Aralık 28, 2010

Luol Deng #9 - Chicago Bulls, Kısa Forvet


Thomas Hobbes’un başyapıtı “Leviathan”ın en can alıcı cümlelerinden biridir: “İnsanoğlu sürekli bir savaş hali içerisindedir ve bu savaş, herkesin herkese karşı savaşıdır.” Belki Hobbes’un sivil toplum ile ilgili kuramları herkese hitap etmiyor ama Luol Deng’in son iki yılı, ona bu cümlenin doğruluğunu sorgulatabilecek kadar zorlu bir sınavdan ibaretti.

6 yıllığına 71 milyon dolar kazanacağı bir kontrata imza attığı 2008 yazını takip eden sezonda Deng, belirgin bir form düşüklüğü yaşamış ve dizinden geçirdiği ciddi sakatlığın sonucunda da sezona erken nokta koymuştu. (1) O yaz boyunca Sudan asıllı forvetin kasasına giren milyonlar, kimsenin dilinden düşmedi. 2009-10 sezonu da beklentiler ölçüsünde bir öncekinden pek farklı sayılmazdı. Sakatlık nedeniyle hazırlık kampının neredeyse tamamını kaçırdığı bir sezon, ligin taktik dehasıyla ünlü olmayan koçlarından birinin elinde çöpe gidiyordu. Ancak hayatının hiçbir anında “intikam” duygusuna sırtını dayamayan bu Sudan yerlisi, naif bir şekilde yeniden zamanının gelmesini bekledi. Eleştirenlerin onu -birçok oyuncuda görüldüğü gibi- kendileriyle birlikte aşağı çekmelerine izin vermedi. Tom Thibodeau ile Chicago basketbolunun yeniden tanımlandığı bu sezon, o doğru zaman olacak gibi gözüküyor.

Aslında Chicago’nun geçen sezonki oyun planında, bütün yetenekleri göz ardı edilen ve sıradan bir oyuncu muamelesi gören Deng’i birkaç kez izlemişseniz, yeni sezonun üçüncü maçındaki 40 sayı (14/19 şut isabet oranı) ve 11 ribaundluk patlaması sizin için çok büyük sürpriz olmamıştır. Deng elbette ki o günden beri böyle oynamaya devam etmiyor, fakat Thibs’in takımında şutunu bulamadığı maçlarda da oyunun başka alanlarında yarar sağlayabileceğinin farkında ve parkede bunun güvenini yaşıyor.

Deng’in geçtiğimiz yaz yaptıklarına üstünkörü bir bakış atalım: Avrupa Şampiyonası elemelerinde ülkesi Büyük Britanya adına oynadı. (2) Birer haftasını Sudan ve Kenya’daki mülteci kamplarında geçirdi. Fakat tüm bu yoğunluğun içinde, bu sezon her zamankinden güçlü bir dönüş gerçekleştirme hedefi için çalışmaktan geri durmadı. Çaylak sezonunda yalnızca %26.5 ile attığı 117 üçlüğü bir kenara koyarsak, Deng kariyeri boyunca hiçbir sezonda çizgi gerisinden çembere 100 kere bakmamıştı. (Hayır söz sanatı yapmıyorum, gerçekten kafasını kaldırıp bakmamıştı.) Bu sezon ilk 12 maç itibarıyla 50 üçlük denemesinde bulundu bile.

Deng insanların su kalıntısı bulduğunda Tanrı’ya şükrettiği bir kültürden çıktı ve hiçbir zaman onlarca kimyasal arıtma sürecinden geçen içme suyunu hizmetkarından isteyecek kibirli bir yıldız olmayacak. O da Sudan’daki kökleri gibi, yeteneği için her gün Tanrı’ya şükretmeye devam edecek ve bu yeteneğini israf etmemek için her şeyi yapacak.

(1) 2008-09 sezonunda yalnızca 14.1 sayı, 6 ribaund ve 1.9 asist ortalamalarıyla oynamış ve adeta “hedef adam” haline gelmişti.
(2) Çocukluğunda ailesi Sudan’da süregelen iç savaş nedeniyle, meclis üyesi babası tarafından Mısır’a taşındı. Buradan da Güney Londra’ya göç ettiler ve Deng’in 2012 Londra Olimpiyatları elçiliğine kadar giden yolu başlamış oldu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Kasım 28, 2010

Wesley Matthews #2 - Portland Trail Blazers, Şutör Guard


2010 yazı tarihin en çılgın transfer dönemlerinden birine sahne olurken, pazardan payına istediği oyuncuları düşüremeyen takımların bir kısmı, gölgede kalmış diğerlerine hayal bile edemeyecekleri kontratlar önermeyi tercih ettiler. Arz-talep dengesini alt üst eden söz konusu şartlarda, geçen senenin en büyük hikayelerinden Wesley Matthews da okkalı bir bedelle Blazers’ın yolunu tuttu.

Geçen yaza kadar hiç kimsenin adını dahi bilmediği Matthews’a önerilen 5 yıl için 34 milyon dolarlık kontrattan sonra birçokları, Marquette mezunu (1) şutör guardın abartıldığını söylemeye başladı. Abartılmak? Hayatı boyunca hak ettiği değeri bulamamış Wesley için yeni bir tecrübe olacak. Magic Johnson’ın yedeği olarak 1987 ve 1988 sezonlarında iki şampiyonluk kazanan Wes Matthews ile eyaletinin şöhretler müzesine giren bir 400 metre koşucusu olan Pam Moore’un çocuğu olan Wesley, şüphesiz genlerinden destek alıyor. Ancak verdiği tüm röportajlarda başarısının arkasındaki isim olarak annesini gösteriyor ve babasıyla ilgili soruları geçiştirmekle yetiniyor. Zira babası kariyerine devam etmek için Avrupa yollarına düşünce, Wesley’nin tüm sorumluluğunu üstlenen ve onu bugünlere getiren annesi olmuş. Hatta Matthews bu ilişkiyi yüceltmek adına kolunda bir de dövme taşıyor. (2)

Bu alışılmadık hikayesinin yanı sıra, Matthews’un lige adımını atışı da çok doğal yollardan olmadı. 18.6 sayı ortalaması yakaladığı ve onu konferansının en iyi ikinci beşine taşıyan güçlü bir seneye rağmen genel menajerlerin görmezden geldiği Matthews, Jazz’in yaz ligi kadrosu için aldığı daveti iyi kullanarak sezon öncesi kampına da arka kapıdan girdi. Antrenmanlardaki çalışma etiği ve birkaç hazırlık maçındaki yüzdeli oyunuyla Jerry Sloan’un dikkatini çekti ve Korver-Miles ikilisinin sakatlıklarında ilk beşe yerleşti. Sloan ona o kadar güveniyordu ki sezon ortasında Ronnie Brewer’ı takasla yollamaktan çekinmedi. Matthews’un güçlü play-off performansına rağmen (3) yeni sezona başlarken tecrübeyi ön plana alan Jazz, Raja Bell’i kadrosuna dahil etmeyi tercih etti. Bakalım Matthews bugüne kadar her zaman yaptığı gibi, bu seçimi de haksız çıkarabilecek mi?

(1) Kolejdeki dört senesini de tamamlayıp diplomasını alan Matthews gibi yıldızlar artık pek sık bulunmuyor. Marquette’te geçen sezon Mersin BŞB forması giyen Dominic James ile de takım arkadaşıydı.
(2) “Dynamic Duo” yazısının yanlarında her ikisinin baş harfleri (PM ve WM) bulunuyor.
(3) Denver serisine kötü başlayan Matthews, seriyi maç başına 13.6 sayıyla bitirmeyi başardı. Savunmasıyla ilk turda Carmelo Anthony, ikinci turda da Kobe Bryant’ın saygısını kazandı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Arron Afflalo #6 - Denver Nuggets, Şutör Guard


En parlak süperyıldızının takas söylentileri, koçunun sağlık problemleri ve yaşanan sakatlıklar sonrası zayıflayan pota altı rotasyonuna rağmen Nuggets hala herkesin kafasında tartışmasız bir play-off takımı ve konferansının baş aktörlerinden biri. Bunu belki de kendi kararlarından çok bir başka takımın, Pistons’ın, seçimlerine borçlular. 2003 ‘draft’inde ikinci sıradan Darko Milicic’e yatırım yapan Joe Dumars, Carmelo Anthony’yi Nuggets’ın kucağına bırakmıştı. Melo’nun üzerine yapılanan Nuggets, onları ‘contender’ seviyesine taşıyan parçayı da yine Motown’dan aldı. Iverson-Billups takasının mutlak kazananı olan Nuggets’a doğu yakasından gelen son kıyak ise Arron Afflalo.

Detroit’te geçirdiği iki sezonda parlak rakamlar yakalayamasa da savunma görevleriyle ön plana çıkmıştı Afflalo. Fakat atletizminin ve skorer içgüdülerinin bu ligde bir sonraki adımı atması için yetersiz kalacağını savunanlar da azınlıkta değildi. Pistons yönetimi de böyle düşünmüş olacak ki, Afflalo’yu karşılığında hiçbir şey almadan Denver’a gönderdi. Yeni evindeki ilk yılında ortaya koyduklarıyla, bu finansal hamlenin ne kadar yanlış olduğunu bazı gözlere gösterdi. Fakat Afflalo bu sezon daha esaslı bir mesaj verme niyetinde ve sezona başlangıcı da bunu destekler nitelikte. (1)

Ben Howland’ın UCLA kariyerinde bağladığı ilk liseli olan Afflalo, koçun tercih ettiği tüm guardlar gibi önemli bir savunma ününe sahip olsa da ikinci senesiyle birlikte hücum anlamında da takımı taşımayı başarmıştı aslında. (2) Buna rağmen lige henüz oturmamış şut stiliyle gelen Afflalo, geçen sezon çizginin gerisinden 43.4% ile atarak nasıl bir kişisel gelişim delisi olduğunu da açığa vurdu. Sözü koçu George Karl’a bırakalım: “İnsanların ligin elit şutörlerini sayarken Arron’un adını zikretmemesini anlayabiliyorum, ama bu değişecek. Biz kariyeri boyunca 40% üzerinde bir üçlük isabetiyle oynayacağına inanıyoruz.”

Eğer olaylar Karl’ın öngördüğü gibi gelişirse Afflalo ligdeki her şampiyonluk adayına, gelişkin bir Bruce Bowen katkısı verebilir. Belki istikrara oturttuğu hücum katkısı, savunmacı olarak da hak ettiği değeri nihayet görmesiyle noktalanır. (3)

(1) İlk beş hazırlık maçı itibarıyla 20.6 sayı ortalaması tutturmuş durumda. Asıl hasarı 44.4% ile soktuğu dış şutu yarattı.
(2) Dijon Thompson’ın ayrılmasından sonra hücumda daha fazla rol alan Afflalo, ‘sophomore’ yılında 15.8 sayı ile takımın en skorer ismi haline geldi. Son sezonunda bu ortalamayı 17.4’e çekti ve konferansının en iyi oyuncusu seçildi.
(3) Geçen sene en iyi savunma takımı için sadece 1 oy alabilmişti. Bu aynı zamanda Lamar Odom ve Jermaine O’Neal’ın da oy sayısı!

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

GÜNEYDOĞU GRUBU: FLORIDA ESİNTİSİ


Geçen sezon dört play-off takımı çıkararak konferansın güç merkezi haline gelen Güneydoğu’da, senaryosunu Pat Riley’nin yazdığı soygun filmi bu statüyü daha da kuvvetlendireceğe benziyor. Fakat Heat yükselirken, Hawks ve Bobcats’in adını 2010 yazının kaybedenleri arasına pek ala yazabiliyoruz. Wizards’ı ise gelecek sene konuşuruz.

MIAMI HEAT

Gelenler: LeBron James, Chris Bosh, Mike Miller, Zydrunas Ilgauskas, Juwan Howard, Eddie House, Dexter Pittman (R), Da’Sean Butler (R)
Gidenler: Michael Beasley, Jermaine O’Neal, Quentin Richardson, Dorell Wright, Daequan Cook, Latavious Williams

Heat bu yaz LeBron James ve Chris Bosh’ı kadrosuna dahil etti. Bunu şimdiye kadar öğrenmediyseniz, lütfen bir an önce dünyamıza iniş yapın. Sıradanlaşma yolunda ilk adım olarak cumartesi geceleri Okan Bayülgen izlemeye başlayabilirsiniz. Şimdi ben geçtiğimiz yazın en popüler sorusunu cevaplamaya çalışacağım: Topaç duruyor mu, yoksa dönmeye devam mı ediyor? Yok diğeriydi... Bu yeni süper takımın limitleri ne?

“Gökyüzü” diye cevap verenler olacaktır, fakat Dwyane Wade’in sakatlığı nedeniyle sezon öncesi maçlarda da pek az bir arada görebildiğimiz bu takımın neler yapacağını kestirebilmenin pek kolay olmadığını düşünüyorum. Elbette kanatlardaki Wade-James ikilisi, tarihte West-Baylor kombinasyonu dışında bir kıyasa izin vermiyor ve bu ikiliye Bosh’ı da katarsak rakipler için ikili sıkıştırma getirmeye alışık oldukları üç oyuncuyu savunmak pek kolay bir iş olmayacak. Ama yeni kurulan bir takım olarak bazı eksik parçaların olduğu aşikar. Kadro Mike Miller gibi versatil bir oyuncunun da eklenmesiyle çok kullanışlı bir hal aldı ve koçun 4 ve 5 numaralarda James-Haslem ile küçük bir takım sürme opsiyonu da, oyun kurucuya Miller’ı çekip takımı uzatma opsiyonu da süreç içinde masaya gelecektir. Fakat Dwight Howard gibi başa çıkılması gereken canavarlar varken, takımdaki “hali vakti yerinde” tek 5 numaranın Joel Anthony olması hoş değil. Bunun yanında oyun kurucu bölgesinde geçen sezonun asist-top kaybı oranı en iyi ikinci oyuncusu olsa da Carlos Arroyo çok yeterli gözükmüyor, ama iş görebilir. Mario Chalmers’ın ise 2009-10 gibi kötü bir sezon geçirmesine bu üç kişilik dev kadronun tahammülü yok.

Anadolu takımlarına da yer kalsın, sonuca bağlayalım. Geçen sezon rüştünü ispat etmiş Filipin asıllı koç Erik Spoelstra’nın bağlantıları, onun Stan Van Gundy’nin kaderini paylaşmayacağını açık ediyor. Bence böyle bir kadronun altından kalkabilecek bir isim, fakat oldukça deneysel bir yapısı var. Bu deneyleri sahada görmeden söyleyeceklerimiz çok sağlıklı olmayacaktır ama bu takımın üstünden gelinmeyecek zaafları olmadığına inanıyorum. Şampiyon olabilirler, hem de hemen şimdi!

Sezon Tahmini: 64-18
ORLANDO MAGIC

Gelenler: Quentin Richardson, Chris Duhon, Malik Allen, Stanley Robinson (R), Daniel Orton (R)
Gidenler: Matt Barnes, Adonal Foyle

2009 yazında Hidayet-Carter değişikliği başta olmak üzere taşları yerinden oynatacak esaslı hamleler yapan Magic, normal sezonun sonunda bir anlamda başarıya ulaşmış gözüküyordu. Vince Carter sezona yaptığı kötü girişi All-Star arasından sonra unutturmuştu ve takım ligin hem en iyi ikinci savunma takımı, hem de en iyi ikinci hücum takımı olarak kayıtlara geçmişti. Fakat koşu 2009 sezonuna göre daha kısa sürdü ve Celtics’e kaybedilen konferans finali suratları astı.

Aslında takım bu sene bir silkiniş gerçekleştirecekse, bunu o asık suratların yardımıyla yapacak. Kariyer çizgisi, başlangıcı itibarıyla Shaquille O’Neal’ınkiyle benzeşen Dwight Howard’ın yeni bir seviyeye geçeceği sezon bu olabilir. Yerel basının izlenimlerine göre saha dışında ‘lakayıt’ kelimesiyle nitelendirilebilecek tavırlarını geride bırakan D12, sezon öncesi maçlarda da yıllardır beklenen yeni silahını repertuvarına eklemiş gözüktü: Orta mesafe şutu. Bunu şimdiden söylemek iddialı olabilir, zira Howard geçen sene de hazırlık kampında bu şutları bolca kullanmıştı. Fakat bu gerçekten bir tehdit halini alırsa Howard’ı bire bir savunmak hayli zorlaşacaktır. Geçen sezon bunu Kendrick Perkins ile yapmayı beceren Celtics, Magic’in bütün hücum işleyişlerini sekteye uğratmıştı ve yan parçaların kendi şutunu yaratma ve diğerlerine pozisyon yaratma konusunda yetersiz oyunculardan oluşması her şeyi mahvetmişti. Göreceğimiz yeni Howard sürümü bu açıdan kilit olabilir.

Kariyeri boyunca oyun sertliğine hep şüpheyle bakılan ve bir türlü “büyük maçların adamı” olamayan Carter, bu kötü repütasyonu silme fırsatını geçen sene de harcadı. Bu sene onun da hücumda daha agresif bir kafa yapısıyla geri döneceği konuşuluyor. Tüm bunlar, daha önce Magic’i şampiyonluktan mahrum bırakan “play-off basketboluna adaptasyon eksikliği” derdine ilaç olabilecek detaylar. Hatta geçmişin aksine, kenarda takım elbisesiyle arz-ı endam edecek Stan Van Gundy resmini de buraya ekleyebiliriz. Fakat artık Florida’nın güç merkezinin Orlando olduğunu söylemek pek kolay değil...

Sezon Tahmini: 61-21

ATLANTA HAWKS

Gelenler: Josh Powell, Etan Thomas, Jordan Crawford (R), Pape Sy (R)
Gidenler: Josh Childress

Bazı takımlar vardır, bütün kritik karar anlarında doğru seçimler yapsalar bile bir nokta geldiğinde tıkanırlar, limitleri o noktayı aşmalarına izin vermez. Deron Williams ve Chris Paul yerine Marvin Williams’ın seçildiği 2005 yazının o talihsiz gününden ileri saralım, Hawks genelde hep doğru şeyleri yaptı. Fakat takımın lüks vergisi ödemelerine imkan tanımayan mali durumu, oyuncular için ideal bir adres olarak görülmemesi hamle alanlarını kısıtlıyordu.

Joe Johnson’a verilen kontratı (6 yıl, 124 milyon) daha masum kılacak bir arkaplan olduğu kesin, fakat yine de bu hareketin ileriki yıllardaki sonuçları düşünüldüğünde büyük bir hata olduğunu kabul etmemek imkansız. Mike Woodson’ın gidişiyle görevi devralan, baş asistanı Larry Drew bu kadronun yeteneklerinden daha iyi yararlanabilir, geçen sene görmezden gelinen Jeff Teague takımın beşine yerleşip Mike Bibby’nin aksine birkaç oyun kurucuyu savunabilir. Fakat tüm bunlar, orta vadede işleri ileri götürmeye yetmeyecektir. Jamal Crawford’un muhtemel takası, çaylak Jordan Crawford’un patlaması için zemin hazırlayabilir. Yine de bu sene saha avantajını kazanamayacaklarını ve maceranın ilk turda noktalanacağını sanıyorum.

Sezon Tahmini: 44-38

CHARLOTTE BOBCATS

Gelenler: Shaun Livingston, Kwame Brown, Dominic McGuire, Matt Carroll, Eduardo Najera, Sherron Collins (R)
Gidenler: Raymond Felton, Tyson Chandler, Alexis Ajinca

Tarihinde ilk kez play-off gördükten sonra yeni sezona diledikleri kadar rahat giremiyorlar. Raymond Felton’ı elde tutamadıkları bir sezonda, parayı hala gerçekleştirilemeyen bir potansiyelden fazlası olmayan Tyrus Thomas’ın önüne döktüler. Belki Thomas geçen sene ışığını verdiği gibi, bir seviye daha atlayabilir. Larry Brown’ın böyle sorunlu kariyerlerden iyi şeyler çıkardığını hepimiz biliyoruz. Fakat Felton’ın yokluğunda oyun kurucu bölgesinin, kaç maç sağlıklı kalabileceğine dair bahisler açılan Shaun Livingston ve hayal kırıklığı bir sezonu geride bırakan savunma yoksunu D.J. Augustin arasında kalması kesinlikle başlarını ağrıtacak.

Birer sene daha yaşlanan Gerald Wallace ve Stephen Jackson geçen sene sırtladıkları yükün altına yeniden girebilir, oyun kurucu bölgesindeki dilemma iyi sonuçlanır ve 5 numara rotasyonundaki zayıflık takımın savunma karakteriyle giderilebilirse 8. play-off bileti için aday olabilirler. Olasılık dersinde başarılı olamamıştım ama düşük bir yüzdeden bahsettiğimiz aşikar. Yazın kötü bir Jose Calderon takasından son anda paçayı kurtardılar, ama Boris Diaw’ı kullanarak bir oyun kurucu getirmeleri sürpriz olmaz.

Sezon Tahmini: 37-45

WASHINGTON WIZARDS

Gelenler: Kirk Hinrich, Yi Jianlian, Hilton Armstrong, John Wall (R), Kevin Seraphin (R), Trevor Booker (R)
Gidenler: Mike Miller, Randy Foye, James Singleton, Quinton Ross, Vladimir Veremeenko

Geçen senenin izlerini silmeye çalışan ve bu doğrultuda Antawn Jamison, Caron Butler ve Brendan Haywood gibilerini kapı dışarı eden Wizards, şansının da yardımıyla yeniden yapılanma yolunda oldukça büyük adımlar attı. Pollin ailesi organizasyona son kıyağını lotaryadan birinci sırayı çekerek yaptı ve bunun meyvesi olan John Wall etrafına yeni bir takım kurma misyonunu yeni sahip Ted Leonsis’e bıraktı.

Leonsis ile birlikte başkentte net bir söylem değişikliği göze çarpıyor. Daha geçen sezon başında “Sağlıklı bir Wizards bu ligin altını üstüne getirir” minvalinde cümleler kuran Ernie Grunfeld, artık tekrar iddialı hale gelme süreçlerini geniş bir takvime yayma eğiliminde. Saha içerisinde ise, geçen sezon Gilbert Arenas olayı patlak verene kadar da pek iyi görünmeyen tabloyu Wall’un değiştirmesi umuluyor. T-Wolves ve Pistons kariyerlerinde genelde topun kıymetini bilen, oyun zekası yüksek guardlarla çalışan Flip Saunders için böyle bir ışığa sahip olmak önemli. Wall ile birlikte Andray Blatche ve JaVale McGee gibi oyuncuların göstereceği grafik belirleyici olacak, ama karşımızda henüz bir play-off takımı yok.

Sezon Tahmini: 33-49

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ekim 28, 2010

Fırsat Avcıları


Türkiye 2010’a bundan yıllar sonra bakacak gözler, ev sahibi ülkenin öngörülemeyen başarısına ve henüz emekleme dönemini geçiren “Hall of Fame” mensuplarının altın koşusuna dikkat kesilecekler belki. Litvanya’nın 2011’de ülkesine yaşattığı zaferin ayak sesleri olarak görenler de olabilir, Sırbistan’ın altın jenerasyonunu ön plana çıkaranlar da. Fakat şampiyonada en az bunlar kadar dikkate değer başka yan hikayeler de vardı.

Geride bıraktığımız Dünya Basketbol Şampiyonası birçok gazetemizde “Lanetli Turnuva” başlıklarıyla okuyucuya sunuldu. Hatta bazı köşe yazarları, bu durumu çok sevdikleri komplo teorileriyle açıklamayı tercih ettiler ve dünya yıldızlarının Türkiye’de düzenlenecek bir şampiyonaya katılmaya sıcak bakmadığını savunacak kadar ileri gittiler. Burada olmayı planlayan bazı isimlerin talihsiz sakatlıklar yaşadıkları gerçeğini yok sayamam. Fakat bundan dört sene önce Japonya’ya giden kadrolara baktığımızda da durumun çok farklı olmadığını görebiliyoruz. Avrupa ülkelerinin çoğunda dünya şampiyonaları, önem sırasında olimpiyatlar ve olimpiyat öncesi senedeki Avrupa şampiyonalarının gerisinde kalıyor. Özellikle uzun NBA sezonlarının yorgunluğunu hisseden bazı yıldızların, dinlenmek ya da ufak sakatlıklarından sonra rehabilitasyon sürecini geçirmek için bu seneyi seçmesi çok yadırganmamalı bu yüzden.

Bu karakterdeki turnuvaların izleyici için en cazip yanı ise, bazı gölgede kalmış oyuncuların ilk defa büyük sorumluluklar üstlenmesine tanık olmak ve küçümsenen takımlarını yukarıya taşımalarını seyretmek olsa gerek. Japonya’da Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur’dan yoksun bir kadroyla dünya altıncılığı kazanan o milli takımın, Türkiye tarihindeki en büyük sempatilerden biriyle karşılaştığını hatırlarsınız. Bakalım bu dünya şampiyonasında o bayrağı hangi takımlar devralmış, hangi gençler bir sonraki aşamaya geçtiklerini resmen ilan etmiş?

Rusya

Grup maçlarına yaklaşık bir ay kala yaptığım ön sıralamalarda Rusya’yı altıncı basamağa koyduktan sonra eşten dosttan büyük tepki almıştım. Telefonlarım kilitlenmişti. David Blatt yönetimindeki takımı Ptuj’daki hazırlık turnuvasında izlediğimde, itiraf etmek gerekirse ben de ‘aklım neredeymiş’ diye geçirdim içimden. Fakat Viktor Khryapa’nın takıma eklenmesiyle, bir lidere ihtiyaç duyduğu çok net gözüken bu gençler son bir silkiniş sergileyebilirdi. Khryapa belki sakatlığına rağmen kadrodan çekilmeyerek, kenardaki varlığıyla da bu takıma bir şeyler katabileceğini gösterdi ve takdiri sonuna kadar hak etti. Ancak sahaya adımını atmadı. Tek büyük yıldızlarından yoksun kaldıkları böyle bir şampiyonada yedinciliği elde ederek, benim beklentilerimin bile yukarısına çıktılar.

Şampiyonaya hazırlık sürecinde takımla iletişimini yavaş yavaş kaybettiğini hisseden ve bu memnuniyetsizliğini dışa vuran Blatt bile bu dereceyi bir sürpriz olarak algılamış olabilir. 2007’de altına giderken Kirilenko-Holden-Khryapa üçlüsüyle saha içinde ve dışında üç önemli lidere sahip olan Rusya’da direksiyon bu sefer Anton Ponkrashov ve Sergey Bykov’un elindeydi. 2007’nin güzel sürprizlerinden olan Ponkrashov’u izlerken, o günlerde kimse onun İstanbul’a bir Spartak St. Petersburg oyuncusu olarak geleceğini düşünemezdi tahminimce. Alt yaş kategorilerinde gösterdikleri potansiyeli gerçekleştiremeyen böyle bir düzine isim sayabilirim Rusya’da. Yine de bu halleriyle bile bu noktaya gelebilmeleri ve çeyrek finalde ABD karşısındaki oyunlarıyla şampiyonu en çok zorlayan takımlardan biri olmaları büyük iş.

Rusya bu fırsat ekonomisi ortamını takım olarak en iyi şekilde değerlendirse de, benim gözümde esas parsayı toplayan isim Princeton mezunu koçları oldu. Ülkemizdeki kariyerinde de kendisine hak etmediği bir son biçildiğini düşünmüşümdür. Rusya’daki başarılı dönemine koyduğu bu güzel nokta sevindirici. Sadece sonuçlardan bahsetmiyorum. Yunanistan karşısında ortaya koyduklarıyla, basketbolun sadece kazanmak için oynandığında izlemeye değer bir oyun olduğunu göstermeleri de en az bu yedincilik kadar önemliydi. Ya da çeyrek final öncesinde Mike Krzyzewski’nin hakkında söylediklerine verdiği cevapla Blatt’in birey olarak gösterdiği sağlam duruş. Oyuncu bazında ise Ponkrashov, zaman zaman bir NBA süperyıldızı olmayı aslında birkaç basit detayla kaçırdığını gösterdi. Timofey Mozgov’u Knicks formasıyla da takip etmek gerekecek. Asıl patlamalarını 2007 ve 2009’da yapmış bu iki oyuncunun aksine, bu şampiyonadan en güçlü çıkanlarsa ‘87 doğumlu Andrey Vorontsevich ve -kimse ihtimal vermezken- ’89 doğumlu Dmitri Khvostov oldular.

Yeni Zelanda

2002’deki büyük başarılarına rağmen, bu şampiyonaya gelindiğinde de insanlar Yeni Zelanda’nın hakkını vermeye niyetli gözükmüyorlardı. Okyanusya kıtasından iki takımın gelmesi bile, çoğu otorite için anlaşılabilir bir şey değildi. Amerika’da Dominik Cumhuriyeti dışarıda kalmışken burada olmaları saçmalıktı.

Tall Blacks tarihinin en büyük zaferini elde eden o kadronun parçalarından Dillon Boucher takımın asistan koçlarından biriyken, Indianapolis’te en iyi beşe seçilen Pero Cameron ve Mark Dickel da oyunculuk kariyerine son verip koçluğa adım atmışlardı. 4 milyonluk bir ülkeden aynı nitelikte bir jenerasyon çıkmasını beklemek fazlaca iyimser olurdu. 36 yaşındaki Cameron’ı ve bir başka veteran Phill Jones’u milli göreve çağıran Nenad Vucinic, bunun karşılığını onikincilikle alacaktı. İstanbul’daki hazırlık turnuvasında Yeni Zelanda’yı izlediğimizde Cameron ve Jones hakkında olumlu tek söz söyleyemiyorduk. Fakat Jones zaman geçtikçe şut ritmini geri kazanırken, Cameron da onu ilk kez gören İzmirli genç basketbolseverlere istisnai oyun zekasını sundu. Grupta Fransa’ya karşı aldıkları epik galibiyetle şampiyonaya dereceler ötesi bir imza attılar. Belki Kirk Penney faul problemine girmeseydi, Rusya’yı da zorlayacak konuma gelebilirlerdi.

Şampiyonadaki en güçlü takım kimyalarından birini sergilemelerine karşın, ön plana çıkan isimler de oldu. Penney’nin skorer kimliği bilmediğimiz bir şey değildi, ama ona şans veren Maccabi, Zalgiris, ALBA Berlin gibi üst düzey kulüpler hiçbir zaman bu performansı ondan istikrarlı olarak alamadı. Bizi esas şoka uğratansa, popüler soyadına rağmen daha önce tanışma fırsatı bulamadığımız Thomas Abercrombie oldu. 12.7 sayı, 6.8 ribaund ve rakamlarla anlatılamayacak bir atletizmle selamladı şampiyona seyircisini. WSU ile silik bir NCAA kariyeri de olan Abercrombie’nin bu dikey sıçrama kabiliyetiyle, bu kadar uzun süre kimsenin dikkatini çekmemesi çok ilginç. “Geç olsun, güç olmasın” demişler, henüz 23 yaşında.

Almanya

Çevremdeki Fransa menşeli okullardan mezun arkadaşlarımın genellikle Fransız insanıyla çok barışık olmadığını gözlemliyorum. Alman liselerinde bu durum o kadar şiddetli yaşanmıyor olsa gerek. Almanya’nın bu yazıda yer almasını abes görenleriniz olacaktır, fakat burada bir yazar kontenjanının devreye girdiğini lütfen düşünmeyin.

2009 ile birlikte Dirk Nowitzki sonrası dönem için denemelere başlayan Almanya’nın Polonya’da grubundan çıkması bile başarı olarak görülmüştü. Grup sonrası aşamada da beklenenin aksine rekabetçi kalmaya devam eden Dirk Bauermann’ın oyuncuları, o şampiyonadaki her maçı eşsiz bir deneyime çevirmiş ve sonunda ülkelerinin kaydettiği aşamayı herkese göstermişlerdi. Evet, artık Almanya için başarıya gitmenin tek yolu Nowitzki gibi bir süperyıldız ve çeşitli ülkelerden devşirilen birtakım oyuncularla kurulan derme çatma kadrolar değil. Kayseri’de bir kötü maç oynama lüksleri vardı, onlarsa efsanevi Sırbistan galibiyetlerinin üzerine iki kötü maç oynadılar ve basketbolun matematiğinin farklı işlediğini birinci elden deneyimlediler. Deneyim. Aslında kilit sözcük de bu. Nowitzki seneye çok büyük ihtimalle Londra biletini alabilmek için takımla birlikte olacak. Bu şampiyonalarsa basketbolu Nowitzki ve Mavericks ile sevmiş bir Alman neslinin tecrübe edinmesine hizmet ediyor sadece. 35 sayılık Avustralya mağlubiyeti kimsenin yüzünü kızartmıyor.

İsimleri birer birer ele almanın sırası değil, oyuncuların potansiyellerini size birkaç paragrafla anlatmam da çok kolay değil. Fakat özellikle Elias Harris, Tibor Pleiss ve Robin Benzing isimlerini ajandanızın bir yerlerine not etmenizde fayda var. Tim Ohlbrecht ve Lucca Staiger’e de haksızlık etmek istemem ama yukarıdaki her biri ’89 doğumlu olan üç ismi önümüzdeki senelerde bolca zikredeceğiz. Kim bilir belki bu isimlerden birisinin NBA maçlarını izleyerek basketbola ilgi duyan yeni bir nesil, Alman basketbolunu daha da yukarıya çekecek. Onları bekleyen en büyük tehlike, basketbol ligini de domine etmeyi kafasına koymuş gözüken Bayern München olacak gibi.

Litvanya & Sırbistan

Bu takımları tek başlıkta incelemem pek adaletli gelmeyebilir. Ama bu yazıdaki diğerlerinin aksine, yarı final oynayarak zaten hak ettikleri övgüyü herkesten almış durumdalar. Sırbistan şampiyona öncesinde, finali İspanya ile oynamasını beklediğim takımdı. Alt yaş turnuvalarından beri gümbür gümbür geldiğini hissettiren bu parlak Sırp gençlerinin dördüncülüğünü “sürpriz” olarak nitelemek onlara da haksızlık olacaktır.

Fakat fırsat avcılarından bahsederken, geçen yaz Polonya’daki kadroda bulunmayan Marko Keselj’nin çıkışını atlayamayız. Çeyrek finalde İspanya’ya 5/6 üçlükle gönderdiği 17 sayının üzerine bizi de tufaya düşürmek üzereydi çiçeği burnunda Olympiakos oyuncusu. 4/7 üçlük isabetiyle bulduğu 18 sayı ve 7 ribaund, Milos Teodosic’in insanüstü performansı nedeniyle pek konuşulmadı belki ama kulüp takımında da koçu olacak Dusan Ivkovic kenarda oldukça mutlu görünüyordu. Ivkovic demişken bu gençlerin arasına Dusko Savanovic’i kattığında, takım arkadaşlarının klasından yoksun görülmüştü 27 yaşındaki oyuncu. Zaman bir kez daha, Ivkovic’in bu oyundaki en iyi kadro mühendislerinden biri olduğunu gösterdi.

Litvanya’ya gelirsek… Ben ‘tarihin en kötüsü’ gibi büyük laflara pek girmesem de üst limitlerinin çeyrek final olduğunu düşünüyordum. 2011’de ev sahipliğini yapacakları şampiyonadan hemen önce bu limitlerine ulaşmalarını da çok istiyordum. Takıma tam anlamıyla hükmeden bir oyun kurucu, kanatlarda daha ziyade şut temelli dış oyuncular, Ramunas Siskauskas gibi hiçbir kategoriye sığdırılamayacak eşsiz bir yıldız. Bunlar Litvanya’yı yüzyıl başında başarıdan başarıya koşturan o altın kadroların yapısını özetliyor. Bu seneki takım ise taban tabana zıt bir başarı formülüyle bronz madalyayı kazandı.

Mantas Kalnietis gibi İzmir’de üzerinde yoğunlaşan beklentilerin ‘topu rakip yarı sahaya kazasız belasız geçirsin de’ noktasına kadar çakıldığı ama küllerinden doğan bir guard. Onun savunma zaaflarını örtbas etmesi umuduyla ilk beşteki yerini alan Avrupa basketbolunun en ağır işçilerinden Jonas Maciulis. Duke formasyonunun da etkisiyle basketbolu Avrupalı değil de Amerikalı gibi oynayan ‘dokuz parmağında onbir marifet’ Martynas Pocius. 19 sayı ve 7 ribaund ortalamalarıyla ülkesine borcunu fazlasıyla ödeyen, yıldız statüsüne Siskauskas’tan tamamen farklı bir stille yükselmiş Linas Kleiza. Litvanya’nın bu geçişi bu kadar kısa sürede yapabilmesi ve bu yeniden yapılanma sırasında madalya kazanabiliyor olması alkışı hak ediyor. Gelecek sene ‘azgın teke’ sendromundaki Saras’ı olaya hiç dahil etmeden, bu çekirdekle finali hedeflemelerini umuyorum. Bir de bu şampiyonanın en renkli seyircisini kendi mekanlarında izlemek keyifli olacaktır. O gün tekrar buluşuncaya kadar…

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Altın Her Zaman Parlamaz


Amerikan halkına özgü o tepeden bakan yaklaşımla literatüre “B Takımı” olarak geçen Kevin Durant’in çetesi, yaz ödevlerini A sınıfı bir basketbol ve altın madalyayla yerine getirdi.

NBA Türkiye’nin Eylül sayısını okurken güzel bir 1986 Dünya Basketbol Şampiyonası nostaljisi yaşamıştık. Benim jenerasyonumdakilerin tahayyül etmekte zorlandığı bir resimdi İspanya’daki. Birleşik Devletler’in kolej takımlarıyla dahi domine etmekte zorlanmadığı bir şampiyona. Hem de Doğu Avrupa coğrafyasının tüm nimetlerinden yararlanma şansına sahip Sovyetler gibi bir büyük gücün varlığında…

Basketbol sevgisi içinde yeni yeni yuvalanmaya başlamış bir çocuk olarak izlediğim 1998 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda o sezonki lokavt nedeniyle, profesyonel oyuncular -NBA organizasyonundan aslında çok da ayrıksı olmayan- milli takımlarını boykot ediyordu. Trajan Langdon ve Brad Miller gibi vaatkar kolej oyuncularının dışında, kadro tamamen NBA’de kontrat bulamayıp kariyerlerini CBA’de (bugünkü D-League’in karşılığı diyebiliriz) veya Avrupa’nın çeşitli liglerinde sürdürmeyi tercih eden oyunculardan kuruluydu. İyi bir takım kimyası yakalayan bu oyuncular, üçüncülük maçında ev sahibi Yunanistan’ı da yenip bronz madalyaya tutunuyordu. Fakat bu sırada ABD’nin onuru için oynayan bu basketbol seferilerinin emekleri, anavatanda tamamen göz ardı ediliyordu. Basketbol dünyasının, hatta daha açık konuşalım dünyanın hakimi olarak Amerikan bayrağını göğsünde taşıyan her sporcunun kaderi altın madalya olmalıydı. Bu yüzdendir ki, benim gözümde birer kahraman olan o Amerikan takımının üyeleri ülkelerinin vatandaşlarına göre hep beraber bir başarısızlık hikayesi yazıyorlardı. Ama olimpiyat altını tehlikeye girmediği müddetçe, bu çok da büyük bir problem değildi.

Sydney’de düzenlenen 2000 Yaz Olimpiyatları ise bir kırılma anıydı. Elde defalarca All-Star olmuş üst düzey profesyonelleri barındıran bir kadro vardı. Fakat önce grup maçları aşamasında ilk kez rakibine çift haneli fark atamamış NBA oyuncularıyla tanışan Amerikan halkı, yarı finalde Sarunas Jasikevicius’un savurduğu üçlükle mağlubiyetin tadını tecrübe etmeye de çok yaklaşacaktı. Acil durum sinyallerini almamakta ısrar eden USA Basketball yöneticileri için, ülkenin en iyilerinden yoksun gittikleri Atina’da kaybedilen olimpiyat altınından sonra harekete geçmek kaçınılmaz olmuştu. Jerry Colangelo’nun 2008 Yaz Olimpiyatları için yeniden gerçek bir “Rüya Takım” planını devreye sokmasıyla zor bir finale rağmen ‘her zaman onların olan şeyi’ tekrar devralmayı başardılar. Bu düşünüşle Olimpiyat altınını kurtaran bu takıma “Redeem Team” adı verilecekti.

“COLANGELO’NUN B PLANI YOK”

Ülkenin onuru kurtarıldıktan sonra, sırada bir sonraki büyük turnuva için yeni bir oyuncu havuzu oluşturmak vardı. Yani 2012 Yaz Olimpiyatları için… Bir dahaki sefere unvanlarını korurken, rakiplerine İspanya’ya verdikleri kazanma ümidini dahi vermemekti Amerikan halkının amacı. Yani kapıyı tamamen kapatmak. Herkesin gözden kaçırdığıysa, Amerikan milli takımının ajandasında daha önce gidilmesi gereken bir adres daha olduğuydu: İstanbul.

Dört sene önce Japonya’da, Yunanistan’a kaybettikleri yarı final maçında façası fena halde bozulan Mike Krzyzewski’nin imajı düzeltilmeliydi. Birleşik Devletler’in basketbol tarihinde üst üste iki dünya şampiyonasını altın madalyasız kapatan bir koçun adı yazmıyordu. 2012 üzerindeki odak bozulmadan bu turnuvayı kazanabilecek bir takıma ihtiyaç vardı. Yani ‘idare etmeye yetecek’ bir kadro kurulmalıydı. Sonuçta 31 kişilik oyuncu havuzundan, Türkiye’ye gitmek üzere 24.5 yaş ortalamalı bir 12 kişi çekiliyordu. Parmağında şampiyonluk yüzüğü taşıyan Chauncey Billups ve Lamar Odom bir kenara bırakıldığındaysa, bu ortalama sadece 23’e tekabül ediyordu. Kadro gelecekte NBA’e hükmetmesi umulan bir dolu yetenekten kuruluydu. Fakat 2008’deki olimpiyat şampiyonu takımdan tek bir oyuncu yoktu. Bu bağlamda Amerikan halkının bu takıma uygun gördüğü isim şaşırtıcı değildi, onları “B-Team” olarak çağırıyorlardı.

Her ne kadar egoları LeBron James ya da Kobe Bryant kadar semirmemiş gençlerden bahsediyor olsak da, bu ismin takım için çok onur verici olmadığını tahmin etmek güç değil. Kevin Durant gibi sıra dışı bir süperyıldızın liderliğinde bunu problem etmiş gözükmeyen “B Takımı” ilk günden itibaren, onları küçük görenleri yanıltmaya kararlı olduklarını gösterdiler. Bu durum Coach K için de geçerliydi. Genelde koçların kafalarının bir köşesinde yer etmiş, riskli denemeleri uygulamaya geçirmesine hizmet eden hazırlık maçlarında bile Amerikan kenar yönetiminin kazanmak için oynadığı o kadar açıktı ki. Şampiyonanın başlamasına bir hafta kala oynanan İspanya ve Yunanistan maçlarını izleyen herkes bunu fark etmiştir. Belirlediği Rose-Billups-Durant-Iguodala-Odom beşini her maçın sonunda mutlaka sahada tutan, kafasında sildiği -All-Star unvanlı- Rajon Rondo’ya son bir şans vermekten imtina eden Krzyzewski’nin yenilgiye tahammülü yoktu. Hazırlık maçlarında bile, ülkedeki şüphe duyan kalabalığa “İşte, tam da beklediğimiz gibi” deme fırsatı vermemeliydiler.

YİNE, YENİ, YENİDEN: ABD’NİN UZUN PROBLEMİ

Bu yolda bazı sorunlarla da boğuşmak durumunda kaldılar. İstanbul’da 5 numara rotasyonunu oluşturması beklenen isimlerden önce Amare Stoudemire kadrodan ismini çekti. Ardından da Brook Lopez mononükleoz hastalığı, David Lee ise parmak sakatlığı nedeniyle kamptan ayrılmak zorunda kaldılar. İşler o kadar vahim bir hal almıştı ki, NBA’de henüz hiçbir şey ispatlamamış JaVale McGee apar topar kadroya çağrıldı. Birkaç gün öncesine kadar Yaz Ligi’nde oynayan bu çocuğun eldeki güvenilecek tek gerçek uzun olduğu ve kadroda tutulması gerektiği bile söylendi birçoklarınca. Krzyzewski bir karar vermek zorundaydı. Ülkemizdeki futbol programlarında da bolca tartışılan “Kadroya göre sistem mi, yoksa sisteme göre kadro mu” sorusu eski ordu üyesi koçun beynini meşgul ediyordu. Elindeki guard ağırlıklı kadroyu kısa vadede elden geçirmesi mümkün olmayan Krzyzewski’nin bu dilemması, ilk şıkkın seçilmesiyle sonuçlanıyordu.

Daha önce sırtı dönük oyunu olan bir uzunun FIBA basketbolu için elzem olduğunu defaatle deneyimlemiş Amerikan takımını zor bir görev bekliyordu. Eldeki oyunculardan sadece Tyson Chandler takımında 5 numara oynuyordu ve onun da sırtı dönük bir tehdit olacağını söylemek kötü bir şakadan ibaret olurdu. Dahası son iki senede yaşadığı sakatlıklar ondan çok şeyi alıp götürmüştü. Ribaund sezgileriyle NBA’de önemli bir 4 numara olmuş ya da bunun ışıklarını vermiş Odom-Love ikilisi de, rakip uzunların birçoğuna karşı aciz duruma düşebilirdi. Hatırlanacağı üzere 2006 yarı finali sonrasında basının manşetlerini Amerikan orijinli bir oyuncu süslemişti, fakat Sofoklis Schortsianitis bunu Yunan milli takımının formasıyla başarmıştı. “Big Sofo” eski formundan uzaksa da, en az onun kadar tehlikeli olabilecek isimler vardı. Tiago Splitter, Nenad Krstic ve Marc Gasol gibi uzunlara karşı bu 2.5 kişilik rotasyon neler yapabilirdi? Yunanistan karşısındaki hazırlık maçında Kostas Tsartsaris bile mezarından çıkıp bu pota altına 24 sayı atabilmişti. O günkü maçta sakatlıklar sebebiyle Bourousis-Schortsianitis ikilisi sahne alamıyordu da. Yani Amerikan uzunları henüz gerçek bir tehdit görmemişti.

ŞAMPİYONLUK YOLU ya da OTOBANI

Fikstür, Abdi İpekçi’deki serüven için zor bir başlangıç hazırlamıştı. Şampiyonanın ilk iki gününde gruptaki iki Avrupa takımıyla karşılaşacak ABD, üçüncü gün Brezilya önünde kayda değer tüm maçlarını geride bırakmış olacaktı. Boş günü takip eden İran ve Tunus maçlarının, rakip oyuncular için torunlara anlatılacak birer tecrübeden öteye gitmesi iyimser bir tahmin olurdu. Fakat Hırvatistan ve Slovenya, ABD takımının makyajının akmasını sağlayacak yapıdan uzaktı. Karşılarındaki en zorlayıcı uzunlar NBA kariyerinde klasik “yabancı adam” esprilerinin muhatabı olması dışında hatırlanır pek bir yanı bulunmayan Primoz Brezec ve yeni yeni serpilen Ante Tomic idi. Her iki takımın guard rotasyonları, yetenekli fakat tempoyu düşürme konusunda beceriksiz oyunculardan oluşuyordu. Roko Ukic’in yoğun baskıda takımını yönetmekte güçlük çektiği ve 2/11 ile şut attığı Hırvatistan maçı iki çeyrekte kopuyordu. ABD’nin 50-33’lük ribaund dominasyonuna sahne olan (Love-Odom ikilisinden 20 ribaund) Slovenya maçı ise, ilk çeyrekte Goran Dragic’in 2 faul alıp kenara gitmesiyle -fiilen olmasa da- bitiyordu. Kenardan gelen Eric Gordon, Rudy Gay, Russell Westbrook gibi isimler de bu iki galibiyette önemli rol oynadı. Özgüven tavan yapmıştı.

Brezilya da yüksek tempoda oynamaya meyilli olsa da, önceki iki rakiple benzeşmeyen bir karaktere sahipti. Caja Laboral’de muazzam bir sezon geçiren Marcelinho Huertas, tempoyu oyunun gerektirdiği yönde dikte eden aklı başında guard türünün en iyi örneklerindendi. Daha önce adını zikrettiğim Splitter ise önceki yıllarda Amerikalı uzunlara zorluk çıkaran oyuncu prototipini göz önüne alırsak, bu takımın panzehri olmaya adaydı. Buna Leandro Barbosa’nın ‘düzen dışı skorer’ kimliği eklendiğinde, Brezilya’nın maçı kazanmaya bir son dakika basketi kadar yaklaşması salondaki bizleri pek fazla şaşırtmıyordu.

Eliminasyon safhasında ise sırayla Angola, Rusya ve Litvanya oluyordu Birleşik Devletler’in karşısına çıkan takımlar. Büyük düşmandan kaçış planları doğrultusunda, şampiyona tablosunun diğer tarafını legal ya da illegal yollardan dolduran Sırbistan, İspanya ve Yunanistan’ın finale gelene kadar bir yerlerde tökezlemesinin ABD’nin işini hayli kolaylaştırdığını söylemek çok yanlış olmaz. Türkiye’yi de dahil edebiliriz, bu takımların -Angola dışında- hepsi sağlam yapılara ve iyi kimyalara sahipti. Ama hiçbiri bir Huertas ve Splitter’a sahip değildi. İyi oldukları noktalarda ise halihazırda uzmanlaşmış bir ABD takımını karşılarında buldular. Krzyzewski’nin öğrencilerine uygulattığı müthiş baskılı alan savunmasını küçümseyecek değilim. NBA’de hiçbir zaman birer savunma silahı olarak tanımlanmamış Iguodala-Gay ikilisinin rol oyuncusu olarak aldıkları savunma görevlerinin nasıl sonuçlar verdiğini de bittabi görüyorum. Ama yine bu takımın -Brezilya dışında- karşısında güçlü testler verecek rakipler bulduğundan emin değilim. Dört eleme maçında elde ettikleri ortalama 24 farkta bu kolay şampiyonluk yolunun payını göz ardı etmemeliyiz.

Fakat bu görüş bizi tehlikeli bir yaklaşıma sürükleyip, doğru tepkiyi vermekten alıkoyabilir. Hatta Atina 1998’deki bronz madalya sahibi ekibe, evlerine mağrur bir şekilde dönme imkanı tanımayan o benmerkezci Amerikalılar’dan birine dönüşebiliriz. Bu aşamada yapılması gerekense bu takımın hakkını vermek. Amerikan halkı Türkiye’den gelen haberleri YİNE kendilerine bahşedilen bir şeyin resmiyete dökülmesi olarak yorumlama eğilimi gösterseler de, biz burada bunu yapmayacağız.

EN ÖZEL B YÜZÜ ŞARKILARI GİBİ

Müzik piyasasındaki ‘single’ mefhumu, bir grubun çok tutulmuş ve moda tabirle ‘hit’ olmuş bir şarkısının tek başına bir albüm olarak satışa sunulmasına dayanır. Fakat yine de bir şarkıyı tek başına servis etmek ufak çaplı bir patavatsızlık anlamına geleceğinden, yapımcılar genelde gruptan ikinci bir şarkı isterler. Belki esas şarkının farklı bir versiyonuyla birlikte, bu “yancı” şarkının gideceği yer albümün B yüzüdür. Fakat müzik dünyasında, hiç beklenmedik şekilde A yüzündeki şarkıyı gölgede bırakan B yüzü şarkıları da görülmemiş değildir. Bu takımın üyeleri bana fena halde böyle şarkıları anımsatıyor.

İstanbul’a geldiklerinde şampiyona afişlerinde Bryant ve James’i gören bir süperyıldızın psikolojisini düşünün. Şimdi bu düşündüklerinizi unutun. Çünkü Durant görebileceğiniz en “radar altı“ NBA starı ve bu tür komplekslere sahip olmadığını her gün yeni bir örnekle gösteriyor bize. Hücumda Durant’e fazlasıyla bağımlı gözüken bu takıma şampiyonluğu getirenin savunma olduğundaysa hemen herkes hemfikir. Oyunun savunma yakasında Durantula, istisnai fiziğine rağmen sadece yan rollerden birine oturabiliyor. NBA’de ‘franchise player’ gömleğini üzerine bir türlü yakıştıramamış Andre Iguodala’nın, bu takımda üçüncü-dördüncü skor opsiyonu olduğunda savunmada nasıl ön plana çıktığını hep beraber izledik. Takımın imzası niteliğindeki arka alan savunmasında Westbrook, Gordon, Derrick Rose, Stephen Curry ve hatta 33 yaşındaki Billups’ın nasıl yırtındığını da… Şampiyona boyunca Odom’ı rotasyonda Kevin Love’ın önünde tuttuğu için kıyasıya eleştirdiğim Krzyzewski’ye, Mr. Kardashian’ın final maçındaki performansından sonra bir özür borçluyum.

Bazen B yüzü şarkılarının, aslen varlık sebepleri olan A yüzü şarkılarının üzerine çıkabildiğinden bahsetmiştim. İstanbul caddelerindeki ter kokusundan duyduğu rahatsızlık dışında pek fark etmediğimiz Danny Granger da dahil olmak üzere, bu kadro sadece B yüzü şarkılarından derlenmiş albümler gibi. Ve bazen böyle albümler, grupların külliyatındaki en nadide yeri işgal edebiliyorlar. (Bir yazıda daha Oasis ismini geçirip, her gün sabahı Gallagher Biraderler’le ediyormuş izlenimi vermek istemem ama “The Masterplan” en güzel örnek olmalı.) Amerikan halkı da buradaki altın madalyayı bir formalite olarak görmeyip, bu şarkılarla ihya olmayı bilmeli. Zira bu çocuklar, 2008 takımına gösterilen sevginin daha da fazlasını hak ediyorlar.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.


4 Chauncey Billups - Oasis, Acquiesce
5 Kevin Durant - The Cure, This Twilight Garden
6 Derrick Rose - Siouxsie and the Banshees, Supernatural Thing
7 Russell Westbrook - The Smashing Pumpkins, The Aeroplane Flies High
8 Rudy Gay - The Beatles, Baby You’re a Rich Man
9 Andre Iguodala - Porcupine Tree, Access Denied
10 Danny Granger - The Smiths, Half a Person
11 Stephen Curry - Slowdive, Losing Today
12 Eric Gordon - Suede, Europe Is Our Playground
13 Kevin Love - Vedat Sakman, Birisi Var
14 Lamar Odom - U2, Sweetest Thing
15 Tyson Chandler - The Church, Life Speeds Up

Russell Westbrook #7 - ABD, Point Guard


Russell Westbrook, Amerikan milli takımında Jerry Colangelo’nun hazırladığı geniş oyuncu havuzunda yerini aldığında bu daha ziyade bir proje seçimine benziyordu. Dünya Basketbol Şampiyonası için İstanbul’a gidecek nihai kadroda yer almaya aday bir genç yıldız değil de Chauncey Billups, Derrick Rose, Rajon Rondo gibi spot ışıklarını şiddetli biçimde hisseden oyuncuları kamp boyunca zorlayabilecek bir antrenman oyuncusu statüsündeydi belki de. Ancak bu, Westbrook’un hayatında ilk kez karşılaştığı bir muamele değildi.

Lisedeki son senesine kadar ancak basketbol geleneği olmayan bazı okulların “eğitim bursu” vermeyi düşündüğü Westbrook, son senesinde birkaç etkileyici performans sonrası UCLA koçu Ben Howland’ın dikkatini çekiyordu. Howland bu çocukta o dönemki yetenekli guard rotasyonunu[1] yedekleyip onlara idman verebilecek, uzun vadede de belki bir defansif silah olarak yararlanılabilecek bir oyuncuyu görüyordu. Fakat 2008 dörtlü finalinde Westbrook’un oyun kurucu pozisyonunda alabileceği sürelerin önüne set çeken Collison, Rose karşısında paspas olurken ön plana çıkan tek oyuncu 0 numaralı formayı giyiyordu. Yine de kimse RussWest’in bir lotarya seçimi olacağına ihtimal vermiyordu. San Antonio Spurs formasyonlu “dahi” Sam Presti draft gecesinde 4. sıradan onu seçtiğinde kimse buna bir anlam verememişti. Herkes Jerryd Bayless’ın Sonics/Thunder genel menajerini kısa zamanda pişman edeceğinden emin gibiydi. Ama Presti kazanan bir takımın oyun kurucusunda olmazsa olmaz özelliğin karakter olduğunu biliyordu. [2] Westbrook en uygun isimdi ve ilk iki sezonunda bunu herkese kanıtladı.

Bu yaz Amerikan milli takımı Vegas’ta toplanıp çalışmalara başladığında herkes Rose-Billups-Rondo troykasının takımın guard rotasyonunu oluşturacağını düşünüyordu. Mike Krzyzewski’nin çift kısalı sistemi tercih etmesi halinde FIBA basketbolu için biçilmiş kaftan şutörler Stephen Curry ve Eric Gordon’ın isimleri tartışmaya dahil olabilirdi. Westbrook ise Rose kadar hızlı, yahut Billups kadar şutör değildi. Onun getireceği savunma katkısını Rondo da fazlasıyla getirebilirdi!

Bazıları Rondo’nun ailevi problemlerinin onu İstanbul kadrosunun dışına ittiğini savunsa da, Coach K yaptığı açıklamalarla bunun -daha çok- teknik bir tercih olduğunu belli ediyordu. Ve zaman, Westbrook’a güvenen bir başka basketbol adamını daha haklı çıkardı. Westbrook birkaç sene öncesine kadar adını aynı sayfada geçiremediği Rose’un verdiği katkının çok üzerine çıktı. Takımın başarı formülü olan baskılı arka alan savunmasında başroldeydi. Bir oyun kurucu olarak takıma maç başına neredeyse 3 ribaundluk bir katkı sundu. Ve o ‘tehdit olabilecek bir dış şutu yok’ denen oyuncu, Türkiye’nin etkili alan savunmasına karşı en kritik anlarda soktuğu iki üçlükle altını ülkesine taşımayı başardı. Onu bir kez daha göz ardı edin, mahcup kalmanız çok zaman almayacaktır!

* Westbrook takıma katıldığında rotasyonda yıldız adayları Darren Collison, Arron Afflalo ve Josh Shipp’in arkasında düşünülüyordu. Bunlardan bir tanesi önümüzdeki sene Galatasaray Cafe Crown forması giyecek, Westbrook’un ise altın madalyası var.

** Sam Presti: “O NBA tarihinde lisedeyken ayakkabılarını kendi parasıyla almış tek dördüncü sıra seçimi. Ve insanlara yanıldıklarını göstermek için oynamıyor, sadece ne kadar iyi olabileceğini görmek için limitlerini zorluyor.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ekim 23, 2010

Season Preview Magazine 2010-11: Chicago Bulls


CHICAGO BULLS
CEM PEKDOĞRU

İki sezon önce karşılarına şampiyon unvanıyla gelen Boston’a karşı seriyi yedinci maça kadar götürerek saygı kazanan Chicago, o takımın çekirdeğini korumasına rağmen çok zor durumlara düştüğü bir sezonu geride bıraktı. Sezon ortasında yaz planları dahilinde yaptıkları cap boşaltma hamlelerine rağmen, seribaşı Cleveland’a karşı yine beklentilerin üstünde bir performans sergilediler belki. Fakat 2009-10 sezonu Bulls taraftarı için en çok 35 sayılık avantajı koruyamayarak kaybettikleri Sacramento maçı ile hatırlanacak. Yeni sezona girerkense Carlos Boozer ile eksikliğini hissettikleri ‘iç tehdit’ pozisyonunu doldurmuş, All-Star potansiyelli üç oyuncusunun etrafını güzel parçalarla süslemiş gözüküyorlar. Belki bunlardan da önemli gelişmeyse, artık kenarda takıma ve süperyıldız Derrick Rose’a gerçek anlamda bir şeyler katabilecek bir beynin var olması...


1- Offseason Notu: 7.5/10
Notlandırma olayıyla aram pek iyi değildir, ama kağıda şöyle bir göz gezdirerek başlayalım. Joakim Noah gibi bir enerji manyağından pota altında skor tehdidi dışında her şeyi fazlasıyla alan bir takım için FA piyasasında gidilmesi gereken belki de ilk oyuncu Carlos Boozer’dı. Elbette LeBron-Wade ikilisi için bazı adımlar atıldı, özellikle Dwyane Wade’i memleketine geri getirecek senaryoların olabildiğince zorlandığını öğrendik okuduklarımızdan. Fakat bu isimler tahtadan silindikten sonra en doğru adrese gittiler bana kalırsa. Amar’e-Bosh ikilisine oranla Chicago’daki ihtiyaçlara daha fazla cevabı cebinde taşıyor Boozer. Burada onu Deron Williams gibi tamamlayabilecek bir guardın eksikliğinde, sakatlık dönüşü de tam kapasite ile kullanılamayacağını öngörebiliriz. Fakat zamanla Derrick Rose’un oyun kurucu meziyetlerini geliştirmesiyle, iyi bir pick-and-roll kaynağı oluşacaktır. Belki burada cümleyi büyük bir IF ile kuruyoruz ama Chicago’nun kuracağı orta ve uzun erimdeki her hayal, Rose’un arzulanan gelişimi göstereceği varsayımına dayanıyor haliyle.

Kirk Hinrich’in yokluğu mutlaka hissedilecektir ve aynı anda iyi savunmacı ve -geçen sene düşüş gösterse de- iyi dış şutör olan bir elemanın Tom Thibodeau’nun sisteminde yarar sağlayacağını tahmin etmek güç değil. Fakat bu acayip yazda yapılan çılgınlıklardan en masumu belki Chicago’nun bu yaptığı. Buradan puan kırmıyoruz o yüzden. Beni asıl rahatsız edense, Captain Kirk’ten vazgeçerken 2 numaradaki mevcut zayıflığın tam anlamıyla giderilememiş olması. Kyle Korver NBA’deki önemli spesiyalistlerden biri kuşkusuz, fakat özellikle sakatlık sonrası ayak çabukluğu Koç Thibs için endişe verici olsa gerek. Diğer bir ekleme Ronnie Brewer ise geçen sene önce Wesley Matthews için vazgeçilebilen bir oyuncu haline geldi, daha sonra sakatlık problemlerinin de etkisiyle Memphis’te de bir ışık gösteremeden sezonu noktaladı. Muhtemelen üç yıl ve 12.5 milyonluk kontratından sonra “Bu fiyata bu kalite, HES doğrusu” dediler ve kaçırılamayacak bir fırsat olarak gördüler. “Bence yanlış yaptılar.” Karşısında Rose-Brewer-Deng üçlüsünü gören kafası yerinde bir NBA dış oyuncusu olsam, refleks olarak iki adım geri atıp ‘bok atar’ savunmasına geçerdim herhalde. “Kimi alacaklardı arkadaşım” diyorsunuz şu anda ekran başında, evet. Bence doğru isim J.J. Redick idi. Zaten teklif verdiklerinin ve bu tekliflerinin Orlando tarafından karşılandığının farkındayım. (Ve gidiş yolundan puan vereceğim.) Fakat bu teklifte biraz daha eli açık olmaları halinde, kendileri için ideal 2 numara olacaktı geri dönüşü. Öyle ki artık çok özür dileyerek “poor man’s Redick” olarak niteleyebildiğim Keith Bogans, savunma ve dış şut konusunda bariz defolar barındırmaması sebebiyle bugün kadroda bu iş için en uygun aday gibi geliyor benim gözüme.

Bunun yanında C.J. Watson, Ömer Aşık ve Kurt Thomas hamleleri de gayet akılcıydı. Brian Scalabrine’nin de daha ilk günden bir Kemal Aslan performansıyla kampın neşe kaynağı olduğu ajanslara düştü. Ondan beklenen de bu...

Koç pozisyonunda yaşanan upgrade ile birlikte 7.5 adil bir not olacaktır.

2- Sizce takımın en güçlü yönü nedir?
Savunma potansiyeli. Bu potansiyelin geçen seneki kadroda da üst düzeyde olduğunu söyleyebilirim, ancak genelde açığa çıkmak için bir tetikleyiciye ihtiyaç duyar. Thibodeau da bu iş için üç aday sayılacak olsa, son yıllardaki repütasyonuyla muhtemelen buraya adını yazdırırdı. Birçok alanda olduğu gibi bu gelişimde de ilk adımı atması gereken Rose. 47 kromozomlu NBA oyuncularından olan Rose’un, üstün fiziğini bir savunma silahına dönüşeceği yolda kendisine hizmet edecek şekilde kullanmasının tam zamanı. Zaten halihazırda bu potansiyeli gerçeklediği için 55 milyonluk bir kontrata imza atmış bir Noah, uzun kollarıyla geçen sene rakip uzunlara karşı iyi iş çıkarmış bir Taj Gibson ve Luol Deng, Bogans, Brewer, Ömer gibi bu alanda standart üstü katkı veren oyunculara sahipler.

3- Sizce takımın en zayıf noktası nedir?
İlk soruda da değinmiş olduğum gibi, bu takımı en çok zorlayacak şey hücumda iç-dış dengesini sağlamak olacak gibi gözüküyor. Rose birkaç yerde, yazın her gün 34560 şut attığını ve yeni sezona bomba gibi gireceğini açıklamıştı fakat İstanbul’daki şut performansıyla maskesi düştü. Gerçi dış şutunu yeni yeni oturtmaya çalışan bir oyuncu için, farklı bir üçlük mesafesine adapte olmak görünenden daha sancılı olabilir, anlayışla karşılamak lazım. Fakat geçen sene ligin en kötü üçüncü yüzdesiyle üç sayı atan ve şutlarının yalnızca yüzde 15.6’lık bölümü çizginin gerisinden gelen (Memphis’ten sonra bu alanda da sondan ikinci) takımı ayağa kaldıracak bir silkinme yaşamadığını sezon öncesi maçlarında da görüyoruz. Geçen sene takım için en büyük üçlük membaı anlamına gelen Hinrich, John Salmons ve Brad Miller kaybedilmişken, sahada ne kadar yer alacağı belirsiz olan Korver-Bogans ikilisi rakip savunmalara yeterli dış tehdidi yaratamayacaktır. Bunun da kapanan savunmalar, azalan iç-dış bağlantısı ve zor bulunan pick-and-roll fırsatları anlamına geleceğini basketbolu Cem Çağal kasetlerinden öğrenmiş olanlarınız dahi bir çırpıda anladı zaten.

4- Takımda kilit oyuncu kim?
Sayfalara sığmam, taşarım. Bu soruyu biraz kısa geçelim... Vinny Del Negro’nun yol açtığı ‘a priori’ hücumlardan kendisini sıyıracak Deng, kariyerinin zirve yılı olan 06-07 formuna geri dönüş yapabilir. Gerçi 2007 model Deng, sezon boyunca sadece 7 üçlük denemesinde bulunabilmiş bir adamdı ve bu durum mevcut kadro yapısında sıkıntılar yaratabilir. Fakat VDN’in tamamen ‘drive-and-kick’ üzerine kurduğu ve Deng’i de nokta şutör olarak tanımladığı hücumlara nazaran, daha komplike ve Deng’in mutluluğuna hizmet edecek şeylerin masaya geleceği kesin. Dışarıdan Deng’in buna cevap vermeye niyetli olduğunu görüyoruz, sezon içinde de her şey yolunda giderse takım için büyük bir rahatlama anlamına gelecektir bu ekstra katkı.

5- Nereye gider bu takım?
Bundan 7-8 sene evvel TRT ekranlarında yayınlanan ve o günlerde cuma geceleri yapacak daha iyi bir işi bulunmayan bendenizi koltuğa kilitleyen bir dizi vardı. Şehzade, Çekirge, Dede, Kovboy falan, bakın hala aklımda. Dizinin adı “Koçum Benim”di birçoğunuzun hatırladığı üzere, bahse konu ‘koç’ da Tarık Akan olmaktaydı. Dizinin benim için kült sahnelerinden biri şöyle gelişiyordu: Maçın bitimine takriben 10 saniye kala bizim takım bir basket yer, suratlar asılır ve mola gelir. Takım 1 sayı geridedir. Koçum Benim Şehzade’yi yanına çağırır, bir şeyler anlatır, o sırada biz dizinin müziğini dinliyoruzdur. Moladan dönülür, top oyuna sokulur ve Akan’ın ağzından o müthiş replikler çıkar: “Hücum edin, hücum edin!”

Geçen sene son topa kalan birkaç Chicago maçına denk geldim ve Del Negro ile Rose baş başa verdiğinde hep bu sahneyi hatırladım. Salt bu sene gerçekten yönetilebilecekleri için Chicago’nun hanesine fazladan 5-10 galibiyet koymak gerekir. Ben 50 galibiyeti geçip saha avantajına yelken açmalarının, çok ütopik bir hedef olduğunu düşünmüyorum. Fakat Boozer’ın sakatlık zamanlaması işleri biraz zora sokabilir. Zira şehre gelen sirk nedeniyle sezon başında uzunca bir deplasman serisi var. Muhtemelen Noah-Ömer ikilisiyle oynanacak bu dönemin ne kadar hasarla kapatılacağı, Merkez birinciliği noktasında Chicago adına belirleyici olabilir. Tabii Jerry Sloan altında geçen yıllarının ardından Boozer’ın, geri dönüşünde yeni sisteme adapte olmasının da biraz zaman almasını bekleyebiliriz.

Muhtemelen Chicago’daki herkes bu sezonu çok büyük başarıların elde edileceği sezon olarak değil de, o sezona giden yolda ışıkların gösterileceği sezon olarak algılama eğilimindedir. Biz de öyleyiz ve bugün yatağın iyimser tarafından kalkmış olmama rağmen, bu takım için konferans yarı finali oynamanın her türlü beklentiyi fazlasıyla karşılaması gerektiğini söylemeliyim. Süper güçlerden Boston ve Lakers’ın birkaç adım geri atacağı orta vadedeyse, bu takımının tavanının Miami ve Orlando kadar olduğunu söylemek güç. Fakat şampiyonluk muhabbetlerinde hak iddia edecekleri günlerden onları ancak, Boozer-Noah ikilisinin kabarık sakatlık geçmişleri alıkoyabilir.

Yazar Notu: Eskiden Cadde’de yapan yerler vardı, artık menülerde deep-dish pizza dikkatimi çekmiyor. Chicago insanı bu konuda daha geniş bilgi sahibidir, e-posta adresim aşağıda.

cempekdogru@gmail.com

Eylül 28, 2010

Amerikan Rüyası


Avrupa uçuşları iptal, şimdi yeniden NBA moda. Bu yaz Amerikan Rüyası’nın peşinden gitmeyi seçen Avrupalı uzunların yolculukları uzun soluklu olabilecek mi?

Komisyonerlik görevini devraldığı 1984 yılından bu yana David Stern’ü en çok heyecanlandıran şeylerden birinin, ligin global bir markaya dönüştüğü zamanların hayali olduğu sır değil. Tüm dünya üzerinde canlı yayınlanan maçlar, Avrupa takımlarıyla yapılan hazırlık maçları -hatta 2004 sezonunun açılış haftasında Japonya’da yapılan Sonics-Clippers maçları- ve dünyanın her köşesinden büyük yeteneklerin lige kazandırılması hep bu büyük planın birer parçasıydı.

2008 yazında ise tüm bu gidişata ters düşen transfer haberleriyle sarsıldı basketbol dünyası. Daha önce oyununu NBA basketboluna adapte edemeyen Sarunas Jasikevicius, Antoine Rigaudeau, İbrahim Kutluay gibi önemli yıldızların veya iddia edildiği kadar yetenekli olmadığı anlaşılan bir dolu gencin kürkçü dükkanına geri dönüşünü tecrübe etmiştik. Fakat 2008 transfer sezonu açıldığında, piyasadaki gözde serbest oyunculardan Josh Childress’ı bir Yunan kulübünün kadrosuna katması aynı resmin parçası değildi. Evet Dominique Wilkins gibi bir süperyıldız da Avrupa’ya transfer olmuştu, fakat bunu yaptığında kariyerinin son düzlüğüne çoktan girmişti. Childress ise NBA’de hem 30 dakika ortalamayla oynadığı kendi takımı, hem de birçok diğer takım tarafından ihtiyaç duyulan değerli bir rotasyon parçasıydı. Bu gelişmeyi Bostjan Nachbar, Carlos Delfino, Juan Carlos Navarro gibi NBA’de kolayca kontrat bulabilecek oyuncuların eski kıtaya dönüşü takip etti. Menajerinin söylediğine göre bu transferle birlikte Delfino’nun yıllık net geliri, Manu Ginobili’ninkinden daha fazla olacaktı. Amerikan basketbolu için son darbe ise bir liseliden gelecekti. Brandon Jennings, Avrupa’da oynamak için koleji pas geçen ilk oyuncu oluyordu. Sports Illustrated gibi saygın bir kaynak, Olympiakos’un 2010 yazında LeBron James’e teklif götürmeyi planladığını bile yazdı.

Tüm bunları bir trendin başlangıcı olarak yorumlayanlar, bugün itibarıyla yanılmışa benziyorlar. Geride kalan iki yılda Childress, vergi sistemlerindeki farklılık ve Nike Greece ile yaptığı sponsorluk anlaşması hesaba katıldığında NBA’deki birçok ‘All-Star’dan fazla para kazandı. NBA’in süperyıldızları ve çaylakları ihya eden ama bu iki sınıf arasındaki oyunculara çok cömert davranmayan ücret tavanı sistemini düşünürsek, Childress örneğinin NBA oyuncularının ortadireğine bir alternatif yol sunduğu açık. Fakat ücret tavanında düşünülen değişiklikler bu boşluğu da ortadan kaldırmaya aday. Öte yandan son iki yılda ülkemizi “teğet geçen” kriz, Rus ve Yunan patronlarının ceplerine çok iyi gelmedi ve Childress hadisesinin tekrarlanması şu an için ihtimaller dahilinde gözükmüyor.


NBA-Avrupa dengesinde taşları NBA lehine yerinden oynatan son isimse Mikhail Prokhorov oldu. Dünyanın en çok satan futbol ligi olan İngiltere Premier Ligi tamamen yabancı sermayenin eline geçmekte iken, NBA de bir Rus milyarderi takım sahibiyle tanışıyordu. New Jersey Nets’i satın alan Prokhorov, işe CSKA Moskova’nın başkanlık koltuğundaki Andrey Vatutin’i yeni takımında üst düzey bir göreve getirerek başladı. New Jersey yerel basını, takım Brooklyn’e taşınana kadar Vatutin’in genel menajer rütbesine yükseleceğinden neredeyse emin. Toronto Raptors’ın sadece ikinci ismi olan Maurizio Gherardini’nin takımda estirdiği Avrupa rüzgarlarını göz önüne alırsak, bu deneyimin sonunun nerelere varacağını kestirmek çok güç değil. Bu el değiştirmenin ligde ne gibi sonuçlar doğuracağından Temmuz sayısında Alp Ulagay detaylı biçimde bahsetmişti. Bu yüzden yazıyı oyuncu merkezli bir boyuta taşıyorum. Ancak Tiago Splitter ve Nikola Pekovic gibi birçoklarınca hiçbir zaman NBA’e gelmeyeceği düşünülen oyuncuların bu yaz NBA takımlarıyla imzaladıkları kontratlar bu arka plan bilindiğinde daha anlamlı olacaktır.

Eski Kıtanın Yıldızları: Splitter ve Pekovic

Splitter ve Pekovic’in ortak özelliği, her iki oyuncunun da çok genç yaşlarda NBA’in takibine girip lotarya (ilk 14 sıra) potansiyeli göstermelerine rağmen, ‘draft’ senesinde Avrupa’daki takımlarıyla imzaladıkları bağlayıcı sözleşmelerle 28. ve 31. sıralara kadar düşmeleriydi. Son yıllarda birçok seçiminde karavana atan Minnesota cephesinde, bu tablo içerisinde Pekovic’e dair büyük umutlar beslenmemesi çok şaşırtıcı değildi. Hatta Pekovic ile kontrat imzalandığı haberinin böyle bir sürpriz etkisi yaratması da bu unutulmuşlukla ilişiklendirilebilir. Takım adına karar verenlerin, yıllardır önlerine ‘franchise player’ diye koydukları vasat oyuncular düşünülünce Wolves taraftarlarına hak vermemek mümkün değil. Pekovic bu ligi, Avrupa’da yapmaya alıştığı gibi domine edemeyecek. NBA seviyesinde güvenilir bir ilk beş oyuncusuna dönüşmesi de çok kuvvetli bir ihtimal gibi gözükmüyor. Fakat fazla uzun süren bu yeniden yapılanma süreci atlatılmaya çalışırken, takımın özellikle hücum alanında faydalanabileceği bir uzunla karşı karşıya olduğunun farkına varmalı bu tadı kaçmış taraftarlar.

Pekovic 2.11 boyu ve 113 kilogramlık kütlesiyle Avrupa basketbolunda bir canavardı, fakat bu ölçüler NBA için etkileyici olmaktan çok uzak. Topu potadan uzakta aldığında bile, her zaman savunmacısını iterek güçlü bir biçimde bitirme opsiyonuna sahip olan Pekovic’in karşısında ona hayatı daha zor kılacak oyuncular olacak. Oyununa bir orta mesafe şutu ekleyememiş olan Pekovic için tek yol, bu zor hayata uyum sağlayabilmek. Pekovic’i Avrupa için eşsiz bir oyuncu haline getiren bir diğer özellik olan ‘pick-and-roll’ savunması da NBA basketbolunda aynı ölçüde değer taşımıyor. Buna karşın tembel bir yardım savunmacısı ve yetersiz bir ribaundcu sayılan Pekovic’in NBA için ideal uzun olmadığı ortada. Yine de Al Jefferson’ın topu yere vurmadan üst üste sekiz ‘fake’ sonrasında yaptığı zorlama atışları izleyen taraftarların, Pekovic’ten pota altında daha seyre değer bitirişler göreceğini söyleyebiliriz. Fakat Avrupa’daki dominasyonunun aksine, NBA’de gidebileceği son nokta menzili düşük bir Marcin Gortat olabilirmiş gibi.

Al-Jeff’in onları kazanan bir takıma dönüştürecek yapılanmada bir aktör olamayacağının farkına varmaları Minnesota adına olumlu. Fakat Kevin Love’ın ribaund yeteneği dışında savunma anlamında hiçbir potansiyel gösteremeyen bu pota altı rotasyonuyla da bir yere varmaları mümkün gözükmüyor kısa erimde. Darko Milicic’e verilen kontratın mantığını çözecek noktaya gelmek için de insan aklının önünde uzun bir yol var. Bu şartlar altında, Pekovic’i de çok mutlu günler beklemiyor olabilir.


Daha isabetli seçimler yapmakla ünlü Spurs’ün taraftarları içinse Splitter, takımla ilgili her konuşmada ismi geçen önemli bir beklenti odağıydı. Houston’a gitmesine göz yumulan Luis Scola’nın ligin elit pota altı skorerlerinden birine dönüşmesini kıskançlıkla izleyen taraftarlar, benzer bir katkıyı Brezilyalı uzundan bekliyor. Aslında Splitter’ın bu yaz aldığı kararı, para faktörünün yeniden NBA’e kaymasına bağlamak ona büyük bir haksızlık olur. Lösemiyle boğuşan kız kardeşinin yanında olabildiği kadar fazla vakit geçirmek isteyen Splitter, onun geçen yılki vefatı üzerine en büyük idolü Tim Duncan’ın yanına gelerek bir hayalini gerçekleştiriyordu. Yani maddiyat onun durumu için konuşursak, ilk planda olmaktan çok uzaktı.

Tau Ceramica tarafından keşfedildiğinde 15 yaşında olan ve takımın alt yaş gruplarında hızla yükselerek kısa zamanda Avrupa’nın en komple pivotlarından biri haline gelen Splitter, üç yıllık bekleyişin ardından Spurs forması giyecek. Duncan’ın yanındaki süreleri almak için Antonio McDyess ve DeJuan Blair ile rekabet içinde olacak. Fakat alçak posttaki sıra dışı etkinliği, kusursuz ayak hareketleri, Ginobili-Parker ikilisinin varlığında daha fazla değer kazanan ‘pick-and-roll’ sonundaki bitiriciliği onu bu iki ismin de önüne taşıyor. Yüksek tempoda bocalamıyor ve doğuştan gelen blok yeteneğinin yanında ortalama üstü bire bir savunmasıyla da NBA için hazır. McDyess’ın yaşını ve Blair’ın hücumda bir opsiyon olmasına yetmeyen ham görüntüsünü birleştirince, Splitter’ın ilk beşteki yerini almaması sürpriz olur. Benim için o yeri çaylaklar maçında almaması da sürpriz olur aslında.

Bir süredir beklenen bu ikiliden sonra gözler, Güney Amerikalı futbolculardan bile daha ‘evine düşkün’ olan Fran Vazquez’e çevrildi. Magic’in bundan beş sene önce 11. sıradan seçtiği İspanyol pivottan gelen tüm sinyaller gösteriyor ki, Vazquez’i unutmak belki de herkes için en hayırlısı olacak.

Potansiyel Arayışı: Ömer, Semih, Mozgov ve Seraphin

Arthur Miller’ın başyapıtı “Satıcının Ölümü”nün baş figürü Willy Loman, Büyük Buhran sonrası birçok Amerikan vatandaşının yaptığı gibi sınırsız fırsat ve özgürlük anlamına gelen Amerikan Rüyası’nın peşinden gidiyordu. Hayatını buna adayan ve sıkı çalışmasının karşılığını alacağı günleri bekleyen Willy’nin yaptığı, aslında üzerine yakışmayan bir gömleği giymeye çalışmaktan ibaretti. Tüm aile bunun farkında olmasına rağmen, bunu kendisine itiraf edemeyen Willy’nin Amerikan Rüyası arayışı intiharla sonuçlanıyordu. Belki bazı oyuncular için Amerikan Rüyası’na saplanıp kalmaktansa, bu rüyadan beklediği fırsat, özgürlük ve nihai mutluluğu başka yerlerde aramak daha mantıklı olabilir. Sıkça söylenen şu sözdeki gibi, “NBA’deki her Pau Gasol için onlarca Darko Milicic, her Dirk Nowitzki için onlarca Nikoloz Tskitishvili bulabilirsiniz.”

Ömer Aşık ve Semih Erden, Türk basketbolunun yıllardır beklenti içinde olduğu uzunlar olsa da işlerin yolunda gitmeme ihtimali her zaman var. Ömer Aşık’ın iyi özellikleri, ona basketbolun oynandığı her yerde kapıları sonuna kadar açacak kadar iyi özellikler ve bunun sonucunda en ihtişamlı kapıdan içeri girmiş bulunuyor. Öte yandan 24 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala kurtulamadığı öyle handikapları var ki, bunlar bir ölçüde düzeltilmezse o kapıların aynı şekilde kapanması da olası. Bunların başında pota altındaki trafikte topu kolay yoldan bitirmek varken bazı kötü alışkanlıkları nedeniyle çok sık hataya düşebilmesi ve hala çok kötü seviyede olan serbest atış yüzdesi geliyor. Şu anki fiziğiyle NBA’de herhangi bir oyuncuya sırtını dayayıp, onu itebilmesi de mümkün gözükmüyor. Hücum anlamında, zayıf fiziğinin dezavantajlarını üstün atletizmiyle bertaraf etmesi mümkün. Fakat bunu savunmada yapması o kadar kolay değil. Belki bir süreliğine yapılacak D-League ziyareti ve NBA fiziklerine karşı kazanılacak tecrübe uzun vadede Bulls için çok değerli bir ekleme yapabilir sağlıklı bir Ömer’i. Ama bunu söylemek için biraz daha beklemeliyiz, Kurt Thomas hamlesi Bulls’un da Ömer’e bu şekilde baktığının bir göstergesi.


İyi bir sezonu geride bırakan ve Ömer’in aksine oyunu ve fiziği bariz handikaplar taşımayan Semih’in Celtics için doğru isim olup olmadığını daha çok mantalitesi belirleyeceğe benziyor. Takımın formasını giydiği Yaz Ligi maçlarında da bunu gösteren Semih, kimi maçlarda erken fauller sonrası yanlış bir psikolojiye girip takıma yarardan çok zarar verdi. Kendi potansiyeliyle çelişmediği maçlarda ise NBA patentli bazı uzunlara karşı çok etkili bir hücum silahı haline gelebildi. Kendrick Perkins’in sakatlığı sonrası NBA’e geçmek için doğru zamanın bu olduğunu düşünen Semih, Boston cephesinden gelen Jermaine O’Neal ve Shaquille O’Neal imzaları sonrası moral bozukluğu yaşamayıp aynı kararlılıkla çalışmaya devam etmeli. Onun için kilit nokta bu yaklaşımı geliştirebilmek olacak anlaşılan.

Önce 2008-09 sezonunda Eurocup’ta dikkatleri çeken Timofey Mozgov, esas patlamasını Polonya’daki Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda yapacak ve turnuvanın en iyi uzunlarından biri olarak dikkatleri üzerine çekecekti. Gördüğü bu rağbetin sonucu olarak dümeni Mike D’Antoni’nin açık saha basketbolunun hüküm sürdüğü Knicks’e kıran Mozgov, sahayı bu temponun hakkını verecek kadar iyi koşan bir uzun. Savunmada sakar fauller alabilen ve çoğu zaman oyunun bu alanında çok zeki gözükmeyen bir oyuncu ve topu çemberden uzakta aldığında savunmacısını ekarte edip baskete gidebilmekte de yetersiz. Fakat bunlar D’Antoni basketbolu için sorun teşkil eder mi ki?

Sezon ilerledikçe Erman Kunter’in güvenini kazanan ve play-off geldiğinde takımdaki yerini ilk beş çıkacak kadar geliştiren Kevin Seraphin, John Wall önderliğinde yeni bir dönem başlatma arzusundaki Wizards’ın şans vermeyi tercih ettiği yetenek oldu. Hücumda etkili bir ‘jump-hook’ dışında oldukça ham gözüken Seraphin, buna rağmen müthiş atletizmi ve kendisinden güçlü fiziklerin bile karşısında durmakta zorluk çekmemesiyle heyecan verici bir potansiyel. Gelişimini Yaz Ligi’nde daha iyi gözlemleme fırsatı bulduğumuz Javale McGee ve geçen sezonu çok güçlü bitiren Andray Blatche ile birlikte Wizards pota altının geleceği emin ellerde gibi gözüküyor.

Buraya kadar sıraladığımız oyuncuların her biri, NBA takımlarının pota altı rotasyonlarına güç katmak için sözleşme imzaladıkları isimlerdi. Bunun yanında NBA izleyicilerinin yabancı olmadığı iki Olympiakos oyuncusu Childress ve Linas Kleiza geri döndüler. Hidayet Türkoğlu ile birlikte Suns’ı daha iyi bir takım haline getirmeye çalışacak Childress ve Raptors’daki enkaz kaldırma ekibine katılacak Kleiza’nın yanı sıra, yaz liglerinin müdavimlerinden ‘combo guard’ Pooh Jeter da önümüzdeki sezon Avrupa’dan NBA’e katılan bir diğer oyuncu olacak.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ağustos 28, 2010

Darjus Lavrinovic #7 - Fenerbahçe Ülker, Pivot


Neven Spahija ve Aydın Örs isimleriyle yeni bir yapılanmaya girişen Fenerbahçe Ülker, NBA yolundaki iki genç oyuncusunun takımdan ayrılmasını Kaya Peker ve Darjus Lavrinovic transferleriyle avantaja çevirmiş oldu. Lavrinovic ikizlerini Türkiye’deki basketbolseverler yeterince iyi tanıyor esasında. Türk milli takımının başına her zaman bela olmuş şutör uzun profilinin iki önemli temsilcisi olan ikizlerden Darjus’u seneye daha yakından takip etme fırsatımız olacak.

Kulüp kariyerini hiçbir zaman milli takım kariyerinin üzerine çıkaramamış sporcular vardır, Lavrinovic de bunlardan biri aslında. Bunun temel sebebiyse kendi tercihleri daha çok. Euroleague seviyesinde birçok takımdan teklif almasına rağmen, basketbolunun tepe noktasında olduğu yılları ekonomik olarak daha iyi bir ortam sunan Rus takımlarıyla Eurocup’ta geçiren Lavrinovic geçen sene yeniden en üst seviyeye kapak attı. (1) Sezona Ettore Messina ve büyük hedefleriyle giriş yapan Real Madrid’in ilk beşinde kendine yer bulan Lavrinovic, Khimki deplasmanında 32 sayı, 11 ribaundluk bir başlangıç yapıp bu arenayı özlemiş olduğunu hissettirdi. Fakat sezon ilerledikçe boyalı alandaki etkinliğini kaybeden Lavrinovic, genç Ante Tomic’in takıma katılmasının ardından eskisi gibi süre bulamamaya başladı. (2) Ligin de hüsranla noktalanması sonrasında Real Madrid’den istediği teklifi alamayınca da sarı-lacivertli ekiple anlaştı.

Dış şut merkezli bir oyun karakteri olan ikiz kardeşi Ksistof’a oranla pota altını daha sık kullanan Darjus, üst düzey bir ribaundcu sayılmaz. Fakat Fenerbahçe Ülker’in zengin uzun rotasyonunda bu zayıflık telafi edilebilir. Yüzü dönük oyununun yanında, son yıllarda geliştirdiği sırtı dönük oyunuyla Lavrinovic’in çok nadide bir hücum silahı olduğu kesin. Oyunun diğer yanında ise özellikle yardım savunmasıyla dikkat çeken Lavrinovic’in rakamlarına baktığınızda, 1 blok ortalamasının altına düştüğünü pek göremiyorsunuz. (3) Son şampiyonun Marko Tomas’tan sonra, ikinci yabancı transferiyle de tam isabet yaptığını söylersek pek yanlış olmaz sanırım.

(1) Zalgiris’te patlama yaptıktan sonra üç sezon boyunca Unics Kazan ve Dinamo Moskova ile Rusya’da oynadı.

(2) Euroleague çeyrek final serisinde Barcelona’ya karşı maç başına sadece 13 dakika süre bulabildi ve 4.5 sayı ortalamasıyla etki göstermekten uzaktı. Sezon genelinde ise, 20 dakikada 11.1 sayı ve 4.5 ribaund ortalamaları tutturdu.

(3) Spora voleybol, yüzme ve karateyle başlayan atletik oyuncunun, 2005-06 sezonunda 2.1 blok ile Euroleague’de blok krallığına ulaşması sürpriz değil.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Tiago Splitter #22 - San Antonio Spurs, Pivot


Bundan üç sene önce Madison Square Garden’da David Stern, San Antonio Spurs’ün 28. sıra hakkıyla Tiago Splitter’ı seçtiğini duyurduğunda bu, büyük bir sürpriz olmamıştı. Splitter’ın kulübüyle olan bağlayıcı sözleşmesinden çekinen takımlar lotarya potansiyelindeki bu genç uzunu pas geçmeyi tercih ederken, Avrupalı oyunculara yatırımlarının karşılığını her zaman alan Spurs tetiği çekiyordu. Her seçiş bir vazgeçişti ve genç Brezilyalı’dan katkı almak için uzun bir süre sabretmek gerekecekti. Zaman doldu ve bu birleşme, belki de Spurs taraftarları Splitter ismini unutmaya başlamışken nihayet gerçekleşti.

Takımın bir başka proje seçimi olan Luis Scola’nın hakları Houston’a gönderildikten sonra, Arjantinli oyuncunun aynı eyalet sınırlarında gösterdiği etkili performans tüm San Antonio’yu hayal kırıklığına sürüklemişti. Şimdi hepsi Splitter’ın da lige aynı hızlı girişi yapmasını bekliyor. Kolay bir görev olmadığı ortada ama İspanya Ligi finallerinde Barcelona’yı süpürmek ve Arvydas Sabonis’le birlikte ACB’de hem normal sezonun, hem de finallerin en değerli oyuncusu seçilen tek oyuncu unvanını ele geçirmek Splitter’ın özgüvenini hiç olmadığı kadar yukarılara çekmiş olmalı. Artık tek amacı, Avrupa’da oynadığı dönemde 21 numaralı formayı giyme sebebi olan idolü Tim Duncan’la birlikte oynamak ve pota altında ona uzun zamandır beklediği okyanus aşırı desteği vermek. (1)

Splitter imzası büyük bir heyecana yol açsa da, taraftarlar arasında genç pivotun onları Avrupa’da çaylak kontratından daha fazla para kazanmak için beklettiğini söyleyenler azınlıkta değildi. (2) Splitter ise akıl almaz sözleşmelere tanık olduğumuz bir dönemde, 3 yıllığına yalnızca 10 milyon dolar kazandıracak bir imza attı. Yanlış okumadınız, New Jersey’nin yıllardır bir hayal kırıklığından öteye gidememiş Johan Petro’ya verdiği kontratın aynısı. Bu fedakarlıkla karşısındaki sesleri de yanına alan Splitter’ın fiziği sebebiyle bir bocalama evresi geçirmesi muhtemel gözükse de, yeteneklerini NBA basketboluna da taşıyacaktır.

(1) Bu bağlamda Splitter, bir Kobe Bryant hamlesiyle NBA’deki forma numarasını 22 olarak belirledi.

(2) Splitter’ın Avrupa’da kalma tercihinin arkasında parasal sebeplerden çok, lösemi hastalığıyla boğuşan -kendisi gibi milli basketbolcu- kız kardeşinin yanında bulunmak istemesi bulunuyordu. Michelle geçtiğimiz sene içinde hayata gözlerini yumdu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Wonderwall


Noel Gallagher’ın dehasının ürünlerinden yalnızca biri olan, fakat Oasis’in gittiği her yerde açık ara en büyük coşkuya mazhar olan şarkının adı Wonderwall, birçoğunuzun bildiği gibi. Noel’un tanımlamasına göre ‘wonderwall’, ihtiyaç duyduğunuzda her zaman yanıbaşınızda bulduğunuz ve sizi kendi gerçekliğinizden çekip kurtaran bir hayali arkadaş.

Takımdaki önemli parçaların üst üste gelen sakatlıkları nedeniyle tarihin potansiyelini göstermekten en uzak kadrolarından biri olarak anılan Wizards, geçtiğimiz sezona takımın 46 yıllık sahibi Abe Pollin’in vefatıyla sarsılarak girmişti. Fakat en kötü günler, henüz başkente uğramamıştı. 2010 yılının ilk günlerinde takımın -111 milyon dolar değerinde bir kontratla bağladığı- en önemli yıldızının, soyunma odasında bir takım arkadaşına silah çektiği dedikodusu yayıldı. Buna oyuncuların verdiği tepki ise daha rahatsız ediciydi. Philadelphia maçı öncesinde takım arkadaşlarını -bir anlamda dalkavuklarını- etrafına toplayan Gilbert Arenas, bir yandan dans ederken bir yandan da parmaklarıyla onlara ateş ediyordu. Bu teatral performansın sonucunda sene sonuna kadar cezalandırılacaktı, fakat diğerleri için suçun kolektif olması cezada bir hafiflemeye yol açmadı. Abe’in anısına yapılan bu hakarette rol almış oyuncularla gidilecek şampiyonluğun kimse için anlamı olmayacağı açıktı. Arenas’ın en büyük yardımcıları Antawn Jamison ve Caron Butler, çer çöp karşılığında gönderiliyor ve Wizards organizasyonu yeni bir sayfa açıyordu.

Fırtına sonrasında elde kalan en iyi oyuncusu Andray Blatche olan bir takımdan bahsediyoruz, böyle takımlara bu ligde çok fazla rastlamazsınız. O zor günlerde Abe’in eşi Irene Pollin’ın sırtını yasladığı bir ‘wonderwall’ var mıydı bilmiyorum. Fakat takımı temsilen bulunduğu lotarya sonucunda, ilk sıra için sadece yüzde 7.6’lık bir şansa sahip olan Wizards o hayali arkadaşın gerçeğe dönüştüğünü tecrübe ediyordu. Irene, tören sonunda eşinin ruhunun binada olduğunu hissedebildiğini söyleyecekti. Wizards içinse o gün açılan yeni sayfaya ilk ismin yazıldığı gün olarak anılacaktı: John Wall.

Bu draft sınıfının en güçlü oyuncusunun Wall olduğu 2008 yazından beri dillendiriliyordu, fakat çoğu otorite tarafından görece zayıf bir sınıf olarak gösterilen bir sınıfta bu, süperyıldızlığa giden yolu garanti eden bir veri değildi. Daha yedinci sınıftayken manşetleri süsleyen ve ayakkabı markalarının savaşına özne olan LeBron James ya da mezuniyet balosuna R&B yıldızı Brandy’yi götüren Kobe Bryant’ın aksine, Wall hiçbir zaman spot ışıklarını güçlü biçimde hissetmedi. Belki basketbol takımındakilerin birer rock yıldızı muamelesi gördüğü Kentucky’de işler değişebilirdi, ancak Wall bu kişilik yapısından çok uzaktı. (O rock grubunun bu seneki frontmani olacak Enes Kanter’in de aynı yapıda olması Kentucky için büyük şans.) John Calipari’yle çalışmayı büyük bir fırsat olarak gören ve bu deneyimden kariyeri için maksimum yararı alabilmek adına antrenman salonuna her gün ilk giren ve oradan ilk çıkan oyuncu olan Wall, odaklanmasını engelleyecek her saha dışı unsurunu hayatından çıkarmıştı. Sadece işine bakıyordu…

Fakat bu, kampüs içinde onu görenlerin ne kadar özel bir karakterle karşı karşıya olduklarını anlamalarına engel değildi. Kentucky’deki çılgınlığın ne düzeyde olduğunu görmek için YouTube’a “John Wall Dance” yazmanızı önerebiliyorum sadece. (Wall’un Rupp Arena’ya tanıtıldığı gün yaptığı birkaç dans figürünün, Kentucky taraftarı bir çiftin düğününde taklit edilecek kadar büyümesi inanılmaz.) Alnını imzalamasını isteyen bir sınıf arkadaşından bahsediyor Wall. Onun için problem değil, zira bu ilgiye karşılık verebilmek çok değerli. İlk Yaz Ligi karşılaşması sonrasında, NBA kendisinden 15 dakikasını taraftarlara ayırmasını istiyor. Wall ise herkes mutlu olsun diye tam 1 saat boyunca imza dağıtıyor. Ben daha kısa süren imza günleri gördüm…

“Bazen sıradan bir öğrenci olmayı ve herkesle önyargılar olmadan kolayca kaynaşabilmeyi istiyorsunuz. Ama bu da bu işin bir parçası. Tanrıya size verdiği yetenekler için de, böyle şeyler için de şükretmelisiniz. İlgi konusunda yapabileceğim bir şey yok, hayatımı yaşamaya devam ediyor ve olabildiğince duruma alışmaya çalışıyorum. Elbette büyük bir değişim olduğunu yadsıyamam.”

Diğerleriyle kaynaşabilmek, temel odağını basketbol olarak belirlediği günden bu yana Wall için zor bir görev. Lisede üç okul değiştiren ve son olarak Raleigh’deki Word of God Christian Academy’ye yelken açan Wall, saha içinde ve dışında her zaman klas bir görüntü çizdi. Yıldız avcısı Calipari tarafından Kentucky’ye getirildiğinde de bu durum değişmedi ve ondan beklenen liderliği kısa zamanda kucakladı. Liderliğin doğuştan gelen bazı nitelikler gerektirdiği söylenegelir, fakat bir ölçüde de kazanılması gereken bir yetidir.

Michael Jordan, Reggie Miller ve Kobe gibi efsanelerin en iyi oyunlarını sergilediği yer olan Madison Square Garden’daki ilk maçında Wall 25 sayı ve 6 asist buluyor, takımın son 15 sayısının 12’sine imza atarak 64-61’lik galibiyeti getiriyordu. Maç sonunda rakip Connecticut’ın efsane koçu Jim Calhoun’a mikrofonlar uzatıldığında saygısını gizleyemiyordu: “Bugün izlediğimiz bir freshman değil. Söylediğiniz her şeyi kabul edebilirim ama kesinlikle bir freshman değil. Wall mükemmel bir oyuncu olacak.”

Gerçekten de henüz ilk senesinde kolej basketbolunu böylesine domine edebilen çok az oyuncu vardır. Yaşça büyük oyuncuların yanında rüştünü ispat etmek için bugünün birçok yıldızı 2-3 seneye ihtiyaç duymuştu. Takımın genç yapısı ve tıpkı Wall gibi hemen ilk senesinin sonunda draft edilen DeMarcus Cousins, Eric Bledsoe ve Daniel Orton gibi oyuncuların varlığı bunu kolaylaştırmış olabilir. Fakat böylesine önemli bir maçta ve kendi deyimiyle Basketbolun Mekkesi’nde son 8 dakikadaki o oyunu sonrasında liderliğini ilan edemeyeceği herhangi bir takım yoktu. Calhoun maç sonunda 2.05’lik Stanley Robinson’ı karşısına koyduğunda dahi skor bulmaya devam etti. MSG yarattığı en yeni süperyıldıza merhaba demişti.

Onun müthiş ilk adımını, önemli anlarda çekinmeden sorumluluk alışını ve etrafındaki oyuncuları da kendisiyle birlikte büyütmesini (Kentucky NBA draft tarihinde ilk turda beş oyuncusu birden seçilen ilk kolej oldu.) izlemenin ne kadar eğlenceli olduğunu ligin yeni nesil süperyıldızlarından Kevin Durant de vurguluyor: “Televizyonda ne zaman maçı olsa açıyorum. Ne kadar yorgun olursam olayım fark etmiyor, çünkü The John Wall Show’u kaçırmamalısınız.”

Wall’un kariyerinde Calipari ve NBA’de 17 yıl eskitmiş Rod Strickland ile çalışma fırsatını elde etmek şüphesiz ki kilometre taşlarından biri. Calipari tüm hayatı boyunca yıldızları bir şekilde etrafında toplamayı bilmiş bir koç ve maruz kaldığı tüm eleştirilere rağmen onların gelişimine etkisini de hor görmemek lazım. Bu cümlenin üzerine karşıma Dajuan Wagner örneğini getirenleriniz olabilir, fakat Derrick Rose, Tyreke Evans ve son olarak da Wall’un Calipari’nin elinde kendilerini nasıl geliştirdiğini görmezden gelemezsiniz. Öte yandan bir oyuncudan her maç öncesinde 150 üçlük atmasını isteyemezsiniz. Bu tip bir efor ancak kendini oyuna tamamen adamış birinin harcıdır. Belki birçok yıldızda olan o kusursuzluk takıntısını taşıyan birinin.

Bu bağlamda düzeltmek için en çok uğraştığı bu özelliğin, oyunundaki en büyük eksik olduğunu söylememiz çok şaşırtıcı olmayacaktır. Aslında temel anlamda bir ‘jump-shot’tan ziyade ‘set-shot’ gibi görünüyor Wall’un her şutu, zira şut sırasında ayakları üzerinde çok az havalanıyor. Bunun kolej seviyesinde çok sık rastlamadığı fiziken üstün guardlar karşısında sıkıntı yaratabileceği aşikar. Fakat birçoklarının benzetmeye meyilli olduğu bir başka Kentucky mezunu Rajon Rondo’ya oranla çok daha güvenilir bir şutu var kesinlikle. Şut atmaktan zevk aldığını görüyor ve çok güçlü bir savunmayla karşı karşıya olmadığı sürece topu hedefine yollayabileceğinden kuşku duymuyorsunuz. Bir perfeksiyonist olduğunu hayatın her alanında gösteren Wall’un, şut mekaniğindeki bu küçük kusurları görmezden gelmesini bekleyemezsiniz. (Wall’un kolejdeki tek senesindeki not ortalamasının 3.2 olduğunu söylerken, bu ortalamayı transkriptinde hiç görememiş olan yazarın canı biraz sıkılıyor.) Geçen sene ülkenin savunmada en gayretli oyuncusu olarak göze çarpmadığını kabul etmeliyiz ama fiziğiyle bu konuda muazzam bir potansiyele sahip. Lige girdikten sonra oyununun sıkça karşılaştırıldığı D-Rose’a en ağır bastığı noktanın da bu olacağını düşünmekteyim. (Esasen Rose da fizik olarak yeterli malzemeye sahip ve temel noktalarda göstereceği gelişimle onun da orta vadede iyi bir savunmacıya evrileceğini düşünüyorum bununla birlikte.)

Onu 1 numara yapan özellikleri ise sahaya çıktığı ilk günden itibaren göreceğinizden emin olabilirsiniz. Topu her eline aldığında oyunu sessiz bir kaosa sürükleyen Wall’un NBA kariyerini izlemek çok eğlenceli olacak herkes için. Bugüne kadar her zaman iyi şeylerle sonuçlanan bu kaos, belki bu sefer de Abe’in ruhunu temizleyecek oluşumun başlangıcını müjdeleyecek.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 28, 2010

Wesley Johnson #4 - Syracuse, Kısa Forvet


Finallerin heyecanı yerini draft muhabbetlerine bırakmış durumda ve siz bu dergiyi okuduğunuzda Wesley Johnson muhtemelen, 24 Haziran gecesi adı David Stern tarafından ilk 5 sırada okunmuş oyunculardan biri olacak. Johnson’ın adresinin, bir diğer Syracuse mezunu Jonny Flynn’in lobi faaliyetlerinin de etkisiyle Minnesota olabileceği söyleniyor, takımın 3 numara pozisyonunun görece zayıf olması da bu söylentileri güçlendiriyor. Fakat seçildiği takımı bir an için unutup, nasıl bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzdan bahsedelim biraz.

Genelde bu kalibredeki genç yıldızların son yıllardaki rotası benzer oluyor. Yeni yaş sınırlarıyla liseden geçişlerin önünün kesilmesiyle, erken yaşlarda adını duyurabilmiş büyük yetenekler ilk aşamada göz önünde bulunacakları bir kolej programı seçiyor ve orada bir öğrenciden çok bir NBA yıldızı gibi geçirilen senenin ardından draft kararlarını açıklıyorlar. Müstakbel 1. sıra seçimi John Wall ve Kentucky’deki diğer arkadaşları için de durum tam olarak bu. Fakat Johnson yoğurdu farklı bir şekilde yemeyi tercih edenlerden, hem de oldukça sıradışı bir şekilde.

Iowa State’i tercih eden Johnson, freshman sezonunda özellikle North Carolina önündeki performansı sonrasında ülke çapındaki gözlemcilerin radarına girmiş, fakat ikinci senesinde beklenen sıçramayı yapamamıştı. 2008 yazında Syracuse’a geçiş yapma kararı aldı. NCAA kurallarına göre onu bir sene boyunca kenarda oturtacak bir kararı… Fakat bu boş seneyi gelişimine ayırıp, bir avantaj haline getirmeyi başardı. Iowa State dönemine göre hücumda çok daha akıllı tercihler yapan ve bencil görünümünden tamamen arınmış bir oyuncu olarak geri döndü Wes. Bu tercihler de şut yüzdelerinde dramatik artışları getirdi. (1) NCAA’in saygın koçlarından Jim Boeheim’ın sıkı sıkıya bağlı olduğu alan savunmasında çok net çıkarımlar yapmak pek mümkün olmasa da, savunma sahasındaki potansiyeli ilk kez geçen sene bu kadar belirginleşti. Kuşkusuz 23 yaşındaki bir oyuncunun bazı alanlarda gelişim göstermesi normal karşılanmalı, fakat bahse konu isim Johnson ise karakteri ve disiplini daha fazlasını vaat ediyor. (2) Johnson’ın basketbol topuyla ancak 8. sınıfta tanışabildiğini de hatırlatalım, henüz tavanına yaklaşması için yolu olduğunu gösteriyor olabilir.

Yaptığı doğru tercihler şut yüzdesini artırsa da top hakimiyeti hala vasat ve top kaybı istatistikleri son senesinde de korkutucuydu buna paralel olarak. Fakat NBA’de hiçbir takımda hücumu bu kadar forse etmesi gerekmeyecek, bunu biliyoruz. Yaşı dışındaki en büyük çekince şutunu yaratabilme konusunda fazla ışık vermemesi ama NBA’de bir takıma yararlı olmak ve All-Star seviyesine ulaşmak için 20+ sayı ortalaması yakalamak bir ön şart değil. Bunu kanıtlayan yüzlerce örnek oldu bu oyunun tarihinde. Johnson da bu örneklerin sonuncusu olabilir…

(1) İlk sezonunda istikrarsız dış şutu eleştirilen Johnson’ın üç sayı yüzdeleri şöyle bir grafik izledi: 2007 sezonunda %29, 2008 sezonunda %33 ve geri döndüğü 2010 sezonunda ise tam %42. Saha içi yüzdesi de 2008-2010 arasında %39’dan %50’ye kadar çıktı.

(2) İkinci senesinde ayak bileğindeki sakatlığına rağmen sahaya çıkan Johnson, Syracuse sezonunda ise hemen her profesyonel basketbolcuyu kenarda tutacak bir el sakatlığıyla oynadı. Kendisine bu fedakarlığı sorulduğunda cevabı netti: “Kenarda yeteri kadar oturdum.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.