2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ocak 20, 2016

Yeryüzünde İki Sürgün

“hepsi beyhudeymiş
ey vatanım
henüz vaktimiz varken
gel dostça ayrılalım”

(Juan Goytisolo, Kimlik Belirtileri,
çev. Neyire Gül Işık)



Becky

San Antonio Spurs, yeni sezonun dördüncü maçı için Madison Square Garden’da. Takım üçüncü çeyrekte iyi sinyaller vermiyor, bir ara hücum ritmi tamamen kayboluyor. 82 maçlık bir takvimin en önemsiz görünen durağında dahi sezon için belirleyici bir şeyle karşılaşılabileceğini bilecek kadar uzun süredir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar. Son çeyrek öncesinde altı kişilik geniş asistan kadrosu Gregg Popovich’in yanında saf tutmuş, koçun söylediklerine kulak veriyor. Bir açık kalp ameliyatındaki doktorlar kadar ciddi görünüyorlar.

Asistanlardan bir tanesi için burası herhangi bir durak değil. Becky Hammon, kadın basketbolunda ortalama bir programa sahip olan Colorado State’i saygın bir konuma yükseltmekle geçirdiği dört yılın ardından 1999 WNBA seçmelerine girmiş, ancak adı okunan 50 oyuncudan biri olamamıştı. Sebebini anlamak zor değildi; çok değerli draft hakkını 1.68 boyunda, yavaş bir beyaz oyuncudan yana kullanacak kadar açık görüşlü bir takım yöneticisi çıkmamıştı. Bu büyük etiketlerin sahada gördükleri oyun zekasını, top hakimiyetini ve şut kabiliyetini gölgelemesine izin veriyorlardı. Hiç kimsenin onlara Becky Hammon’ı neden pas geçtiklerini sormayacaklarından emin olmaları da işlerini kolaylaştırıyordu muhakkak. Sonunda ona bir şans vermeye cüret eden ve sezon öncesi kampına çağıran takım New York Liberty oldu.

MSG tarihindeki en unutulmaz yüz gece arasında bir Liberty maçı olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, Hammon’ın sekiz sezonluk Liberty hikayesinin birçok seyircinin kişisel tarihine unutulmaz geceler eklediğinden eminim. Henüz birkaç ay önce bu salonda kendisine bir “Onur Yüzüğü” bile takdim edildi. Güney Dakota’da yetişmişti ve insanların Güney Dakota’da yetişenlerden beklediği gibi günlerini avcılık, balıkçılık ve Cumhuriyetçilik ile geçiren bir aileden geliyordu. Şu anda ise olduğu yere aitmiş gibi duruyor – bir New Yorker. Yüzündeki gülümseme ve kırışıklıklar arasında yolumu yitiriyorum. Bu yüzün bir çocuğa mı, yoksa bir nineye mi ait olduğuna karar veremiyorum. John Berger’a göre tarihi anlarda bu olurmuş; böyle anlarda bazen iki, üç, hatta dört kuşağın bir saate sığdığı ve birlikte var olduğu görülürmüş. 1999 NBA finallerinden beridir, bir Knicks-Spurs maçına zaplayan hiç kimse zihnini tarihi bir ana tanıklık etme fikriyle meşgul etmemiştir. Ama bu, kesinlikle tarihi bir an. Birkaç sene içinde Becky Hammon bir NBA takımının başında sahaya çıkan ilk kadın başantrenör olduğunda bunun farkına varanların sayısı artacak.

Hammon tarih yazmaya dün gece başlamadı ve yaptığının etkileri yarın sabahın ötesine geçecek. O gün geldiğinde tanınabilir olacak tarihi anlardan bir başkası ise şimdilerde 2008 yazında ikamet ediyor.

2003 sezonunda yaptığı patlamanın ardından beş sezonda dört kez All-Star seçilen Hammon, buna rağmen takımı tarafından San Antonio Silver Stars’a gönderilmişti. Yeni evindeki ilk sezonunda oyununu bir adım daha yukarıya taşıdı ve o yılın MVP oylamasında ikinci sırayı aldı. Ödülü kazananın bir Avustralyalı olduğunu göz önüne alınca, o gün basketbol oynayan en iyi Amerikalı olduğu iddia edilebilirdi. Ama herkes böyle düşünmüyordu. Beijing 2008 öncesinde duyurulan 23 kişilik milli takım kadrosunda Hammon’a yer yoktu.

Günlerini hak ettiği değeri görmemekten şikayet ederek geçiren insanların çağında bir sandalye de o çekebilirdi. Yeteri kadar sebebi vardı. Bunun yerine hayatı boyunca yaptığını tekrarladı, ne istediğini bilerek girdiği bir odadaki en akıllı kişi oldu. Olimpiyat rüyasını gerçeğe dönüştürmek için kapısını çalan Rusya’nın teklifini kabul etti.


J.R.

Odadaki en akıllı kişi olmayı alışkanlık haline getirdiyseniz, bir yerde yanlış yapıyorsunuz demektir. Bir an önce farklı odaları denemeye başlamalısınız. Yoksa bunun bir yüke dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta bir lanete.

J.R. Holden’ın gençliği aptalca hatalarla doluydu. İki saat mesafedeki bir kolej partisine gitmek için büyükannesinden yadigar külüstürüyle yola çıktığında ya da NCAA turnuvasına katılmak adına son şansını Patriot League yarı finalinde üst üste iki teknik faul ile oyundan atılarak heba ettiğinde odadaki en akıllı kişi olmadığı açıktı. Hayatı boyunca basketbol oynamak istiyordu, yetenekleriyle birkaç menajeri etkilemeyi başarmıştı ama bu yeterli olmayacaktı. Sahada sorumluluk üstlenebileceğine, doğru kararlar verebileceğine ikna olacak bir koç bulmalıydı.

“Mezun olduktan bir ay sonra evde oturmuş, yaz bitince ne yapacağımı düşünüyordum. Basketbol oynamak için iki teklif almıştım. İçinizden ‘bu müthiş bir şey olmalı’ diyorsunuz, öyle değil mi? Yanılıyorsunuz. Bir menajer bir Macar takımıyla anlaştığını, karşılığında ayda 1200 dolar kazanacağımı söyledi. Birkaç ay sonra başka bir menajerden bir telefon aldım. ‘Hollanda’da bir takım buldum, ayda 1500 dolar ödüyorlar’ dedi heyecanla. Bana profesyonel basketbol kariyerimi başlatma fırsatı sunmuş bu takımlara saygısızlık etmek istemem ama elimde Bucknell diploması olduğundan haberleri var mıydı? İşletme bölümünden mezun olmuştum ve sabah-dokuz-akşam-beş çalışarak kolaylıkla daha fazla para kazanabilirdim.”

Tam ümitsizliğe kapılmak üzereyken, 22. yaş gününde İsveç’ten bir telefon aldı. Eğer bir haftalık deneme süresinde koçu etkileyebilirse, Broceni adında bir Letonya takımı yıllık 30 bin dolar ödemeye hazırdı. Koç Valdis Valters ile ancak bir tercüman aracılığıyla iletişim kurabiliyor, çoğu zaman çeviri sırasında bir şeylerin kaybolduğu hissine kapılıyordu. Dahası, koçun 16 yaşındaki oğlu şimdiden basketbol sahasına ait olduğunu gösteren bir özgüvenle oynuyordu ve tıpkı kendisi gibi oyun kurucuydu. Bavulunu kapıya yakın tutuyordu. Valters dördüncü günde ikna oldu ve takımın tüm transfer bütçesini bir çaylağın önüne döktü. Aradığı koçu Riga’da bulmuştu.

Birkaç ay sonra Dubai’de bir özel turnuvaya katıldılar. Profesyonel kariyerinin ilk Christmas tatili evden hayli uzakta geçiyordu. Fakat burada iyi bir hediye bulmuş, o sezon Zalgiris’le Euroleague şampiyonu olacak Tyus Edney ve Anthony Bowie ile tanışmıştı. Holden’ı sahada gördükleri gibi oyununa hayran kalmış, kendilerini bu yetenekli çaylağın ilk akıl hocaları ilan etmişlerdi. Avrupa’daki en değerli kariyer tavsiyesini ise aynı yıl bir başka Avrupa efsanesinden alacaktı. Slovenya milli takımının guardı Ariel McDonald’ı sahada fena benzetmiş, ancak duyduğu tek şey övgü sözcükleri olmamıştı: “İyi maç çıkardın, müthiş bir gösteriydi. Ama kaybettin. Buraya her yıl çok iyi skorerler geliyor. Kariyerleri boyunca vasat kontratlar yapıp vasat takımlarda oynuyorlar. Sen de çok iyi bir skorersin. Avrupa’da gerçekten büyük bir oyuncu olarak anılmak istiyorsan, kazanmayı da öğrenmen gerekecek.”

Çaylak sezonu sona erdiğinde sahada her şey yolundaydı. Bununla birlikte altı aydır ailesini görmemişti, Riga’da yaşayan tek siyah olduğundan neredeyse emindi, bir deplasman maçında ırkçılığın en uç noktalarını deneyimlemişti, evinin önünde düz vites olduğu için kullanamadığı bir otomobil duruyordu ve geceleri köşedeki markete gitmeye bile çekiniyordu. Avrupa’da yaşanacak daha iyi yerler vardı. Hayır, bu coğrafyaya ve küçük insanların küçük cehennemlerine asla geri dönmeyecekti.

Belçika ve Yunanistan’da geçen üç sezonun ardından yeniden o coğrafyadaydı. Orada olmak için bir buçuk milyon sebebi vardı. Bu yüklü kontratın yanında kulüp kendisine Moskova’da müthiş bir daire ayarlamıştı. Çevresinde Riga anılarını depreştirecek pek bir şey yok gibi görünüyordu. Birkaç ay sonra fikri değişecekti. Kendini ‘gururlu bir siyah Amerikalı’ olarak tanımlayan biri için dayanılmaz bir tacizle geçiyordu günleri. Çaresiz hissettiğinde McDonald’ın sözlerini hatırlıyordu. Avrupa’da bir ‘kazanan’ olmak için eline CSKA’dan daha iyi bir fırsat geçmeyecekti.

CSKA’daki ilk kontrat süresi boyunca üç kez Final Four oynadı. İlk iki denemesinde yarı finalde ev sahibi takımla eşleşmelerini kötü şansa bağlamış, kazanmaya yaklaştığını hissetmişti. Üçüncü deneme kendi evlerinde olacaktı, Dusan Ivkovic harika bir koçtu ve bu kez herkesin favorisi onlardı. Bir kez daha yarı finalde kaybettiler.

İyi anlaştığını düşündüğü Ivkovic’le ilişkisi de günden güne geriliyordu. Öyle ki kaybedilen bir Rusya Kupası finalinden sonra Sergey Kuşçenko’nun odasında sorguya çekilen Ivkovic, köşeye sıkıştığında oyun kurucusunun son top savunmasını suçlamıştı. Başkan Kuşçenko, Holden’ın Rusya’daki en büyük hayranlarındandı. Favori oyuncusunu odaya çağırdı ve koçunun önünde Kazan maçındaki son topu sordu. Kupayı kaybettiren gerçekten Holden bile olsa, kulüpteki günleri sayılı olan tek kişi Ivkovic’ti.

Kuşçenko bir gün Holden’ı Rusya milli takımının bir maçını izlemeye davet etti. Bir yıl sonra, Vladimir Putin’in onayıyla Rusya vatandaşlığına kabul edilen ilk siyah Amerikalı oldu. Üç yıl sonra, İspanya’da Rusya milli takımıyla Avrupa Şampiyonası finaline çıktı. Hava atışından önce saha kenarında en yakın arkadaşı Darius’ı gördü. Darius ayağa kalktı ve sağ yumruğunu havaya kaldırdı. J.R. aynı şekilde karşılık verdi. Maç bittiğinde nihayet bir ev sahibinin partisini mahvetmeyi başarmış, gerçekten kazanmıştı. Dört yıl sonra, Olimpiyat için Pekin yolundaydı. Telefondaki Amerikalı gazeteci, kendisiyle röportaj yapmak istediğini söylüyordu. “Neden beni arıyorsunuz, Becky konuşmuyor mu?”

Beijing

Becky konuşuyordu. Ama tek konuşan o değildi. ABD kadın milli takımının koçu Anne Donovan, “Bu ülkenin bağrında yetişip bu ülkenin ekmeğini yedikten sonra Rusya formasını üzerine geçiriyorsan, vatansever biri değilsin” diyordu örneğin. Erkek milli takımının başındaki meslektaşı Mike Krzyzewski’nin hedefinde ise J.R.’ın koçu David Blatt vardı. 1972’deki finali gözyaşları içinde radyodan dinleyen bir çocuk olarak şimdi sonucun adil olduğunu görebildiğini söyleyen Blatt için, “O artık bir Rus. Rus takımını çalıştırıyor ve muhtemelen artık onların bakış açısına sahip. Gözleri şimdi daha net görüyordur, gözyaşları kurumuş olmalı” diyordu. Keşke sadece Becky konuşsaydı.

Olimpiyat ne demek, diyordu Hammon. Daha sık sorulması gereken bir soruyu, o yaz Amerikan kamuoyunun önüne getirecek cesareti gösteren tek kişi oydu. “Benim baktığım yerden, Olimpiyat oyunları dayanışmayla, arkadaşlıkla, gezegendeki en iyi sporcuların bir araya gelmesiyle ilgili olmalı. Diğer ülkeler üzerinde nasıl hakimiyet kurduğunuza bakıp böbürlenmekle ilgili bir şey olmamalı.”

Hiçbirimiz bugün geçerliliğini koruduğunu düşünmüyoruz, ancak Olimpizmin Temel Prensipleri içinde yer alan bir kavram daha var: çabanın hazzı. Becky Hammon ve J.R. Holden, bu hazzın çevresine inşa edilmiş birer hayatı yaşıyorlar. Olimpiyat tarihinde bir yeri de en çok bu yüzden hak ediyorlar.

Karşımızda Juan Goytisolo’nun ruh ikizleri durmuyor, bunu görebiliyorum. Bu öykünün kahramanları, bilakis, kimliklerini kucaklamış iki Amerikalı. Mutlak iyilere ya da mutlak kötülere yer olmayan bir öyküde, hayatlarının merkezinde; kendi meskenlerini, kendi cennetlerini buluyorlar. Her şey, dikenli yolları sevmeyen maduniyet düşkünlerinin veremeyeceği bir kararı vermeleriyle başlıyor. Ve en azından bu yolda Yurtsuz Juan’ın kitabından bir sayfayı yanlarında taşıdıklarını söyleyebiliriz. “Kendinin olanı kökten eleştirme, yabancı olanı gönülden anlama çabası.”

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 9, Merkez Kort: Kararlar)

Aralık 07, 2015

Kayıp Tünel



Gece gelen bir telgraf daha... Kobe Bryant, serbest vezinde, basketbola vedasını duyuruyor.

Gözü hâlâ Kobe’nin üzerinde olanları yerinden sıçratacak bir haber değil bu. Son sakatlığından yüzde 20 isabetle maç başına sekiz üçlük deneyen bir oyuncu olarak dönmüştü ve günleri sayılıydı. Michael Jordan gibi bir veda turu yapmayacağını söylüyordu sık sık. Son maçını izlerken bile izlediğimizin son maçı olduğunu bilmemizi istemiyordu. Bunu bir zayıflık olarak mı görüyordu? Hâlâ bu sözde zayıflıkları dert ediyor muydu gerçekten? Ya da her biri yüz milyon doları aşan değerde kontratlara, sponsorluk anlaşmalarına imza atarken bile asıl kazananın kendisi olmadığını hisseden bir “televizyon yıldızı” olarak, bu uydurma turun da bir ürüne, mezarlıkta tertiplenen ticari bir panayıra dönüşmesinden mi rahatsızlık duyuyordu? Gerçekten kazanmak istiyorsa bunu Duncan ve Nowitzki gibi yıldızları takip edip daha düşük bir yıllık ücrete gönül indirerek ispatlaması gerektiğini buyuranlara “Neden fedakârlıkta bulunan ben olacakmışım ki?” diye karşı çıkan birinden bunu pekâlâ bekleyebilirdik.

Sezonun açılış maçında Kobe ve Lakers, Timberwolves’u ağırlıyordu. Duygusal bir maç olacaktı. Hava aydınlanmak üzereydi. Bir gün geçmesine rağmen hâlâ Flip Saunders’ın ölüm haberini hazmetmeye çalışıyordum. Oyuncular hava atışı için pozisyonlarını aldıklarında da gördüğüm daha çok Flip’in izleriydi: bir düşün gölgeleri. Birkaç hücum sonra bunun Kobe ve Garnett’i karşılıklı izleyeceğim son sezon olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Kobe’den emin değildim ama Garnett’in geri dönmeyeceği kesindi. Bu sırada Kobe, ligdeki yeni süperyıldız adaylarından Andrew Wiggins’in üzerinden ilk saha içi isabetini buldu.

Bu basketle 2013’ün Mart ayına döndüm. Lakers felaket bir sezon geçiriyordu. Howard ve Nash’in sahadaki hallerini görmeye katlanamıyordum. 20 sayıya ulaşmak için 20 şut atmak zorunda olduğu verimsiz gecelerde bile suçu Kobe’de aramıyordum. Bununla birlikte, belleğimde büyük bir yer kaplayan mucizevi Kobe gecelerine bir yenisini ekleyebileceğini de zannetmiyordum. O Mart ayında bir gece, Raptors’a karşı, Kobe tam da bunu yaptı. Herkesin ümit kestiği bir maçı önce uzatmaya taşıdı. Takım savunma yapmadığı için hücumda hata payı neredeyse sıfırdı, fakat efsunlu bir uzatma devresinin sonunda Raptors’ı bir kez daha tek başına yendi.

Alan Anderson’ın çaresiz gözlerini, kenarda takım elbisesi içinde ayağa kalkan Pau Gasol’ü düşünmeyi bırakıp maça geri dönüyorum. Kobe hemen hemen aynı noktadan üç şut daha deniyor, bunların ilkinde yaptığı crossover ile Tayshaun Prince’in hayaletini ekarte etmesinin ardından salonda büyük bir gürültü kopuyor. Ama üç şut da çembere girmeyi reddediyor. Bu resme alışkınım. O ağır sakatlıklardan sonra 2013’ün Ocak ayı bile tarih öncesi çağlar kadar uzak artık Kobe için. Staples Center sakinleri de bunu biliyor. Buna rağmen o zayıf crossover karşısında büyülenmiş gibi davranmaya çalışıyorlar. Bu kolektif “orgazm taklidi” acı verici bir şey mi, yoksa bilakis sporun yol açabileceği en güzel şeylerden birini mi izliyorum? Kobe ilk molaya 1/5 ile giderken sağ üstteki çarpıya tıklıyorum ve bu soruyla birlikte yatağa giriyorum.

Geçtiğimiz Pazar gecesi, Staples Center’ın boş koltuklarına bıraktığı bir mektup ve The Players’ Tribune’a astığı bir aşk şiiriyle karşılıyordu Kobe milyonlarca hayranını. Taraftarlara teşekkür ediyor, basketbol topuna ise son bir serenat yapıyordu. Bir yandan da bu veda turuna –tüm o yalancı büyülenme nidalarıyla beraber– ihtiyacı olduğunu itiraf ediyordu sanki. Takımına ne kadar zarar verdiğini ortaya dökmek için sıraya giren ileri istatistik meftunu yeni nesil yazarlara da “Hiç zahmet etmeyin,” diyordu, “zaten biliyorum.”

Vakit geldi. 24 numaralı oyuncunun işi tamam. Onu hak ettiği gibi uğurlamak için dört aydan fazla zamanımız var. Mektubun sabahında herkes bunun farkında, en iyi Kobe hikâyelerimizi sıralamaya başlıyoruz. 81 sayı attığı gece nerede olduğumuzu soruyoruz birbirimize, “İstanbul’da deli kar yağıyordu” diyoruz. Üç çeyrekte 62 sayı attığı Mavericks maçının daha etkileyici olduğunu iddia ediyor biri. Üst üste dokuz maçta 40 sayı barajını aştığı olağanüstü seriye ait bir maçı yakalayacak kadar şanslı olanlar, böbürlenme fırsatını kaçırmıyor. Ama bu sabah en güçlü hikâye sizin olmasa da olur. Listelere girmeyecek bir Raptors maçı, 34 yaşındaki bir Kobe bile işinizi görebilir.
Hiçbir zaman tünelin ucunu görmediğini, sadece kendisini bir tünelden koşarken gördüğünü yazıyor bir dizesinde. Yirmi yıllık bir tünel aslında bu. Ya da başka bir ifadeyle, yirmi yıl uzunluğunda bir tünel-zaman. Yalnızca Kobe’yi değil, onunla birlikte içine adım atan herkesi dönüştüren bir tünel. Sezon sonunda bu tünelden çıkıyoruz. Bize Garnett’in, Duncan’ın, Nowitzki’nin tünellerinden çıkan başkaları katılacak. Onca yıldan sonra güneşi yeniden göreceğiz. Yakıcı olabilir. Ve yeni bir tünele girmeye bir daha asla cesaret edemeyebiliriz.

Cem Pekdoğru, 2015
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Nisan 01, 2015

Bant Mag. No: 39 Yazıhane Yıllık


Ortak zevkleri sporun her nevi dalı olan Yazıhane (yazihaneden.com) tayfası, Şubat ayının sonunda, geçtiğimiz yılın üzerinden güzelce geçen kitapları Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken’i yayınladı. Yazıhane’ye uzun zamandır gönül veren insanlara “Hayaldi gerçek oldu” dedirten Kaan Kural, bu şahane topluluğu bir çatı altında toplayan Orkun Çolakoğlu ve kitabın editör ekibinden Cem Pekdoğru ile Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken üzerine konuştuk.

editör ekibinden Cem Pekdoğru cevaplıyor:

Editör ekibinden biri olarak kitapla ilgili tüm süreçlere hakimsin diye düşünüyoruz. Hatta fikir de sizden çıkıyor ve Kaan Kural’a gidiyor sanırım. Tam olarak kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

İlk günden beri aramızdaki konuşmalara sızan ama nasıl gerçeğe dönüştürüleceği üzerine çok fazla kafa yormadığımız bir fikirdi bu. Dijital ekranlar için yazan çizen insanlar, yaptıkları şeyin gerçekliğini bir somutluk üzerinden onaylamaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Bu yaratımı somutluk çemberine sokmanın en kestirme yolu da kağıt. Hatta seksenli yıllarda doğmuş birçoğumuz için, bildiğimiz tek yolun bu olduğunu da söyleyebiliriz.

Eylül ayında Kubilay ve Fikret bu fikri tekrar masaya getirdiklerinde üşengeçliğimizi bir kenara bırakıp nihayet kafa yormaya başladık. Kaan Abi’ye konuyu açtığımızda, yaptığı onca şeyin arasında ona en çok tatmin verenin “bir kitap yayınlamış olmak” olduğunu söyledi. Doc Rivers’ın soyunma odası konuşmaları gücündeydi bizim için.

Kitabın içeriğinin oluşması, isimlerin seçilmesi, yazılar, illüstrasyonlar, baskısı derken... O günler nasıl geçti? Unutamadığın bir an var mı?

Kitabın içeriğiyle ve sunumuyla ilgili birçok şey süreç içinde dönüşüme uğradı. Birincil ilham kaynağımız Best American Sports Writing kitapları olmuştu ve genel itibarı ile 2014 yılını imleyen bir şey hazırlamak hususunda herkes hemfikirdi. Tek sabitimiz de buydu galiba. Sonrası da editör ekibinin işiydi zaten, bir başka masada kitabın sizin okuduğunuz halindeki tematik izleği akıl ettik. Seçkiyi yaparken de bu izleği işletecek yazıları içeride tutmaya özen gösterdik.

Başlangıçta kitlesel fonlama yoluyla finanse etmek istiyorduk kitabı. Ancak bazı çekinceler yaşıyorduk, bir yayıneviyle iş birliği yapmak çok daha pratik bir yol gibi gözüktü. İllüstrasyonlar da en başından beri olmazsa olmazdı, ara sıra toplanıp Free Darko kitaplarında ya da Grantland’in üç aylıklarında yer bulan çizgilere hayran hayran bakıyorduk hepimiz en nihayetinde. Renkli baskı mümkün olmayınca bizim kitap onlara pek benzemedi ama Yağız, Hilal ve Güneş’in çizimleri, Kubilay’ın tasarımı sayesinde daha yakışıklı oldu.

Murat Başol’un Hrant çiziminin kitaba girme hikayesi de güzeldi: 19 Ocak’ta biz yazıları paketleme aşamasındayken, kitaptan habersiz, Emre’nin Hrant ve Ödemişspor’a attığı gol için yazdığı yazıdan yola çıkıp bir çizim yapıyor. Biz de Twitter’ın derinliklerinde bu çizime rastlıyoruz. Kullanmamıza izin verir mi düşüncesiyle kendisini bulduğumuzda yeni bir tane çizmeyi öneriyor. Basit bir tesadüf olarak da görebilirdim ama bu tür karşılaşmalara değer atfetmek hoşuma gitmiştir hep, bu da yayına hazırlık süreci yoğunlaşmışken hepimize iyi gelmişti. Bir de, kendi adıma konuşursam, Alp’in yazısı öyle hissettirmişti. Kitabı yılbaşına yetiştiremeyeceğimizi anlamaya başladığımız günlerdi yazı elimize ulaştığında. Ertesi gün zor bir iş günü olacaktı, sabahlamakta gönülsüzdüm. Sonunda ne oldu? Vapurda Anadolu Liseleri sınavından çıkmış Ender Arslan’ı ve kitabımızın neye benzeyeceğini düşünmeye çalışıyordum. Alp’in yazıları çoğu zaman bu kadar güçlüdür.

Türkiye’de “spor” denince akla ilk olarak elbette futbol geliyor. Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken, aslında gerçekten “spor” denince akla gelmesi gereken spor dallarına dair konuları işliyor. Kitaptaki yazıların tümü çok samimi bir şekilde yazılmış yazılar. Sence yaşadığımız şartlardaki spor anlayışını değiştirecek bir etkisi olur mu kitabın?

Üç yıl kadar önce Yazıhane’nin toplanması sırasında bu tür bir etki yaratmak umuluyordu sanırım. Kitaba ise pek böyle sorumluluklar yüklemedik aslında. Yazıhane vesilesiyle yolumuzu kesiştirdiğimiz insanlara bizden bir şey vermek istedik sadece, kağıttan bir şey. Batuğ Abi’nin önsözde ifade ettiği şekliyle “parçalı bulutlu havada bir zeplinin geçişi” gibi bakabiliriz tüm meseleye. Köpek Dişi’ndeki uçaklar gibi, bu zeplin de geçişine tanık olan birilerinin algısını değiştirebilir belki. Ya da değiştirmez. Bir okuyucu perspektifinden konuşuyorum tabii şu anda, herkeste farklı işleyecektir. Bir sürü kapısı var bence kitaptaki yazıların. Kapıların çoğu açık, istediğinizi seçmekte özgürsünüz. Hiçbirini seçmeyip dışarıda da kalabilirsiniz elbette. O da bir seçim. Ama içerisi havadar.

Kitabın birinci baskısı tükenmek üzere diye duyumlar aldık. Okuyucularımıza kitaba ne şekilde ve nerelerden ulaşabilecekleriyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

Evet bir ay içinde ikinci baskıya gitti kitap, şu anda yeniden yayına hazırlanıyor. Çetin Cem’in deyimiyle “tüm zamanların en beklenmedik başarısı” oldu, şaşırdık gerçekten hepimiz. Belli başlı kitapçılarda bulunabiliyor. Yayınevinin dağıtım ağı sizin oralara uğramıyorsa online kitap sitelerinden sipariş vermek de bir seçenek, hemen hepsinde denk geldik. Bant Mag Mekan’a da birkaç kopya bırakmıştık, kahvenin yanında iyi yol arkadaşı oluyor.

Bant Mag. No: 39'da yayınlanan Busen Dostgül söyleşisi.