EUROLEAGUE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EUROLEAGUE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ocak 20, 2016

Yeryüzünde İki Sürgün

“hepsi beyhudeymiş
ey vatanım
henüz vaktimiz varken
gel dostça ayrılalım”

(Juan Goytisolo, Kimlik Belirtileri,
çev. Neyire Gül Işık)



Becky

San Antonio Spurs, yeni sezonun dördüncü maçı için Madison Square Garden’da. Takım üçüncü çeyrekte iyi sinyaller vermiyor, bir ara hücum ritmi tamamen kayboluyor. 82 maçlık bir takvimin en önemsiz görünen durağında dahi sezon için belirleyici bir şeyle karşılaşılabileceğini bilecek kadar uzun süredir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar. Son çeyrek öncesinde altı kişilik geniş asistan kadrosu Gregg Popovich’in yanında saf tutmuş, koçun söylediklerine kulak veriyor. Bir açık kalp ameliyatındaki doktorlar kadar ciddi görünüyorlar.

Asistanlardan bir tanesi için burası herhangi bir durak değil. Becky Hammon, kadın basketbolunda ortalama bir programa sahip olan Colorado State’i saygın bir konuma yükseltmekle geçirdiği dört yılın ardından 1999 WNBA seçmelerine girmiş, ancak adı okunan 50 oyuncudan biri olamamıştı. Sebebini anlamak zor değildi; çok değerli draft hakkını 1.68 boyunda, yavaş bir beyaz oyuncudan yana kullanacak kadar açık görüşlü bir takım yöneticisi çıkmamıştı. Bu büyük etiketlerin sahada gördükleri oyun zekasını, top hakimiyetini ve şut kabiliyetini gölgelemesine izin veriyorlardı. Hiç kimsenin onlara Becky Hammon’ı neden pas geçtiklerini sormayacaklarından emin olmaları da işlerini kolaylaştırıyordu muhakkak. Sonunda ona bir şans vermeye cüret eden ve sezon öncesi kampına çağıran takım New York Liberty oldu.

MSG tarihindeki en unutulmaz yüz gece arasında bir Liberty maçı olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, Hammon’ın sekiz sezonluk Liberty hikayesinin birçok seyircinin kişisel tarihine unutulmaz geceler eklediğinden eminim. Henüz birkaç ay önce bu salonda kendisine bir “Onur Yüzüğü” bile takdim edildi. Güney Dakota’da yetişmişti ve insanların Güney Dakota’da yetişenlerden beklediği gibi günlerini avcılık, balıkçılık ve Cumhuriyetçilik ile geçiren bir aileden geliyordu. Şu anda ise olduğu yere aitmiş gibi duruyor – bir New Yorker. Yüzündeki gülümseme ve kırışıklıklar arasında yolumu yitiriyorum. Bu yüzün bir çocuğa mı, yoksa bir nineye mi ait olduğuna karar veremiyorum. John Berger’a göre tarihi anlarda bu olurmuş; böyle anlarda bazen iki, üç, hatta dört kuşağın bir saate sığdığı ve birlikte var olduğu görülürmüş. 1999 NBA finallerinden beridir, bir Knicks-Spurs maçına zaplayan hiç kimse zihnini tarihi bir ana tanıklık etme fikriyle meşgul etmemiştir. Ama bu, kesinlikle tarihi bir an. Birkaç sene içinde Becky Hammon bir NBA takımının başında sahaya çıkan ilk kadın başantrenör olduğunda bunun farkına varanların sayısı artacak.

Hammon tarih yazmaya dün gece başlamadı ve yaptığının etkileri yarın sabahın ötesine geçecek. O gün geldiğinde tanınabilir olacak tarihi anlardan bir başkası ise şimdilerde 2008 yazında ikamet ediyor.

2003 sezonunda yaptığı patlamanın ardından beş sezonda dört kez All-Star seçilen Hammon, buna rağmen takımı tarafından San Antonio Silver Stars’a gönderilmişti. Yeni evindeki ilk sezonunda oyununu bir adım daha yukarıya taşıdı ve o yılın MVP oylamasında ikinci sırayı aldı. Ödülü kazananın bir Avustralyalı olduğunu göz önüne alınca, o gün basketbol oynayan en iyi Amerikalı olduğu iddia edilebilirdi. Ama herkes böyle düşünmüyordu. Beijing 2008 öncesinde duyurulan 23 kişilik milli takım kadrosunda Hammon’a yer yoktu.

Günlerini hak ettiği değeri görmemekten şikayet ederek geçiren insanların çağında bir sandalye de o çekebilirdi. Yeteri kadar sebebi vardı. Bunun yerine hayatı boyunca yaptığını tekrarladı, ne istediğini bilerek girdiği bir odadaki en akıllı kişi oldu. Olimpiyat rüyasını gerçeğe dönüştürmek için kapısını çalan Rusya’nın teklifini kabul etti.


J.R.

Odadaki en akıllı kişi olmayı alışkanlık haline getirdiyseniz, bir yerde yanlış yapıyorsunuz demektir. Bir an önce farklı odaları denemeye başlamalısınız. Yoksa bunun bir yüke dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta bir lanete.

J.R. Holden’ın gençliği aptalca hatalarla doluydu. İki saat mesafedeki bir kolej partisine gitmek için büyükannesinden yadigar külüstürüyle yola çıktığında ya da NCAA turnuvasına katılmak adına son şansını Patriot League yarı finalinde üst üste iki teknik faul ile oyundan atılarak heba ettiğinde odadaki en akıllı kişi olmadığı açıktı. Hayatı boyunca basketbol oynamak istiyordu, yetenekleriyle birkaç menajeri etkilemeyi başarmıştı ama bu yeterli olmayacaktı. Sahada sorumluluk üstlenebileceğine, doğru kararlar verebileceğine ikna olacak bir koç bulmalıydı.

“Mezun olduktan bir ay sonra evde oturmuş, yaz bitince ne yapacağımı düşünüyordum. Basketbol oynamak için iki teklif almıştım. İçinizden ‘bu müthiş bir şey olmalı’ diyorsunuz, öyle değil mi? Yanılıyorsunuz. Bir menajer bir Macar takımıyla anlaştığını, karşılığında ayda 1200 dolar kazanacağımı söyledi. Birkaç ay sonra başka bir menajerden bir telefon aldım. ‘Hollanda’da bir takım buldum, ayda 1500 dolar ödüyorlar’ dedi heyecanla. Bana profesyonel basketbol kariyerimi başlatma fırsatı sunmuş bu takımlara saygısızlık etmek istemem ama elimde Bucknell diploması olduğundan haberleri var mıydı? İşletme bölümünden mezun olmuştum ve sabah-dokuz-akşam-beş çalışarak kolaylıkla daha fazla para kazanabilirdim.”

Tam ümitsizliğe kapılmak üzereyken, 22. yaş gününde İsveç’ten bir telefon aldı. Eğer bir haftalık deneme süresinde koçu etkileyebilirse, Broceni adında bir Letonya takımı yıllık 30 bin dolar ödemeye hazırdı. Koç Valdis Valters ile ancak bir tercüman aracılığıyla iletişim kurabiliyor, çoğu zaman çeviri sırasında bir şeylerin kaybolduğu hissine kapılıyordu. Dahası, koçun 16 yaşındaki oğlu şimdiden basketbol sahasına ait olduğunu gösteren bir özgüvenle oynuyordu ve tıpkı kendisi gibi oyun kurucuydu. Bavulunu kapıya yakın tutuyordu. Valters dördüncü günde ikna oldu ve takımın tüm transfer bütçesini bir çaylağın önüne döktü. Aradığı koçu Riga’da bulmuştu.

Birkaç ay sonra Dubai’de bir özel turnuvaya katıldılar. Profesyonel kariyerinin ilk Christmas tatili evden hayli uzakta geçiyordu. Fakat burada iyi bir hediye bulmuş, o sezon Zalgiris’le Euroleague şampiyonu olacak Tyus Edney ve Anthony Bowie ile tanışmıştı. Holden’ı sahada gördükleri gibi oyununa hayran kalmış, kendilerini bu yetenekli çaylağın ilk akıl hocaları ilan etmişlerdi. Avrupa’daki en değerli kariyer tavsiyesini ise aynı yıl bir başka Avrupa efsanesinden alacaktı. Slovenya milli takımının guardı Ariel McDonald’ı sahada fena benzetmiş, ancak duyduğu tek şey övgü sözcükleri olmamıştı: “İyi maç çıkardın, müthiş bir gösteriydi. Ama kaybettin. Buraya her yıl çok iyi skorerler geliyor. Kariyerleri boyunca vasat kontratlar yapıp vasat takımlarda oynuyorlar. Sen de çok iyi bir skorersin. Avrupa’da gerçekten büyük bir oyuncu olarak anılmak istiyorsan, kazanmayı da öğrenmen gerekecek.”

Çaylak sezonu sona erdiğinde sahada her şey yolundaydı. Bununla birlikte altı aydır ailesini görmemişti, Riga’da yaşayan tek siyah olduğundan neredeyse emindi, bir deplasman maçında ırkçılığın en uç noktalarını deneyimlemişti, evinin önünde düz vites olduğu için kullanamadığı bir otomobil duruyordu ve geceleri köşedeki markete gitmeye bile çekiniyordu. Avrupa’da yaşanacak daha iyi yerler vardı. Hayır, bu coğrafyaya ve küçük insanların küçük cehennemlerine asla geri dönmeyecekti.

Belçika ve Yunanistan’da geçen üç sezonun ardından yeniden o coğrafyadaydı. Orada olmak için bir buçuk milyon sebebi vardı. Bu yüklü kontratın yanında kulüp kendisine Moskova’da müthiş bir daire ayarlamıştı. Çevresinde Riga anılarını depreştirecek pek bir şey yok gibi görünüyordu. Birkaç ay sonra fikri değişecekti. Kendini ‘gururlu bir siyah Amerikalı’ olarak tanımlayan biri için dayanılmaz bir tacizle geçiyordu günleri. Çaresiz hissettiğinde McDonald’ın sözlerini hatırlıyordu. Avrupa’da bir ‘kazanan’ olmak için eline CSKA’dan daha iyi bir fırsat geçmeyecekti.

CSKA’daki ilk kontrat süresi boyunca üç kez Final Four oynadı. İlk iki denemesinde yarı finalde ev sahibi takımla eşleşmelerini kötü şansa bağlamış, kazanmaya yaklaştığını hissetmişti. Üçüncü deneme kendi evlerinde olacaktı, Dusan Ivkovic harika bir koçtu ve bu kez herkesin favorisi onlardı. Bir kez daha yarı finalde kaybettiler.

İyi anlaştığını düşündüğü Ivkovic’le ilişkisi de günden güne geriliyordu. Öyle ki kaybedilen bir Rusya Kupası finalinden sonra Sergey Kuşçenko’nun odasında sorguya çekilen Ivkovic, köşeye sıkıştığında oyun kurucusunun son top savunmasını suçlamıştı. Başkan Kuşçenko, Holden’ın Rusya’daki en büyük hayranlarındandı. Favori oyuncusunu odaya çağırdı ve koçunun önünde Kazan maçındaki son topu sordu. Kupayı kaybettiren gerçekten Holden bile olsa, kulüpteki günleri sayılı olan tek kişi Ivkovic’ti.

Kuşçenko bir gün Holden’ı Rusya milli takımının bir maçını izlemeye davet etti. Bir yıl sonra, Vladimir Putin’in onayıyla Rusya vatandaşlığına kabul edilen ilk siyah Amerikalı oldu. Üç yıl sonra, İspanya’da Rusya milli takımıyla Avrupa Şampiyonası finaline çıktı. Hava atışından önce saha kenarında en yakın arkadaşı Darius’ı gördü. Darius ayağa kalktı ve sağ yumruğunu havaya kaldırdı. J.R. aynı şekilde karşılık verdi. Maç bittiğinde nihayet bir ev sahibinin partisini mahvetmeyi başarmış, gerçekten kazanmıştı. Dört yıl sonra, Olimpiyat için Pekin yolundaydı. Telefondaki Amerikalı gazeteci, kendisiyle röportaj yapmak istediğini söylüyordu. “Neden beni arıyorsunuz, Becky konuşmuyor mu?”

Beijing

Becky konuşuyordu. Ama tek konuşan o değildi. ABD kadın milli takımının koçu Anne Donovan, “Bu ülkenin bağrında yetişip bu ülkenin ekmeğini yedikten sonra Rusya formasını üzerine geçiriyorsan, vatansever biri değilsin” diyordu örneğin. Erkek milli takımının başındaki meslektaşı Mike Krzyzewski’nin hedefinde ise J.R.’ın koçu David Blatt vardı. 1972’deki finali gözyaşları içinde radyodan dinleyen bir çocuk olarak şimdi sonucun adil olduğunu görebildiğini söyleyen Blatt için, “O artık bir Rus. Rus takımını çalıştırıyor ve muhtemelen artık onların bakış açısına sahip. Gözleri şimdi daha net görüyordur, gözyaşları kurumuş olmalı” diyordu. Keşke sadece Becky konuşsaydı.

Olimpiyat ne demek, diyordu Hammon. Daha sık sorulması gereken bir soruyu, o yaz Amerikan kamuoyunun önüne getirecek cesareti gösteren tek kişi oydu. “Benim baktığım yerden, Olimpiyat oyunları dayanışmayla, arkadaşlıkla, gezegendeki en iyi sporcuların bir araya gelmesiyle ilgili olmalı. Diğer ülkeler üzerinde nasıl hakimiyet kurduğunuza bakıp böbürlenmekle ilgili bir şey olmamalı.”

Hiçbirimiz bugün geçerliliğini koruduğunu düşünmüyoruz, ancak Olimpizmin Temel Prensipleri içinde yer alan bir kavram daha var: çabanın hazzı. Becky Hammon ve J.R. Holden, bu hazzın çevresine inşa edilmiş birer hayatı yaşıyorlar. Olimpiyat tarihinde bir yeri de en çok bu yüzden hak ediyorlar.

Karşımızda Juan Goytisolo’nun ruh ikizleri durmuyor, bunu görebiliyorum. Bu öykünün kahramanları, bilakis, kimliklerini kucaklamış iki Amerikalı. Mutlak iyilere ya da mutlak kötülere yer olmayan bir öyküde, hayatlarının merkezinde; kendi meskenlerini, kendi cennetlerini buluyorlar. Her şey, dikenli yolları sevmeyen maduniyet düşkünlerinin veremeyeceği bir kararı vermeleriyle başlıyor. Ve en azından bu yolda Yurtsuz Juan’ın kitabından bir sayfayı yanlarında taşıdıklarını söyleyebiliriz. “Kendinin olanı kökten eleştirme, yabancı olanı gönülden anlama çabası.”

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 9, Merkez Kort: Kararlar)

Aralık 11, 2012

Ev Dediği Ücra Adadan Uzakta

Geleneksel olarak, orada olmayı hak ettiği en başından tartışmaya açık gözüken birkaç Balkan ve Fransız takımını ayıklamanın ötesinde anlam barındırmayan Euroleague normal sezon grupları, Jordi Bertomeu’nun çılgın projesi kapsamındaki yeni statüyle birlikte iyice içi geçmiş bir görüntüye büründü. Türkiye lige bu sene bir çaylak göndermişti ve doğal beklenti, bu erken safhada gözlerin ağırlıklı olarak finansal gücü diğer iki takıma oranla daha ışıltıdan uzak bir kadroya yetebilen bu çaylağa çevrileceği yönündeydi. Fakat Beşiktaş kuranın cömertliğinden de ufak bir destek aldığı bu yolda gruptan çıkmakta en aceleci davrananları oldu.

Eurocup’ta ise Galatasaray hayli sınayıcı bir gruptan lider çıkıp iddiasını ortaya koyarken, yapı olarak en sağlıklı hareket eden ve sıkça ayrıksı ve örnek alınacak bir model olması yönüyle tartışmalarımıza dahil olan Banvit işini kırıcı bir Würzburg deplasmanına bıraktı. Sezonlarının kaderi için dönüm noktasında yer alan ve saha çizgileriyle sınırlı kalmayacak bir karakterin ifşasını mecbur kılan maçlarda yıllardır yetersiz kalmaları, daha can sıkanı, bu sırada kenar yönetimden gerekli katkıyı alamıyormuş gibi gözükmeleri birtakım önyargılar yaratıyor.

Euroleague’de Fenerbahçe’nin durumu da pek farklı değil. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış değil, henüz geçtiğimiz yaz Türkiye’den bir kulübün gösterdiği en agresif transfer politikasının sonucu olarak bir taarruz izlemiştik. Devinimden yana dünya üzerinde basketbol topunun sektiği hiçbir coğrafyadan aşağı kalmayacak Avrupa kıtasında, herkesin göz diktiği o noktaya ulaşıp ayakta kalan son dörtlüden biri olmak istiyorsan gitmen gereken isimler ise aksine hayli uzun aralıklarla değişiyor. Özellikle de sayıları beşi geçmeyen mimli bazı oyun kurucular var ki bu durum hiç sürpriz değil, çünkü o yolun sonunu görmeye sadece onların nefesi yetiyor ve karar maçlarında diğer parçaları da sırtlarına alabiliyorlar. Listenin başında gelen isim Bo McCalebb, Fenerbahçe’nin başlattığı saldırının haklı ilk adresiydi. Fakat sakatlıklar bir yana, Simone Pianigiani’nin daha önce de elinde bulundurup verim aldığı ve tertibatına hakim olması beklenen bu makineyi takım yararına kullanmakta iyi iş çıkardığını söylemek şimdilik zor. Şu anda hücumlar McCalebb ile başlıyor ve bitiyor, ancak çevresindeki, her birinin bu ligin elit yetenekleri içindeki yeri sağlam olan, parçaların çoğu doğru rollere oturmamış ve en iyi yaptıkları işten uzaklaştırılmış gözüküyor.

Unutmamalıyız ki Pianigiani, geçen yaz Türkiye’ye geçişine kadar, kariyerinin tamamını henüz 26 yaşında asistan olarak göreve başladığı Montepaschi Siena organizasyonunun muhtelif basamaklarında geçirmiş biri. Bununla birlikte, birinci adam koltuğundaki altı yılında farklı hamurda oyuncularla farklı takım kimlikleri kurdu ve farklı rotalardan başarıya gitme konusunda elinin çok da zayıf olmadığını gösterecek veriler sundu. Onu Ingmar Bergman’a benzetebiliriz çalışma alışkanlıkları bakımından. Ustanın da hayatının büyük bölümünü aynı adada geçirdiği bilinir. Sadece kendi küçük oyuncu topluluğunu tanırdı, filmlerinde on kadar oyuncusu ve değişmeyen bir dekoru vardı: Fårö adası.

Bergman her yeni filminde çok az unsurla her şeyi anlatmaya muktedir olduğunu gösterdi. Yalnızca karakterleri, olay örgüsüne bağlı olarak, yeniden yaratmak ve işlemek gerekiyordu. Pianigiani de kendi adasından ancak, artık üst düzey rekabete devam edebileceği mali kaynaklarla çalışmayacağını fark ettiğinde ayrıldı. Sürgünde ilk yılın kolay geçmesini bekleyemezsiniz. Her şeyi daha da kötüleştiren, hafta sonunda ona hamlelerini test etme fırsatı sunacak kaliteyi göstermeyen ve ikinci çeyrekten angarya halini alan yerel maçlar oluyor. Bu, kuşkusuz, “Avrupa’nın en iyi ikinci ligi” söyleminin göze sokulduğu günlerde incelenmesi gereken bir tezat.

Pianigiani’nin son maçta karşısında bulacağı meslektaşı ise Bergman’a pek benzemiyor: İki farklı kıtada yaşamış ve İtalya’nın tamamını dolaşmış bir koç. Şanslı ki sahadaki en iyi oyuncu, Liv Ullmann, yine favori yönetmeninin saflarında olacak.

Cem Pekdoğru, 2012
10 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 20, 2012

Basketbol Eleştirisinin Bugünü

Eleştirmek üzerine yapılan eleştirilere gerçekten gereksinim duyuyor muyuz? Elbette onlarsız yaşayamayacak değiliz. Ama bununla birlikte, cevabım evet. Disiplinden bağımsız olarak yaratılan şey onu yaşayanlar vasıtasıyla hayatını idame ettirirken, sirkülasyona giren yabancı fikirler çoğu zaman yaratının kendisine dair objektif gözlemlerden daha belirleyicidir. Bu sebepten, bunların yolculuğunu takip etme işinin tahmin edilenin üzerinde fayda sağladığı örnekler mevcuttur.

Başlığın vadettiği kadar kapsamlı bir yazı olmayacak. Amacı daha ziyade birkaç senedir sıradan izleyiciler için rahatsız edici boyutlara ulaşmış bir konuya değinme. Tesadüfen birkaç hafta önce NBA sezonunu selamladığım yazıda söz etmiştim, Cahiers du cinéma tayfasının yaratıcıyı ilahlaştırıp eserin kendisini bir kenara bırakan ve ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesini doğuran o çıkmazından. Bunun bir benzeri de özellikle Avrupa basketbolu eleştirisine hükmeden çevrelerde oldukça yaygın. İlkin sivri bir zekanın ürünü olarak tınlamış meşhur satranç analojisi de eskitildikçe her kullanımda kulağa daha yavan gelmeye başlıyor. “İki koç arasında bir satranç maçı izliyoruz adeta.” Evet, ama küçük bir farkla. Taşlar yerine sahada kendi iradesi doğrultusunda hareket eden, her an hata yapmaya açık insanlar var. Ve bu oyunun en sıradan iki figürünü bile, modern istatistiğin benzerlik skorları ne derse desin, iki piyon olarak tıpkılaştıramazsınız.

Bunu modern toplumların her konuyu kişiler üzerinden tartışma eğilimini kötü bir alışkanlığa dönüştürmesiyle açıklayabilirsiniz. Türkiye’de insanların bazen attıkları çok cesur ve ‘hayati’ bazı adımlarının akıbetini bile, eşsizliğini daha yeni ispat etmiş oldukları kendi istençlerinin değil de lider addettikleri figürün emirlerinin dikte etmesine izin verdiği örnekler yaşanmıyor değil. Düşünme işini başkasına devretmekte hiçbir çekince duymayan bir toplumda doğal kabul edilecek ‘biat kültürü’ de muhtemelen bununla ilişkilidir. Ama ben bunun somut tezahürleriyle ilgilenmek istiyorum.

Eleştiride kullanılan bu kült figürünün eklemlendiği bir diğer sacayağı da bunun üzerine kurulan ve düzenli olarak beslenen birtakım ezberler oluyor. Örneğin şu çok konuşulan “Oktay Mahmuti takımı” hikayesi. Herkes için aşağı yukarı aynı şeyi ifade etmek zorunda, bunu sorgulamanız pek de hoş karşılanmayacak. 2005 yılında Benetton’a 40 dakikada sadece 43 sayı izni verilen o maç bir noktada muhabbete dahil olacak. Tempoyu azaltıp, potaya atılan top sayısını aşağıya çeken ve böylelikle personeller arasındaki kalite farkını minimize etmeyi amaçlayan felsefenin yeni bir yorumu. Yoğun ve paylaşımlı bir savunma anlayışı bunu destekliyor ve gerçekten de Mahmuti’nin bu tercihine konu olan her takımı en tepeye değilse bile, bir alt seviyeye taşınan başarılı sezonlar üretiyor.

Fakat Mahmuti’nin bambaşka bir yorumla Eurocup’ta çeyrek final oynattığı o düşük bütçeli Benetton takımı tamamen göz ardı ediliyor. Bu tempo işinin çok temel bir seçim olduğu ve bir koçun öğretileriyle oluşturduğu yapıyı anlatmaya çalışırken, buna öyle değişmez bir statü atfetmekteki yanılgı pek deşilmiyor. Sinema benzeşimlerini sürdürürsek, bu bir senarist-yönetmenin hikayesini hangi türde anlatacağına karar vermesi gibi. Belgesel mi, yoksa kurmaca mı? İkisinin de anlatıya sunacağı farklı ferahlama alanları var, fakat hikaye için hangisinin işleyeceğini öngörebilmeniz gerekiyor. Bunun kararına vardıktan sonra ise yapılanlar tamamen aynı. Ve işte “Oktay Mahmuti takımı” mefhumunun tartışmaya katılması gereken nokta burası.

Mahmuti’nin Cedevita maçından sonra benzer şekilde tempo üzerinden yapılan gereğinden büyük bir okumayı kapsayan soruyu “Bu yorumları son derece yüzeysel ve yersiz buluyorum” diye karşılamasının sebebi bu. O biat kültürünün dönem dönem adresi olmuş bir kült figürünün semirmiş egosu değil, aksine bu bunalım içinde büyük resmi görebilen bir zihnin oyunu seven bizlere bir jesti.


Cem Pekdoğru, 2012
19 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 08, 2012

Euro Step Previews: Don't Look Back (Anadolu Efes)


By Cem Pekdogru

The synopsis
It was not really breaking news when Anadolu Efes, formerly known as Efes Pilsen, wasted yet another season overpaying a roster full of mediocre players who do not mix well together on paper. Efes has been dealing with that bad habit of overpaying for nearly a decade now, but that was last year when things went really berserk. Not only in terms of money thrown away, but extent of contracts as well. Ilias Zouros actually did a nice job to lead the team to the league finals after taking over that kind of mess. That said, it was nothing more than a rebound romance for Efes.

The feeling of nostalgia with all its overwhelming aspects might be the trickiest subject regarding Generation Y. This endless yearning for the past eventually reaches a point where you romanticize even yesteryear. Well, that last one certainly is not the case with Efes, but the management has had its own share of nostalgia. After getting swept by Ülkerspor/Fenerbahçe Ülker two years in a row under Oktay Mahmuti, they took their first shot at finding the special one in David Blatt in the summer of 2007. While failing again and again at those attempts, they revisited that famous 1996 team which set an unmatched achievement by winning Korać Cup. The Second Coming of Ergin Ataman, a fellow assistant at the same time under Aydın Örs, was never as good as advertised. Ufuk Sarıca’s time at helm was not one bit more successful, nothing to cope with the reminiscences from that particular game against Fortitudo. They even tried to imitate the philosophy blindly and gave a half-chance to Ekrem Memnun, a longtime assistant of Mahmuti, who is hardly a leader in the mold of his predecessors. Every time it looked like a pastiche of a good but outdated thing. Now they found -or think they found- the solution in the problem itself, and pushed the reset button to the summer of 2007.

The newcomers
Desperately stuck in the shadows of Bo McCalebb’s welcome party across the town, Efes pulled the trigger and signed a top-notch point guard maybe for the first time since Damir Mulaomerovic’s arrival from Fortitudo. Despite his promising lockout vacation in Tel Aviv, Jordan Farmar is yet to prove he is capable of holding up to a full season as a primary floor general. Finally he started to make use of his change-of-pace ability and draw contacts at Maccabi. That new look in his offensive game got his miserable free throw rate headed into the right direction. All things aside, only time will tell if they are spot on with that one and my memories as a Lakers fan tend to suggest otherwise.

Preparing for a testing season, Farmar probably does not feel alone under the guidance of veteran playmaker Kerem Tunçeri and also newly acquired combo guard Jamon Lucas. Ex-Hokie made his pro debut with a low-level team in Turkey, but has since established himself as a Euroleague regular. After successful spells with Maroussi, Olympiakos and Galatasaray, he already has 51 appearances under his belt and his all-around game combined with an always-as-high-as-humanly-possible intensity level is certain to help. Speaking of intensity levels, how about Semih Erden? Mahmuti is well aware of the indifferent attitude that made Erden look lost and uninterested most of his time with Cavaliers. It looks as though he has every chance of developing into their only legitimate low-post threat. Not really the type of hefty big man they need badly to protect the rim, but his finesse moves are too good to look past.

Efes needs to sprinkle a few more bodies into the mix this time around, considering the post-lockout struggles they went through last season. Birkan Batuk is known to bring hustle to the game, but looks likely to be a marginal role player in this Efes roster. He is not quite Caner Topaloğlu 2.0 though and has a big edge on two energizing bunnies like Sinan Güler and Doğuş Balbay offensively thanks to his decent shooting touch. Regardless, it is no secret why they coveted a guy like Josh Shipp to add to the firepower.


The key: Coaching (Stat to know: 110 percent)
Even if it seems quite premature, given the imbalance in this present core, Efes fans have a strong belief that Mahmuti will turn their fate around once again. They understandably want to see some toughness and defensive discipline from their team, once the defining attributes of Efes tradition. Recognized as a rare defensive mind, Mahmuti leaves no room for any concern in this matter. But make no mistake that it will be the most challenging season he has ever faced.

Maybe a cliché, but Mahmuti has a reputation for getting 110% from his team. Surrounded by guys like Sasha Vujacic and Stanko Barac, that is exactly what he will have to do if he wants to rebuild a defensive identity coming off of a woeful season in that respect.

The flaw: Uncertainty on offense (Stat to know: 24 percent)
Yes, defensively this Efes roster includes some shaky performers to say the least. But early impressions indicate that bringing a flow to the offense is an even greater priority. The roles should be defined as soon as possible to put the team on the road to consistency.

During his short tenure with Maccabi, Farmar led his team with a usage rate of 24% that made him seventh most-used player in the league overall (with 15.26 possessions per game) and that is the exact same amount Efes let the offense funnel through Vujacic last year. In the absences of Lucas and Erden, they seemed to rely on this ongoing (second) reunion of Farmar and Vujacic too much in Rixos Cup. And yet again, my Lakers memories insist that Mahmuti needs to reestablish the offensive hierarchy and reduce the latter’s role to a catch-and-shoot option for the best of both parties.

Lucas has a big opportunity to be a focal point in Mahmuti’s pick-and-roll heavy offense after the successful season they had together. His ability to finish at the rim also stands out as a rarity in this Efes roster. Then there is Barac, who I believe with a gentle nudge from his coach, can redefine who he is. (Feel free to get nostalgic about that one solid season in Vitoria.) Dusko Savanovic has always been a hard player to figure out, but he is likely to fare better in an offense that brings ball movement back.

The expectation
“Let’s not dig into past again. I’m happy, if we managed to draw respect.” These are the words that spilled from Mahmuti’s mouth in a Euro Step interview last spring, when he was asked about those stingy Efes teams from the mid-2000s. A rigorous group play is on the horizon and the new Top 16 format may be too demanding for a team that lacks depth in several crucial areas. But to me, this quote alone proves that Mahmuti is simply the one to debunk illusions of nostalgia plaguing this club for a long time.


C: Semih Erden / Stanko Barac / Ermal Kuqo
PF: Dusko Savanovic / Kerem Gönlüm
SF: Sasha Vujacic / Birkan Batuk
SG: Jamon Lucas / Sinan Güler
PG: Jordan Farmar / Kerem Tunçeri / Doğuş Balbay

Ekim 05, 2011

ELA Uncensored: Fenerbahçe Ülker



By: Cem Pekdogru / @pekdogru

Back in the autumn of 2001, each member of Turkish national basketball team was feeling like a rockstar after their band The 12 Giant Men had broken the heart of a young Dirk Nowitzki on its way to the final game. But when the days were over and they returned to their club teams, they found a cruel reminder of the cold reality: empty arenas. The more experienced ones on the Fenerbahçe Ülker roster could only hope that it wouldn’t be the same after Kerem Tunçeri’s last second heroics in the Worlds semis. Clearly it was nothing close, when they saw a packed house before the game against Montepaschi Siena. An average attendance of 13,926 was enough to assure their place at the top of the Euroleague.

On the court, they seemed to be shaking off the rust after four years under Bogdan Tanjevic. Their bad habit of tending to a static offense gave way to a more fluid team game. With new players fitting in well and Roko Ukic pounding the rock most of the time, one can argue all the hard work was done without Neven Spahija lifting a finger. But even untrained eyes could tell the relief on the faces of those guys.

After back-to-back wins against big guns like Barcelona and Montepaschi, the summer came too early to Fenerland. But it went away too fast. A laundry list of maladies beginning with the news that called the season off for the back-up point guard Engin Atsür built up quickly. A serious ligament injury sidelined a young and emerging talent in Gasper Vidmar. Later in the season, each member of the wing player rotation had his own share of injuries. Veteran Mirsad Türkcan made a timely contribution in Top 16 phase but it was only a Band-Aid to stop the bleeding from the Vidmar injury. The savior could be Emir Preldzic who, with Vidmar, once was at the focal point of every criticism on Tanjevic ironically. However Turkcan’s injury left Fenerbahçe Ülker one big man short, and that was more than they could handle. We were at the point where no sexier way was possible to sum up the season than this.

“Summer is winter’s cure” suggests a musician who has a word or two to say about the theme of devotion. A random Fenerbahçe fan wanted to believe that in his heart of hearts. Yet what summer has really brought was more misery. The club president remains in custody over allegations in match-fixing. Haunted by the echoes of the scandal, all activities in the club got frozen. They were lucky to have completed the transfers of a shiny prospect in Bojan Bogdanovic, James Gist and his fellow teammate Curtis Jerrells before.

Despite all three additions coming off solid Euroleague seasons, clouds of doubts hover around the fan base. High-profile signings by Anadolu Efes raised the bar for Fener for sure. And the fact that their arch rivals, Galatasaray, are set to play Euroleague basketball adds another dimension to the competition. The worries about the frontcourt depth are so heavy that even underperforming players like Darjus Lavrinovic and Sean May are mentioned as key losses. Ukic’s clutch time abilities are widely open to discussion after last season and Preldzic doesn’t look comfortable with the status of alpha dog at all. They used to struggle to close out the games and losing the biggest winner of the last decade in European basketball definitely doesn’t help matters. Although there is a good chance of Jerrells silencing most of the doubters over here, the former Baylor Bear clearly can’t compete with the qualities that Sarunas Jasikevicius brings to the table. Adding Bogdanovic to the mix at the wing positions looks like an upgrade at first sight, but Tarence Kinsey is ready to prove such a suggestion wrong.

In the big picture, however, I think the roster is more than capable of dealing with all the aforementioned departures and just needs a few tweaks around the edges. (They should do better than Hakan Demirel though.) Regarding the everlasting Final Four Talk… You all know that the motivation of being the host country works slightly different for us, but I don’t think Fenerbahçe Ülker is there yet.


Biggest Acquisition: Bojan Bogdanovic. Even in the lockout dynamics, Fenerbahçe Ülker didn’t look to opportunities beyond Europe. But at least they have one player whose name was called by Adam Silver (NBA’s answer to Waylon Smithers) last June. His numbers from last year’s campaign are impressive, no question: 18 points, 3.5 rebounds, 1.8 assists, 1.7 steals. Add to that, he was the lone bright spot for Croatian NT in a forgettable tournament. He still has things to prove as a part of a truly competitive team. But early impressions from pre-season games say that Fener’s gamble on him is destined to pay off.

Biggest Loss: Tarence Kinsey. One of the best kept secrets in today’s basketball? Not even close. But at least once in a season, he makes you think he is. If things fit together well, a team possessing Ömer Onan, Preldzic, Marko Tomas and Bogdanovic is inches away from finding the perfect combination. But if Spahija struggles his way out of the major changes in the team structure, Kinsey’s wide array of scoring mechanisms is likely to be missed. Additionally, the energetic duo of Onan and Kinsey was a massive headache for opponent scorers. Kinsey is in search of a new partner at the moment and avoids any sort of eye contact with Sasha Vujacic.

Swingman: Gasper Vidmar. Türkcan is too old to recover fully from that kind of injury. Once a passionate hustle player, Kaya Peker seemingly doesn’t care anymore. (Once a hustle player, always a hustle player?) Far from his dominating days at youth level, Oğuz Savaş has legs of a dead man. Gist, an elite rebounder, also exacerbates a team-wide problem: He is not a good one-on-one defender by any means. Are all these enough to justify allowing Mario Kasun to score 35 points? I believe not. And Vidmar should think the same way. The Slovenian is the strongest candidate to alleviate Fenerbahçe Ülker’s woes in the paint. Presuming he stays healthy, I expect a big season from him.

Best Drinking Buddy: Engin Atsür. Even though I spotted Demirel at a rock festival last summer, another point guard wins the edge. (Children, rotating Suede albums heavily can do damage to your shooting skills.) Atsür was every mother’s dream son-in-law during 2006 Worlds. The former Wolfpack has a chilled out life style and a very down-to-earth personality. He seems like a guy you wouldn’t mind sharing a glass of bourbon and singing along to Tom Waits songs with. (It’s guy love!)

Most Likely to Hold Up Euroleague Final Four MVP Trophy: Ömer Onan. Only if they face Galatasaray in the final game.

Prediction: Quarterfinals. Season ends with a 4-game series.

Cem Pekdoğru has a blog at numaraiki.blogspot.com and contributes to SalsaBasket and you can follow him on Twitter @pekdogru.

Mayıs 06, 2011

Final-Four 2011: Basketbol Eve Dönüyor


THY Euroleague'de bugün başlayacak olan Dörtlü Finaller (Final Four) öncesi nefesler tutuldu. Dördüncü kez Euroleague finallerine ev sahipliği yapan Barcelona'da Palau Sant Jordi'de oynanacak bu basketbol şölenini Cem Pekdoğru, Eurosport.com Türkiye için yazdı.

Dünya spor çevreleri Wembley’deki Şampiyonlar Ligi finali için nefeslerini tuttu ve 28 Mayıs’taki finalin taraflarının da belli olmasıyla Ian Broudie’nin yazdığı malum şarkı dilimize pelesenk olmaya başladı. Fakat o finalden önce, bugünden itibaren bazılarımızın gözleri kıta basketbolunun en büyüğünün belirleneceği Palau Sant Jordi’ye çevrilecek. Barcelona için ‘basketbolun beşiği’ demek birçok şehre haksızlık olacaktır. Ancak dördüncü kez Euroleague finallerine ev sahipliği yapmakta olan Barcelona’nın, yalnızca Juan Antonio “Epi” San Epifanio’nun 18 senelik kariyerinde oynadığı yegane şehir olma onuruyla bile bu titrin hakkını vereceğinden şüpheniz olmasın.

Ev sahibinin sürpriz olarak görülen erken vedası karnaval havasından biraz çalacaktır. Bizim adımıza da dönem dönem performanslarıyla burası için ışık veren takımlarımızın, çoktan yerel rekabete geri dönüş yapmış olması... Ama uzun bir süre sonra ilk kez bu Final-Four, ortaya doğal bir favori çıkarabilmiş değil. Buna paralel olarak geçen seneki Partizan gibi bir Cinderella hikayesinden de bahsedemiyoruz ve gerçek bir denge söz konusu. (Tarihte ilk kez Final-Four katılımcılarından herhangi birinin sezon içi galibiyet derecesi %75’i aşmıyor.) Yani tarafsız bir basketbolsever için zemin hiç olmadığı kadar müsait ve ilk yarı finali iple çekmeye başladık.

Montepaschi Siena
Katılımcılar arasında bir Cinderella hikayesinin göze çarpmadığını söyledik, ancak Siena’nın yolculuğu da neredeyse mitik bir rotayı takip etti. Takımın hücumlarının büyük çoğunluğunu işleten Bo McCalebb’ın Top 16 öncesi sakatlanması ve direksiyonun gerçek anlamda bir oyun kurucu olmayan Nikos Zisis’e kalmasına rağmen büyük savunma disiplinleriyle Efes Pilsen’in de bulunduğu gruptan çıkmayı başardılar. Sonrasını birçoklarınız biliyor, çeyrek final ilk maçında Olympiakos’tan tam 54 sayı fark yediler. Görülmemiş bir şeydi. Seriyi 3-1 ile geçtiler. Bu daha da başka bir şeydi. Simone Pianigiani’nin dehası ve oturmuş savunmalarıyla buraya geldiler, ancak sonuna kadar gideceklerse McCalebb grup maçlarındaki formuyla işin içine dahil olmalı.

Panathinaikos
Çeyrek final safhasında dört tane çok yoğun seri izledik, fakat içlerinden en öne çıkanı kesinlikle Panathinaikos’un ev sahibini safdışı bıraktığıydı. Barça’nın o seride verdiği antrenman, ironik biçimde PAO’nun Barcelona’daki en büyük kozlarından biri olacak. Rakiplerine oranla daha komple bir takım görünümündeler. Gerek kenar yönetimi, gerekse de oyuncu grubu olarak bu seviyede daha fazla tecrübeleri var. Bakalım, Yunan basketbolu için kötü geçen bu sezonu Yoncalar unutturabilecek mi?

Maccabi Electra
Ülke basketbolu olarak Final-Four’dan uzak 10. yılımızı kutluyoruz. Kulüplerimizin harcadığı paraları düşününce, bu işte bir terslik olduğunu hissediyoruz. Sebebini görme noktasında Final-Four her zaman yardımcı oluyor, eksik olmasın. Bu sene bir kez daha memleketten ayağına teneke bağlayarak gönderdiğimiz bir basketbol adamı orada ve biz uzaktan izliyoruz. David Blatt’in ne kadar büyük bir sistem koçu ve aynı ölçüde bir kadro mühendisi olduğu konusunda en sağlıklı veriyi verecek kadrolardan biri bu. Belki o Rus milli takımından bile daha cömert bu hususta. Geçen sene Pini Gershon yönetiminde kıtaya gelen sıradan Amerikalılar olarak gözüken Doron Perkins ve Jeremy Pargo’nun bu sene yaptıklarına bakabilirsiniz. Ön çapraz bağlarını yırttığı için Barcelona’da takımı tribünden destekleyecek Perkins, belki de geride kalan sezonun en iyi savunmacısı idi. 2007’de Viktor Khryapa’nın yaptığına benzer bir diriliş gösteren Lior Eliyahu, her röportajda kredileri Blatt’e yönlendiriyor. Ve ilk kez bütün güçlü yanlarından faydalanılabildiğini hisseden Chuck Eidson... Perkins’in sakatlığı olmasa buradaki net favorim olacaklardı. Yine de zorlayabilirler.

Real Madrid
1998 yılında Palau Sant Jordi’de yapılan ilk Final-Four, aynı zamanda Euroleague tarihinin en genç şampiyon koçlarından birini selamlıyordu: Ettore Messina. Real Madrid’in buraya onunla gelmesini, zannedersem bütün basketbolseverler tercih ederdi. Ancak -başta Felipe Reyes ve Jorge Garbajosa- takımdaki bazı büyük isimler konusundaki radikal tasarrufları, onun Madrid serüvenine erken bir son yazıyordu. 1996’dan beri ilk kez Final-Four’dalar ve bunda en az başlarındaki Emanuele Molin kadar Messina’nın da payı var. Özellikle Nikola Mirotic, Sergio Llull ve Ante Tomic gibi gençlere verdiği büyük sorumlulukla. Messina buraya gelmiş olsaydı bile, ilk ziyaretinde elinde bulundurduğu Antoine Rigaudeau, Predrag Danilovic ve Zoran Savic kalibresinde isimler olmadan işi çok kolay olmayacaktı. Molin bunu başarabilir mi, elbette kolay değil. Ancak Svetislav Pesic’i böyle bir sezonda büyük ödülden alıkoyan bir takım her şeyi yapabilir.