FIRST FIVE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FIRST FIVE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şubat 28, 2011

Jared SULLINGER #0 - Ohio State Buckeyes, Power Forvet


20.4 sayı, 9.2 ribaund, 6 asist, 1.7 top çalma, 0.9 blok. Okuduklarınız bugünlerde NBA’e geçiş sürecinde küçük adımlarla ilerleyen şutör guard Evan Turner’a 2009-10 sezonunda yılın oyuncusu ödülünü getiren istatistikler. Ve son yıllarda NCAA düzeyinde benzerine pek sık rastlanmamış, oyunun her alanını domine eden bir oyuncuyu işaret ediyor. Aynı eyalette yaşanan LeBron James hadisesinden bile daha büyük sancılara yol açması beklenen bu ayrılıktan sonra, Ohio State’in derecesinin ne olmasını beklerdiniz? Hiç zahmet edip tahmin yürütmeyin, çünkü Buckeyes sezona yaptığı 18-0’lık girişle Ocak ayının sonlarına gelirken ülkedeki dört namağlup takımdan biri. Nasıl mı?

Ohio State koçu Thad Matta, hakkı pek verilmese de ülkedeki en iyi yetenek avcılarından biri. Spot ışıklarını üzerinde hisseden liseliler genelde rotayı Duke, North Carolina, Kentucky gibilerine kırma eğilimindeyken, bu dezavantajın üstesinden gelip birçok kaliteli ismi OSU bünyesine katmayı bildi. Yakın zamanda Greg Oden, Mike Conley, Daequan Cook gibi oyuncuları tek sezonun ardından NBA’e göndermesine rağmen, Ohio State kampüsü bu sezonki gibi bir ‘freshman’ performansı izlememişti. Ohio’nun göbeğindeki Columbus’ta tüm rakip uzunlara, mahallenin abisinin peşini bırakmayan ilkokullu veletlermiş gibi davranan Jared Sullinger’ı Matta’nın görmemesini bekleyemezdik tabii ki. (1) Fakat aynı çocuğun fiziklerin güçlendiği NCAA seviyesindeki henüz 7. maçında 40 sayı atacağını ve ilk iki ayın sonunda 18 sayı, 10 ribaund ortalamalarıyla ülkenin tartışmasız en iyi uzunu olacağını pek azımız öngörebiliyordu. Skorunu büyük oranda kalıbını kullanarak ve belli temel paternler üzerinden bulan Sullinger’ın, aynı post hareketlerinden kolejde de düzenli olarak ekmek yemesinden şüphe duyuluyordu.

Ohio bölgesinin en iyi koçlarından biri olan babası ve üst düzey NCAA basketbolu oynamış iki erkek kardeşini düşününce(2) ailedeki en fizikli çocuk olan Jared’ın basketbol yolunda ilerlemesi sürpriz değil. Babasının koçluğu boyunca takıntı derecesinde önem verdiği ayak hareketlerinin üstünlüğüyle şimdiden Charles Barkley benzetmeleriyle onurlandırılmaya başladı. Boyunun NBA’de aynı dominasyonu kurmasına izin vermeyeceği ortada, fakat NBA tarihi bu yoldan başarıyla geçen uzunlarla dolu. Jared’ın da onlardan biri olmaması için bir sebep yok.

(1) Northland Lisesi’nde babası Satch Sullinger’ın koçluğunda 24.5 sayı, 11.7 ribaund ortalamalarıyla ülkenin en iyi oyuncusuna verilen Naismith Ödülü’nü alırken, babası da aynı ödülün en iyi koç dalındaki sahibi oluyordu. Sullinger, James’ten sonra bu ödülü Ohio’ya getiren ikinci liseli oldu.
(2) Ailenin en büyük çocuğu J.J. eski bir Buckeye ve başından beri küçük kardeşinin Ohio State forması giymesinde büyük bir faktör olmuş.
J.J.: Sana işini öğretecek değilim ama, kardeşime burs vermeyi cidden düşünmelisin.
Matta: Julian’dan mı bahsediyorsun? (Julian şu anda Kent State forması giyen ortanca kardeş.)
J.J.: Hayır, Jared.
Matta: Şu şişman kardeşin mi?

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Ocak 28, 2011

Landry Fields #6 - New York Knicks, Şutör Guard


Lige giriş yaparken Yılın Çaylağı ödülü için olağan şüpheliler sayıldığında Blake Griffin, John Wall, DeMarcus Cousins ve Evan Turner gibi isimler en büyük ilgiyi görenler oluyordu. Bu listeyi daha aşağıya sürükleyenler de vardı elbette, fakat Kasım ayında Doğu Konferansı’nın en iyi çaylağı seçilecek oyuncunun farkında olan pek fazla kimse yoktu. Landry Fields yeni Knicks takımının beşinde yer aldığı 19 maçı 10.8 sayı, 7.1 ribaund, 1.6 asist ile tamamladı. Evet, bir 39. sıra seçimi için korkunç rakamlardan bahsediyorum. (1)

Fields’ın ikinci turdan seçilmiş bir oyuncu olarak, New York gibi bir cadı kazanında ilk günden itibaren bu istatistikleri yakalamasının arkasında bir hile olduğunu söyleyebiliriz belki. Kolejde dört sene geçiren Fields 22 yaşında, yani sınıfının en “yaşlı” oyuncularından. Fakat olgunluğu yalnızca bir sayıdan ibaret değil. Zeka düzeylerinin kaçınılmaz bir getirisi olarak her zaman dalga konusu olan Stanford mezunlarından biri Fields. Hatta 2006 yazında beş yıldızlı liseliler Brook Lopez ve Robin Lopez’in gölgesinde okula kabul edilirken, hayatını basketboldan kazanabileceğinden pek emin olmadığından akademik kariyeri boyunca da oldukça başarılı olmuş. Geçen sezon boyunca saygın bir kolej basketbolu sitesi için karşılıklı oynadığı oyuncuları değerlendirdiği bir blog yazmış, aktif kariyeri sonrası hayatını koçluk üzerine kurma kararı almış bir İletişim mezunu bahse konu adam. Her yeni röportajını okurken, monitörden akan zeka pırıltılarına engel olmak mümkün değil.

İlk iki senesinde, savunmacılarından Lopez biraderlere giden yardımları cezalandırmak dışında bir görevi olmayan Fields son iki senesinde daha büyük roller almaya başladı. 2008 yazında eski bir Duke efsanesi olan Johnny Dawkins’in göreve gelmesi, Fields için büyük bir kırılma noktası oldu. Önce Lawrence Hill’in yanında iyi bir tamamlayıcı haline gelen Fields, senior senesinde ise işlerin kontrolünü tamamen ele aldı. Daha ziyade bir şutör guard olarak götürdüğü sezonu 22 sayı ve 8.8 ribaundla tamamlayarak, zayıflayan Pac-10 konferansının her iki kategoride de en iyisi olmayı başardı. Yani ribaund konusundaki istisnai meziyetleri doğu yakasındakiler için yeni bir tecrübe olsa da, California ahalisi için bu sürpriz değil.

Fields’a Knicks’teki başarısının sırrı sorulduğunda, birlikte çalıştığı isimler için şükran duyuyor ve onun gibi gençlere ne olursa olsun akademik kariyerlerini boşlamamalarını öğütlüyor. (2) Her zaman doğru yerde olmayı bilen ve Mike D’Antoni’nin muhtemelen sahada yanlış bir tercih görmeyi beklediği son isim haline gelen Fields için bu akademik kariyer belki de dediği kadar önemlidir. Kasım ayındaki %55.8 şut yüzdesiyle yine tüm NBA guardları arasında ikinci sıraya oturmasında, kusursuz bir bilekten ziyade doğru çalışan bir beynin önemi daha büyük anlaşılan. (3)

(1) Bu 7.1 ribaund aynı zamanda Kasım ayında Tüm NBA’de bir guardın ulaşabildiği en yüksek ortalamaydı.
(2) Dawkins başta olmak üzere tüm koçlarına sık sık saygı duruşunda bulunan Fields, draft öncesi dönemde birlikte çalıştığı eski Arizona efsanesi ve Tuborg Pilsener oyuncusu Miles Simon ile bugünlerde Bornova Belediyesi’nde oynayan Michael Roll’a da değinmeyi ihmal etmiyor.
(3) İlk sırada bulunan Tony Parker, Fields’ın aksine oyununu penetre üzerine temellendiren bir oyuncu ve bu şut yüzdesine ulaşması nispeten daha normal olarak algılanabilir.

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Aralık 28, 2010

Luol Deng #9 - Chicago Bulls, Kısa Forvet


Thomas Hobbes’un başyapıtı “Leviathan”ın en can alıcı cümlelerinden biridir: “İnsanoğlu sürekli bir savaş hali içerisindedir ve bu savaş, herkesin herkese karşı savaşıdır.” Belki Hobbes’un sivil toplum ile ilgili kuramları herkese hitap etmiyor ama Luol Deng’in son iki yılı, ona bu cümlenin doğruluğunu sorgulatabilecek kadar zorlu bir sınavdan ibaretti.

6 yıllığına 71 milyon dolar kazanacağı bir kontrata imza attığı 2008 yazını takip eden sezonda Deng, belirgin bir form düşüklüğü yaşamış ve dizinden geçirdiği ciddi sakatlığın sonucunda da sezona erken nokta koymuştu. (1) O yaz boyunca Sudan asıllı forvetin kasasına giren milyonlar, kimsenin dilinden düşmedi. 2009-10 sezonu da beklentiler ölçüsünde bir öncekinden pek farklı sayılmazdı. Sakatlık nedeniyle hazırlık kampının neredeyse tamamını kaçırdığı bir sezon, ligin taktik dehasıyla ünlü olmayan koçlarından birinin elinde çöpe gidiyordu. Ancak hayatının hiçbir anında “intikam” duygusuna sırtını dayamayan bu Sudan yerlisi, naif bir şekilde yeniden zamanının gelmesini bekledi. Eleştirenlerin onu -birçok oyuncuda görüldüğü gibi- kendileriyle birlikte aşağı çekmelerine izin vermedi. Tom Thibodeau ile Chicago basketbolunun yeniden tanımlandığı bu sezon, o doğru zaman olacak gibi gözüküyor.

Aslında Chicago’nun geçen sezonki oyun planında, bütün yetenekleri göz ardı edilen ve sıradan bir oyuncu muamelesi gören Deng’i birkaç kez izlemişseniz, yeni sezonun üçüncü maçındaki 40 sayı (14/19 şut isabet oranı) ve 11 ribaundluk patlaması sizin için çok büyük sürpriz olmamıştır. Deng elbette ki o günden beri böyle oynamaya devam etmiyor, fakat Thibs’in takımında şutunu bulamadığı maçlarda da oyunun başka alanlarında yarar sağlayabileceğinin farkında ve parkede bunun güvenini yaşıyor.

Deng’in geçtiğimiz yaz yaptıklarına üstünkörü bir bakış atalım: Avrupa Şampiyonası elemelerinde ülkesi Büyük Britanya adına oynadı. (2) Birer haftasını Sudan ve Kenya’daki mülteci kamplarında geçirdi. Fakat tüm bu yoğunluğun içinde, bu sezon her zamankinden güçlü bir dönüş gerçekleştirme hedefi için çalışmaktan geri durmadı. Çaylak sezonunda yalnızca %26.5 ile attığı 117 üçlüğü bir kenara koyarsak, Deng kariyeri boyunca hiçbir sezonda çizgi gerisinden çembere 100 kere bakmamıştı. (Hayır söz sanatı yapmıyorum, gerçekten kafasını kaldırıp bakmamıştı.) Bu sezon ilk 12 maç itibarıyla 50 üçlük denemesinde bulundu bile.

Deng insanların su kalıntısı bulduğunda Tanrı’ya şükrettiği bir kültürden çıktı ve hiçbir zaman onlarca kimyasal arıtma sürecinden geçen içme suyunu hizmetkarından isteyecek kibirli bir yıldız olmayacak. O da Sudan’daki kökleri gibi, yeteneği için her gün Tanrı’ya şükretmeye devam edecek ve bu yeteneğini israf etmemek için her şeyi yapacak.

(1) 2008-09 sezonunda yalnızca 14.1 sayı, 6 ribaund ve 1.9 asist ortalamalarıyla oynamış ve adeta “hedef adam” haline gelmişti.
(2) Çocukluğunda ailesi Sudan’da süregelen iç savaş nedeniyle, meclis üyesi babası tarafından Mısır’a taşındı. Buradan da Güney Londra’ya göç ettiler ve Deng’in 2012 Londra Olimpiyatları elçiliğine kadar giden yolu başlamış oldu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Kasım 28, 2010

Wesley Matthews #2 - Portland Trail Blazers, Şutör Guard


2010 yazı tarihin en çılgın transfer dönemlerinden birine sahne olurken, pazardan payına istediği oyuncuları düşüremeyen takımların bir kısmı, gölgede kalmış diğerlerine hayal bile edemeyecekleri kontratlar önermeyi tercih ettiler. Arz-talep dengesini alt üst eden söz konusu şartlarda, geçen senenin en büyük hikayelerinden Wesley Matthews da okkalı bir bedelle Blazers’ın yolunu tuttu.

Geçen yaza kadar hiç kimsenin adını dahi bilmediği Matthews’a önerilen 5 yıl için 34 milyon dolarlık kontrattan sonra birçokları, Marquette mezunu (1) şutör guardın abartıldığını söylemeye başladı. Abartılmak? Hayatı boyunca hak ettiği değeri bulamamış Wesley için yeni bir tecrübe olacak. Magic Johnson’ın yedeği olarak 1987 ve 1988 sezonlarında iki şampiyonluk kazanan Wes Matthews ile eyaletinin şöhretler müzesine giren bir 400 metre koşucusu olan Pam Moore’un çocuğu olan Wesley, şüphesiz genlerinden destek alıyor. Ancak verdiği tüm röportajlarda başarısının arkasındaki isim olarak annesini gösteriyor ve babasıyla ilgili soruları geçiştirmekle yetiniyor. Zira babası kariyerine devam etmek için Avrupa yollarına düşünce, Wesley’nin tüm sorumluluğunu üstlenen ve onu bugünlere getiren annesi olmuş. Hatta Matthews bu ilişkiyi yüceltmek adına kolunda bir de dövme taşıyor. (2)

Bu alışılmadık hikayesinin yanı sıra, Matthews’un lige adımını atışı da çok doğal yollardan olmadı. 18.6 sayı ortalaması yakaladığı ve onu konferansının en iyi ikinci beşine taşıyan güçlü bir seneye rağmen genel menajerlerin görmezden geldiği Matthews, Jazz’in yaz ligi kadrosu için aldığı daveti iyi kullanarak sezon öncesi kampına da arka kapıdan girdi. Antrenmanlardaki çalışma etiği ve birkaç hazırlık maçındaki yüzdeli oyunuyla Jerry Sloan’un dikkatini çekti ve Korver-Miles ikilisinin sakatlıklarında ilk beşe yerleşti. Sloan ona o kadar güveniyordu ki sezon ortasında Ronnie Brewer’ı takasla yollamaktan çekinmedi. Matthews’un güçlü play-off performansına rağmen (3) yeni sezona başlarken tecrübeyi ön plana alan Jazz, Raja Bell’i kadrosuna dahil etmeyi tercih etti. Bakalım Matthews bugüne kadar her zaman yaptığı gibi, bu seçimi de haksız çıkarabilecek mi?

(1) Kolejdeki dört senesini de tamamlayıp diplomasını alan Matthews gibi yıldızlar artık pek sık bulunmuyor. Marquette’te geçen sezon Mersin BŞB forması giyen Dominic James ile de takım arkadaşıydı.
(2) “Dynamic Duo” yazısının yanlarında her ikisinin baş harfleri (PM ve WM) bulunuyor.
(3) Denver serisine kötü başlayan Matthews, seriyi maç başına 13.6 sayıyla bitirmeyi başardı. Savunmasıyla ilk turda Carmelo Anthony, ikinci turda da Kobe Bryant’ın saygısını kazandı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Arron Afflalo #6 - Denver Nuggets, Şutör Guard


En parlak süperyıldızının takas söylentileri, koçunun sağlık problemleri ve yaşanan sakatlıklar sonrası zayıflayan pota altı rotasyonuna rağmen Nuggets hala herkesin kafasında tartışmasız bir play-off takımı ve konferansının baş aktörlerinden biri. Bunu belki de kendi kararlarından çok bir başka takımın, Pistons’ın, seçimlerine borçlular. 2003 ‘draft’inde ikinci sıradan Darko Milicic’e yatırım yapan Joe Dumars, Carmelo Anthony’yi Nuggets’ın kucağına bırakmıştı. Melo’nun üzerine yapılanan Nuggets, onları ‘contender’ seviyesine taşıyan parçayı da yine Motown’dan aldı. Iverson-Billups takasının mutlak kazananı olan Nuggets’a doğu yakasından gelen son kıyak ise Arron Afflalo.

Detroit’te geçirdiği iki sezonda parlak rakamlar yakalayamasa da savunma görevleriyle ön plana çıkmıştı Afflalo. Fakat atletizminin ve skorer içgüdülerinin bu ligde bir sonraki adımı atması için yetersiz kalacağını savunanlar da azınlıkta değildi. Pistons yönetimi de böyle düşünmüş olacak ki, Afflalo’yu karşılığında hiçbir şey almadan Denver’a gönderdi. Yeni evindeki ilk yılında ortaya koyduklarıyla, bu finansal hamlenin ne kadar yanlış olduğunu bazı gözlere gösterdi. Fakat Afflalo bu sezon daha esaslı bir mesaj verme niyetinde ve sezona başlangıcı da bunu destekler nitelikte. (1)

Ben Howland’ın UCLA kariyerinde bağladığı ilk liseli olan Afflalo, koçun tercih ettiği tüm guardlar gibi önemli bir savunma ününe sahip olsa da ikinci senesiyle birlikte hücum anlamında da takımı taşımayı başarmıştı aslında. (2) Buna rağmen lige henüz oturmamış şut stiliyle gelen Afflalo, geçen sezon çizginin gerisinden 43.4% ile atarak nasıl bir kişisel gelişim delisi olduğunu da açığa vurdu. Sözü koçu George Karl’a bırakalım: “İnsanların ligin elit şutörlerini sayarken Arron’un adını zikretmemesini anlayabiliyorum, ama bu değişecek. Biz kariyeri boyunca 40% üzerinde bir üçlük isabetiyle oynayacağına inanıyoruz.”

Eğer olaylar Karl’ın öngördüğü gibi gelişirse Afflalo ligdeki her şampiyonluk adayına, gelişkin bir Bruce Bowen katkısı verebilir. Belki istikrara oturttuğu hücum katkısı, savunmacı olarak da hak ettiği değeri nihayet görmesiyle noktalanır. (3)

(1) İlk beş hazırlık maçı itibarıyla 20.6 sayı ortalaması tutturmuş durumda. Asıl hasarı 44.4% ile soktuğu dış şutu yarattı.
(2) Dijon Thompson’ın ayrılmasından sonra hücumda daha fazla rol alan Afflalo, ‘sophomore’ yılında 15.8 sayı ile takımın en skorer ismi haline geldi. Son sezonunda bu ortalamayı 17.4’e çekti ve konferansının en iyi oyuncusu seçildi.
(3) Geçen sene en iyi savunma takımı için sadece 1 oy alabilmişti. Bu aynı zamanda Lamar Odom ve Jermaine O’Neal’ın da oy sayısı!

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ekim 28, 2010

Russell Westbrook #7 - ABD, Point Guard


Russell Westbrook, Amerikan milli takımında Jerry Colangelo’nun hazırladığı geniş oyuncu havuzunda yerini aldığında bu daha ziyade bir proje seçimine benziyordu. Dünya Basketbol Şampiyonası için İstanbul’a gidecek nihai kadroda yer almaya aday bir genç yıldız değil de Chauncey Billups, Derrick Rose, Rajon Rondo gibi spot ışıklarını şiddetli biçimde hisseden oyuncuları kamp boyunca zorlayabilecek bir antrenman oyuncusu statüsündeydi belki de. Ancak bu, Westbrook’un hayatında ilk kez karşılaştığı bir muamele değildi.

Lisedeki son senesine kadar ancak basketbol geleneği olmayan bazı okulların “eğitim bursu” vermeyi düşündüğü Westbrook, son senesinde birkaç etkileyici performans sonrası UCLA koçu Ben Howland’ın dikkatini çekiyordu. Howland bu çocukta o dönemki yetenekli guard rotasyonunu[1] yedekleyip onlara idman verebilecek, uzun vadede de belki bir defansif silah olarak yararlanılabilecek bir oyuncuyu görüyordu. Fakat 2008 dörtlü finalinde Westbrook’un oyun kurucu pozisyonunda alabileceği sürelerin önüne set çeken Collison, Rose karşısında paspas olurken ön plana çıkan tek oyuncu 0 numaralı formayı giyiyordu. Yine de kimse RussWest’in bir lotarya seçimi olacağına ihtimal vermiyordu. San Antonio Spurs formasyonlu “dahi” Sam Presti draft gecesinde 4. sıradan onu seçtiğinde kimse buna bir anlam verememişti. Herkes Jerryd Bayless’ın Sonics/Thunder genel menajerini kısa zamanda pişman edeceğinden emin gibiydi. Ama Presti kazanan bir takımın oyun kurucusunda olmazsa olmaz özelliğin karakter olduğunu biliyordu. [2] Westbrook en uygun isimdi ve ilk iki sezonunda bunu herkese kanıtladı.

Bu yaz Amerikan milli takımı Vegas’ta toplanıp çalışmalara başladığında herkes Rose-Billups-Rondo troykasının takımın guard rotasyonunu oluşturacağını düşünüyordu. Mike Krzyzewski’nin çift kısalı sistemi tercih etmesi halinde FIBA basketbolu için biçilmiş kaftan şutörler Stephen Curry ve Eric Gordon’ın isimleri tartışmaya dahil olabilirdi. Westbrook ise Rose kadar hızlı, yahut Billups kadar şutör değildi. Onun getireceği savunma katkısını Rondo da fazlasıyla getirebilirdi!

Bazıları Rondo’nun ailevi problemlerinin onu İstanbul kadrosunun dışına ittiğini savunsa da, Coach K yaptığı açıklamalarla bunun -daha çok- teknik bir tercih olduğunu belli ediyordu. Ve zaman, Westbrook’a güvenen bir başka basketbol adamını daha haklı çıkardı. Westbrook birkaç sene öncesine kadar adını aynı sayfada geçiremediği Rose’un verdiği katkının çok üzerine çıktı. Takımın başarı formülü olan baskılı arka alan savunmasında başroldeydi. Bir oyun kurucu olarak takıma maç başına neredeyse 3 ribaundluk bir katkı sundu. Ve o ‘tehdit olabilecek bir dış şutu yok’ denen oyuncu, Türkiye’nin etkili alan savunmasına karşı en kritik anlarda soktuğu iki üçlükle altını ülkesine taşımayı başardı. Onu bir kez daha göz ardı edin, mahcup kalmanız çok zaman almayacaktır!

* Westbrook takıma katıldığında rotasyonda yıldız adayları Darren Collison, Arron Afflalo ve Josh Shipp’in arkasında düşünülüyordu. Bunlardan bir tanesi önümüzdeki sene Galatasaray Cafe Crown forması giyecek, Westbrook’un ise altın madalyası var.

** Sam Presti: “O NBA tarihinde lisedeyken ayakkabılarını kendi parasıyla almış tek dördüncü sıra seçimi. Ve insanlara yanıldıklarını göstermek için oynamıyor, sadece ne kadar iyi olabileceğini görmek için limitlerini zorluyor.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ağustos 28, 2010

Darjus Lavrinovic #7 - Fenerbahçe Ülker, Pivot


Neven Spahija ve Aydın Örs isimleriyle yeni bir yapılanmaya girişen Fenerbahçe Ülker, NBA yolundaki iki genç oyuncusunun takımdan ayrılmasını Kaya Peker ve Darjus Lavrinovic transferleriyle avantaja çevirmiş oldu. Lavrinovic ikizlerini Türkiye’deki basketbolseverler yeterince iyi tanıyor esasında. Türk milli takımının başına her zaman bela olmuş şutör uzun profilinin iki önemli temsilcisi olan ikizlerden Darjus’u seneye daha yakından takip etme fırsatımız olacak.

Kulüp kariyerini hiçbir zaman milli takım kariyerinin üzerine çıkaramamış sporcular vardır, Lavrinovic de bunlardan biri aslında. Bunun temel sebebiyse kendi tercihleri daha çok. Euroleague seviyesinde birçok takımdan teklif almasına rağmen, basketbolunun tepe noktasında olduğu yılları ekonomik olarak daha iyi bir ortam sunan Rus takımlarıyla Eurocup’ta geçiren Lavrinovic geçen sene yeniden en üst seviyeye kapak attı. (1) Sezona Ettore Messina ve büyük hedefleriyle giriş yapan Real Madrid’in ilk beşinde kendine yer bulan Lavrinovic, Khimki deplasmanında 32 sayı, 11 ribaundluk bir başlangıç yapıp bu arenayı özlemiş olduğunu hissettirdi. Fakat sezon ilerledikçe boyalı alandaki etkinliğini kaybeden Lavrinovic, genç Ante Tomic’in takıma katılmasının ardından eskisi gibi süre bulamamaya başladı. (2) Ligin de hüsranla noktalanması sonrasında Real Madrid’den istediği teklifi alamayınca da sarı-lacivertli ekiple anlaştı.

Dış şut merkezli bir oyun karakteri olan ikiz kardeşi Ksistof’a oranla pota altını daha sık kullanan Darjus, üst düzey bir ribaundcu sayılmaz. Fakat Fenerbahçe Ülker’in zengin uzun rotasyonunda bu zayıflık telafi edilebilir. Yüzü dönük oyununun yanında, son yıllarda geliştirdiği sırtı dönük oyunuyla Lavrinovic’in çok nadide bir hücum silahı olduğu kesin. Oyunun diğer yanında ise özellikle yardım savunmasıyla dikkat çeken Lavrinovic’in rakamlarına baktığınızda, 1 blok ortalamasının altına düştüğünü pek göremiyorsunuz. (3) Son şampiyonun Marko Tomas’tan sonra, ikinci yabancı transferiyle de tam isabet yaptığını söylersek pek yanlış olmaz sanırım.

(1) Zalgiris’te patlama yaptıktan sonra üç sezon boyunca Unics Kazan ve Dinamo Moskova ile Rusya’da oynadı.

(2) Euroleague çeyrek final serisinde Barcelona’ya karşı maç başına sadece 13 dakika süre bulabildi ve 4.5 sayı ortalamasıyla etki göstermekten uzaktı. Sezon genelinde ise, 20 dakikada 11.1 sayı ve 4.5 ribaund ortalamaları tutturdu.

(3) Spora voleybol, yüzme ve karateyle başlayan atletik oyuncunun, 2005-06 sezonunda 2.1 blok ile Euroleague’de blok krallığına ulaşması sürpriz değil.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Tiago Splitter #22 - San Antonio Spurs, Pivot


Bundan üç sene önce Madison Square Garden’da David Stern, San Antonio Spurs’ün 28. sıra hakkıyla Tiago Splitter’ı seçtiğini duyurduğunda bu, büyük bir sürpriz olmamıştı. Splitter’ın kulübüyle olan bağlayıcı sözleşmesinden çekinen takımlar lotarya potansiyelindeki bu genç uzunu pas geçmeyi tercih ederken, Avrupalı oyunculara yatırımlarının karşılığını her zaman alan Spurs tetiği çekiyordu. Her seçiş bir vazgeçişti ve genç Brezilyalı’dan katkı almak için uzun bir süre sabretmek gerekecekti. Zaman doldu ve bu birleşme, belki de Spurs taraftarları Splitter ismini unutmaya başlamışken nihayet gerçekleşti.

Takımın bir başka proje seçimi olan Luis Scola’nın hakları Houston’a gönderildikten sonra, Arjantinli oyuncunun aynı eyalet sınırlarında gösterdiği etkili performans tüm San Antonio’yu hayal kırıklığına sürüklemişti. Şimdi hepsi Splitter’ın da lige aynı hızlı girişi yapmasını bekliyor. Kolay bir görev olmadığı ortada ama İspanya Ligi finallerinde Barcelona’yı süpürmek ve Arvydas Sabonis’le birlikte ACB’de hem normal sezonun, hem de finallerin en değerli oyuncusu seçilen tek oyuncu unvanını ele geçirmek Splitter’ın özgüvenini hiç olmadığı kadar yukarılara çekmiş olmalı. Artık tek amacı, Avrupa’da oynadığı dönemde 21 numaralı formayı giyme sebebi olan idolü Tim Duncan’la birlikte oynamak ve pota altında ona uzun zamandır beklediği okyanus aşırı desteği vermek. (1)

Splitter imzası büyük bir heyecana yol açsa da, taraftarlar arasında genç pivotun onları Avrupa’da çaylak kontratından daha fazla para kazanmak için beklettiğini söyleyenler azınlıkta değildi. (2) Splitter ise akıl almaz sözleşmelere tanık olduğumuz bir dönemde, 3 yıllığına yalnızca 10 milyon dolar kazandıracak bir imza attı. Yanlış okumadınız, New Jersey’nin yıllardır bir hayal kırıklığından öteye gidememiş Johan Petro’ya verdiği kontratın aynısı. Bu fedakarlıkla karşısındaki sesleri de yanına alan Splitter’ın fiziği sebebiyle bir bocalama evresi geçirmesi muhtemel gözükse de, yeteneklerini NBA basketboluna da taşıyacaktır.

(1) Bu bağlamda Splitter, bir Kobe Bryant hamlesiyle NBA’deki forma numarasını 22 olarak belirledi.

(2) Splitter’ın Avrupa’da kalma tercihinin arkasında parasal sebeplerden çok, lösemi hastalığıyla boğuşan -kendisi gibi milli basketbolcu- kız kardeşinin yanında bulunmak istemesi bulunuyordu. Michelle geçtiğimiz sene içinde hayata gözlerini yumdu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 28, 2010

Wesley Johnson #4 - Syracuse, Kısa Forvet


Finallerin heyecanı yerini draft muhabbetlerine bırakmış durumda ve siz bu dergiyi okuduğunuzda Wesley Johnson muhtemelen, 24 Haziran gecesi adı David Stern tarafından ilk 5 sırada okunmuş oyunculardan biri olacak. Johnson’ın adresinin, bir diğer Syracuse mezunu Jonny Flynn’in lobi faaliyetlerinin de etkisiyle Minnesota olabileceği söyleniyor, takımın 3 numara pozisyonunun görece zayıf olması da bu söylentileri güçlendiriyor. Fakat seçildiği takımı bir an için unutup, nasıl bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzdan bahsedelim biraz.

Genelde bu kalibredeki genç yıldızların son yıllardaki rotası benzer oluyor. Yeni yaş sınırlarıyla liseden geçişlerin önünün kesilmesiyle, erken yaşlarda adını duyurabilmiş büyük yetenekler ilk aşamada göz önünde bulunacakları bir kolej programı seçiyor ve orada bir öğrenciden çok bir NBA yıldızı gibi geçirilen senenin ardından draft kararlarını açıklıyorlar. Müstakbel 1. sıra seçimi John Wall ve Kentucky’deki diğer arkadaşları için de durum tam olarak bu. Fakat Johnson yoğurdu farklı bir şekilde yemeyi tercih edenlerden, hem de oldukça sıradışı bir şekilde.

Iowa State’i tercih eden Johnson, freshman sezonunda özellikle North Carolina önündeki performansı sonrasında ülke çapındaki gözlemcilerin radarına girmiş, fakat ikinci senesinde beklenen sıçramayı yapamamıştı. 2008 yazında Syracuse’a geçiş yapma kararı aldı. NCAA kurallarına göre onu bir sene boyunca kenarda oturtacak bir kararı… Fakat bu boş seneyi gelişimine ayırıp, bir avantaj haline getirmeyi başardı. Iowa State dönemine göre hücumda çok daha akıllı tercihler yapan ve bencil görünümünden tamamen arınmış bir oyuncu olarak geri döndü Wes. Bu tercihler de şut yüzdelerinde dramatik artışları getirdi. (1) NCAA’in saygın koçlarından Jim Boeheim’ın sıkı sıkıya bağlı olduğu alan savunmasında çok net çıkarımlar yapmak pek mümkün olmasa da, savunma sahasındaki potansiyeli ilk kez geçen sene bu kadar belirginleşti. Kuşkusuz 23 yaşındaki bir oyuncunun bazı alanlarda gelişim göstermesi normal karşılanmalı, fakat bahse konu isim Johnson ise karakteri ve disiplini daha fazlasını vaat ediyor. (2) Johnson’ın basketbol topuyla ancak 8. sınıfta tanışabildiğini de hatırlatalım, henüz tavanına yaklaşması için yolu olduğunu gösteriyor olabilir.

Yaptığı doğru tercihler şut yüzdesini artırsa da top hakimiyeti hala vasat ve top kaybı istatistikleri son senesinde de korkutucuydu buna paralel olarak. Fakat NBA’de hiçbir takımda hücumu bu kadar forse etmesi gerekmeyecek, bunu biliyoruz. Yaşı dışındaki en büyük çekince şutunu yaratabilme konusunda fazla ışık vermemesi ama NBA’de bir takıma yararlı olmak ve All-Star seviyesine ulaşmak için 20+ sayı ortalaması yakalamak bir ön şart değil. Bunu kanıtlayan yüzlerce örnek oldu bu oyunun tarihinde. Johnson da bu örneklerin sonuncusu olabilir…

(1) İlk sezonunda istikrarsız dış şutu eleştirilen Johnson’ın üç sayı yüzdeleri şöyle bir grafik izledi: 2007 sezonunda %29, 2008 sezonunda %33 ve geri döndüğü 2010 sezonunda ise tam %42. Saha içi yüzdesi de 2008-2010 arasında %39’dan %50’ye kadar çıktı.

(2) İkinci senesinde ayak bileğindeki sakatlığına rağmen sahaya çıkan Johnson, Syracuse sezonunda ise hemen her profesyonel basketbolcuyu kenarda tutacak bir el sakatlığıyla oynadı. Kendisine bu fedakarlığı sorulduğunda cevabı netti: “Kenarda yeteri kadar oturdum.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Charles Smith #7 - Efes Pilsen, Kısa Forvet


Fort Worth, Albuquerque, Miami, Los Angeles, Rockford, Udine, San Antonio, Portland, Selanik, Bologna, Pesaro, Denver, İstanbul, Madrid. Bu liste basketbol kariyerinin Charles Smith’i sürüklediği şehirlerin listesi. En azından şimdilik... Kenny Thomas ile birlikte oynadığı New Mexico günlerinden beri NBA’in kıskacında olan, fakat Spurs ile geçirmekte olduğu başarılı sezonda kalçasından yaşadığı sakatlık sonucunda yavaş yavaş bir Avrupa basketbolcusuna evrilen Smith, her yerde olduğu gibi Efes Pilsen’de geçirdiği 2.5 sezon sonucunda ülkemizde de bolca hayran kazandı. (1)

Aslına bakılırsa Smith için İstanbul günleri çok iyi başlamamıştı. 2005-06 sezonunun son haftasındaki Ülkerspor maçından önce kadroya katılan Smith, takıma tam anlamıyla adapte olamadan final serisinde Ömer Onan’ın sıkı savunmasıyla karşılaşmış ve düşük yüzdeli oyunuyla 4-0’lık hezimeti getiren faktörlerden biri olmuştu. Fakat Real Madrid’le yaptığı kontrat Avrupa’daki ilk uzun süreli kontratı oluyordu ve NBA defterini tamamen kapatması sahada fazlasıyla işine yaradı. (2)

Kendisine top çalma konusunda da büyük avantajlar sağlayan uzun kolları nedeniyle “Örümcek” lakabıyla bilinen oyuncu, ikinci İstanbul seferinde ilkinin aksine zor anlarda sorumluluk almaktan kaçınmayan, hücumda verimsiz olduğunda dahi savunmasıyla fark yaratmayı becerebilen bir oyuncu profili çizdi. Geçen seneki final serisinde şutunu tam anlamıyla bulamamasına rağmen ısrar etmeyip hücumu Thornton-Shumpert ikilisine bırakan Smith, Willie Solomon üzerindeki yıpratıcı savunmasıyla 2-0’dan geri dönerek kazanılan şampiyonlukta önemli bir pay sahibi olmuştu. Bu sezon da Euroleague’de ikinci tur maçlarında takımın dış üretimini büyük ölçüde sırtlayan Smith, lige dönüldüğünde de takıma liderlik yapmayı sürdürdü. (3) Igor Rakocevic ve Bostjan Nachbar gibi yeni isimlerden yeteri kadar verim alamayan ve final serisinde Bootsy Thornton’ın sakatlığıyla sarsılan Efes Pilsen’de geçtiğimiz senenin aksine hücumda da kontrolü eline alan Smith, ortalama 30 dakikadaki 13.7 sayı, 3.5 ribaund ve %44 üçlük gibi istatistiklerle takımının seriye tutunması için her şeyi yaptı.

Kulübün geleceği hakkındaki soru işaretlerinin ne yönde cevap bulacağı bilinmez, fakat bu basketbol gezgininin Türkiye’deki basketbol seyircisinin de saygısını kazandığı kesin. Yavaşlayan ayaklarına rağmen bir top çalma spesiyalisti olduğunu unutmamıza izin vermeyen Smith, Euroleague seviyesinde her takıma önemli bir veteran katkısı verebilir.

(1) Portland’da forma bulamadığı 2002-03 sezonundan sonra bir kez daha Avrupa opsiyonuna dönen Smith, Virtus Bologna formasıyla ULEB Cup’ta 25.2, yerel ligde ise 24.3 sayı ortalaması yakaladıktan sonra ülkenin Euroleague temsilcilerinden Scavolini’ye geçti ve bu formayla tutturduğu 20.6 sayı ortalamasıyla ilk kez rahmetli Alphonso Ford adına verilen sayı krallığı ödülünü kazanarak Avrupa’daki repütasyonunu güçlendirdi.
Sadece 1 maçlık Denver macerasında iz bırakması beklenemezdi. Makedonikos macerasında da işler çok yolunda gitmemişti, fakat mütevazı Yunan kulübünün Smith kalibresindeki bir oyuncu için çok doğru bir adres olmadığını takdir edersiniz.

(2) Real Madrid ile 2007 sezonunun ULEB Cup finalinde MVP ödülünü aldı ve %41 üçlük yüzdesiyle 12.9 sayı ortalaması tutturduğu turnuvada takımını şampiyonluğa taşıdı.

(3) Top 16 süresince maç başına 30 dakikadaki 13.8 sayısıyla Efes Pilsen’in en skoreri oldu. Özellikle Madrid’deki 18 sayı, 7 ribaund, 4 asist ve 5 top çalmalık performansı ve maçın sonlarında geçirdiği sakatlık sonrası ayağa kalktığında Palacio Vistalegre tribünlerinden yükselen cesaret alkışları unutulmazdı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.