
Türkiye 2010’a bundan yıllar sonra bakacak gözler, ev sahibi ülkenin öngörülemeyen başarısına ve henüz emekleme dönemini geçiren “Hall of Fame” mensuplarının altın koşusuna dikkat kesilecekler belki. Litvanya’nın 2011’de ülkesine yaşattığı zaferin ayak sesleri olarak görenler de olabilir, Sırbistan’ın altın jenerasyonunu ön plana çıkaranlar da. Fakat şampiyonada en az bunlar kadar dikkate değer başka yan hikayeler de vardı.
Geride bıraktığımız Dünya Basketbol Şampiyonası birçok gazetemizde “Lanetli Turnuva” başlıklarıyla okuyucuya sunuldu. Hatta bazı köşe yazarları, bu durumu çok sevdikleri komplo teorileriyle açıklamayı tercih ettiler ve dünya yıldızlarının Türkiye’de düzenlenecek bir şampiyonaya katılmaya sıcak bakmadığını savunacak kadar ileri gittiler. Burada olmayı planlayan bazı isimlerin talihsiz sakatlıklar yaşadıkları gerçeğini yok sayamam. Fakat bundan dört sene önce Japonya’ya giden kadrolara baktığımızda da durumun çok farklı olmadığını görebiliyoruz. Avrupa ülkelerinin çoğunda dünya şampiyonaları, önem sırasında olimpiyatlar ve olimpiyat öncesi senedeki Avrupa şampiyonalarının gerisinde kalıyor. Özellikle uzun NBA sezonlarının yorgunluğunu hisseden bazı yıldızların, dinlenmek ya da ufak sakatlıklarından sonra rehabilitasyon sürecini geçirmek için bu seneyi seçmesi çok yadırganmamalı bu yüzden.
Bu karakterdeki turnuvaların izleyici için en cazip yanı ise, bazı gölgede kalmış oyuncuların ilk defa büyük sorumluluklar üstlenmesine tanık olmak ve küçümsenen takımlarını yukarıya taşımalarını seyretmek olsa gerek. Japonya’da Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur’dan yoksun bir kadroyla dünya altıncılığı kazanan o milli takımın, Türkiye tarihindeki en büyük sempatilerden biriyle karşılaştığını hatırlarsınız. Bakalım bu dünya şampiyonasında o bayrağı hangi takımlar devralmış, hangi gençler bir sonraki aşamaya geçtiklerini resmen ilan etmiş?
Rusya
Grup maçlarına yaklaşık bir ay kala yaptığım ön sıralamalarda Rusya’yı altıncı basamağa koyduktan sonra eşten dosttan büyük tepki almıştım. Telefonlarım kilitlenmişti. David Blatt yönetimindeki takımı Ptuj’daki hazırlık turnuvasında izlediğimde, itiraf etmek gerekirse ben de ‘aklım neredeymiş’ diye geçirdim içimden. Fakat Viktor Khryapa’nın takıma eklenmesiyle, bir lidere ihtiyaç duyduğu çok net gözüken bu gençler son bir silkiniş sergileyebilirdi. Khryapa belki sakatlığına rağmen kadrodan çekilmeyerek, kenardaki varlığıyla da bu takıma bir şeyler katabileceğini gösterdi ve takdiri sonuna kadar hak etti. Ancak sahaya adımını atmadı. Tek büyük yıldızlarından yoksun kaldıkları böyle bir şampiyonada yedinciliği elde ederek, benim beklentilerimin bile yukarısına çıktılar.
Şampiyonaya hazırlık sürecinde takımla iletişimini yavaş yavaş kaybettiğini hisseden ve bu memnuniyetsizliğini dışa vuran Blatt bile bu dereceyi bir sürpriz olarak algılamış olabilir. 2007’de altına giderken Kirilenko-Holden-Khryapa üçlüsüyle saha içinde ve dışında üç önemli lidere sahip olan Rusya’da direksiyon bu sefer Anton Ponkrashov ve Sergey Bykov’un elindeydi. 2007’nin güzel sürprizlerinden olan Ponkrashov’u izlerken, o günlerde kimse onun İstanbul’a bir Spartak St. Petersburg oyuncusu olarak geleceğini düşünemezdi tahminimce. Alt yaş kategorilerinde gösterdikleri potansiyeli gerçekleştiremeyen böyle bir düzine isim sayabilirim Rusya’da. Yine de bu halleriyle bile bu noktaya gelebilmeleri ve çeyrek finalde ABD karşısındaki oyunlarıyla şampiyonu en çok zorlayan takımlardan biri olmaları büyük iş.
Rusya bu fırsat ekonomisi ortamını takım olarak en iyi şekilde değerlendirse de, benim gözümde esas parsayı toplayan isim Princeton mezunu koçları oldu. Ülkemizdeki kariyerinde de kendisine hak etmediği bir son biçildiğini düşünmüşümdür. Rusya’daki başarılı dönemine koyduğu bu güzel nokta sevindirici. Sadece sonuçlardan bahsetmiyorum. Yunanistan karşısında ortaya koyduklarıyla, basketbolun sadece kazanmak için oynandığında izlemeye değer bir oyun olduğunu göstermeleri de en az bu yedincilik kadar önemliydi. Ya da çeyrek final öncesinde Mike Krzyzewski’nin hakkında söylediklerine verdiği cevapla Blatt’in birey olarak gösterdiği sağlam duruş. Oyuncu bazında ise Ponkrashov, zaman zaman bir NBA süperyıldızı olmayı aslında birkaç basit detayla kaçırdığını gösterdi. Timofey Mozgov’u Knicks formasıyla da takip etmek gerekecek. Asıl patlamalarını 2007 ve 2009’da yapmış bu iki oyuncunun aksine, bu şampiyonadan en güçlü çıkanlarsa ‘87 doğumlu Andrey Vorontsevich ve -kimse ihtimal vermezken- ’89 doğumlu Dmitri Khvostov oldular.
Yeni Zelanda
2002’deki büyük başarılarına rağmen, bu şampiyonaya gelindiğinde de insanlar Yeni Zelanda’nın hakkını vermeye niyetli gözükmüyorlardı. Okyanusya kıtasından iki takımın gelmesi bile, çoğu otorite için anlaşılabilir bir şey değildi. Amerika’da Dominik Cumhuriyeti dışarıda kalmışken burada olmaları saçmalıktı.
Tall Blacks tarihinin en büyük zaferini elde eden o kadronun parçalarından Dillon Boucher takımın asistan koçlarından biriyken, Indianapolis’te en iyi beşe seçilen Pero Cameron ve Mark Dickel da oyunculuk kariyerine son verip koçluğa adım atmışlardı. 4 milyonluk bir ülkeden aynı nitelikte bir jenerasyon çıkmasını beklemek fazlaca iyimser olurdu. 36 yaşındaki Cameron’ı ve bir başka veteran Phill Jones’u milli göreve çağıran Nenad Vucinic, bunun karşılığını onikincilikle alacaktı. İstanbul’daki hazırlık turnuvasında Yeni Zelanda’yı izlediğimizde Cameron ve Jones hakkında olumlu tek söz söyleyemiyorduk. Fakat Jones zaman geçtikçe şut ritmini geri kazanırken, Cameron da onu ilk kez gören İzmirli genç basketbolseverlere istisnai oyun zekasını sundu. Grupta Fransa’ya karşı aldıkları epik galibiyetle şampiyonaya dereceler ötesi bir imza attılar. Belki Kirk Penney faul problemine girmeseydi, Rusya’yı da zorlayacak konuma gelebilirlerdi.
Şampiyonadaki en güçlü takım kimyalarından birini sergilemelerine karşın, ön plana çıkan isimler de oldu. Penney’nin skorer kimliği bilmediğimiz bir şey değildi, ama ona şans veren Maccabi, Zalgiris, ALBA Berlin gibi üst düzey kulüpler hiçbir zaman bu performansı ondan istikrarlı olarak alamadı. Bizi esas şoka uğratansa, popüler soyadına rağmen daha önce tanışma fırsatı bulamadığımız Thomas Abercrombie oldu. 12.7 sayı, 6.8 ribaund ve rakamlarla anlatılamayacak bir atletizmle selamladı şampiyona seyircisini. WSU ile silik bir NCAA kariyeri de olan Abercrombie’nin bu dikey sıçrama kabiliyetiyle, bu kadar uzun süre kimsenin dikkatini çekmemesi çok ilginç. “Geç olsun, güç olmasın” demişler, henüz 23 yaşında.
Almanya
Çevremdeki Fransa menşeli okullardan mezun arkadaşlarımın genellikle Fransız insanıyla çok barışık olmadığını gözlemliyorum. Alman liselerinde bu durum o kadar şiddetli yaşanmıyor olsa gerek. Almanya’nın bu yazıda yer almasını abes görenleriniz olacaktır, fakat burada bir yazar kontenjanının devreye girdiğini lütfen düşünmeyin.
2009 ile birlikte Dirk Nowitzki sonrası dönem için denemelere başlayan Almanya’nın Polonya’da grubundan çıkması bile başarı olarak görülmüştü. Grup sonrası aşamada da beklenenin aksine rekabetçi kalmaya devam eden Dirk Bauermann’ın oyuncuları, o şampiyonadaki her maçı eşsiz bir deneyime çevirmiş ve sonunda ülkelerinin kaydettiği aşamayı herkese göstermişlerdi. Evet, artık Almanya için başarıya gitmenin tek yolu Nowitzki gibi bir süperyıldız ve çeşitli ülkelerden devşirilen birtakım oyuncularla kurulan derme çatma kadrolar değil. Kayseri’de bir kötü maç oynama lüksleri vardı, onlarsa efsanevi Sırbistan galibiyetlerinin üzerine iki kötü maç oynadılar ve basketbolun matematiğinin farklı işlediğini birinci elden deneyimlediler. Deneyim. Aslında kilit sözcük de bu. Nowitzki seneye çok büyük ihtimalle Londra biletini alabilmek için takımla birlikte olacak. Bu şampiyonalarsa basketbolu Nowitzki ve Mavericks ile sevmiş bir Alman neslinin tecrübe edinmesine hizmet ediyor sadece. 35 sayılık Avustralya mağlubiyeti kimsenin yüzünü kızartmıyor.
İsimleri birer birer ele almanın sırası değil, oyuncuların potansiyellerini size birkaç paragrafla anlatmam da çok kolay değil. Fakat özellikle Elias Harris, Tibor Pleiss ve Robin Benzing isimlerini ajandanızın bir yerlerine not etmenizde fayda var. Tim Ohlbrecht ve Lucca Staiger’e de haksızlık etmek istemem ama yukarıdaki her biri ’89 doğumlu olan üç ismi önümüzdeki senelerde bolca zikredeceğiz. Kim bilir belki bu isimlerden birisinin NBA maçlarını izleyerek basketbola ilgi duyan yeni bir nesil, Alman basketbolunu daha da yukarıya çekecek. Onları bekleyen en büyük tehlike, basketbol ligini de domine etmeyi kafasına koymuş gözüken Bayern München olacak gibi.
Litvanya & Sırbistan
Bu takımları tek başlıkta incelemem pek adaletli gelmeyebilir. Ama bu yazıdaki diğerlerinin aksine, yarı final oynayarak zaten hak ettikleri övgüyü herkesten almış durumdalar. Sırbistan şampiyona öncesinde, finali İspanya ile oynamasını beklediğim takımdı. Alt yaş turnuvalarından beri gümbür gümbür geldiğini hissettiren bu parlak Sırp gençlerinin dördüncülüğünü “sürpriz” olarak nitelemek onlara da haksızlık olacaktır.
Fakat fırsat avcılarından bahsederken, geçen yaz Polonya’daki kadroda bulunmayan Marko Keselj’nin çıkışını atlayamayız. Çeyrek finalde İspanya’ya 5/6 üçlükle gönderdiği 17 sayının üzerine bizi de tufaya düşürmek üzereydi çiçeği burnunda Olympiakos oyuncusu. 4/7 üçlük isabetiyle bulduğu 18 sayı ve 7 ribaund, Milos Teodosic’in insanüstü performansı nedeniyle pek konuşulmadı belki ama kulüp takımında da koçu olacak Dusan Ivkovic kenarda oldukça mutlu görünüyordu. Ivkovic demişken bu gençlerin arasına Dusko Savanovic’i kattığında, takım arkadaşlarının klasından yoksun görülmüştü 27 yaşındaki oyuncu. Zaman bir kez daha, Ivkovic’in bu oyundaki en iyi kadro mühendislerinden biri olduğunu gösterdi.
Litvanya’ya gelirsek… Ben ‘tarihin en kötüsü’ gibi büyük laflara pek girmesem de üst limitlerinin çeyrek final olduğunu düşünüyordum. 2011’de ev sahipliğini yapacakları şampiyonadan hemen önce bu limitlerine ulaşmalarını da çok istiyordum. Takıma tam anlamıyla hükmeden bir oyun kurucu, kanatlarda daha ziyade şut temelli dış oyuncular, Ramunas Siskauskas gibi hiçbir kategoriye sığdırılamayacak eşsiz bir yıldız. Bunlar Litvanya’yı yüzyıl başında başarıdan başarıya koşturan o altın kadroların yapısını özetliyor. Bu seneki takım ise taban tabana zıt bir başarı formülüyle bronz madalyayı kazandı.
Mantas Kalnietis gibi İzmir’de üzerinde yoğunlaşan beklentilerin ‘topu rakip yarı sahaya kazasız belasız geçirsin de’ noktasına kadar çakıldığı ama küllerinden doğan bir guard. Onun savunma zaaflarını örtbas etmesi umuduyla ilk beşteki yerini alan Avrupa basketbolunun en ağır işçilerinden Jonas Maciulis. Duke formasyonunun da etkisiyle basketbolu Avrupalı değil de Amerikalı gibi oynayan ‘dokuz parmağında onbir marifet’ Martynas Pocius. 19 sayı ve 7 ribaund ortalamalarıyla ülkesine borcunu fazlasıyla ödeyen, yıldız statüsüne Siskauskas’tan tamamen farklı bir stille yükselmiş Linas Kleiza. Litvanya’nın bu geçişi bu kadar kısa sürede yapabilmesi ve bu yeniden yapılanma sırasında madalya kazanabiliyor olması alkışı hak ediyor. Gelecek sene ‘azgın teke’ sendromundaki Saras’ı olaya hiç dahil etmeden, bu çekirdekle finali hedeflemelerini umuyorum. Bir de bu şampiyonanın en renkli seyircisini kendi mekanlarında izlemek keyifli olacaktır. O gün tekrar buluşuncaya kadar…
Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder