Haziran 20, 2016

David Alaba: Sıçrayış


1988 yılında Avusturya’da herkes, Thomas Bernhard’ın yazdığı Heldenplatz oyununu konuşuyordu. Basına sızan repliklere göre Bernhard yine yapacağını yapmış; Avusturya’nın kıvanç kaynağı Burgtheater’nın yüzüncü yaşını onurlandırması gereken bir oyunu, yaşam boyu süren nefretinin son perdesi olarak kullanmıştı. Bernhard’ın güçlü romanları gibi, Heldenplatz da çok geçmeden sahnesinin sınırlarını aşarak sokağa taştı. Doğduğu topraklar üzerinde hüküm süren devletle, kendi çocuklarını mahveden Avusturya ile hesaplaşmasını sürdürüyordu Bernhard. Karakterlerinden biri, sahneden şöyle seslenecekti: “Bu zavallı, hakları ellerinden alınmış insanlara kalan tek şey tiyatrodur. Avusturya’nın kendisi bir sahneden ibarettir.”

Viyana’nın mütevazı futbol sahnelerinde, Burgtheater’nın ihtişamından eser yoktu. 22. Bölge’de doğup büyüyen David Alaba, mahallesinin takımındaki yıllarının ardından Austria Wien’e geçtiğinde yeteneklerinin daha büyük bir sahneyi talep ettiği aşikârdı. Bir gün Almanya’dan gelen misafirleri ona Allianz Arena’nın parlak ışıklarını vadettiğinde henüz on altısındaydı. Werner Kern ve Tiger Gerland, onda eski öğrencilerinden izler görmüşlerdi: Lahm’ın itidalini, Schweinsteiger’in özgüvenini ve belki Kroos’un sarsılmazlığını... 

***

2013’ün Ağustos ayında, Pep Guardiola yeni takımıyla ilk büyük finaline çıktığında Alaba çoktan sol bek pozisyonuna adını kazımıştı. Maçı seri penaltı atışlarına götüren golün ortası da onun ayağından çıkmıştı. Ne var ki Pep’in görevdeki ilk ayında Bayern, kullandığı beş penaltının yalnızca üçünü gole çevirebilmişti. Yeni öğrencilerinin karşısındaki ilk sihirbazlık numarasına hazırlanan Guardiola, orta yuvarlakta büyük bir küme oluşturdu ve oyuncularına bu kümenin en dış halkasındaki bir karaltıyı işaret etti: “Ben nasıl penaltı kullanılacağını bilmem, hayatım boyunca hiç kullanmadım. Ama dünyanın en iyi penaltıcısı şu anda aramızda... Sutopu da futbol gibidir, her beş penaltıdan sadece dördü hedefi bulur. Manel Estiarte, İspanya’nın en iyi sutopçusuydu ve kariyeri boyunca hiç penaltı kaçırmadı.”

Pep, kişisel asistanı Manel’in iki altın kuralını oyuncularıyla paylaştıktan sonra, penaltıcıları ve vuruş sıralarını belirlemeyi takıma bıraktı. İlk gönüllü olarak öne çıkan Alaba’nın yanına gitti ve sırtını sıvazladı.

Alaba ise cesur bir şey yaptığını düşünmüyordu. Eli kendiliğinden havaya kalkmıştı neredeyse. İki sezon önce Mönchengladbach ve Real Madrid eşleşmelerinde yaptığı gibi, topu eline alan ilk oyuncu olacak, penaltı noktasına dikecek ve –belli ki ona işlemeyen sahne ışıklarının altında– anın gerektirdiği irtifaya öylece sıçrayacaktı. Ter Stegen, Casillas ya da Cech... Gerisinin önemi yoktu.

***

2012’de milli takım kampını ziyaret eden Tirol Eyalet Başkanı Günther Platter, genç yıldız adayıyla tanıştırıldığında birden İngilizce konuşmaya başlamıştı. Kulağa Bernhard romanlarından fırlamış bir politikacı gibi geliyor, değil mi?

Marcel Koller’in Türkiye ile oynanan hazırlık maçı için seçtiği 23 kişilik kadroda sekiz göçmen çocuğu yer alıyordu. Tıpkı komşusu Almanya gibi, mütemadiyen, “her şeye kadir” bir Fußballgott arayışında olan Avusturya, tanrısını da bu göçmen çocukları arasında buldu. Bununla birlikte Alaba’nın sahaya getirdiklerinin Avusturya futbolunun bugününü, Arnautovic’in merasimli driplinglerinden, Baumgartlinger’in sağlamcı paslarından daha iyi imlediği düşünülebilir. Sezonun büyük bölümünü stoper ve sol bek mevkilerinde geçirmiş olsa da, Guardiola’nın sahayı yenilikçi bir biçimde kulvarlara ayırıp beklerine teslim ettiği “iç kanallar” sayesinde üç senedir epey merkezi bir role oturdu ve böylelikle Fransa’nın provasını yapma imkanı da buldu. Kahramanlar Meydanı’na salıverilecek bu garip “tanrı” rolünü oynamak için öne çıkan ilk aday da oydu zaten. Her zaman olduğu gibi. Rolün gerektirdiği irtifa onu hiç huzursuz etmeyecek.

Cem Pekdoğru, 2016
Socrates Dergisi'nin Haziran 2016 sayısının Euro 2016 ekinde yayınlanmıştır.
(Sayı: 15, 20 Genç Yıldız 20 Genç Yazar)

Mart 07, 2016

Basketbola Adanmış Bir Ömür


Geçmişin parlak günlerinden bahsetmekten hoşlanmayan bir baba ve babasının başarılarını başkalarından dinlemekten sıkıldığı için onun yaşam öyküsünü kitaplaştırmaya karar veren bir oğul... Adanmak, işte bu çekişmenin eseri...

Ketumdu babası… Oğlunu geçmişin loş koridorlarında uzun yürüyüşlere çıkarmak yerine, her şeyi kocaman bir örtünün altında bırakmayı tercih ettiğinden, sorular havada asılı duruyor, bütün öyküler daha ilk paragrafta tıkanıp kalıyordu. O yüzden babasını hep başkalarından dinledi Ali Granit… Ne müthiş bir sporcu olduğunu, jeolojide, antrenörlükte, yöneticilikte, yazarlıkta, sözün özü; giriştiği her işte nasıl fark yarattığını bölük pörçük anılardan öğrendi. “Senin baban kimselere benzemez” diye başlayan sohbetler, ille de “O bir efsane” noktasına geliyordu.

Anlatılanlar gerçek miydi, yoksa dostlar babasını övmekte gizli bir söz birliğine mi varmıştı? Yaşamı boyunca zirvelerde dolaşmış, parlak başarılara imza atmış, olimpiyatlar, Dünya ve Avrupa şampiyonaları görmüş, Türkiye’nin yurtdışına transfer olan ilk basketbolcusu unvanını almış bir adamın evinin bir köşesinde, nasıl olur da o günlerden kalma bir kupa, bir madalya, bir fotoğraf olmazdı?

Yalçın Granit’i yakından tanıyanlar, muhtemelen bu soruyu gülerek karşılayacaktır. Çünkü onun, kendisinden ve geçmişten bahsetmeyi hiç sevmediğini bilirler. Onun ruh âleminde, anı yaşamanın coşkusuyla geleceği planlamanın heyecanı her zaman atbaşı gitmiştir. Tarih -kendisi başrolde olsa bile- ona değil, başkalarına ait bir sayfadır. Sanırım bu nedenle, tanıyabileceğiniz “en genç” insandır. Maşallah, bugün 83 yaşında ve yine hepimizden genç!

Babasının çektiği yüksek duvarı aşamayan Ali Granit, 2002 yılında kararını verir: Ne yapıp edip onu anlatan bir kitap yazacaktır. Karar vermekle harekete geçmek arasına 11 yıl daha girer. Bu benzersiz yaşam öyküsüne tanıklık edenlerden göçüp gidenler olur, fotoğraflar biraz daha solar, anıların üzerine biraz daha toz yağar ama o vazgeçmez. Sonunda 2013’te kolları sıvar. Yaptığı arşiv çalışmasıyla dört bin gazete kupürü toplar, iki kez Paris’e gidip Fransız gazetelerinin arşivlerinde gezinir. Yetinmez, toplam 152 kişiyle yüz yüze görüşür. Ortaya çıkan dağ gibi malzemeyi elekten geçirip kaleme almak da Cem Pekdoğru’ya düşer.

Adanmak, Yalçın Granit’i anlatmak için yola çıkmış olsa da öykünün kahramanı, varoluşunu basketbolla öyle sarıp sarmalamış ki kitap ister istemez Türk basketbolunun tarih kitabı, neredeyse ansiklopedik bir başvuru kaynağı haline geliyor. Bunda Granit’in hayalleri ve hedefleri önemli rol oynuyor elbette… Cumhuriyetin tüm ilk kuşaklarında görüldüğü üzere, Yalçın Granit de çağdaş dünyaya bir an önce yetişip onun bir parçası olmak için yanıp tutuşuyor.

Önceki kuşakların kaçırdığı trene, ancak çok çalışırsa, kendini yaptığı işe ‘adarsa’ binebileceğinin farkında. Aydınlanma’nın hızla yurda yayılması, el birliğiyle ortaya bir şeyler koymak için gece-gündüz ter dökülmesi gerekiyor ona göre… Bu toprağın insanları Batı’daki yaşıtlarından daha az yetenekli değil. Onlara fırsat vermek, emek harcamak lazım. Çocuk denecek yaşta, Darüşşafaka çatısı altında basketbolun temellerini atmasını sağlayan, göğsünde yanan bu ateş… Daha sonra, formasını giydiği Galatasaray’ı nasıl “Yenilmez Armada” haline getirdiğini, çalıştırdığı Milli Takım’ın rakipleriyle aynı metotlarla çalışabilmesi için nasıl uğraş verdiğini, İTÜ ve Eczacıbaşı günlerini, rakiplerinden ziyade bürokrasinin sığ bakış açısına karşı mücadele ettiğini görüyoruz. 1940’lardan bu yana Türkiye’nin nereden nereye geldiğini, güzelim eski fotoğrafların eşliğinde daha iyi anlıyoruz.

Adanmak, yalnızca bir spor kitabı değil. Bir yandan yaşayan bir efsanenin özenle gizlemeye çalıştığı sırlarını açığa vururken, diğer taraftan Türkiye’nin son dönem sivil tarihini merak edenlere basketbol üzerinden ilginç ipuçları sunan çok boyutlu bir çalışma.

Adanmak / Bir Hayalin Peşinde Yalçın Granit ve Türk Basketbolunun Hikâyesi
Hazırlayan: Ali Granit
Metin yazarı: Cem Pekdoğru
Can Yayınları, 390 sayfa, 25 TL

Ocak 20, 2016

Yeryüzünde İki Sürgün

“hepsi beyhudeymiş
ey vatanım
henüz vaktimiz varken
gel dostça ayrılalım”

(Juan Goytisolo, Kimlik Belirtileri,
çev. Neyire Gül Işık)



Becky

San Antonio Spurs, yeni sezonun dördüncü maçı için Madison Square Garden’da. Takım üçüncü çeyrekte iyi sinyaller vermiyor, bir ara hücum ritmi tamamen kayboluyor. 82 maçlık bir takvimin en önemsiz görünen durağında dahi sezon için belirleyici bir şeyle karşılaşılabileceğini bilecek kadar uzun süredir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar. Son çeyrek öncesinde altı kişilik geniş asistan kadrosu Gregg Popovich’in yanında saf tutmuş, koçun söylediklerine kulak veriyor. Bir açık kalp ameliyatındaki doktorlar kadar ciddi görünüyorlar.

Asistanlardan bir tanesi için burası herhangi bir durak değil. Becky Hammon, kadın basketbolunda ortalama bir programa sahip olan Colorado State’i saygın bir konuma yükseltmekle geçirdiği dört yılın ardından 1999 WNBA seçmelerine girmiş, ancak adı okunan 50 oyuncudan biri olamamıştı. Sebebini anlamak zor değildi; çok değerli draft hakkını 1.68 boyunda, yavaş bir beyaz oyuncudan yana kullanacak kadar açık görüşlü bir takım yöneticisi çıkmamıştı. Bu büyük etiketlerin sahada gördükleri oyun zekasını, top hakimiyetini ve şut kabiliyetini gölgelemesine izin veriyorlardı. Hiç kimsenin onlara Becky Hammon’ı neden pas geçtiklerini sormayacaklarından emin olmaları da işlerini kolaylaştırıyordu muhakkak. Sonunda ona bir şans vermeye cüret eden ve sezon öncesi kampına çağıran takım New York Liberty oldu.

MSG tarihindeki en unutulmaz yüz gece arasında bir Liberty maçı olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, Hammon’ın sekiz sezonluk Liberty hikayesinin birçok seyircinin kişisel tarihine unutulmaz geceler eklediğinden eminim. Henüz birkaç ay önce bu salonda kendisine bir “Onur Yüzüğü” bile takdim edildi. Güney Dakota’da yetişmişti ve insanların Güney Dakota’da yetişenlerden beklediği gibi günlerini avcılık, balıkçılık ve Cumhuriyetçilik ile geçiren bir aileden geliyordu. Şu anda ise olduğu yere aitmiş gibi duruyor – bir New Yorker. Yüzündeki gülümseme ve kırışıklıklar arasında yolumu yitiriyorum. Bu yüzün bir çocuğa mı, yoksa bir nineye mi ait olduğuna karar veremiyorum. John Berger’a göre tarihi anlarda bu olurmuş; böyle anlarda bazen iki, üç, hatta dört kuşağın bir saate sığdığı ve birlikte var olduğu görülürmüş. 1999 NBA finallerinden beridir, bir Knicks-Spurs maçına zaplayan hiç kimse zihnini tarihi bir ana tanıklık etme fikriyle meşgul etmemiştir. Ama bu, kesinlikle tarihi bir an. Birkaç sene içinde Becky Hammon bir NBA takımının başında sahaya çıkan ilk kadın başantrenör olduğunda bunun farkına varanların sayısı artacak.

Hammon tarih yazmaya dün gece başlamadı ve yaptığının etkileri yarın sabahın ötesine geçecek. O gün geldiğinde tanınabilir olacak tarihi anlardan bir başkası ise şimdilerde 2008 yazında ikamet ediyor.

2003 sezonunda yaptığı patlamanın ardından beş sezonda dört kez All-Star seçilen Hammon, buna rağmen takımı tarafından San Antonio Silver Stars’a gönderilmişti. Yeni evindeki ilk sezonunda oyununu bir adım daha yukarıya taşıdı ve o yılın MVP oylamasında ikinci sırayı aldı. Ödülü kazananın bir Avustralyalı olduğunu göz önüne alınca, o gün basketbol oynayan en iyi Amerikalı olduğu iddia edilebilirdi. Ama herkes böyle düşünmüyordu. Beijing 2008 öncesinde duyurulan 23 kişilik milli takım kadrosunda Hammon’a yer yoktu.

Günlerini hak ettiği değeri görmemekten şikayet ederek geçiren insanların çağında bir sandalye de o çekebilirdi. Yeteri kadar sebebi vardı. Bunun yerine hayatı boyunca yaptığını tekrarladı, ne istediğini bilerek girdiği bir odadaki en akıllı kişi oldu. Olimpiyat rüyasını gerçeğe dönüştürmek için kapısını çalan Rusya’nın teklifini kabul etti.


J.R.

Odadaki en akıllı kişi olmayı alışkanlık haline getirdiyseniz, bir yerde yanlış yapıyorsunuz demektir. Bir an önce farklı odaları denemeye başlamalısınız. Yoksa bunun bir yüke dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta bir lanete.

J.R. Holden’ın gençliği aptalca hatalarla doluydu. İki saat mesafedeki bir kolej partisine gitmek için büyükannesinden yadigar külüstürüyle yola çıktığında ya da NCAA turnuvasına katılmak adına son şansını Patriot League yarı finalinde üst üste iki teknik faul ile oyundan atılarak heba ettiğinde odadaki en akıllı kişi olmadığı açıktı. Hayatı boyunca basketbol oynamak istiyordu, yetenekleriyle birkaç menajeri etkilemeyi başarmıştı ama bu yeterli olmayacaktı. Sahada sorumluluk üstlenebileceğine, doğru kararlar verebileceğine ikna olacak bir koç bulmalıydı.

“Mezun olduktan bir ay sonra evde oturmuş, yaz bitince ne yapacağımı düşünüyordum. Basketbol oynamak için iki teklif almıştım. İçinizden ‘bu müthiş bir şey olmalı’ diyorsunuz, öyle değil mi? Yanılıyorsunuz. Bir menajer bir Macar takımıyla anlaştığını, karşılığında ayda 1200 dolar kazanacağımı söyledi. Birkaç ay sonra başka bir menajerden bir telefon aldım. ‘Hollanda’da bir takım buldum, ayda 1500 dolar ödüyorlar’ dedi heyecanla. Bana profesyonel basketbol kariyerimi başlatma fırsatı sunmuş bu takımlara saygısızlık etmek istemem ama elimde Bucknell diploması olduğundan haberleri var mıydı? İşletme bölümünden mezun olmuştum ve sabah-dokuz-akşam-beş çalışarak kolaylıkla daha fazla para kazanabilirdim.”

Tam ümitsizliğe kapılmak üzereyken, 22. yaş gününde İsveç’ten bir telefon aldı. Eğer bir haftalık deneme süresinde koçu etkileyebilirse, Broceni adında bir Letonya takımı yıllık 30 bin dolar ödemeye hazırdı. Koç Valdis Valters ile ancak bir tercüman aracılığıyla iletişim kurabiliyor, çoğu zaman çeviri sırasında bir şeylerin kaybolduğu hissine kapılıyordu. Dahası, koçun 16 yaşındaki oğlu şimdiden basketbol sahasına ait olduğunu gösteren bir özgüvenle oynuyordu ve tıpkı kendisi gibi oyun kurucuydu. Bavulunu kapıya yakın tutuyordu. Valters dördüncü günde ikna oldu ve takımın tüm transfer bütçesini bir çaylağın önüne döktü. Aradığı koçu Riga’da bulmuştu.

Birkaç ay sonra Dubai’de bir özel turnuvaya katıldılar. Profesyonel kariyerinin ilk Christmas tatili evden hayli uzakta geçiyordu. Fakat burada iyi bir hediye bulmuş, o sezon Zalgiris’le Euroleague şampiyonu olacak Tyus Edney ve Anthony Bowie ile tanışmıştı. Holden’ı sahada gördükleri gibi oyununa hayran kalmış, kendilerini bu yetenekli çaylağın ilk akıl hocaları ilan etmişlerdi. Avrupa’daki en değerli kariyer tavsiyesini ise aynı yıl bir başka Avrupa efsanesinden alacaktı. Slovenya milli takımının guardı Ariel McDonald’ı sahada fena benzetmiş, ancak duyduğu tek şey övgü sözcükleri olmamıştı: “İyi maç çıkardın, müthiş bir gösteriydi. Ama kaybettin. Buraya her yıl çok iyi skorerler geliyor. Kariyerleri boyunca vasat kontratlar yapıp vasat takımlarda oynuyorlar. Sen de çok iyi bir skorersin. Avrupa’da gerçekten büyük bir oyuncu olarak anılmak istiyorsan, kazanmayı da öğrenmen gerekecek.”

Çaylak sezonu sona erdiğinde sahada her şey yolundaydı. Bununla birlikte altı aydır ailesini görmemişti, Riga’da yaşayan tek siyah olduğundan neredeyse emindi, bir deplasman maçında ırkçılığın en uç noktalarını deneyimlemişti, evinin önünde düz vites olduğu için kullanamadığı bir otomobil duruyordu ve geceleri köşedeki markete gitmeye bile çekiniyordu. Avrupa’da yaşanacak daha iyi yerler vardı. Hayır, bu coğrafyaya ve küçük insanların küçük cehennemlerine asla geri dönmeyecekti.

Belçika ve Yunanistan’da geçen üç sezonun ardından yeniden o coğrafyadaydı. Orada olmak için bir buçuk milyon sebebi vardı. Bu yüklü kontratın yanında kulüp kendisine Moskova’da müthiş bir daire ayarlamıştı. Çevresinde Riga anılarını depreştirecek pek bir şey yok gibi görünüyordu. Birkaç ay sonra fikri değişecekti. Kendini ‘gururlu bir siyah Amerikalı’ olarak tanımlayan biri için dayanılmaz bir tacizle geçiyordu günleri. Çaresiz hissettiğinde McDonald’ın sözlerini hatırlıyordu. Avrupa’da bir ‘kazanan’ olmak için eline CSKA’dan daha iyi bir fırsat geçmeyecekti.

CSKA’daki ilk kontrat süresi boyunca üç kez Final Four oynadı. İlk iki denemesinde yarı finalde ev sahibi takımla eşleşmelerini kötü şansa bağlamış, kazanmaya yaklaştığını hissetmişti. Üçüncü deneme kendi evlerinde olacaktı, Dusan Ivkovic harika bir koçtu ve bu kez herkesin favorisi onlardı. Bir kez daha yarı finalde kaybettiler.

İyi anlaştığını düşündüğü Ivkovic’le ilişkisi de günden güne geriliyordu. Öyle ki kaybedilen bir Rusya Kupası finalinden sonra Sergey Kuşçenko’nun odasında sorguya çekilen Ivkovic, köşeye sıkıştığında oyun kurucusunun son top savunmasını suçlamıştı. Başkan Kuşçenko, Holden’ın Rusya’daki en büyük hayranlarındandı. Favori oyuncusunu odaya çağırdı ve koçunun önünde Kazan maçındaki son topu sordu. Kupayı kaybettiren gerçekten Holden bile olsa, kulüpteki günleri sayılı olan tek kişi Ivkovic’ti.

Kuşçenko bir gün Holden’ı Rusya milli takımının bir maçını izlemeye davet etti. Bir yıl sonra, Vladimir Putin’in onayıyla Rusya vatandaşlığına kabul edilen ilk siyah Amerikalı oldu. Üç yıl sonra, İspanya’da Rusya milli takımıyla Avrupa Şampiyonası finaline çıktı. Hava atışından önce saha kenarında en yakın arkadaşı Darius’ı gördü. Darius ayağa kalktı ve sağ yumruğunu havaya kaldırdı. J.R. aynı şekilde karşılık verdi. Maç bittiğinde nihayet bir ev sahibinin partisini mahvetmeyi başarmış, gerçekten kazanmıştı. Dört yıl sonra, Olimpiyat için Pekin yolundaydı. Telefondaki Amerikalı gazeteci, kendisiyle röportaj yapmak istediğini söylüyordu. “Neden beni arıyorsunuz, Becky konuşmuyor mu?”

Beijing

Becky konuşuyordu. Ama tek konuşan o değildi. ABD kadın milli takımının koçu Anne Donovan, “Bu ülkenin bağrında yetişip bu ülkenin ekmeğini yedikten sonra Rusya formasını üzerine geçiriyorsan, vatansever biri değilsin” diyordu örneğin. Erkek milli takımının başındaki meslektaşı Mike Krzyzewski’nin hedefinde ise J.R.’ın koçu David Blatt vardı. 1972’deki finali gözyaşları içinde radyodan dinleyen bir çocuk olarak şimdi sonucun adil olduğunu görebildiğini söyleyen Blatt için, “O artık bir Rus. Rus takımını çalıştırıyor ve muhtemelen artık onların bakış açısına sahip. Gözleri şimdi daha net görüyordur, gözyaşları kurumuş olmalı” diyordu. Keşke sadece Becky konuşsaydı.

Olimpiyat ne demek, diyordu Hammon. Daha sık sorulması gereken bir soruyu, o yaz Amerikan kamuoyunun önüne getirecek cesareti gösteren tek kişi oydu. “Benim baktığım yerden, Olimpiyat oyunları dayanışmayla, arkadaşlıkla, gezegendeki en iyi sporcuların bir araya gelmesiyle ilgili olmalı. Diğer ülkeler üzerinde nasıl hakimiyet kurduğunuza bakıp böbürlenmekle ilgili bir şey olmamalı.”

Hiçbirimiz bugün geçerliliğini koruduğunu düşünmüyoruz, ancak Olimpizmin Temel Prensipleri içinde yer alan bir kavram daha var: çabanın hazzı. Becky Hammon ve J.R. Holden, bu hazzın çevresine inşa edilmiş birer hayatı yaşıyorlar. Olimpiyat tarihinde bir yeri de en çok bu yüzden hak ediyorlar.

Karşımızda Juan Goytisolo’nun ruh ikizleri durmuyor, bunu görebiliyorum. Bu öykünün kahramanları, bilakis, kimliklerini kucaklamış iki Amerikalı. Mutlak iyilere ya da mutlak kötülere yer olmayan bir öyküde, hayatlarının merkezinde; kendi meskenlerini, kendi cennetlerini buluyorlar. Her şey, dikenli yolları sevmeyen maduniyet düşkünlerinin veremeyeceği bir kararı vermeleriyle başlıyor. Ve en azından bu yolda Yurtsuz Juan’ın kitabından bir sayfayı yanlarında taşıdıklarını söyleyebiliriz. “Kendinin olanı kökten eleştirme, yabancı olanı gönülden anlama çabası.”

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 9, Merkez Kort: Kararlar)

Aralık 07, 2015

Kayıp Tünel



Gece gelen bir telgraf daha... Kobe Bryant, serbest vezinde, basketbola vedasını duyuruyor.

Gözü hâlâ Kobe’nin üzerinde olanları yerinden sıçratacak bir haber değil bu. Son sakatlığından yüzde 20 isabetle maç başına sekiz üçlük deneyen bir oyuncu olarak dönmüştü ve günleri sayılıydı. Michael Jordan gibi bir veda turu yapmayacağını söylüyordu sık sık. Son maçını izlerken bile izlediğimizin son maçı olduğunu bilmemizi istemiyordu. Bunu bir zayıflık olarak mı görüyordu? Hâlâ bu sözde zayıflıkları dert ediyor muydu gerçekten? Ya da her biri yüz milyon doları aşan değerde kontratlara, sponsorluk anlaşmalarına imza atarken bile asıl kazananın kendisi olmadığını hisseden bir “televizyon yıldızı” olarak, bu uydurma turun da bir ürüne, mezarlıkta tertiplenen ticari bir panayıra dönüşmesinden mi rahatsızlık duyuyordu? Gerçekten kazanmak istiyorsa bunu Duncan ve Nowitzki gibi yıldızları takip edip daha düşük bir yıllık ücrete gönül indirerek ispatlaması gerektiğini buyuranlara “Neden fedakârlıkta bulunan ben olacakmışım ki?” diye karşı çıkan birinden bunu pekâlâ bekleyebilirdik.

Sezonun açılış maçında Kobe ve Lakers, Timberwolves’u ağırlıyordu. Duygusal bir maç olacaktı. Hava aydınlanmak üzereydi. Bir gün geçmesine rağmen hâlâ Flip Saunders’ın ölüm haberini hazmetmeye çalışıyordum. Oyuncular hava atışı için pozisyonlarını aldıklarında da gördüğüm daha çok Flip’in izleriydi: bir düşün gölgeleri. Birkaç hücum sonra bunun Kobe ve Garnett’i karşılıklı izleyeceğim son sezon olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Kobe’den emin değildim ama Garnett’in geri dönmeyeceği kesindi. Bu sırada Kobe, ligdeki yeni süperyıldız adaylarından Andrew Wiggins’in üzerinden ilk saha içi isabetini buldu.

Bu basketle 2013’ün Mart ayına döndüm. Lakers felaket bir sezon geçiriyordu. Howard ve Nash’in sahadaki hallerini görmeye katlanamıyordum. 20 sayıya ulaşmak için 20 şut atmak zorunda olduğu verimsiz gecelerde bile suçu Kobe’de aramıyordum. Bununla birlikte, belleğimde büyük bir yer kaplayan mucizevi Kobe gecelerine bir yenisini ekleyebileceğini de zannetmiyordum. O Mart ayında bir gece, Raptors’a karşı, Kobe tam da bunu yaptı. Herkesin ümit kestiği bir maçı önce uzatmaya taşıdı. Takım savunma yapmadığı için hücumda hata payı neredeyse sıfırdı, fakat efsunlu bir uzatma devresinin sonunda Raptors’ı bir kez daha tek başına yendi.

Alan Anderson’ın çaresiz gözlerini, kenarda takım elbisesi içinde ayağa kalkan Pau Gasol’ü düşünmeyi bırakıp maça geri dönüyorum. Kobe hemen hemen aynı noktadan üç şut daha deniyor, bunların ilkinde yaptığı crossover ile Tayshaun Prince’in hayaletini ekarte etmesinin ardından salonda büyük bir gürültü kopuyor. Ama üç şut da çembere girmeyi reddediyor. Bu resme alışkınım. O ağır sakatlıklardan sonra 2013’ün Ocak ayı bile tarih öncesi çağlar kadar uzak artık Kobe için. Staples Center sakinleri de bunu biliyor. Buna rağmen o zayıf crossover karşısında büyülenmiş gibi davranmaya çalışıyorlar. Bu kolektif “orgazm taklidi” acı verici bir şey mi, yoksa bilakis sporun yol açabileceği en güzel şeylerden birini mi izliyorum? Kobe ilk molaya 1/5 ile giderken sağ üstteki çarpıya tıklıyorum ve bu soruyla birlikte yatağa giriyorum.

Geçtiğimiz Pazar gecesi, Staples Center’ın boş koltuklarına bıraktığı bir mektup ve The Players’ Tribune’a astığı bir aşk şiiriyle karşılıyordu Kobe milyonlarca hayranını. Taraftarlara teşekkür ediyor, basketbol topuna ise son bir serenat yapıyordu. Bir yandan da bu veda turuna –tüm o yalancı büyülenme nidalarıyla beraber– ihtiyacı olduğunu itiraf ediyordu sanki. Takımına ne kadar zarar verdiğini ortaya dökmek için sıraya giren ileri istatistik meftunu yeni nesil yazarlara da “Hiç zahmet etmeyin,” diyordu, “zaten biliyorum.”

Vakit geldi. 24 numaralı oyuncunun işi tamam. Onu hak ettiği gibi uğurlamak için dört aydan fazla zamanımız var. Mektubun sabahında herkes bunun farkında, en iyi Kobe hikâyelerimizi sıralamaya başlıyoruz. 81 sayı attığı gece nerede olduğumuzu soruyoruz birbirimize, “İstanbul’da deli kar yağıyordu” diyoruz. Üç çeyrekte 62 sayı attığı Mavericks maçının daha etkileyici olduğunu iddia ediyor biri. Üst üste dokuz maçta 40 sayı barajını aştığı olağanüstü seriye ait bir maçı yakalayacak kadar şanslı olanlar, böbürlenme fırsatını kaçırmıyor. Ama bu sabah en güçlü hikâye sizin olmasa da olur. Listelere girmeyecek bir Raptors maçı, 34 yaşındaki bir Kobe bile işinizi görebilir.
Hiçbir zaman tünelin ucunu görmediğini, sadece kendisini bir tünelden koşarken gördüğünü yazıyor bir dizesinde. Yirmi yıllık bir tünel aslında bu. Ya da başka bir ifadeyle, yirmi yıl uzunluğunda bir tünel-zaman. Yalnızca Kobe’yi değil, onunla birlikte içine adım atan herkesi dönüştüren bir tünel. Sezon sonunda bu tünelden çıkıyoruz. Bize Garnett’in, Duncan’ın, Nowitzki’nin tünellerinden çıkan başkaları katılacak. Onca yıldan sonra güneşi yeniden göreceğiz. Yakıcı olabilir. Ve yeni bir tünele girmeye bir daha asla cesaret edemeyebiliriz.

Cem Pekdoğru, 2015
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 20, 2015

Devam Et, Sonra Başlarsın


“Kenmore Meydanı’ndaki antik, yeşil stadyumun içinde beyzbol oynanmaya başladığı ilk günden bu yana, bu takımın kusuru hiç değişmedi. Çok yetenekli kadroların belli erdemleri göstermekten yoksun oldukları için zirveden uzak kaldıklarını gördük. Karakter? Red Sox’ın tarihinde sadece kabarık cüzdanlara ve daha da kabarık egolara yer vardı: Yirmi beş oyuncu için yirmi beş taksi.”

Sports Illustrated yazarı Leigh Montville, 1990’ın Temmuz ayında taraftarı olduğu Boston Red Sox için bu satırları yazıyordu. MLB’nin ilk dönemine damga vuran takımlardan olan Red Sox, 1918’deki şampiyonluğunun ardından 86 yıl boyunca Dünya Serisi kazanamayacaktı. Nesiller değişse de takım efsanesi Ted Williams’a atfedilen bu söz geçerliliğini yitirmedi. Montville, yan yana durmaya dahi dayanamayan egoları evlerine taşımak için antrenmanların bitiminde yirmi beş oyuncuya yirmi beş taksi çağrılan yılların esaretinden hala kurtulamadıklarını hissediyordu.

***

Phil Jackson böyle bir takıma rastladığında, oyuna hakaret edildiğini düşünürdü. 1987’de sürpriz bir şekilde açılan asistan koçluk pozisyonu için Chicago Bulls ile ikinci iş görüşmesine girdiğinde, Michael Jordan ve arkadaşlarını da bundan farklı görmüyordu.

1967 yazında New York Knicks tarafından draft edilmiş, aynı yaz takımın başına getirilen Red Holzman ile tanışmasını hayatındaki tüm ‘ruhani’ kesişmelerin üzerinde konumlandırmıştı. Madison Square Garden’ın ıssız kirişlerinde yan yana duran iki şampiyonluk flamasından sorumlu basketbol dehasıydı Holzman. Onunla birlikte çalıştığı yıllar, Jackson için bir basketbol nirvanasına karşılık geliyordu. Profesyonel basketbolda eşitlik idealine en çok yaklaşan takımın bir parçası olacak kadar şanslıydı. Topun ve sorumlulukların paylaşımı, ilkel sınırların tamamen yok olması ve pozisyonların iç içe geçmesi, soyunma odasındaki güçlü bağlar... Jackson’ın koçluk kariyerine ilham veren şeylerin tamamı o Knicks takımından geliyordu. Bununla birlikte basketbol ona Woodstock döneminden kalan arkadaşlarının bulamadığı bir sığınak, düzene güvenli bir mesafeden bakabileceği bir meslek sunmuştu. Fakat 1985’teki ilk iş görüşmesine gittiği haliyle (Ekvador gezisinde aldığı dev bir hasır şapka, tropikal bir gömlek, pasaklı bir sakal) NBA tarafından hiçbir zaman ciddiye alınmayacağını ve CBA ya da Güney Amerika liglerindeki mahkum hayatına devam etmek zorunda kalacağını biliyordu. Bir yerden başlamalıydı.

Ve başlamak için güzel bir yerdeydi. Takım içinde koç Doug Collins’e saygı duyan tek kişi kalmamıştı. İşini borçlu olduğu genel menajer Jerry Krause, şimdi düşmanları arasında liste başıydı. Süperyıldızı ile olan ilişkisi ise gitgide daha histerik bir hal alıyordu. 1988’in Noel arifesinde kaybedilen Hornets maçından sonra soyunma odasına girmiş, tahtaya YARIN 11:00, CHICAGO’DA ANTRENMAN yazmıştı. Jordan’ın başka planları vardı. Fikstür açıklandığında her zaman olduğu gibi ilk olarak Charlotte deplasmanına bakmış, Noel’i evde geçireceği için sevinmişti. Collins’in anlamsız mesajı için Chicago’ya kadar uçup geri dönemezdi. Sabah bütün takım toplanmış, takım otobüsünde Jordan’ı bekliyordu. Bu, maç sonlarından alışkın oldukları bir durumdu. Farklı olarak bu kez Jordan’ın gelmeyeceğinden eminlerdi. Collins en sonunda çareyi yardımcılarından birini Jordan’ın evine göndermekte buldu: “Beş dakikalığına da olsa lütfen yanımıza gelsin, antrenmanı iptal ettiğimi söyleyeceğim.”

Bu, Collins’in Bulls koçu olarak gördüğü son Noel oldu.

“Beni bir basketbol takımını Red Holzman gibi çalıştırabileceğine inandırmalı. Holzman döneminde Knicks’in oynadığı basketbol, benim için bu oyunun nasıl oynanması gerektiğini simgeliyor. Bulls basketbolu da bu temel üzerine oturmalı.”

Takımı satın aldıktan sonra Jerry Reinsdorf, koçundan beklentilerini böyle açıklamıştı. Beş yılın ardından nihayet aynı dili konuşan bir koç bulduğu için minnettardı. Fakat takımın 23 numarası bu dili öğrenmediği müddetçe, Reinsdorf ve Jackson’ın konuşmaları boşunaydı. Jordan’a göre Holzman’ın takımı yıllar önce kapanmış bir çağı temsil ediyordu. Jackson asistanlığının ilk günlerinde yanına gelip o takımda yıldızlarından diğer oyuncuları yukarı çekmelerini beklediklerinden, Walt Frazier ve Willis Reed’in bunu becerebildikleri için yıldız statüsü kazandıklarından bahsettiğinde teşekkür etmekle yetinmişti.

Fakat Jackson için asistanlık günleri artık geride kalmıştı. 1990 yazında, hayal kırıklığıyla biten bir başka Pistons serisinden çıkmış Jordan’ı ofisine çağırdı. Bire bire dayalı oyunun, hiçbir zaman Pistons seviyesindeki takımları alt etmeye yetmeyeceğini anlamasının vakti gelmişti. Girizgahı Jordan’ın işitmeye katlanamadığı iki sözcükle yaptı: Üçgen hücum.

***

Jordan’ın “grip” maçından önce, Pippen’ın “migren” maçı vardı. 1990 Konferans Finalleri’nin yedinci maçının sabahında Scottie Pippen daha önce tanışmadığı bir ağrıyla uyanmıştı. Migren maçı, aynı zamanda Bulls’un sezonunun son maçı oldu. Yaz boyunca Pippen, sahada olduğu 42 dakikanın bir saniyesini bile hatırlamadığını söyleyecekti. Chicago basını hatırlatmak için elinden geleni yapıyordu. O yıl kariyerinde ilk kez All-Star olan Pippen’ın sezonun kader maçında 1/10 ile şut atması Chicago berberlerinin favori sohbet konusu haline gelmiş; başında buz torbası, sırtında havluyla kenarda oturan Pippen imajı şehrin ve ülkenin ortak hafızasına kazınmıştı. Doktorları migrenin tek sebebinin stres olmadığını söylese de baskıya yenilmediğini göstermek için neredeyse bu ağrıların kronikleşmesini isteyecek hale gelmişti

Pistons şampiyon olmuş, John Salley takımın en değerli oyuncusunun kim olduğunu soran gazetecileri memnun edecek bir cevap hazırlamıştı: “Bizde havayı belirleyen tek bir oyuncu yok. Bizi takım yapan da bu. Eğer her şeyi tek bir oyuncu yapsaydı, takım olmazdık. Chicago Bulls olurduk.”

Başka bir çarem var mıydı? Salley’nin yorumlarını Jordan böyle karşılamıştı. Basketbol tarihindeki en popüler tavuk-yumurta tartışmasında yeni bir sayfa. Migren ağrıları dindirilebilirdi, fakat Pippen ve diğerlerinin daha büyük sorunları olduğuna inanıyordu. Yedinci maçtan sonra sezonun son antrenmanı için toplandıklarında gördükleri de onu onaylayacaktı: “İçeri girdiğimde solumda Horace ve Scottie’nin birbirleriyle şakalaştıklarını gördüm. Yetenekliler ama hiçbir zaman bu işi ciddiye almayacaklar. Sağımda çaylaklar var, yine bir aradalar. Kaybettiğimiz şeyin farkında olmadıkları her hallerinden belli. Beyaz çocuklar sıkı çalışıyor ama onlarda da yetenek yok. Diğerleri? Hangisinden ne bekleyebilirsin ki? Hiçbir işe yaramazlar.”

1984 yazında Air Jordan’ın ABD’nin en büyük üçüncü pazarına iniş yapması, yeryüzündeki sponsorlarının yüzünü güldürmüştü. Bulls’un pazarlama departmanı yoğun bir mesaiye girişmiş, Reinsdorf ilk günden Jordan hayranları arasındaki yerini almıştı. Jordan gittiği her şehirde kapalı gişe oynuyor, fakat altı sezonun sonunda ortada hala bir şampiyonluk çekirdeği göremiyordu. Bulls şampiyonluğu gerçekten istiyor muydu, yoksa tek istekleri bilet satmak mıydı? İmzaladığı milyon dolarlık ayakkabı anlaşmasına rağmen, tahtında gülümseyen Magic Johnson’ı gözünde canlandırabiliyordu. Amerikalılar için takım oyununu, basketbol zekasını ve kazanma karakterini temsil eden hala oydu. Jordan’ın temsil ettiği şeyler de vardı elbette. Bireysel mükemmeliyet ve kaybetmek gibi.

Takımın diğer kaptanı Bill Cartwright, sezona başlarken on bir yıldır beklediği yüzüğü Chicago’da da kazanamayacağından emindi: “O gördüğüm en büyük sporcu, belki de herhangi bir spordaki gelmiş geçmiş en büyük. İstediği her şeyi yapabiliyor ve bunu çok kolaymış gibi gösteriyor. Ama bir basketbolcu değil.”

***

Rivayetler. Gazeteci Sam Smith’in 1992 yılının başında yayınladığı The Jordan Rules bunlarla doluydu. John Feinstein’ın Indiana Üniversitesi’nin 1985-86 sezonunu hikayeleştirdiği A Season on the Brink, türünün ilk örneği olmuş ve ABD’de iki milyondan fazla satmıştı. Feinstein’ın kitabının bir numaralı pazarlamacısı, kitabı yazarken güçlü bir dostluk kurduğu kült koç Bobby Knight olacaktı. Smith bundan esinlenmiş olmalıydı, fakat kalkıştığı daha zor bir işti. Kitaptan bölümlerin basına sızmasıyla birlikte kıyamet koptu. Rivayetlerden biri, Cartwright hakkındaydı. Takımda kalan son arkadaşı, sahadaki koruyucu meleği Charles Oakley karşılığında Chicago’ya gelen deneyimli uzunu saf dışı bırakmak isteyen Jordan, bir seferinde, ilk beşteki diğer üç oyuncuyu toplamış ve “Cartwright’a pas veren benden top alamaz” demişti. İdmanlarda da paslarını, kasten, Cartwright’ı kötü gösterecek şekilde atıyordu. Antrenman sahasında Jordan’dan özel muamele gören tek takım arkadaşı Cartwright değildi. Krause’un büyük beklentilerle uzun rotasyonuna eklediği Will Perdue’ya bir mesaj vermek istediğinde yumruklarına başvurmuştu. Majesteleri çıplaktı. En azından rivayetlere inananlar için.

İşin aslı, rivayet edilen olaylar sorunlu Collins döneminin mirasıydı. Amerika’nın en meşhur dirseklerine sahip Cartwright, 1991 şampiyonluğuna verdiği katkıyla nihayet Jordan’ın onayını almıştı. Perdue da kitap çıktığında çoktan takımın maskotu olmuş, sahadaki en küçük olumlu hareketiyle bile alkışları toplamaya başlamıştı. Yine de bunların pek önemi yoktu, The Jordan Rules takım için yeni bir karakter testi haline gelmişti. Bir kitap, bazen, bunu da yapabilirdi. Yolculuğu yolculukta yazmış, okuyucusuna iletilemez olanı hissettirmeyi vadetmişti. Eğer John Wooden haklıysa ve “kazanmak için yetenek, tekrar etmek için karakter gerekiyor” ise 1992 Bulls takımının karakterini Smith’e vereceği yanıt belirleyecekti.

***

1991’in Ocak ayının sonunda Bulls, Merkez Grubu’nun liderliğini son şampiyon Pistons ile paylaşıyordu. Dereceleri onları kulüp rekoruna götürecek gibi duruyordu. Soyunma odasında ise Smith’in rivayetlerini destekleyen bir hava hakimdi. Jordan’ın yeteneklerinden şüphe duyduğu iki beyazdan biri olan John Paxson şunları söyleyecekti: “Kariyerim boyunca böyle bir şeyle karşılaşmadım. Spurs’te oynarken grup birinciliğinden 37-45’lik bir sezona gerilemiştik ama herkes oyundan keyif alıyordu. Burada ise devamlı kazanıyoruz ama hiç kimse mutlu değil. Kimisi dakikalarından, kimisi şutlarının sayısından, kimisi aldığı maaştan şikayetçi. Yıldızlar takım arkadaşlarının gönderilmesini, yöneticilerin kovulmasını istiyorlar. Hiç kimse burada olmak istemiyor. Ben hariç. Beni de yöneticiler istemiyor.”

Ed Nealy sezon öncesinde elden çıkarıldığında Paxson’ın günlerinin de sayılı olduğu düşünülüyordu. Aslında Bulls ile sözleşme imzaladığı ilk günden beri memur görünümlü bu oyun kurucuya fazla ömür biçen yoktu. İyi bir yedek olması umuluyordu. Craig Hodges ağır sakatlıklardan güçlü dönemeyince, çaylak B.J. Armstrong göreve hazır hale gelinceye kadar –geçici olarak– ilk beşe terfi etmişti. Krause ve Jordan onun yerine birini bulmak için iş birliği yaptılar, fakat yüksek profilli bir oyun kurucuyu Jordan ile birlikte oynamaya ikna etmek kolay iş değildi. Sonunda vazgeçtiler ve sezonu Paxson ile bitirmeye karar verdiler. Takımın çaylak Scott Williams’tan sonra en az para kazanan üyesiydi, kimsenin ona fazla değer vermediğini biliyordu ama orada olmaktan mutluydu.

Cartwright ise kariyerini Kaliforniya’daki evine yakın bir yerde bitirme niyetindeydi. Basketbol çevrelerindeki hayranlarından biri olduğunu bildiği Golden State koçu Don Nelson ile çalışmayı her zaman istemişti. Majesteleri imzalı yumrukların adresindeki Perdue, basketbolun kendisi için doğru meslek olduğundan hala emin değildi. Her ikisi de Jordan ile barış ilan edip takımda kaldılar.

Jordan’ın yeterince ciddi bulmadığı yardımcıları Pippen ve Grant’e gelince... Yönetimin yaklaşımı dayanamayacakları raddeye gelmişti. Pippen bir takımı tek başına sırtlayabilecek düzeye geldiğinin farkındaydı. Ama hala soyunma odasında tanıdıkları için Jordan’dan imza isteyen oyuncuydu. Sağdıcı Grant ise Bulls hücumlarında payına düşen sınırlı rol içinde potansiyelini asla göremeyeceğinden emindi. Şampiyonluktan bir sene önce, play-off maçlarına bir hafta kala, takasını istemişti. Jackson’ın takıma Grant üzerinden mesaj verme stratejisi de baş edilmesi güç bir boyuta ulaşmıştı. Fakat onlar da devam etmeyi seçtiler.

Jordan’ın istediği fizikli guard olması ümidiyle sezon öncesinde New Jersey’den getirilen Dennis Hopson, 1990 yazının “flaş” transferiydi. 1987’de Pippen’dan iki sıra önce seçilmiş, Nets yıllarında başına buyruk bir skorer profili çizmişti. Fırsat buldukça sefil bir şehirde yaşamaktan yakınıyor, gününün geri kalanını ise Bill Fitch ile dalaşarak geçiriyordu. Fitch ise henüz Hopson’ın yeteneğinden ümidi kesmemişti, yeni ve mutlu bir ortamda kendini bulabileceğini düşünüyordu. Jackson kolejdeki koçunun hislerine güvendi, transferi onayladı.

Hopson üçgen hücumun prensiplerine neredeyse alerjik bir tepki verecekti. Sezon sonunda hala nerede durması, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Lakers karşısındaki final serisine takımın on ikinci oyuncusu olarak çıktı. Soyunma odasında şampanyalar patlarken, gülümseyerek etrafını izliyordu. Çaresiz bir gazeteci, diğerlerine ulaşamayınca Hopson’ın yanında bitti.

 “Şu anda New Jersey’de olmak ister miydin?”

“Evet.”

Gülmüyordu.

Hopson, Levingston, Armstrong ve King, Hodges, Williams. Gönülsüzce de olsa, hepsi sezonun bir bölümünde Jordan’ın otobüsüne binmeye razı oldular. Devam ettiler ve sıcak bir Kaliforniya gününde kazanmaya başladılar. Battal beden gömleğinin terden mi, yoksa şampanyadan mı sırılsıklam olduğunu kestiremedikleri genel menajerleri de kutlamanın bitiminde aralarına katıldı. The Forum’un oyuncu çıkışına on iki taksi istedi.

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 6, Merkez Kort: Başlangıçlar)