koç. Umarım karar vericiler, bu hikayeyi biraz olsun dikkate alırlar.

Cem Pekdoğru, 2013
11 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.