EVRENSEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EVRENSEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aralık 07, 2015

Kayıp Tünel



Gece gelen bir telgraf daha... Kobe Bryant, serbest vezinde, basketbola vedasını duyuruyor.

Gözü hâlâ Kobe’nin üzerinde olanları yerinden sıçratacak bir haber değil bu. Son sakatlığından yüzde 20 isabetle maç başına sekiz üçlük deneyen bir oyuncu olarak dönmüştü ve günleri sayılıydı. Michael Jordan gibi bir veda turu yapmayacağını söylüyordu sık sık. Son maçını izlerken bile izlediğimizin son maçı olduğunu bilmemizi istemiyordu. Bunu bir zayıflık olarak mı görüyordu? Hâlâ bu sözde zayıflıkları dert ediyor muydu gerçekten? Ya da her biri yüz milyon doları aşan değerde kontratlara, sponsorluk anlaşmalarına imza atarken bile asıl kazananın kendisi olmadığını hisseden bir “televizyon yıldızı” olarak, bu uydurma turun da bir ürüne, mezarlıkta tertiplenen ticari bir panayıra dönüşmesinden mi rahatsızlık duyuyordu? Gerçekten kazanmak istiyorsa bunu Duncan ve Nowitzki gibi yıldızları takip edip daha düşük bir yıllık ücrete gönül indirerek ispatlaması gerektiğini buyuranlara “Neden fedakârlıkta bulunan ben olacakmışım ki?” diye karşı çıkan birinden bunu pekâlâ bekleyebilirdik.

Sezonun açılış maçında Kobe ve Lakers, Timberwolves’u ağırlıyordu. Duygusal bir maç olacaktı. Hava aydınlanmak üzereydi. Bir gün geçmesine rağmen hâlâ Flip Saunders’ın ölüm haberini hazmetmeye çalışıyordum. Oyuncular hava atışı için pozisyonlarını aldıklarında da gördüğüm daha çok Flip’in izleriydi: bir düşün gölgeleri. Birkaç hücum sonra bunun Kobe ve Garnett’i karşılıklı izleyeceğim son sezon olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Kobe’den emin değildim ama Garnett’in geri dönmeyeceği kesindi. Bu sırada Kobe, ligdeki yeni süperyıldız adaylarından Andrew Wiggins’in üzerinden ilk saha içi isabetini buldu.

Bu basketle 2013’ün Mart ayına döndüm. Lakers felaket bir sezon geçiriyordu. Howard ve Nash’in sahadaki hallerini görmeye katlanamıyordum. 20 sayıya ulaşmak için 20 şut atmak zorunda olduğu verimsiz gecelerde bile suçu Kobe’de aramıyordum. Bununla birlikte, belleğimde büyük bir yer kaplayan mucizevi Kobe gecelerine bir yenisini ekleyebileceğini de zannetmiyordum. O Mart ayında bir gece, Raptors’a karşı, Kobe tam da bunu yaptı. Herkesin ümit kestiği bir maçı önce uzatmaya taşıdı. Takım savunma yapmadığı için hücumda hata payı neredeyse sıfırdı, fakat efsunlu bir uzatma devresinin sonunda Raptors’ı bir kez daha tek başına yendi.

Alan Anderson’ın çaresiz gözlerini, kenarda takım elbisesi içinde ayağa kalkan Pau Gasol’ü düşünmeyi bırakıp maça geri dönüyorum. Kobe hemen hemen aynı noktadan üç şut daha deniyor, bunların ilkinde yaptığı crossover ile Tayshaun Prince’in hayaletini ekarte etmesinin ardından salonda büyük bir gürültü kopuyor. Ama üç şut da çembere girmeyi reddediyor. Bu resme alışkınım. O ağır sakatlıklardan sonra 2013’ün Ocak ayı bile tarih öncesi çağlar kadar uzak artık Kobe için. Staples Center sakinleri de bunu biliyor. Buna rağmen o zayıf crossover karşısında büyülenmiş gibi davranmaya çalışıyorlar. Bu kolektif “orgazm taklidi” acı verici bir şey mi, yoksa bilakis sporun yol açabileceği en güzel şeylerden birini mi izliyorum? Kobe ilk molaya 1/5 ile giderken sağ üstteki çarpıya tıklıyorum ve bu soruyla birlikte yatağa giriyorum.

Geçtiğimiz Pazar gecesi, Staples Center’ın boş koltuklarına bıraktığı bir mektup ve The Players’ Tribune’a astığı bir aşk şiiriyle karşılıyordu Kobe milyonlarca hayranını. Taraftarlara teşekkür ediyor, basketbol topuna ise son bir serenat yapıyordu. Bir yandan da bu veda turuna –tüm o yalancı büyülenme nidalarıyla beraber– ihtiyacı olduğunu itiraf ediyordu sanki. Takımına ne kadar zarar verdiğini ortaya dökmek için sıraya giren ileri istatistik meftunu yeni nesil yazarlara da “Hiç zahmet etmeyin,” diyordu, “zaten biliyorum.”

Vakit geldi. 24 numaralı oyuncunun işi tamam. Onu hak ettiği gibi uğurlamak için dört aydan fazla zamanımız var. Mektubun sabahında herkes bunun farkında, en iyi Kobe hikâyelerimizi sıralamaya başlıyoruz. 81 sayı attığı gece nerede olduğumuzu soruyoruz birbirimize, “İstanbul’da deli kar yağıyordu” diyoruz. Üç çeyrekte 62 sayı attığı Mavericks maçının daha etkileyici olduğunu iddia ediyor biri. Üst üste dokuz maçta 40 sayı barajını aştığı olağanüstü seriye ait bir maçı yakalayacak kadar şanslı olanlar, böbürlenme fırsatını kaçırmıyor. Ama bu sabah en güçlü hikâye sizin olmasa da olur. Listelere girmeyecek bir Raptors maçı, 34 yaşındaki bir Kobe bile işinizi görebilir.
Hiçbir zaman tünelin ucunu görmediğini, sadece kendisini bir tünelden koşarken gördüğünü yazıyor bir dizesinde. Yirmi yıllık bir tünel aslında bu. Ya da başka bir ifadeyle, yirmi yıl uzunluğunda bir tünel-zaman. Yalnızca Kobe’yi değil, onunla birlikte içine adım atan herkesi dönüştüren bir tünel. Sezon sonunda bu tünelden çıkıyoruz. Bize Garnett’in, Duncan’ın, Nowitzki’nin tünellerinden çıkan başkaları katılacak. Onca yıldan sonra güneşi yeniden göreceğiz. Yakıcı olabilir. Ve yeni bir tünele girmeye bir daha asla cesaret edemeyebiliriz.

Cem Pekdoğru, 2015
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ağustos 06, 2013

Soçi'ye Boykot? [Çeviri]

İsimleri kolay kolay aynı yazıda buluşmayacak üç kişi: Vladimir Putin, John Carlos ve Harvey Fierstein. Putin, elbette, judo hünerleriyle, ‘ödünç aldığı’ Super Bowl yüzüğüyle veya zehirlediği düşmanlarıyla namını duymuş olabileceğiniz Rusya devlet başkanı. Harlem’de doğup büyüyen John Carlos, 1968 Olimpiyat Oyunları’nın 200 metre madalya töreninde ırkların eşitliği ve insan hakları adına yumruğunu havaya kaldıran iki atletten ismi Tommie Smith olmayan. Harvey Fierstein ise… Harvey Fierstein işte. Tony Ödülü sahibi, ikonik Broadway sanatçısı ve uzun süredir bir LGBT hakları aktivisti. Bu tamamen farklı üç dünyaya ait tamamen farklı üç insanın yollarını dramatik biçimde kesiştiren, geçtiğimiz hafta The New York Times’ın konuk yazar sayfasında Fierstein tarafından kaleme alınan ve Rusya’nın Soçi kentinde düzenlenecek 2014 Kış Olimpiyatları’nı boykota davet eden iğneleyici bir yazı oldu.

Fierstein çağrısının nedenini henüz açılış cümlesinde doğrudan doğruya açık ediyor: “Rusya Başkanı Vladimir V. Putin, eşcinsellere savaş ilan etti.” Bunun bir mübalağadan ibaret olduğu yanılgısına kapılanlar için Rusya, herkese yetecek kadar delil sunuyor. Putin ve Rusya’nın vekilleri, ülke çapında eşcinsel yaşamı her veçhesiyle kriminalize etmek için hazır görünüyorlar. Rus Duması yakın zamanda “gelenek dışı cinsel ilişkilerin” propagandasını yasaklayacak bir tasarıyı oy birliğiyle (436-0) onadı. Bu yasanın kapsamı öyle geniş ki herhangi bir kamusal alanda (internet forumları, okul derslikleri ya da bir sokak köşesi) salt LGBT bireylerin varlığını tanımış olmak bile hapis cezası için geçerli bir neden oluşturuyor. Yine Putin döneminde sadece gey çiftlerin değil, yalnız yaşayanların veya evli olmayan çiftlerin de evlat edinmesi yasa dışı ilan edildi. Tüm bunlar evlilik eşitliğinin yasalaştığı bir ülkede oldu. Ve sonu gelecekmiş gibi de gözükmüyor. Bir önceki başkanımızın “Pootie Poot” lakabını taktığı (gerçekten!) yakın dostu, gey olduğundan şüphe duyulan turistlere iki haftalık hapis cezası öneren bir yasanın da altına imzasını attı. (Son olarak dört Hollandalı turist “çocukları eşcinselliğe özendirdikleri şüphesi” ile tutuklandılar.)

Vladimir Putin şu anda, Rusya yasalarına dayanarak, Papa’yı tutuklatabilir.

Bu yasalaştırma bombardımanının, pek çoklarınca, bir dizi şiddet olayını ve muhtelif cinayetleri tetiklediği düşünülüyor. Hükümetin eşcinsellere yönelik nefret suçlarının takipçisi olmak gibi bir derdi yok, fakat bir ankete göre Rusya’daki LGBT bireylerin %15’i -yalnızca son 10 ay içerisinde- bizzat fiziksel bir saldırının adresi oldu.

Harvey Fierstein yasa koyucuların, Olimpik sporculara ve seyircilere de “gey oldukları şüphesiyle” tutuklanabilecekleri yönünde gözdağı verdiğine dikkat çekiyor. Ardından Putin yönetimindeki Rusya’yı Nazi Almanyası ile benzeştiriyor: “Olimpiyat Komitesi, boykot tehdidiyle birlikte, bu yasaların kaldırılmasını talep etmek zorunda. 1936’da dünya, Almanya’daki Olimpiyat Oyunları’na katıldı. Katılımcılardan pek azı, Hitler’in Yahudi karşıtı siyaseti hakkında ağzını açabildi. O gün o kararı verenler şimdilerde gururla Jesse Owens’ın zaferini işaret ederek geçmişi  yad ediyorlar. Bense aynı günleri, Holokost ve dünya savaşının gerçekliği altında tiksinerek işaret edebiliyorum. Tahammülsüzlüğe tahammül göstermenin bir cezası olmalı.”

Fierstein’ın boykot çağrısı, Rusya içinde de yankı buldu. 23 LGBT aktivistinin imzasını taşıyan bildiride şöyle yazıyor: “Rusya’daki LGBT komünite, varlığına devam etmek için acilen uluslararası desteğe ihtiyaç duyuyor. […] Eşcinsel karşıtı şiddet, Vladimir Putin rejiminin yanına kar kalmamalı. Rusya mallarını ve şirketlerini ve Soçi’deki Olimpiyat Oyunları’nı boykota çağırıyoruz.”

Bununla birlikte, Kış Oyunları’na boykot çağrısını yanlış bir taktik addeden LGBT toplulukları da var. Rusya’nın önde gelen LGBT aktivistlerinden Nikolay Alekseyev, bunun yerine 7 Şubat’taki Kış Oyunları açılış töreniyle eş zamanlı düzenlenecek bir Soçi Onur Yürüyüşü teklif etti. Alekseyev’in kitleleri harekete geçirme konusunda kayda değer bir gücü var. Daha önce Alekseyev’in, oyunlar süresince LGBT sporcuların ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir korunak alanı olarak tasarladığı, “Soçi Onur Evi” de Adalet Bakanlığı tarafından henüz proje aşamasındayken engellenmişti.  Alekseyev’e göre, “Bir onur yürüyüşü düzenlemek; tüm dünyanın dikkatini Rusya’daki devlet güdümlü homofobiye yöneltmek ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ikiyüzlülüğünü teşhir etmek adına çok daha etkili bir yol olacaktır. Yaşasın 2014 Soçi Onuru!”

Boykot çağrısının akıbetinden bağımsız olarak, Putin’in LGBT komüniteye düzenli saldırısını Soçi Olimpiyatları ile birleştirmek büyük bir politik dehaya delalet. Sadece anaakım medyada görmezden gelinen bir meseleyi uluslararası ilginin odağına taşımak manasında değil, Soçi pekala otoritesi sarsılmaz görünen Putin’in Aşil topuğu olabilir. Soçi’nin astropik ikliminde hiç akıl karı olmayan sebeplerle düzenlenecek bu Kış Oyunları, geçmişteki -yaz ve kış fark etmeksizin- tüm Olimpiyat Oyunları’ndan daha pahalıya mal olacak. Her şeyden evvel Putin’in iş ortaklarına ‘ihalesiz olarak’ verilen inşaat kontratları, kamuya ait fonlardan 30 milyar doların uçup gitmesine neden oldu. Bu bir Olimpiyat değil. Bu daha ziyade bir soygun. Haşmetmeab Putin günden güne daha çok şu modele yaklaşıyor: Ucuz bir taktikle LGBT komüniteye saldırarak, gündemi -Soçi’de olup bitenin, bir şahikası gibi durduğu- büyük hız kazanan yolsuzluk ve adaletsizlik vakalarından temizlemek.

Fakat bu saldırıları durdurmanın en iyi yolu boykot mu? ABD ve diğer ülkeleri oyunlardan çekilmeye çağırmak, yakın zamanda Rusya’daki Onur Yürüyüşü’nden ajanslara düşmüş gaddar fotoğrafları gören herkesten çabuk bir sempati toplayacaktır. Bunun gerçekten etkili olup olmayacağı ise daha çetrefilli bir soru. 1935’te Amatör Atletizm Birliği, Berlin’de düzenlenecek 1936 Olimpiyatları’nı boykot etmenin kıyısından dönmüştü. Jesse Owens’ın destansı performansı ve dört altın madalyasına rağmen, o gün ABD’nin aksi yönde karar alıp, mevcudiyeti ile Hitler rejimini meşru kılmamasının çok daha esaslı bir hareket olarak tarihe geçeceğini reddetmek zor.

Öte yandan, Başkan Jimmy Carter ve ABD’nin Moskova’daki 1980 Olimpiyatları’nı, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini öne sürerek, boykot etme kararı ise bugün herkesçe yapmacık bir Soğuk Savaş pozu olarak görülüp lanetleniyor ve bunun bir grup sporcuyu rüyalarını gerçekleştirme olanağından alıkoymaktan başka bir getirisi olmadığı ifade ediliyor.

Açılmış bir gey olan (aynı zamanda bir Rus ile evli) Amerikalı artistik patinajcı Johnny Weir da aynı paralelde, bu tip bir tutumun Rusya’dan çok sporcuları cezalandırmak olacağı düşüncesiyle olası bir boykotun açıkça karşısında yer alacağını dile getiriyor: “Rusya’nın benim halkımı tutukluyor, bir azınlığa duyduğu nefreti açıkça gösteriyor ve insan haklarını her yönden ihlal ediyor olduğu gerçeği yürek burkan büyük bir rezalet ama ben yine de yarışacağım. Hiçbir polis memuru ya da hükümet, beni Olimpiyatlar’da yarışmaktan mahrum edemez.”

Güçlü bir beyan. Ne yazık ki kimseyi herhangi bir konuda yüreklendirmediği gibi, LGBT sporcuların, seyircilerin ve onlara destek verenlerin nasıl olup da Olimpiyatlar’ı bir mücadele platformu olarak yeniden tanımlayabilecekleri konusunda da yol gösterici bir yanı yok.

Putin’e baskı kurmak isteyen cesur sporcu-aktivistler için ideal senaryoyu gözler önüne seren ise son köşe yazısıyla Dan Savage oldu: “Bir boykot olmayacaksa -LGBT ve LGBT destekçisi sporcular Soçi’deki Kış Olimpiyatları’nda yarışacaksa- oyunlar sırasında en az Tommie Smith ve John Carlos’un Mexico City’deki hareketi kadar kuvvetli ve zihinlerde yer edecek bir protesto düzenlenmeli. Tüm dünyanın gözleri onların üzerindeyken, madalya töreni sırasında.”

Harika bir yaklaşım. Bugün çok azımızın hatırladığı bir şey; 1968 Olimpiyatları öncesinde Afro-Amerikan sporcular ve onları destekleyenler örgütlenmiş ve bir boykot çağrısı yapmışlardı. Boykot işi yatsa da, Lew Alcindor (Kareem!) bunu umursamadı ve oyunlara katılmadı. Tommie Smith ve John Carlos ise oraya gittiler, kürsüye çıktılar. Protestolarını da yanlarında taşıyarak… İki farklı politik tavır. Bugün hangisini hatırlıyoruz?

“Boykot mu, protesto mu” tartışmasındaki düşüncelerini almak için John Carlos’a telefon ettim.

“İşin özü şu ki; evinde oturursan, mesajın da seninle birlikte evde oturur. Adalet ve eşitliğin yanında duruyorsan, hislerini ilan etmek için olabilecek en büyük megafonu bulma mecburiyeti de beraberinde geliyor. Mesajının toprağa gömülmesine izin verme, kendini toprağa gömme. Sesini kitlelere duyurmak boykotun çok ötesinde. Biz evde oturmayı seçseydik, bir daha hiçbir zaman gerçek anlamda sesimizi çıkaramayacaktık.”

Dr. Carlos’a haklı olabileceğini fakat bunun ancak birisinin ortaya çıkma cesaretini göstermesi ve sonunda da hesabı üstlenmesi ile mümkün olabileceğini söyledim. Madalyanı kaybedebilirdin, Olimpiyat Köyü’nden atılabilirdin ve bir spazm gibi işleyen kısa süreli medya desteğinin ardından sular çekildiğinde yıllar boyu orada kalmak üzere dışarı itilebilirdin. “Evet, bu cesaret gerektiriyor. Ama yaptığının doğruluğundan eminsen, o doğruyu yaparsın. Eğer ileri gidilecekse, birileri fedakarlıkta bulunmalı. Yaptığının karşılığını görmeye ömrün belki yeter, belki yetmez. Ama doğruyu yapmışsan, fedakarlığın mutlaka takdir bulacaktır.”

Amerikan Olimpiyat Komitesi, Soçi Oyunları’nı boykot etmeyeceğini açıkladı. Rusya’daki politik ve fiziksel saldırıların karşısında bir ışık yakmanın en iyi yolu, bu mücadeleyi Soçi’ye taşımak olacak. Saha içinde ve dışında. Sonrasında ise -bunun olacağından bir kuşku duymuyorum, soru ne zaman olacağı- Greenwich Village’da büyük bir panel düzenlemeliyiz. Harvey Fierstein, John Carlos, Tommie Smith ile birlikte Soçi’yi saldırıların durdurulması talebi için bir sahne olarak kullanma cesaretini gösterecek herkesin katılımcısı olabileceği büyük bir panel… Belki Putin’i de davet ederiz. Böylece her gün şeytanlaştırmaya çalıştığı insanlarla tanışma fırsatı bulur. Aman yüzüklere dikkat!

Cem Pekdoğru, 2013
5 Ağustos 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mayıs 28, 2013

Bir Çiçek, Kaç Bahar? (I)

Geçtiğimiz ayın sonunda Amerikan spor kültürünü baştan aşağı değiştirebilecek, esaslı bir kararın haberini aldık. 12 NBA sezonunu ardında bırakan Jason Collins, büyük liglerde aktif sporculuk yaşamını sürdürürken “açılan” (cinsel kimliğini açıklayan) ilk gey oldu. 

Kişisel hayatını daimi bir işkence haline getiren bu sırdan azade olmak isterken, temel saiklerinden biri doğru yöndeki örgütlü bir ilerlemenin ilk adımını atmaktı. Sports Illustrated’daki -birçok spor yazarının kariyerine meydan okuyacak kadar etkileyici bir üslupla yazılmış- açıklama metninde, geçen sezonki koçu Doc Rivers’ın sözlerini alıntıladı. “Bir yere çabuk ulaşmak istiyorsan, tek başına yola çık. Fazla mesafe katetmek istiyorsan, grup halinde yola çık.” Açıkça destek talep ediyordu. Takım arkadaşlarından, meslektaşlarından, siyaset adamlarından, Stanford mezunlarından, herkesten. Ve bunların her birinden, başta tahayyül edemeyeceği kadar büyük bir destek aldı. Aslında karşımızdakinin homofobinin son kalelerinden olan, halen testosteronun yönettiği bu maço çevreyi dönüştürebilecek kadar esaslı bir haber olduğunun ayırdına varmamızı sağlayan şey metnin kendisi değil, bu tepkilerin işaret ettiği tonu tamamen farklı yeni bir dilin suretiydi.

14 yıllık hakemlik kariyeri 2009’da futbol federasyonu, askeriye ve mahkemenin el birliği etmesiyle geri dönüşü olmayan bir yola sokulmaya çalışılan Halil İbrahim Dinçdağ’ın mücadelesi ise (kimseyi şaşırtmayacak ama) görece sessiz sedasız devam ediyor. Davanın 21 Mayıs’taki sekizinci duruşmasında sunulan bilirkişi raporu yeni bir umut kapısı araladı. Ancak tıpkı Collins gibi, Dinçdağ da özel yaşamının kendi iradesi dışında ifşa edilmesi ve meslek haklarının elinden alınması üzerine başlattığı bu mücadeleyi bunlarla sınırlı görmüyor. Artık sadece spor dünyasını temizlemekle ya da gelecekteki hakemler için bir örnek teşkil etmekle ilgilenmiyor, günlük hayatın her alanında nefret söylemi eşliğinde toplumun dış çeperlerine buyur edilen tüm “marjinal” ilan edilmiş kimseler için bir öncü olma amacı güdüyor.

Geçtiğimiz ay içinde Dinçdağ’ın siddethikayeleri.com’a verdiği, yaşadıklarının kabaca bir izleğini sunan söyleşi fazla yankı bulmadı. Neden sonra bu söyleşi sırasında elindeki bir pankartla verdiği poz, sosyal medyada -bu tip mücadeleler için- nadir bir ‘viralite’ kazandı. Pankartı bitiren cümle ilham vericiydi: “Mücadelenizde tek de olsanız vazgeçmeyin çünkü, bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle başlar.” 

Collins açılma kararı için destek talep etmeden önce, bunu 2003’te değil de 2013’te yapıyor olduğu için şanslı hissettiğini vurgulamıştı. Aslında on yıl, bu tip konularda bir toplumun genel tavrının dramatik değişimler göstermesi için yeterli bir süre addedilmez. Fakat Amerikan toplumundaki LGBT uyanışı, bu açıdan önemli bir istisna. Eşcinsel evlilikleri onaylayan nüfusun bu süreçte üçte bir oranından, yüzde elli üzerine çıkışı da bunu yansıtan verilerden. Bu kabulü hızlandıran şeylerin başında, Collins gibi öncülerin ayağa kalkıp eyleme geçme kararları geliyor. Kariyerinin zirvesinde açılma kararı alırken kendini bir ‘vebalı’ konumuna soktuğunun bilincinde olan ve böylelikle tüm sponsorluk anlaşmalarını çöpe atan Martina Navratilova. Ya da beyzbol ligindeki ilk siyah olarak, ülkedeki en büyük güçlerin birlik olup açtığı savaşa rağmen sevdiği oyuna sıkı sıkıya tutunup 10 sezonluk bir kariyer elde eden Jackie Robinson. Bunlar yalnızca spor dünyasındaki örnekler ve bize şunu hatırlatmaya yarıyorlar, gerçekten de her bahar bir çiçekle başlıyor

Türkiye’de de LGBT dayanışmasının, tüm ihtimallerin karşısında olduğu bir dönemde filizlenip birçok hayata ışık olduğunu söylemek lazım. İkili cinsiyet düzenine karşı mücadeleleri, diğer kolektiflerden utanç verecek kadar sınırlı bir destek bulsa da kısa zamanda toplumda önemli bir farkındalık halesi yarattı. Fakat gerçekliği ıskalamamalıyız, bu mücadele aynı oranda yasal ve hukuki kazanımlara dönüşemiyor. Öte yandan en son R.Ç. davasında da geniş ölçeklerde kanıksanmış bir hal aldığı görülebilen nefret, öylece karşımızda duruyor.

Burası farklılıkların kutlandığı bir ülke değil ve yakın zamanda da olmayacak. Faşizm, yasakçılık ve iktidar hoyratlığının sıradanlaştığı günlerde, lanetlenmiş “marjinal” sıfatı Dinçdağ gibilerine tahsis edilecek ve elbette faturaya tabi olacak. Bu da bize şunu hatırlatacak, bir çiçekle bahar gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Nisan 09, 2013

Kevin Ware'in Acısına Bakmak

“Anlaşılan o ki, acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir.”

Alıntının ait olduğu “Başkalarının Acısına Bakmak” basılmış son Susan Sontag kitabı, kötürümleşmiş uzuvların resmedilmesinden yola çıkmış bir tefekkür. Daha genel çerçevede ise takip ettiği “Fotoğraf Üzerine” ile açık bir tematik bağ taşır, yalnızca bu kez Sontag özel olarak savaş fotoğraflarının etkisine eğilir. Sontag burada savaşın beraberinde getirdiği, daha menfur imajlardan söz eder ya, Kevin Ware’in hikayesine de uyar.

Louisville’in ikinci sınıf öğrencisi guardı, Rick Pitino’nun genişletmeye çabaladığı rotasyonunda yeni yeni süreler almaya başlamıştı. Sezon boyu kenardan getirdiği enerjiyle ülkenin en iyi savunmasını ayakta tutan takviye kuvvetlerden oldu. Turnuva döneminde ise bir seviye daha atlamış, o kusursuz savunma yapısı içinde takımın ikinci top kaybı yaratıcısı haline gelmişti. Hücumda iç-dış dengesini sağlamanın takımının mükemmeliyete giden yolunda son engel olduğu düşünülürken, %41 isabet oranıyla attığı üçlükleriyle yardıma yetişen yine o olmuştu.

Ülkedeki sporsever gözlerin çevrildiği Louisville-Duke maçında ilk devrenin bitimine 6 dakika 33 saniye kala, tüm bu yukarıdakiler anlamını yitirecekti. Tyler Thornton’ın üçlüğü fileden geçerken kamera bir anda pota altında yere kapanan iki Louisville oyuncusuna kesti. O anda üçlüğü savunan Ware ile ilgili bir sorun olabileceğini düşünememiştim. Her maç yüzlerce kez görülebilecek, çok tanıdık bir şekilde sıçramıştı Thornton’a doğru. Boyalı alanda dizleri üzerine çökmüş oyunculara odaklandım, ‘bir çarpışma oldu belki’ dedim. Bu sırada kamera uzak plana geçiş yaptı, üçüncü oyuncu  ve koç da kareye girdi. Yakında duran iki oyuncunun gözlerini kaçırmaya çalıştıkları şeyin ayırdına o an varabildim. Maçın yayıncısı CBS bu mütereddit havayı kısa bir süre sonra dağıtacaktı. Belki sonradan pişmanlık duyacakları bir karar verdiler, Ware’in yere iniş anı ağır çekimde ekrana getirildi.

“Bu zalimliklerin temsil edilmesi için hiçbir ahlaki yükümlülük de söz konusu değildi. Sadece kışkırtma: Bana bakabilir misiniz? Bir görüntüye irkilmeden bakabilmenin yatıştırıcı bir tarafı vardır. Ama irkilmenin de ayrı bir hazzı vardır.”

Hayır, işin aslı CBS’in pişmanlık duyabileceğini düşünmek tanıdığınız en naif kişi için bile fazla iyimser olur. Ve tanıdığınız daha naif kişiler olduğundan eminim. Sontag’ın kitabına da giren ‘kan varsa, iş yapar’ düsturu, anaakım medyanın baş tacı olmaya devam ediyordu. Nitekim en azından birkaç kişiyi kurtarabilme ümidiyle uyardıklarım dahi, görüntüyü izlemekten kendilerini alamadılar. Düsturun haklılığı bir kez daha onaylandı. O medyanın parçası olan bazıları reflekslerine engel olamadılar ve bu görüntüyü binlerce kişiye ilk yetiştiren olmak için davrandılar. Kolej basketbolunu takip etmenin çocukluktan gelen bazı sorunlara işaret ettiğinin düşünüldüğü bu ülkede bile… Ware’in ortasından ikiye ayrılan kaval kemiği, günümüzün seyirci/röntgenci kültüründe ‘şoke olma yetisini kaybeden’ bireyi bir kez daha su yüzüne çıkarmaya yaradı. Eğer güvenli bir mesafeden bakılıyorsa, başkalarının acısı en fazla ‘iç gıcıklayıcı’ olabiliyordu. Bu görüntüleri en ısrarlı biçimde paylaşanların, lisedeki beden eğitimi dersinden beri eline bir basketbol topu almamış tipler olması tesadüf değildi.

“Bizim ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz?”

Ware’in sakatlığı başka sevimsiz şeylerin de belirmesine yol açtı. NCAA’in ‘parası ödenmeyen bir tür soytarı’ ile eşdeğer amatörlük statüsü ve pratikte sadece uzuvların hayat boyu işlevini kaybetmesi halinde devreye giren sakatlık sigortasının yetersizliği gibi… Reklam sloganlarındaki S harfini Ware’in forma numarası (5) ile değiştirdikleri yeni tişörtleri piyasaya süren ayakkabı markası da fırsatı kaçırmadı ve bu trajediyi bile bir sömürü unsuruna dönüştürebilecek kadar sinizme batmış olduğunu gösterdi. Nasıl olsa NCAA ve okul idaresinin desteğini arkasında hissediyordu.

Tüm o savaş fotoğraflarında olduğu gibi karanlığı delen, bizatihi bu mezalimin kurbanı olan adamın bakışlarıydı. John Berger’ın adlandırdığı şekliyle, çaresizliğin yenilmezliğini devreye sokarak takım arkadaşlarına, kazanma hırsıyla beslenen koçuna ve herkese bir anlığına ilham kaynağı oldu. Ware’in yeteneğini küçümsemek istemem, fakat bu sakatlıktan tam anlamıyla dönebilse bile yıllar sonra insanların ona dair bildiği tek şey o an olacak: “Şu ucubik sakatlığı geçirip de kaval kemiğini eline alan çocuk değil mi?” Ware taburcu olduktan sonra kendi deneyimini anlatması istendiğinde o anda hissettiği şeyin acı değil, katıksız bir şok olduğunu söyleyecekti. Onu duydukları tuhaf hazla etiketleyenlerin aksine, o en azından bu insani yetisini kaybetmemişti.

Cem Pekdoğru, 2013
8 Nisan 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 20, 2013

Lew, Bill ve Shabazz

Ülkeyi köşe bucak dolaşıp yetenek avına çıkan NCAA koçları 2012 yazı için planlarını yaparken ajandalarının ilk sayfasında onun ismi yazıyordu: Shabazz Muhammad. Büyük ödülü kazanan UCLA olacaktı. Fakat aynı dönemde Sports Illustrated’da çıkan bir haber, geleneğinden gitgide uzaklaşan bir programı ve oyuncularıyla iletişiminde tartışmalı bir yaklaşım takınan bir koçu resmediyordu.

Tam 11 sezon fileleri son kez kesen takım olarak kolej basketbolundaki rekoru elinde bulunduran Bruins iyi durumda değildi. 2006’da Arron Afflalo ve Jordan Farmar’ın başı çektiği yetenekli bir kadroyla şampiyonluk maçını görüp takip eden iki sezonda Final-Four başarısını tekrar etmek, mevzubahis UCLA tarihi olunca adınızı ölümsüzleştirmeye yetmiyordu. Muhammad’in kolej yolculuğunun çok uzun soluklu olmayacağı ve bir senenin ardından profesyonel kariyerini başlatmak için firar edeceği biliniyordu. Yine de bu özel çocukta, 18 yıldır beklenen 12 numarayı Westwood kampüsüne getirmeye muktedir bir oyuncuyu görenler vardı. 2006-2008 arası başarıların arkasındaki isim olsa da çıkan haber, Ben Howland’ın saygınlığına şifa bulması zor bir yara bırakmıştı. Muhammad sıra dışı bir şey yapmalıydı ve acele etmeliydi.

2 DEV, 1 ÖĞRETMEN

1971 yazında Bill Walton’ın kampüse gelişi ise tamamen farklı bir manzarada gerçekleşiyordu. Lew Alcindor (henüz şehadet getirmemiş ve Kareem Abdul-Jabbar adını almamıştı) kolej basketbolunun gördüğü en dominant performansları yeni açılan Pauley Pavilion’ın parkesi üzerinde vermişti. Walton da burada oynayacaktı. Ve oyunun gördüğü en büyük öğretmenlerden John Wooden, kenarda her hareketini izliyor olacaktı. 2.10 boyundaki uzunun yeteneklerini gözden kaçırmak mümkün değildi. Daha ilk sezonunda NCAA yönetiminin oyunculara smaç vurmayı yasaklamasına neden olacak bir yırtıcılıkla oyunu çaresiz bırakan Alcindor’ın aksine Walton, mütenevvi hücum portföyünün yardımıyla rakiplerini daha zarif biçimde alt ediyordu.

Tek farklarının oyun tarzları olduğu söylenemezdi. Alcindor Westwood’da yalnız yaşadığı apartmanda, zamanının büyük bölümünü siyah hakları tarihiyle ilgili okumalar yaparak geçiriyordu. Onu Westwood kampüsüne getiren şey Wooden’ın varlığı değildi. Okul en önemli iki Afro-Amerikan mezununu (Jackie Robinson ve Ralph Bunche) Alcindor ile buluşturmuş, ikilinin siyah komünitenin sporda başarılı olması için alan açacak birilerine ihtiyaç olduğu yönündeki vaazları Malcolm X hayranı genci ikna eden şey olmuştu. Sivil Haklar Hareketi başladığında kampüs hayatında sözcükleri tasarruflu kullanmasıyla bilinen Alcindor, ilk kez yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Ku Klux Klan’ın beşiği Martinsville’de doğup büyüyen Wooden ile öğrencisi arasında sağlıklı bir iletişimin mümkün olmadığı çekincesi hakimdi.

KIZIL ‘ÇİÇEK’ WALTON

Walton ise aşağı mahallenin çocuğuydu. Fakat bu onun adaptasyonunu daha kolay kılmayacaktı. Woodstock jenerasyonunun bir parçasıydı, itaat mefhumu ile problemleri vardı. En ünlü hikayelerden biridir, yaz tatilinden beline kadar uzattığı saçları ve pasaklı sakallarıyla döndüğünde Wooden tıraş olup gelmesini ister. Walton bedeniyle ilgili tüm kararları ancak kendisinin vereceğini söyleyerek karşı çıkar. “Doğru, bu kararı ancak sen verebilirsin. Ben sadece bu takımla ilgili kararları verme yetkisine sahibim. Hislerini gerçekten anladığımı bilmeni isterim Bill… Ve seni özleyeceğimizi.”

Walton o gün bisikletiyle en yakın berberin yolunu tutar ve 15 dakika sonra tekrar antrenmandadır. Birkaç hafta sonra Wooden ofisine geldiğinde, masasının üzerinde meditasyon yapan kızıl saçlı bir devle karşılaşır. Bir başka gün takımdan birileri yanına gelir ve Walton’ın tutuklandığını söyler. Bir grup arkadaşıyla Wilshire Bulvarı’nda savaş karşıtı bir gösteri başlatıp, sonunda cadde üzerine uzanıp tek başına trafiği kapatan Walton’ı nezarethaneden çıkarmak Wooden’a düşer. Bir sabah uyandığında vejetaryen beslenmeye geçiş kararı alır Walton. Koçu tarafından ikna edilmesi haftalar alacaktır.

WOODEN SHABAZZ’I GÖRSEYDİ...

Tarih kitaplarını karıştırdığımızda bu hikayeleri değil, ulaşılan iki namağlup (30-0) şampiyonluğu, 88 maçlık galibiyet serisini ve Wooden’ın ünlü Başarı Piramidi’nin üçüncü katmanında yazan “Her şey takım halinde yapılmalıdır” öğretisini tehdit ettiği düşünülebilecek Memphis State maçını görürsünüz. (1973 finalinde Walton 21/22 şut isabetiyle 44 sayıya ulaşır.) Alcindor, Walton ya da herhangi bir öğrencisinin koçlarının ağzından “kazanmak” kelimesini bir kez bile duymadığını, başarı hakkındaki nutuklarının hiçbirinin “kazanmak” ile ilgilenmediğini ve oyuncularının içlerindeki güveni bu sayede inşa edip filizlendirebildiğini ise bu hikayeleri dinledikçe fark edersiniz.

Sezon başında NCAA’in açtığı amatörlük statüsünü sorgulayan dava, Muhammad’in sahaya çıkışını geciktirdi. Red Hot Chili Peppers’ın basçısı Flea, bir konserlerine “Shabazz’a Özgürlük” yazılı bir tişörtle çıktı. Muhammad bu desteğe aldırış eder gözükmedi. Yıllarca Grateful Dead ile turnelere çıkan, hatta bir keresinde Mısır’da onlarla birlikte çalan Walton muhtemelen farklı davranırdı. Alcindor’ın nasıl tepki vereceğini ise kimse bilemezdi. Yazık ki Wooden 2010’dan beri bizimle değil ve Muhammad içindeki cevheri işleyip istisnai bir basketbolcuya dönüştürmek için, söz geçiremediği oyun kurucusunu saha dışına çıkarmak için hakemlere oyuncusunun NBA logolu çoraplarını işaret eden bir koçla birlikte çalışmak zorunda.

Cem Pekdoğru, 2013
19 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 05, 2013

Kapıdan

Mart ayı, takip ettiğinin özel durumunun da etkisiyle, bizi en hazırlıksız yakalayan ay oluyor. Ayın başlangıcı basketbolu sevenler için gelmekte olan bir büyük olayın da müjdecisi… Düzeltiyorum; durağan, yetenek seviyesi tartışmalı, eski usul ve çirkin basketbolu sevenler için. Sezonları fazla eskitmeme ve ana yemeği dumanı üzerinde servis etme amacı güden Amerikan sporları için, bunun en yoğun yaşandığı yer kolej seviyesi. Garabet bir konferans dışı fikstürü takiben hayat kurtaran konferans maçları bile ancak mideyi gelecek olana hazırlama işlevi taşıyor. Ve o ana yemek her sene, şaşmaz şekilde, mart ayında masaya getiriliyor.

Geçen sezon John Calipari’nin meşhur (ve meşum) yöntemiyle fileleri kesen Kentucky, kolej basketbolu çevrelerini büyük bir paranoyaya sürüklemişti. İlk bakışta oyundan çok oyuncu odaklı bir yaklaşım tutturduğu için sempatik gözükebilen Calipari’nin, oyuncu/öğrenciyi koyduğu yerin ve bunun arkasındaki motivasyonun bilincine varıldığında ise filmin anti-kahramanına dönüşmesi için fazla zaman gerekmiyor. Kolej basketbolu sezonunun topun sektiği beş ayından ziyade öteki yedi ayına odaklanan bir mesai tutturan Calipari’nin sihri de oyuncuları ikna etme noktasında geliyor. Günümüz modernitesinin en kirli ayrıntılarıyla birlikte mazeret olarak gelmesine alıştığımız ‘ikna kabiliyeti’ tek başına ortamı bulandırmaya yetiyor. İlk baş antrenörlük deneyiminde Marcus Camby’yi UMass saflarına katmak için yaptığı küçük (40 bin dolarlık) jestler, Derrick Rose’un SAT puanlarında oynama yapma noktasına vardığında ise Calipari’yi günümüz Amerikan sporlarının en ihtilaflı kişiliği statüsüne taşıyan dalgayla karşı karşıya geliyoruz. Bu dalganın bütün sporu esir alma tehdidine kavuşmak için gereksinim duyduğu -2008 ile 2010’da kıyısından döndüğü- somut başarıya ulaştığı 2012 sezonunun, Calipari modelinin çevresindeki paranoyayı zirve noktasına taşıması bu açıdan doğal karşılanmalı.

Yoğun bir karamsarlığın gölgesinde girilen 2013 sezonunda ise distopya filmlerindeki felaket sonrası sokaklara uyandığımızı söylemek zor. Ülkenin dört bir yanından en yakışıklı gençleri kampüse toplamayı sürdüren Calipari’nin takımının bu seneki başarısızlığı, geçen sezon birinci sınıf öğrencilerinin yarattığı tantanada gözden kaçırılan veteran katkısının önemini vurgularken şampiyonluk yarışı da uzun yıllardır olmadığı kadar fazla takımı barındırıyor. Her hafta güncellenen AP sıralamasında zirvenin neredeyse sekmeden el değiştirdiği, elit konferanslar dışından bir takımın (Gonzaga) ülkenin en iyisi olduğu yönünde ciddi argümanlar sunduğu bir sezon. Dört tane birinci dereceden şampiyonluk adayının vuruştuğu Big Ten konferansında ulaşılan basketbol seviyesi de ümit aşılıyor. Bunların yanında sezon başındaki Shabazz Muhammad davasını krize götürmek yerine kendisinden beklenmeyen bir açık görüşlülükle çözen ve düşük APR derecesinden (okulun atletik programlarına mensup olan oyuncu/öğrencilerin akademik durumlarını ölçen bir kriter) dolayı Connecticut’ı gözetime alarak işin eğitim boyutunu gelenek sahibi okullara da ceza verebilecek kadar önemsediğini gösteren NCAA komitesinin hali de gerçek olamayacak kadar güzel.

Cem Pekdoğru, 2013
4 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 19, 2013

Yıldızların Biraz Üzerinde

“Bir insan neden normal olmak istesin ki?” Bir otomobil reklamı bize bu soruyu yöneltiyor. Havalı ve ‘tarz sahibi’ üniversite öğrencilerini hedef kitlesi olarak belirlemiş bir markanın bu soruyu seçmesinin ardında yatan birkaç makul sebep var. Fakat hayatının erken dönemlerinde, bu yolculukta vadedilmiş herhangi bir cennet olmadığının ayırdına varabilen çoğunluğun bir parçasıysanız bu sorunun büyüsüne kapılmayacağınızı garanti edebiliriz. Zira normalden kırılma gösteren yanlarını kucaklayan ve her türlü normalleşmeye direnen bir birey olarak, hakim düzenin yolculuğunuzu bir ızdıraba çevireceğini çoktan biliyorsunuz. Tavizler verip, türlü maduniyet çalışmalarıyla uyum göstermenin yollarını aramazsanız, toplumun sizi “bir davanın gerillası” olarak kodlayacağını ve neredeyse size başka bir seçenek bırakmayacağını da. İmparatorlukların azamet gösterisi olarak kullandığı ziyafetlerdeki gibi, All-Star haftasında NBA’in yıldızlı gökyüzünün seyrine dalıp sarhoş olurken Royce White’ın ismi burada gündeme geliyor.

Yıldızların üzerinde gezinen uçarı bir tip… Lige kabul ettiği bir anksiyete bozukluğuyla birlikte adım atan ilk basketbolcu adayını, NBA bu etiketle karşılamıştı. Rockets tarafından seçildikten sonra onu pazarlamak için yeni bir yol geliştirdiler: “En büyük idolü olarak Michael Jordan’ı değil, John Lennon’ı zikretmeyi seçen bir genç adam.” NBA daha önce böyle bir karakteri karşılamamıştı, fakat bu işin üstesinden gelecek yegane takım Rockets olabilirdi. Öyle ki, son gün Dwight Howard’a tırmanmak için satın aldıkları seçim haklarının Rockets-White birleşmesiyle noktalanmasında lig komisyoneri David Stern’ün parmağını ararken buluyordunuz kendinizi. İdeale o kadar yakın bir senaryo hayata geçiyordu.

White’ın NBA’deki yolculuğunun başlangıcı ise idealden oldukça büyük bir kırılma gösteriyor. İzlerini geçmişinde, 10 yaşındayken, basketbol sahasında birlikte tam sahayı koşarken kardiyak bir anomali nedeniyle yere yığılan arkadaşının yarattığı travmaya kadar sürebildiği bir davranış bozukluğu var. Uçak yolculukları ise White için endişenin büyük sahnesi. Birçok takımı onu seçmekten alıkoyan, doktorlarının basketbol kariyerine şüpheci bir tavırla yaklaşmasına neden olan şeylerin başında da bu geliyor: “Bütün basketbol endüstrisi seni alt etmek üzerine kurulu.”

White bugünlerde bu sözleri daha somut olarak hissediyor. Fakat liseden son yılında kovulan, koleje geçtiğinde ise talep ettiği özel muameleyi kimseden göremeyince bir sezonun ardından okul değiştiren biri için bu tamamen yeni bir şey değil. Tek fark, artık çok daha kararlı gözüküyor. Medyadaki algısı şimdilerde “kafası karışık bir genç adam daha” boyutuna inmiş olsa da o özel bir ilgi talep ediyor. Kendi adına değil, artık hayata en çok onları temsil etmenin sorumluluğuyla tutunduğu zihinsel bozukluktan muzdarip tüm insanlar adına. Yeni bir “akıl sağlığı protokolü” istiyor mesela. Bunu yaparken çoğu zaman antipati topluyor. Twitter yoluyla herkesle iletişim kurmaya çabalıyor, fakat kendi doğrularını (ya da toplumun ortak doğrularını) ona genelgeçer doğrularmış gibi sunanlar karşısında küplere biniyor. Bu diyaloglar her defasında bu insanlar için dua ettiğini ve er geç doğru yolu bulacaklarına inandığını belirten bir sloganla kapanıyor. Rockets 16. sıradan seçip, garanti kontrat bağladığı bir yatırım için adımlar atmakta, beklendiği gibi, ortalama bir NBA takımından daha arzulu. Fakat White daha kökten bir çözümün peşinde.

Sabıka kaydını doldurmakla geçirdiği yıllardan sonra yeni bir yaklaşım getirmesinin 2010’u bulduğunu söylüyor White. “Çevreme baktım ve dedim ki: ‘Kahretsin, ben bir basketbolcu değilim. Bu gerçek yaşam.’”

Basketbolun uzun süredir birinci önceliği olmadığını fark edebiliyoruz. Rockets ile ortak bir rota belirleyemediği dört ay boyunca ne kadar idman yaptığı sorulduğunda, “Haftada belki bir şut atıyorumdur” dediğinde bizi onaylamış oluyor.* Takım için bazı vazgeçişler sunması (“Feda” demesi?) gerektiğini söyleyenler White’ın kişisel Sinirimi Bozan Şeyler listesinin ilk sırasında olabilir. Bu yüzden ortalama bir Rockets taraftarının yakın zamanda onu bağrına basması çok olası gözükmüyor.

Lakin White bir fark yaratmak istiyor, aynı zamanda bunu bir basketbolcu olarak yapmasının gerekmediğini düşünüyor. Bilakis, yaratacağı farkın basketbol sahası sınırlarında kalmayacak kadar ‘gerçek’ bir fark olmasını istiyor. Üst üste bilmem kaç maçta yüzde-altmış-ve-üstü şut yüzdesiyle otuz-ve-üstü sayı atmakla yaratılamayacak bir fark. Fakat mücadele alanı basketbol sahası olmak zorunda. Geçen hafta içerisinde Rockets’ın D-League (Gelişim Ligi) takımı Vipers ile ilk kez sahaya çıkmasının sebebi aslında bu.

Izdırap sonlu bir şey değildir ve ızdırabın sonu, onun aynı zamanda meşruiyetini yitirmesi anlamına gelecektir. Salı gecesi White’ın sahaya çıktığı an, özel bir basketbol kariyerinin başlangıcı olacağı için özel değildi. Onun özel bir basketbol kariyeri için yeteri kadar yetenekli olduğuna inanmadığımızı söylemiyorum, fakat benimle birlikte oyuna hakaret düzeyinde bir basketbol kalitesine sahne olan D-League’in YouTube kanalını açan 1600 kişinin motivasyonu bu değildi.

1600 kişi. İdeal bir başlangıç değil, küçük bir fark. Ama ‘gerçek’ bir fark.

* Bu sırada karşısındaki ismin Chuck Klosterman olması, gerçeği söylemeyecek kadar sıkılmış olabileceğini de düşündürüyor. Yöneticilerin de içinde bulunduğu bugünün Amerikalı yetişkinlerini temsilen tüm ABD içinden birisini seçmemiz gerekse aklımıza gelecek belki de ilk isim, White için sinir bozucu olmasını anlayabiliyorum. 

Cem Pekdoğru, 2013
18 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 12, 2013

Gaipten Yeni Haberler

Belirli bir tarihte nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlamak benim için zor bir iş. O tarihe açık göndermeler taşıyan bir şey yaşadığımda bile, hafızamdan ilgili detayları çağırmam mümkün olmuyor. Çağrışımlar olması gerektiği gibi kodlanmamış. “11 Eylül’de nerede olduğunu hatırlıyor musun” gibi popüler sorulardan bahsediyorum. Yaşadığın ülkenin tarihinden kıvrılım noktalarına da işaret ediyor olabilir. “Havada anayasa kitapçıklarının uçuştuğu o MGK toplantısının haberini aldığında ne yapıyordun?” Cevap: Kocaman bir boşluk.

Bu belirli günler ve haftalar yaşanırken -her iki örneğin de aynı seneye ait olması işime yarayacak- ne olup bittiğiyle ilgili en ufak bir fikri olmayan bir velet sayılmazdım. Evet, elbette 13 yaşında meseleyi çok dar bir perspektiften görebiliyordum ama hayatını televizyon karşısında geçiren bir velet olarak, günlük akışlarını bahse konu gelişmeleri aktarmak için çöpe atan kanallardaki muhabirlerin ses tonundan bile bunun ilerideki günleri nasıl etkileyeceğini sezebiliyordum.

Kişisel tarihimin kıvrılım noktaları söz konusu olduğunda durum değişiyor. Nerede olduğumu kolaylıkla söyleyebilmem bir yana, bu anlar hafızamda geri çağrıldıklarında bir sokak tabelası, bir deri ceket veya 2008 model bir Vespa ile birlikte geliyorlar.

David Blatt’in Efes Pilsen döneminin sonu anlamına gelecek Partizan maçının akşamında nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlıyorum. Keskin bir biçimde. Bu belki hikayeyi epey içselleştirdiğimi ve sonunda o kişisel tarihin bir parçası haline getirdiğimi gösteriyordur, bilmiyorum.

Lisedeki uzun yatakhane hayatından sonra ailemin yanına dönmüştüm ve bu yaşayışa uyum gösterebileceğime dair hiç ışık vermeyen bir yarıyıl sonrası üniversitenin Gümüşsuyu’ndaki yurtlarından birine başvurmuştum. Yurt müdüründen onay alabilmek için vize görüşmesine gider gibi giyindiğimi hatırlıyorum, o odayı çok istemiştim. Payıma düşen rutubetli bir oda olmuştu. Koridorun ilerisindeki Boğaz’a nazır odalara göz dikmek için daha ‘şanslı’ olmak gerektiğinin farkındaydım, yine de istisnai derecede iç karartıcı bir manzarası vardı. Tabii o günlerde böyle yaklaşmıyor, odanın üç kişinin yaşaması için çok küçük olduğu gibi gerçekleri görmezden geliyor ve daha iyi bir manzara için altın noktalar keşfetmeye çalışıyordum.

O akşam odaya geldiğimde biraz oyalanmış, kaçınılmaz sona direnemeyip nihayet kulaklıklarımla yatağı boylayıncaya kadar birkaç saati öldürmüştüm. Neden sonra nevresim takımını değiştirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Her zamanki gibi hepsini gelişigüzel katlayıp, çarşaftan dev bir topa dönüştürdüm. Odadan çıkmadan, top kucağımda, bilgisayarda açık olan basketbol sitelerinden birine girdim ve haberi okudum. Henüz olaya tüm yönleriyle vakıf olamamıştım, ama bunun Efes Pilsen basketbolu için anlamını sezebiliyordum.

Birkaç hafta öncesinde Son 16’nın başlangıcı olan Panathinaikos maçı için oda arkadaşlarımdan biriyle Abdi İpekçi’deydim. Blatt’in yabancı tercihlerinin yerel ligde onun başına iş açabileceğini düşünürken, Avrupa’da beş siyahtan oluşan bir ilk beşin bazıları için neden katlanılmaz olduğunu anlayamıyor ve o takıma yakıştırılan ve dahiyane bir şeymiş gibi öne atılan “Efes Dark” ismini bayağı buluyordum. Scoonie Penn’in gelişi sonrası Rashad Wright daha marjinal bir role kaydırılmış ve bu değişim, takım kimyasına iyi yönde etkimişti. Takımın bir an için mağlup olacağı yönünde bir şüphe oluşmasına izin vermediği PAO maçı, girilen bu yeni yolun nişanesi gibiydi. Çapraz grubun zayıflığı düşünüldüğünde, her sene inandırıcılığından biraz daha yitiren Final-Four hedefi o günlerde çok da ‘deli zırvası’ gibi gelmiyordu.

Haber şuydu. Kosova’nın bağımsızlık bildirgesi sonrasında Sırbistan’daki öfkenin birinci adresi ABD olmuştu ve protestolar maçtan birkaç gün önce ABD büyükelçiliğinin ateşe verilmesine kadar gitmişti. ABD hükümeti tüm vatandaşları için Belgrad’ı ‘riskli bölge’ ilan etmişti. Efes Pilsen kampında da bu seyahatten endişe duyan bir oyuncu grubu vardı. Kulüp bu grubu destekleyip yekvücut olacak bir yaklaşım göstermektense, Sırbistan polisinden aldıkları güvence üzerinden kafileye katılmayan her oyuncuyu ‘vatan haini’ olarak afişe etmeyi seçti. Euroleague’in önde gelen destekçi markalarından biri olarak tartışmasız bir lobiye sahip olan kulüp Sırbistan’daki büyük yatırımlarının selametini düşünüp bunu kullanmamayı yeğledi. Adı o günlerde Efes Pilsen olan kulübün yetkilileri ucuz milliyetçilik sloganları atıp, ustalıkla bunu bir cesaret/yürek sınavına çevirdiler.
O oyunculardan Drew Nicholas’ın İstanbul’a her geri dönüşünde ıslıklandığını duymak beni öfkelendirmiştir pek tabii. Yine de 28 Şubat 2008’e dair en üzücü çağrışım Efes Pilsen’in tüm basketbol geleneğine sırt çevirip, Avrupa şampiyonu bir koça yolunu bulması için en ufak bir fırsat tanımadan onu kovma kararı almış olmasıdır.

Bugünlerde Türkiye basketboluyla ilgili tartışmaların odağında, çıkış yolunu arayan bir başka yabancı koç var. Blatt’in dehasıyla yarışabileceğini düşünmesem de, buraya en az 2007 yazında Blatt’in sahip olduğu kadar parıltılı bir özgeçmişle gelen bir koç. Umarım karar vericiler, bu hikayeyi biraz olsun dikkate alırlar.

Cem Pekdoğru, 2013
11 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 22, 2013

Çamurun İçinde

Chicago yerel basınının önemli isimlerinden Arch Ward, 1933 yılında şehirdeki dünya fuarının bir parçası olarak beyzbol liginin en iyi oyuncularını bir gösteri maçı vesilesiyle karşı karşıya getirme fikrini ortaya atar. Bir lige ait tüm yıldızları tek bir sahada buluşturmak… Bu Amerikan bakışına çok uygun ve fiyakalı fikir, kısa zamanda ülkedeki tüm profesyonel liglere uyarlanır. All-Star adı verilen bu maçlarla Türkiye’nin basketbol seyircisinin buluşması ise 2004 yılını bulur. Başlangıçta geç kalınmış bir karar gibi görünür.

All-Star organizasyonları zaman içinde vadettiği temaşanın ötesinde anlamlar üstlenir ve aslında sezon içindekilerin kötü bir kopyası haline gelen maçlar nadiren önemli hikayeler çıkarırken, oyuncuların onurlandırılması işlevi ön plana çıkar. Kendini basketbola adayan birinin hayatının kaç yılını o oyunun zirvesine birkaç adım uzakta ya da tam tepesinde geçirdiğini kavrayabilmeye yarar tarihe düşülen bu notlar. ‘Orada olma’ durumunun orada ne yaptığından bağımsız bir değeri vardır. Bu bir kaybeden mazereti değil, düpedüz gerçekliktir. Orada yaptıklarıyla kötü bir ün kazanmış olanlar vardır ama öncesinde bunu orada yapabilmeye layık görülmüşlerdir. Jamaal Magloire 2004 All-Star’da aldığı her topta post-up yaptığında hepimiz durumu yadırgamıştık. Staples Center seyircisi bile hoşnutsuzluğunu belli eder homurtularını esirgememişti. Fakat tüm bunlar Magloire’ın NBA tarihinde All-Star seçilen ikinci Kanadalı olduğu gerçeğini gölgeleyemedi. Bugün baktığımızda 2004 yılı, o maç, Magloire’ın kendini adadığı bu oyunda pek azlarının gelebildiği bir mükemmeliyet seviyesine ulaştığının nişanesidir. Dahası, 19 sayıyla Doğu takımının en skoreri olmuştur. O güne tanık olanlar için çirkin bir 19 sayıdır, fakat hayatının en ‘ihtişamlı’ sahnesinde “Ben de buradayım” demesinin tek yolu böylesine çirkin bir 19 sayıdır.

Türkiye’de bu isim altında yapılan maçlarda bu işlevin izine rastlamaksa çoğunlukla pek mümkün değil. Örnek arıyorsanız bu senenin “Türk Yıldızlar Kadrosu” tek başına yeterli. Ligi takip eden herhangi birisine sorun, 15 haftada fark yaratmış bir yerli oyuncudan söz etmesini isteyin. (Takımların coğrafi bir temelde değil de yerli/yabancı ayrımı üzerinden oluşturulması tercihinde belki ülkedeki her şey gibi basketbolun da batıdan doğuya homojen dağılmamış olması kadar, aksi takdirde burayı gerçekten hak edecek bir yerli oyuncu bulmanın zor olacağı endişesi de etkili olmuştur. Bir çaresine bakılırdı onun da gerçi.) Biraz düşünmesi gerekebilir, fakat sonunda söyleyeceği ismi tahmin etmek zor değildir: Ligde double-double ortalamayla oynamaya devam eden iki oyuncudan biri olan, bunun yanına maç başına 1 blok da eklemiş ve tek maçını izlediğinizde dahi yeni yükselen takımındaki ağırlığını hissedebileceğiniz Nedim Yücel. Kariyerinin olgunluk eserlerinden birini sunan ve büründüğü ‘ruhani lider’ kimliğiyle arka arkaya dizilmiş tüm o rakamları anlamsız kılabilen bir yüz. Bu bir adanmışlık ise eğer, şüphesiz örnek bir çilekeş. Fakat bu seçkide bir yer edinmesine yetmiyor. Başlangıçta…

Neyse ki Kerem Gönlüm ve Furkan Aldemir, hafta içi antrenmanlarında sakatlanıyor. Bir sakatlık üzerine “neyse ki” denmesi kulağa hoş gelmiyor, biliyorum. Fakat bu esrarengiz hafta içi sakatlıkları Türkiye’deki All-Star etkinliklerinin değişmez ritüellerinden ve bu durumda geçmiş, size şüpheci olmak için sebepler veriyor. Maç başına 17 dakikaya 5 sayı ve 6.5 ribaund sığdıran Furkan’dan boşalan yeri dolduruyor Nedim. Kerem’in yerini de takım arkadaşlarından biri alıyor, yabancıya gitmiyor. Türkiye pasaportundaki Ermal Kurtoğlu ismiyle oynayan Ermal Kuqo, maç başına 9 dakika 54 saniye süre alıyor. Basketbol tarihinin en verimli maç-başına-9-dakika-54-saniyesi olsa gerek. Türkiye pasaportundaki Ali Karadeniz ismiyle oynayan Michael Wright ise 21 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı. Buna neredeyse yarısı hücum ribaundu olan 6.5 ribaundu ve 55% şut yüzdesini ekleyin. All-Star maçında oynamak için, ligin yıldızlarından biri addedilmek için, ‘orada olmak’ için yetmediğini göreceksiniz.

Cumartesi gecesi televizyonumu açtığımda beni bir bilgi mesajı karşılıyor: “2013 Beko All-Star şöleni, tüm ihtişamıyla Lig TV 3 ekranlarında.” Son iki yıldan kesitler geliyor gözümün önüne, Fatih Söylemezoğlu geliyor. İhtişam sözcüğü havsalamdaki anlamına oturmuyor. Şölen? Belki şu Dogme 95 filmine adını veren şölene benzer bir şeydir… Ivan Turgenyev’in başyapıtı “Babalar ve Oğullar”dan bir cümle: “Çamurun içinde oturuyoruz dostum ve yıldızlara uzanıyoruz.” Artık geç kalınmış bir karar gibi gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
21 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 15, 2013

Bizim Çocuklar Başardı

Geçtiğimiz aylarda bu köşede oyunu yorumlarken yolumuzu kaybetmemize sebep olan bazı çıkmazları sıralamıştım. Resme dahil olan ileri istatistiğin eğitilmemiş gözlerce kolaylıkla istismar edilmesi, koçu merkeze alan eleştirinin çoğu zaman ana hikayenin kaçırılmasına yol açması ve bunun gibi şeyler… Türkiye için o çıkmazların hala yolun çok ilerisinde olduğunu görmek içinse birkaç haftalığına yerel lig ile ilgili yayınlara göz ucuyla bakmak yetti.

Son kullanma tarihi geçmiş yabancı sınırlamasının buna zemin hazırladığını savunabilirsiniz. Yine de teamülü oluşturanın, hala, oyuncuların performansları/verimleri ya da potansiyelleriyle ilgilenmeyip sadece pasaportları üzerinden dönen tartışmalar olduğunu görmek can sıkıcı olabiliyor. Yabancılar üzerine kurulu takımlarla ligde tutunulamayacağı ezberi devam ederken, altı sezonda sekiz takım değiştiren yerli seyyahlara bel bağlayanların sonunun çoğu zaman daha kötü olduğu görülmek istenmiyor. Türkiye’deki basketbol ortamını zenginleştirmekle ilgili bir derdi olmayan, burayı mezuniyet sonrası birkaç yüz bin doları kolay yoldan iç edebilecekleri bir ülke olarak gören ve ‘istatistik hanelerindeki rakamları şişirip özgeçmişlerine ilave edilebilir kılmak’ olan temel amaçları doğrultusunda takım kimyalarında geri dönüşü olmayan bir tahribat yaratırken -üstüne üstlük- aşırı yetenekli gençlerimizin de önüne set çeken yabancılar. Yabancılarımız… Onlara güvenmek yerine ‘kendi yağında kavrulmak’ üzerine bir kariyer tasarlamış milli seyyahlarımıza, ligde 18 yılı deviren bir veteran olarak faul çizgisinden 35% ile isabet bulabilen veya hala 15 yıl önce altyapılarda Tony Parker’ın belini kırdığı günün hatırasıyla yaşayan ‘bizim çocuklara’ bel bağlayanlar arasından çıkacaktır kazananlar. Bu konuda ciddiyseniz, ilk işiniz vasatlığa adadıkları büyük eserlerinden bir kıta kiralamak olmalıdır.

Bu oyunun etrafında küçük de olsa bir toplumsal bellek halesi oluşabildiyse, dünyanın daha fazla bir küreye benzediği son yirmi yılda saha üzerinde buna önayak olanların içinde bizim çocukları seçmek ise pek de kolay değil. Basketbola o son yirmi yıl içinde tutulan nesillerin ağzını aradığınızda, kahramanı Harun Erdenay, Orhun Ene ya da Ufuk Sarıca olan her çocuk için odasına Petar Naumoski, David Rivers, Conrad McRae, Marko Milic veya Mitch Smith posterlerini (ya da onlarla ilgili gazete kupürlerini) asan bir başkasını bulabiliyorsunuz. Bu kahramanların bazıları sadece birkaç seneliğine Türkiye’yi ziyaret etmişlerdi ve şüphesiz birçoğu gerçekten de kolay birkaç yüz bin doların peşindeydi. Dönemin Galatasaray taraftarlarının nostaljik sohbetlerinde mutlaka rastlayacağınız Lloyd Daniels’ın, kendisiyle birlikte takımını da yükseltme gibi büyük hedefleri olmadığını anlamak için üç hücum izlemek yeterliydi. Buna mukabil, tüm tavırlarının toplamında oluşan persona o gün bir basketbol maçında rastlayabileceğiniz en ilham verici şeydi. 1994-95 sezonunda kısa bir dönem Efes Pilsen forması giyen Chris Corchiani’nin, her gün siparişlerini almaya gelen kapıcı çocuğu Kenan’ı evlat edinmesi gibi hikayeler dilden dile dolaşıyordu. (Kenan (Kevin) Corchiani birkaç sene önce Meleğin Sırları filminin yapımcı koltuğunda karşımıza çıkmıştı.) Dolan istatistik haneleri çevreye sirayet etmiyor değildi.

Çağı imleyen milliyetçilik adındaki büyük hezeyanı hatırlayıp, basketbol üzerinden dönen muhabbetlerdeki dilin en azından zenofobi sınırları içinde kalıyor/daha ileri gitmiyor olması nedeniyle kendimizi neredeyse şanslı addedeceğiz. Bunun yanında bahse konu ‘bizim çocuklar’ tanımının ne kadar muğlak ve geçişken olduğunu izlemek de ilgi çekici olabiliyor. Bogdan Tanjevic kendisini, henüz 20 yaşındayken, bir vatandaşıyla birlikte Türkiye’ye getirip “Bu çocuğun potansiyeline yatırım yapacağız” dediğinde büyük çaplı bir tepki yaratan Emir Preldzic’in Türkiye forması giymeye başladıktan sonra bir anda kurtarıcı statüsüne yükselmesi gibi şeyler. Onu Dejan Bodiroga’nın varisi ilan edenlerin, “Neden kendi çocuklarımıza değil de Sloven/Boşnak çocuklarına yatırım yapıyoruz” sorusunun eski sahipleri olduğunu görmekten söz ediyorum.

Hashtag: TB2L’de iki yabancıya hayır.

Cem Pekdoğru, 2013
14 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 01, 2013

Kötü Bir Tane

2012’de de sekmeye devam etti turuncu top, yolculuğunun köşe taşlarını belirlemeye çalışalım. Unutmak rahatlatıcı, ama düşündüğünüz kadar sağlıklı olmayan bir alışkanlık.

  • 1974-75 sezonundan sonra ikinci kez şampiyon olan Beşiktaş’ın başarı formülü, düşünen beyinlerde soru işaretleri bıraktı. Henüz bir yaz önce şubeyi kapatma söylentileri ayyuka çıkmışken, bunu yöneticilerin ancak sağılacak bir ürün potansiyeli gördükleri takdirde basketbolun varlığından haberdar gözüktüğünü kanıtlayan Allen Iverson ve Deron Williams transferleri takip etti. Tom Davis’i pek andırmıyorlardı ama ikisi de “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. İkincisinin forması salonun kirişlerine asıldı. Üç kupalı sezonun mimarı Ergin Ataman da “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. Basketbol şubesinin sponsoru yatırımı kesme kararı alınca Ataman, hiç vakit kaybetmeden teklifleri dinlemeye başlayacaktı. “Beşiktaş’ın çocuğu” titri ziyadesiyle ucuzladı.
  • Beşiktaş’ın aksine güvenip kararlarına saygı duyacağı genç bir koçla yola çıkmak, uyumlu yabancılardan oluşan bir kadro çekirdeği oluşturmak ve gelecekle ilgili planlar yapmak gibi sıkıcı yöntemlerle başarıya ulaşmaya çalışan Banvit, sezonun kırılma noktalarında yine kötü sınav kağıtları verdi. Bu da ne yazık ki yukarıdaki kestirme yolu daha iyi gösterdi. Şimdilik.
  • Çaresizce bir ‘reset’ düğmesi arayan Anadolu Efes’in, 2012’deki üçüncü koçuyla anlaşmasıyla birlikte geçen senenin üç Euroleague takımı da sezonu yeni koçlarıyla karşıladı. Aslında birinci ligdeki 16 takımın 10 tanesi için bu durum geçerliydi ve hiç de şaşırtıcı değildi. Kerameti kendinden menkul “Avrupa’nın en kaliteli ikinci ligi” sayesinde ülkenin hastalıklı ‘kalite’ anlayışını onaylayan yeni bir örneklem bulduk.
  • Galatasaray’ın kadın takımına transfer olan Ann Wauters’ın cinsel tercihinden rahatsızlık duyduğunu söyleyen ve daha büyük birtakım rahatsızlıkları olduğu açık insanların kurduğu bir basketbol sitesi, “Türk basketbolcuları korumak için” kolları sıvadı. Pek fazla tepki görmediler. 
  • Ülkede bir tribün kültürünün oluşacağı yönündeki beklentiler sinir bozucu derecede iyimserdi, gülmekten kendimizi alamadık. Tribünlerde ilk insanın bile utanç duyacağı ilkellik örnekleri görüldü, tekerlekli sandalye basketbol ligine de sıçradı.
  • Euroleague’de iki koçun bir masanın başında satranç oynadığı analojisi artık sıksa da, finalde kupayı sahadaki en büyük ‘kazanan’ karakterine haiz koçun (Dusan Ivkovic) ve oyuncunun (Vassilis Spanoulis) bulunduğu takım havaya kaldırdı. Bir süredir türü tehlikede olan hareketsiz uzunların soyu nihayet tükendi. Khryapa/Kirilenko hattı CSKA’yı finale taşırken, kazanan takımda bir başka mütecanis forvet ikilisi (Papanikolaou/Printezis) maçın en önemli dakikalarında Spanoulis’e koltuk çıktılar. Ivkovic önderliğinde Avrupa basketbolunda yılın imleyeni “kadro mühendisliği” oldu. Bilbao, Cantu, Galatasaray, Kazan gibi iyi yapılandırılmış ve iyi yönetilen takımlar farklarını gösterdiler.
  • 2010’daki kararından sonra, vücut bulmuş Schadenfreude tılsımına dönüşen LeBron James arınma sürecindeki ilk adımını attı ve ilk yüzüğünü parmağına geçirdi. Konu sıkıntısı çeken yazarlar erken “LeBron tarihin en iyisi olabilir mi” sorularıyla bir hafta daha kazandılar. Neyse ki kaybolan saygınlıklarını umursamaları gereken bir çağda yaşamıyorlardı.
  • Kevin Durant başka bir şey olduğunu 2012 boyunca da gösterdi. Yılın eleştirmekten en çok haz duyulan adamı Russell Westbrook, final serisinin dördüncü maçında milyonlarca kişiye telefonlarını kapattırdı. Yeni sezonla birlikte evrileceği yönünde ışık verdiği oyuncu, tüm tahriklere rağmen Durant ile oluşturdukları sinerjiye zeval getirmediklerini de düşününce önemli bir parçayı kaybetmesine rağmen Thunder’ın şampiyonluk tartışmalarındaki yerini uzun bir süreliğine sağlama aldı.
  • Olimpiyat Oyunları vardı, ABD yıldızlarla dolu kadrosuyla…
  • Lokavtın yaratacağı maddi hasardan çekinen Amerikan basketbol endüstrisinin yardımına Jeremy Lin adında bir genç adam koştu. Medyanın kelime oyunları çoğunlukla ayrımcı bir dil taşıyordu ama para kazanmalarına engel değildi. “Büyük Sarı Umut” fenomeni sonuna kadar sağıldı. Tamamen ilgisiz bir haberde, David Stern 2014 başında lig komisyonerliği görevini yardımcısı Adam Silver’a devredeceğini açıkladı.
  • John Calipari kazandı, kolej basketbolu ve kolej basketbolunu koşulsuzca sevmeye devam edenler (ben ve birkaç kişi daha) kaybetti.

Kadın basketboluna, en azından köşe taşlarını belirleme işine soyunacak kadar, ilgi gösteremediğim için üzgünüm. İyi seneler.

Cem Pekdoğru, 2012
31 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 25, 2012

Panoptikon

İçinde savrulmakta olduğumuz evrenin işleyişlerini kavrayabilmek istiyoruz. Birkaç adım geri atıyoruz, fakat bu yeterli değil. Çerçevenin hala çok küçük bir kısmına hakimiz. Bu noktada bir mikrokosmos işlevi görmesini umacağımız bir parçasını arıyoruz evrenin, bir örneklem… John Berger birkaç yıl önce bunun en iyi yolunun, gözünüzü bir hapishaneye çevirmek olacağını yazmıştı. Mecazi bir hapishaneden bahsetmiyordu, yahut her insanın toplum içindeki ve bizatihi kendi benliği içindeki olası mahpusluk hallerine vurguda bulunmuyordu. ABD’deki her 136 kişiden birinin gerçek anlamda bir hapis cezasına çarptırıldığı, geri kalanların önemli bir bölümününse Gulag denkleminin günümüzdeki bir yeniden yorumu doğrultusunda ‘gizli kriminaller’ kabul edildiği gerçeğinden hareket ediyordu. Dışarıdaki çoğunluk ise sistemin onlara atfettiği belli şeyleri ‘herkes gibi’ yapmak üzere küçük bir odada, tüm o maduniyet çalışmaları içerisinde, daha yoğun ve aşkın bir tutukluluk yaşıyordu. O hapishanelere bakmalıydık.

Gelgelelim, şu anda gözümüzü çevirdiğimiz noktada spor salonları var. Kimisi oyuna tutkuyla bağlı, kimisi bunu meslek edinmiş -derisi daha kalın- birtakım genç adamlar basketbol oynamak için toplanıyor. Üniformalı bazı adamlar da çok geçmeden gözümüze takılıyor. Bunlar daha yaşlıca adamlar ve görevleri oyunu adil kılmak. Her nasılsa, oyunun 110 yıllık kısa tarihinin bir noktasında, varlıklarının elzem olduğuna karar verilmiş. Tabii çoğu zaman sadece bunu seyretmek için orada olanlar da vardır, birbirinden farklı ve bu soyutlama içinde anlamsız gelebilecek bazı motivasyon kaynaklarıyla birlikte. Şimdiye dek boşuna bir çaba gibi gözüküyor ama, acaba burada bir ipucuna toslayabilir miyiz?

Bir görüntü düşüyor ekrana Edirne’den. Çok uzak bir yer sayılmaz. Medeniyetin dışında bırakılmış, böylece yaptıklarının sonuçlarını hesaplamak zorunda olmayacak kadar tecrit edilmiş insanların yaşadığı yerlerden değil kesinlikle. Memleketim olan şehre buradan daha yakın. Gözümüzün önünde. Sadece farklı olarak sıkıştırılmış bir formattaki, ekranıma düşmüş halini görüyorum gerçekliğin. Zaten artık böylesi makbul. “Olin Tribününde Polis Vahşeti” yazıyor altında. “Sen tasvir etmeye çalışsan hangi kelimeleri seçerdin” diyorum. Kolay bir iş olmadığına ikna olup vazgeçiyorum, kabul etmeyi yeğleyeceğim yenilgilerden… Birden bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptayabilmek için doğru yere baktığımı hissediyorum. Fakat açılar yardımcı olmuyor, vahşetin öznesi olan tarafın yüzünü göremiyorum. Öte yandan bu açı, başka bir amaca hizmet ediyor. Hiç istemesen de o suça ortak hissediyorsun ve bu hissin tamamen asılsız olduğunu söylemek kolay değil. İnsanoğlunun nasıl duyumsamakta, düşünmekte veya davranmakta olduğunu sadece bu resimden çıkarabilecekmişim gibi geliyor. Tutkularını, kısırlıklarını, umutlarını çözümlemek için bakıyorum bu kez. Ingeborg Bachmann’ın sözüne inanmak istiyorum: ”İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir.”

O kadar cesur değilim, gözlerimi kaçırıyorum. Batuğ Abi’nin denemelerinden birini hatırlıyorum, ‘bütün toplardan daha büyük turuncu top’ ile tanıştığı günlerden söz ediyordu.

“Öğrencisi dağılmış okulların bahçelerinde bekçilerden kaça kaça oynamaya çabalıyorduk… Bir basket maçı düşünün: her an bitebilir! Bekçilerin basketle hiçbir ilgileri yoktu. Ama oynanan maç için fors majör olduklarını bilirlerdi, bence sırf bu yüzden oyunun ırzına geçerlerdi. Okulun bekçisi, fakat öğrencilere posta koyuyor! Ne öğretmen, ne de öğrenci olan bu tiplerin okullarda ne işi olduğunu anlamıyordum. Bir halt öğretmiyor, basket sahasını boş tutuyor ve para alıyor! Zaman içinde hadiseye uyandım: bekçiler okul polisiydi. Kötüleri boldu. Onları hiç sevmedim. Davanın başlangıcı da budur işte: yok yere bizim tek pota maçların içine edip durmaları…”

On adamın bir basket maçı çevirmek için ihtiyaç duyacakları en son şey bir polistir.

Cem Pekdoğru, 2012
24 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 11, 2012

Ev Dediği Ücra Adadan Uzakta

Geleneksel olarak, orada olmayı hak ettiği en başından tartışmaya açık gözüken birkaç Balkan ve Fransız takımını ayıklamanın ötesinde anlam barındırmayan Euroleague normal sezon grupları, Jordi Bertomeu’nun çılgın projesi kapsamındaki yeni statüyle birlikte iyice içi geçmiş bir görüntüye büründü. Türkiye lige bu sene bir çaylak göndermişti ve doğal beklenti, bu erken safhada gözlerin ağırlıklı olarak finansal gücü diğer iki takıma oranla daha ışıltıdan uzak bir kadroya yetebilen bu çaylağa çevrileceği yönündeydi. Fakat Beşiktaş kuranın cömertliğinden de ufak bir destek aldığı bu yolda gruptan çıkmakta en aceleci davrananları oldu.

Eurocup’ta ise Galatasaray hayli sınayıcı bir gruptan lider çıkıp iddiasını ortaya koyarken, yapı olarak en sağlıklı hareket eden ve sıkça ayrıksı ve örnek alınacak bir model olması yönüyle tartışmalarımıza dahil olan Banvit işini kırıcı bir Würzburg deplasmanına bıraktı. Sezonlarının kaderi için dönüm noktasında yer alan ve saha çizgileriyle sınırlı kalmayacak bir karakterin ifşasını mecbur kılan maçlarda yıllardır yetersiz kalmaları, daha can sıkanı, bu sırada kenar yönetimden gerekli katkıyı alamıyormuş gibi gözükmeleri birtakım önyargılar yaratıyor.

Euroleague’de Fenerbahçe’nin durumu da pek farklı değil. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış değil, henüz geçtiğimiz yaz Türkiye’den bir kulübün gösterdiği en agresif transfer politikasının sonucu olarak bir taarruz izlemiştik. Devinimden yana dünya üzerinde basketbol topunun sektiği hiçbir coğrafyadan aşağı kalmayacak Avrupa kıtasında, herkesin göz diktiği o noktaya ulaşıp ayakta kalan son dörtlüden biri olmak istiyorsan gitmen gereken isimler ise aksine hayli uzun aralıklarla değişiyor. Özellikle de sayıları beşi geçmeyen mimli bazı oyun kurucular var ki bu durum hiç sürpriz değil, çünkü o yolun sonunu görmeye sadece onların nefesi yetiyor ve karar maçlarında diğer parçaları da sırtlarına alabiliyorlar. Listenin başında gelen isim Bo McCalebb, Fenerbahçe’nin başlattığı saldırının haklı ilk adresiydi. Fakat sakatlıklar bir yana, Simone Pianigiani’nin daha önce de elinde bulundurup verim aldığı ve tertibatına hakim olması beklenen bu makineyi takım yararına kullanmakta iyi iş çıkardığını söylemek şimdilik zor. Şu anda hücumlar McCalebb ile başlıyor ve bitiyor, ancak çevresindeki, her birinin bu ligin elit yetenekleri içindeki yeri sağlam olan, parçaların çoğu doğru rollere oturmamış ve en iyi yaptıkları işten uzaklaştırılmış gözüküyor.

Unutmamalıyız ki Pianigiani, geçen yaz Türkiye’ye geçişine kadar, kariyerinin tamamını henüz 26 yaşında asistan olarak göreve başladığı Montepaschi Siena organizasyonunun muhtelif basamaklarında geçirmiş biri. Bununla birlikte, birinci adam koltuğundaki altı yılında farklı hamurda oyuncularla farklı takım kimlikleri kurdu ve farklı rotalardan başarıya gitme konusunda elinin çok da zayıf olmadığını gösterecek veriler sundu. Onu Ingmar Bergman’a benzetebiliriz çalışma alışkanlıkları bakımından. Ustanın da hayatının büyük bölümünü aynı adada geçirdiği bilinir. Sadece kendi küçük oyuncu topluluğunu tanırdı, filmlerinde on kadar oyuncusu ve değişmeyen bir dekoru vardı: Fårö adası.

Bergman her yeni filminde çok az unsurla her şeyi anlatmaya muktedir olduğunu gösterdi. Yalnızca karakterleri, olay örgüsüne bağlı olarak, yeniden yaratmak ve işlemek gerekiyordu. Pianigiani de kendi adasından ancak, artık üst düzey rekabete devam edebileceği mali kaynaklarla çalışmayacağını fark ettiğinde ayrıldı. Sürgünde ilk yılın kolay geçmesini bekleyemezsiniz. Her şeyi daha da kötüleştiren, hafta sonunda ona hamlelerini test etme fırsatı sunacak kaliteyi göstermeyen ve ikinci çeyrekten angarya halini alan yerel maçlar oluyor. Bu, kuşkusuz, “Avrupa’nın en iyi ikinci ligi” söyleminin göze sokulduğu günlerde incelenmesi gereken bir tezat.

Pianigiani’nin son maçta karşısında bulacağı meslektaşı ise Bergman’a pek benzemiyor: İki farklı kıtada yaşamış ve İtalya’nın tamamını dolaşmış bir koç. Şanslı ki sahadaki en iyi oyuncu, Liv Ullmann, yine favori yönetmeninin saflarında olacak.

Cem Pekdoğru, 2012
10 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 04, 2012

Cennette Huzursuzluk

Perşembe akşamı deplasman turnelerini bitirecek Heat maçından önceki basın toplantısında Gregg Popovich’in, takımının üç yıldızını (Tim Duncan, Tony Parker, Manu Ginobili) San Antonio’ya gönderdiğini açıklaması büyük patırtı kopardı.

Popovich’in ligin yaşı geçkince oyuncuları üzerine kurulu takımı, halihazırda, uzun ve yorucu bir deplasman turnesinden hedeflediğinden de fazla galibiyet çıkarmıştı. Kilometre sayaçlarında korkunç rakamlardan bahsedilen yıldızlarını kullanırken, birkaç sezondur tasarrufta önde gelen anneanneleri kıskandıran Popovich’in bahse konu açıklamasının çok fazla kişiyi şaşırtması beklenemezdi. Ancak NBA’in 28 yıllık komisyoneri David Stern, 2014 yılında görevi sağ kolu Adam Silver’a bırakacağını açıklamışken, artık daha fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu. Aslında en başından beri her patron gibi fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu ve ortalama bir patrondan daha sık fütursuz ve cesur hareket ediyordu. Yine öyle yaptı. “Tüm seyircilerimizden özür diliyoruz, bu sorumsuzluğa karşı ciddi yaptırımlar uygulanacak.” Kural kitabını eğip bükerek, Popovich’in bu kararını lige bildirmek için acele etmemesini de lehine kullanarak, 250 bin dolarlık bir ceza çıkardı.

Tepkiler çoğunlukla Stern’ün ‘bu kez’ çizgiyi aştığını öne sürüyordu. Stern’ün seyirci vurgusunun adresindekiler de Popovich’in saflarında gözüktüler. “Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” dediler. Ama bu benim açımdan 28 yıllık Stern saltanatının -sadece yetiştiğim yarısındaki- 28 rezaleti arasına girebilecek bir şey değildi.*

Stern’ün kara kaplı defterinin ithaf sayfasında Spurs yazdığını tahmin etmek çok zor değil, sağında solunda Popovich’le ilgili karanlık eskizlere de rastlayabilirsiniz muhtemelen. Zira Stern yönetiminde NBA yıldız odaklı bir lig haline geldi, böyle pazarlandı, büyüdü ve Stern de karşısına çıktığı için minnettar olduğu Bird/Magic rekabetine, Michael Jordan’a olan borcunu her gün ligi süperyıldızlar için ideal bir ortam haline getirmek için daha fazla çabalayarak ödedi. Spurs ise bir küçük pazar takımı olarak dört şampiyonluğa ulaşırken, Stern’ün dayattığı başarı formüllerinin hiçbirine kulak asmadı. Hanedanlıklarını lig tarihinin belki de en iyi power forveti üzerine inşa ettiler, ama kendine özgü tarzıyla aynı zamanda ligin gördüğü en az pazarlanabilir yıldızdı. Spurs’ün taraflarından biri olduğu final serileri, en düşük reytingleri verdi. Stern bu konudaki rahatsızlığını dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedi, hayalindeki finalin hiç değişmediğini ve her sene Lakers-Lakers (bazı özel durumlarda Lakers-Celtics) finali görmeyi isteyeceğini söyledi.

Dinleyiciler arasında Popovich de vardı. Olağan rakipleri dışında bir ‘büyük öteki’ ile de mücadele ettiğini bilmenin ağırlığıyla yaşadı. Fakat oyunun kuralının bu olduğunu başından beri biliyordu. Stern’ün getirdiği her şeyle barışık yaşadı. Bu saçmalığın rekabet edemeyeceği o büyük 28 saçmalığın her birinin ardında -dolaylı da olsa- Popovich’in de imzası vardı. Ve Yahoo’nun eli maşalı yazarlarının işaret ettiğinin aksine, bir modern zaman şövalyesi olduğu falan yoktu. Üstün bir birey değil, hayatında hala küçük rövanşlardan haz almayı becerebilen bir küçük patrondu. Bu şampiyonluk çekirdeğiyle son yıllarını yaşarken, bir perşembe maçını, yani en önemli davetin ana yemeğini, patronunun yüzüne çarptı. Görevdeki son yıllarında had bilmek zorunda hissetmeyen büyük patronun misilleme mahiyetindeki güç gösterisi gecikmeyecekti.

Tüm bu hikaye bana çok sempatik geldi. Sağınıza solunuza baktığınızda öylelerini göreceksiniz ki, bu patronların didişmesi size de sempatik gelecek.

* Benim için 1 numarada hala kıyafet yönetmeliğinin faşist alt metni var. Sevgili Mithat Fabian Sözmen’in yakın zamanda bu konuya değindiğini hatırlıyorum, Evrensel arşivinde bulabilirsiniz.

Cem Pekdoğru, 2012
3 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 27, 2012

Belleksiz Otlaklar Ülkesi

Size Royce White’tan bahsetmiştim. Devam eden NBA sezonunda yanıtını merakla beklediğim soruların başında, henüz lige adım atmadan ‘kaçık’ yaftasına layık görülmüş çaylağın yolculuğunun neler getireceğiydi. Özünü kaybetmeden uyum sağlayabilecek miydi, yoksa kazanan onu alt etmek için sıraya girenler mi olacaktı? Açıkçası White için yolun sonu şimdiden gelmişe benziyor. Savunma mekanizması olarak geliştirdiği ‘mağdur psikolojisi’ de sempati yaratmaktan uzak ve ona pek yardımcı olmuyor.

Tepkileri tartışılır olsa da, ligin bu alandaki geçmişini düşündüğümüzde, White’ın hislerini çözümlemek çok zor değil. NBA, sportif rekabetin zirve noktalarından biri ve burada ‘öteki’ olmanın yükü çok ağır. Sırtlamaya niyetlenirseniz sizi yere yıkabileceğini bilmelisiniz. Birkaç hafta önce sürpriz emeklilik kararının arka planını berraklaştıran bir açıklama yapan Keyon Dooling, bir dolu örneğe bir yenisini ekledi. Dooling’i tanıyanlarınız olabilir. Ligde 12 sezon geçiren, kariyerinin başında bir top arsızı profili çizerek beklentilere pek yanıt veremeyen ancak son yıllarında Celtics soyunma odasının dominant figürlerinden birine dönüşerek nihayet kazanan bir takımın parçası olan ve çevredeki saygınlığını Oyuncular Birliği asbaşkanlığına seçilerek perçinleyen adam. Dooling ileri doğru bir adım attı ve CSNNE.com’a verdiği röportajda çocukluğunun tüm ayrıntılarını, ab initio ad mala, ortaya serdi. Duygusal, cinsel ve mental istismar içeren bir hikayeydi ve basketbol kariyerini noktalama kararı da geçmişin şeytanlarıyla yüzleşme zamanının geldiğini hissetmesiyle ilgiliydi. Bugüne kadar ligde nefes almayı sürdürebilmek için koruması gerektiğine inandığı erkeklik gururunu bir köşeye bırakma cesaretini nihayet gösterdi.

Dooling’in zırhını indirmek için kariyerinin bitimini beklemesi tesadüf değildi. Çünkü o zırh yere indiğinde, kendisini ne kadar kısa sürede periferiye itilmiş bulacağını biliyordu. John Amaechi de bunu bilenlerdendi ve gey olduğunu ancak basketbolu bıraktıktan üç sene sonra açıklayabilmişti. İlk tepkiler bu çekincesini olumlar nitelikteydi, Tim Hardaway ‘soyunma odasında bir gey olduğunu bilse, yönetimden onu göndermelerini talep edeceğini’ söyleyerek erkeklik gururunu güvence altına alıyordu. Homofobik açıklamalar peşi sıra gelmeye devam etti. Evrensel farkındalığı geliştirmek yönündeki tüm çabalara rağmen, tıpkı 15 sene önce Magic Johnson’ın HIV açıklamasında olduğu gibi, lig böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. O sene Magic vedası olacak All-Star maçında sarılmak için kollarını açtığında, en yakın dostu olarak nitelediği bazı oyuncular bile uzaktan bir selamla yetinmişti. Maç başladığında ‘köyün delisi’ görülen Dennis Rodman adım atana değin onu savunmuyorlardı bile. Virüsün terle bulaşabileceğini düşünenler bile vardı.

Türkiye’de de ötekileştirmenin birden fazla popüler boyutu var ve basketbol çevrelerinin de bundan arınmış olması beklenemezdi. Cinsel kimliğini daha önce açıklamış ve ülkesi Belçika’da bir eşcinsel evlilik gerçekleştirmiş olan Ann Wauters’ın Galatasaray’a transferi sonrası bir internet sitesinde işlenen suç son örneklerden. Wauters’ın transferini “Türk toplumu için oldukça aykırı bir durum. Ayrıca Türk kızlarını, Türk basketbolcuları doğa dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı. Kulüplerin de” ifadesiyle haberleştirmeyi seçmişler ve çarpık olanın sadece zihinleri olmadığını göstermişlerdi. Wauters belli sivil toplum örgütlerinden destek alsa da büyük çoğunluk ayıplamanın eşlik ettiği bir sessizlik akdi içerisinde hareket etmeyi yeğledi.

Daha önce “Beşiktaşlılık duruşuna uygun davranmadığı için” gönderilen Milica Dabovic’i (ve asıl sebebin daha da mide bulandırıcı olduğuna dair söylentileri) de düşünecek olursak bu köşeye konu olacak yeni gelişmelerin kapıda olduğunu ve insanlık adına yeni dip noktaların görüleceğini öngörmek maalesef zor değil.

Cem Pekdoğru, 2012
26 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 20, 2012

Basketbol Eleştirisinin Bugünü

Eleştirmek üzerine yapılan eleştirilere gerçekten gereksinim duyuyor muyuz? Elbette onlarsız yaşayamayacak değiliz. Ama bununla birlikte, cevabım evet. Disiplinden bağımsız olarak yaratılan şey onu yaşayanlar vasıtasıyla hayatını idame ettirirken, sirkülasyona giren yabancı fikirler çoğu zaman yaratının kendisine dair objektif gözlemlerden daha belirleyicidir. Bu sebepten, bunların yolculuğunu takip etme işinin tahmin edilenin üzerinde fayda sağladığı örnekler mevcuttur.

Başlığın vadettiği kadar kapsamlı bir yazı olmayacak. Amacı daha ziyade birkaç senedir sıradan izleyiciler için rahatsız edici boyutlara ulaşmış bir konuya değinme. Tesadüfen birkaç hafta önce NBA sezonunu selamladığım yazıda söz etmiştim, Cahiers du cinéma tayfasının yaratıcıyı ilahlaştırıp eserin kendisini bir kenara bırakan ve ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesini doğuran o çıkmazından. Bunun bir benzeri de özellikle Avrupa basketbolu eleştirisine hükmeden çevrelerde oldukça yaygın. İlkin sivri bir zekanın ürünü olarak tınlamış meşhur satranç analojisi de eskitildikçe her kullanımda kulağa daha yavan gelmeye başlıyor. “İki koç arasında bir satranç maçı izliyoruz adeta.” Evet, ama küçük bir farkla. Taşlar yerine sahada kendi iradesi doğrultusunda hareket eden, her an hata yapmaya açık insanlar var. Ve bu oyunun en sıradan iki figürünü bile, modern istatistiğin benzerlik skorları ne derse desin, iki piyon olarak tıpkılaştıramazsınız.

Bunu modern toplumların her konuyu kişiler üzerinden tartışma eğilimini kötü bir alışkanlığa dönüştürmesiyle açıklayabilirsiniz. Türkiye’de insanların bazen attıkları çok cesur ve ‘hayati’ bazı adımlarının akıbetini bile, eşsizliğini daha yeni ispat etmiş oldukları kendi istençlerinin değil de lider addettikleri figürün emirlerinin dikte etmesine izin verdiği örnekler yaşanmıyor değil. Düşünme işini başkasına devretmekte hiçbir çekince duymayan bir toplumda doğal kabul edilecek ‘biat kültürü’ de muhtemelen bununla ilişkilidir. Ama ben bunun somut tezahürleriyle ilgilenmek istiyorum.

Eleştiride kullanılan bu kült figürünün eklemlendiği bir diğer sacayağı da bunun üzerine kurulan ve düzenli olarak beslenen birtakım ezberler oluyor. Örneğin şu çok konuşulan “Oktay Mahmuti takımı” hikayesi. Herkes için aşağı yukarı aynı şeyi ifade etmek zorunda, bunu sorgulamanız pek de hoş karşılanmayacak. 2005 yılında Benetton’a 40 dakikada sadece 43 sayı izni verilen o maç bir noktada muhabbete dahil olacak. Tempoyu azaltıp, potaya atılan top sayısını aşağıya çeken ve böylelikle personeller arasındaki kalite farkını minimize etmeyi amaçlayan felsefenin yeni bir yorumu. Yoğun ve paylaşımlı bir savunma anlayışı bunu destekliyor ve gerçekten de Mahmuti’nin bu tercihine konu olan her takımı en tepeye değilse bile, bir alt seviyeye taşınan başarılı sezonlar üretiyor.

Fakat Mahmuti’nin bambaşka bir yorumla Eurocup’ta çeyrek final oynattığı o düşük bütçeli Benetton takımı tamamen göz ardı ediliyor. Bu tempo işinin çok temel bir seçim olduğu ve bir koçun öğretileriyle oluşturduğu yapıyı anlatmaya çalışırken, buna öyle değişmez bir statü atfetmekteki yanılgı pek deşilmiyor. Sinema benzeşimlerini sürdürürsek, bu bir senarist-yönetmenin hikayesini hangi türde anlatacağına karar vermesi gibi. Belgesel mi, yoksa kurmaca mı? İkisinin de anlatıya sunacağı farklı ferahlama alanları var, fakat hikaye için hangisinin işleyeceğini öngörebilmeniz gerekiyor. Bunun kararına vardıktan sonra ise yapılanlar tamamen aynı. Ve işte “Oktay Mahmuti takımı” mefhumunun tartışmaya katılması gereken nokta burası.

Mahmuti’nin Cedevita maçından sonra benzer şekilde tempo üzerinden yapılan gereğinden büyük bir okumayı kapsayan soruyu “Bu yorumları son derece yüzeysel ve yersiz buluyorum” diye karşılamasının sebebi bu. O biat kültürünün dönem dönem adresi olmuş bir kült figürünün semirmiş egosu değil, aksine bu bunalım içinde büyük resmi görebilen bir zihnin oyunu seven bizlere bir jesti.


Cem Pekdoğru, 2012
19 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 13, 2012

LeBron'ın Sesi

Geçen hafta yapılan ABD başkanlık seçimlerinde Barack Obama 2008’de yarattığı heyecanı korumaktan uzaktı. Dört yıl önce gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğini düşünerek oy verenlerin desteğini korudu, ancak bu kez ehven-i şer olana itilmiş seçmenlerdi. Siyah bir başkan olarak, yetmişlerden beri Afro-Amerikalı oyuncuların domine ettiği bir lig olan NBA’in güvenoyunu ise halen kaybetmiş değil. En azından görünürde. Zira oyuncuların Obama’nın kampanyasına verdikleri maddi destek, takım sahiplerinin Cumhuriyetçi adaya yaptıkları bağışların yanında ihmal edilebilecek kadar küçük kalıyor.

Fakat ligin yeni nesil yıldızlarının somut olarak ölçülemeyecek etkisini de teraziye koyduğunuzda bu denge ters yöne kayıyor. Twitter hesabını açtığınızda LeBron James’in çağrısıyla karşılaşıyorsunuz: “Başkan’ın ofisteki işleri henüz bitmedi. O yüzden gidin ve oyunuzu verin.” Kutlama faslında ona diğer genç süperyıldızlar Chris Paul ve Kevin Durant de eşlik ediyor. Gençliğin idolü olan basketbolcular, aynı zamanda siyasal olarak angaje görünüyor ve bu ABD için yeni bir şey.

Yetmişlerde ligin imajı bugünle kıyaslanmayacak kadar batık durumdaydı. Afro-Amerikalı kesimi lige dahil etmek bile başlı başına sıkıntılı bir süreç olmuştu ve hala bazı şehir takımları taraftar tabanlarına siyah oyuncuları kabul ettirmekte zorlanıyordu, yahut bizzat ırkçı yöneticileri tarafından bu çabalar engelleniyordu. Beyazlara göre NBA her zaman kafası iyi dolaşan birtakım siyahların oynadığı bir yerdi ve kolej basketboluna sadakat göstermeyi yeğliyorlardı. Siyahlar ise ligin beyaz yıldızlarını kesinlikle tanımıyor, onları medya tarafından pohpohlanmış yeteneksizler olarak görüyorlardı. Siyahların katılımına rağmen sahadaki görüntü de halen sorunlu duruyordu. Zira yönetici grubunda nadiren bir Afro-Amerikalı ile karşılaşabiliyordun ve bu da ülkedeki kölelik tarihi içinde farklı bir alt metinde okunabilirdi: Beyazların para kazanması ve eğlenmesi için ter döken kuvvetli siyahlar.

Seksenlerde bu algıyı kıran iki isim vardı. Ve hayır, birinin adı David Stern değildi. Magic Johnson ve Larry Bird kolejde başladıkları rekabeti yeni bir arenaya taşırken, takipçilerini de yanlarında getirmişlerdi. Magic insan sevgisiyle dolup taştığını ilk görüşte duyumsayabileceğiniz, rakipsiz bir hayat enerjisine sahip bir yıldızdı. Michigan’da doğmuş, annesi Yedinci Gün Kilisesi’ne mensup bir siyah… Bird ise çiftçi çocuğuydu, fakat Indiana’da en iyi rekabeti ararken bütün gençliğini siyah çocuklarla maç ayarlayarak geçirmişti. Bununla birlikte, politik eğilimlerini kendine saklayan ve bunu tefekkür düzeyinde tutup eyleme geçmemeyi yeğleyen biriydi. Magic de farklı sayılmazdı. Fakat sadece dolaşıma sundukları güdülerle bile algıları kırmış, sınıflar arası barış ortamına katkıda bulunmuşlardı.

Onları takip eden süperyıldız ise Michael Jordan’dı. Bir Demokrat olduğu biliniyordu. Ancak kişisel mükemmeliyeti bir fetiş olarak yaşıyor, dikkat dağıtıcı hiçbir unsuru sistemine dahil etmiyordu. Lig tarafından kendi deyimiyle ‘bir siyah militan’ olarak fişlenip, kariyerinin son demlerinde hummalı muamelesi gören takım arkadaşı Craig Hodges onun harekete geçmesini istiyordu. Birden çok kez ve açıktan açığa. “Kimsenin nasıl davranacağını söyleyecek değilim, ancak fakir mahallelerdeki çocukların yanına gittiğimde onlara idolü olan adamdan bahsetmemem mümkün değil. Neden gücünü kullanıp, kendi halkı için bir ilham kaynağı olmuyor?”

Ülkenin dört bir yanında hala izleri sürülebilen ayrımcılık siyah komünitenin başından ayrılmazken, mikrofonlar Jordan’a uzatıldığında gelecek yanıt belliydi: “Bu olay hakkında yeteri kadar bilgiye sahip değilim, bu yüzden yorum yapmıyorum.” Jordan topu dikkatlice taca atarken, işin aslının bu olmadığını herkes biliyordu.

1990’da yaşanan spesifik bir olaysa Jordan’ın politik yönsüzlüğü için bir nişane oldu ve hala bu konuda en çok alıntılanan söz, o sürece aittir. O sene Jordan’ın memleketi North Carolina’da senato seçimleri düzenlenecekti. Cumhuriyetçi aday ise görev süresi boyunca ırkçılıkla ilgili kabarık bir sabıka kaydı oluşturmuş Jesse Helms idi. Demokrat aday kampanyası sırasında Jordan’a ulaştı ve onun etki gücünü kullanmak istediğini söyleyerek iş birliği talep etti. Bu ortaya çıkınca siyah nüfus sokaklara dökülerek Jordan’ı adım atmaya çağırdı. O sıralarda lig global bir marka halini almıştı ve Jordan’ın kendi markası da aynı paralelde semirmeye devam ediyordu. İlk kez bir oyuncunun adı altında bir ayakkabı piyasaya sürülmüştü ve daha sonra bu model tamamen firmadan özerk bir hal alarak Jordan’ın kontrolüne geçecekti. Ve Jordan’a bir arkadaşı 1990 senato seçimlerinde neden pozisyon almadığını sorduğunda cevabı şu oldu: “Cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor.”

Sportif figürler ve sanatçıların ilham kaynağı özelliği gücünü bugün de koruyor. Türkiye’de toplumsal ezberin dışına çıkan her söz, kimden geldiğinden bağımsız olarak bastırılmaya devam ediyor. “Bütün Türkiye halklarının verdiği şehitlerin durmasını istiyorum” diyen bir futbolcunun, Türkiye’nin en yeteneklisi de olsa ‘yanlış işler peşindesin X Efendi’ kalıbıyla uğradığı linci izlediğimiz günler hala çok uzak değil. Bu ortamda politik tavır almaktan çekinmeyen her sportif figür çok değerli. Başkalarını tavır almaya iten en ufak bir söz de öyle…

Cem Pekdoğru, 2012
12 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.