2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ocak 01, 2013

Kötü Bir Tane

2012’de de sekmeye devam etti turuncu top, yolculuğunun köşe taşlarını belirlemeye çalışalım. Unutmak rahatlatıcı, ama düşündüğünüz kadar sağlıklı olmayan bir alışkanlık.

  • 1974-75 sezonundan sonra ikinci kez şampiyon olan Beşiktaş’ın başarı formülü, düşünen beyinlerde soru işaretleri bıraktı. Henüz bir yaz önce şubeyi kapatma söylentileri ayyuka çıkmışken, bunu yöneticilerin ancak sağılacak bir ürün potansiyeli gördükleri takdirde basketbolun varlığından haberdar gözüktüğünü kanıtlayan Allen Iverson ve Deron Williams transferleri takip etti. Tom Davis’i pek andırmıyorlardı ama ikisi de “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. İkincisinin forması salonun kirişlerine asıldı. Üç kupalı sezonun mimarı Ergin Ataman da “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. Basketbol şubesinin sponsoru yatırımı kesme kararı alınca Ataman, hiç vakit kaybetmeden teklifleri dinlemeye başlayacaktı. “Beşiktaş’ın çocuğu” titri ziyadesiyle ucuzladı.
  • Beşiktaş’ın aksine güvenip kararlarına saygı duyacağı genç bir koçla yola çıkmak, uyumlu yabancılardan oluşan bir kadro çekirdeği oluşturmak ve gelecekle ilgili planlar yapmak gibi sıkıcı yöntemlerle başarıya ulaşmaya çalışan Banvit, sezonun kırılma noktalarında yine kötü sınav kağıtları verdi. Bu da ne yazık ki yukarıdaki kestirme yolu daha iyi gösterdi. Şimdilik.
  • Çaresizce bir ‘reset’ düğmesi arayan Anadolu Efes’in, 2012’deki üçüncü koçuyla anlaşmasıyla birlikte geçen senenin üç Euroleague takımı da sezonu yeni koçlarıyla karşıladı. Aslında birinci ligdeki 16 takımın 10 tanesi için bu durum geçerliydi ve hiç de şaşırtıcı değildi. Kerameti kendinden menkul “Avrupa’nın en kaliteli ikinci ligi” sayesinde ülkenin hastalıklı ‘kalite’ anlayışını onaylayan yeni bir örneklem bulduk.
  • Galatasaray’ın kadın takımına transfer olan Ann Wauters’ın cinsel tercihinden rahatsızlık duyduğunu söyleyen ve daha büyük birtakım rahatsızlıkları olduğu açık insanların kurduğu bir basketbol sitesi, “Türk basketbolcuları korumak için” kolları sıvadı. Pek fazla tepki görmediler. 
  • Ülkede bir tribün kültürünün oluşacağı yönündeki beklentiler sinir bozucu derecede iyimserdi, gülmekten kendimizi alamadık. Tribünlerde ilk insanın bile utanç duyacağı ilkellik örnekleri görüldü, tekerlekli sandalye basketbol ligine de sıçradı.
  • Euroleague’de iki koçun bir masanın başında satranç oynadığı analojisi artık sıksa da, finalde kupayı sahadaki en büyük ‘kazanan’ karakterine haiz koçun (Dusan Ivkovic) ve oyuncunun (Vassilis Spanoulis) bulunduğu takım havaya kaldırdı. Bir süredir türü tehlikede olan hareketsiz uzunların soyu nihayet tükendi. Khryapa/Kirilenko hattı CSKA’yı finale taşırken, kazanan takımda bir başka mütecanis forvet ikilisi (Papanikolaou/Printezis) maçın en önemli dakikalarında Spanoulis’e koltuk çıktılar. Ivkovic önderliğinde Avrupa basketbolunda yılın imleyeni “kadro mühendisliği” oldu. Bilbao, Cantu, Galatasaray, Kazan gibi iyi yapılandırılmış ve iyi yönetilen takımlar farklarını gösterdiler.
  • 2010’daki kararından sonra, vücut bulmuş Schadenfreude tılsımına dönüşen LeBron James arınma sürecindeki ilk adımını attı ve ilk yüzüğünü parmağına geçirdi. Konu sıkıntısı çeken yazarlar erken “LeBron tarihin en iyisi olabilir mi” sorularıyla bir hafta daha kazandılar. Neyse ki kaybolan saygınlıklarını umursamaları gereken bir çağda yaşamıyorlardı.
  • Kevin Durant başka bir şey olduğunu 2012 boyunca da gösterdi. Yılın eleştirmekten en çok haz duyulan adamı Russell Westbrook, final serisinin dördüncü maçında milyonlarca kişiye telefonlarını kapattırdı. Yeni sezonla birlikte evrileceği yönünde ışık verdiği oyuncu, tüm tahriklere rağmen Durant ile oluşturdukları sinerjiye zeval getirmediklerini de düşününce önemli bir parçayı kaybetmesine rağmen Thunder’ın şampiyonluk tartışmalarındaki yerini uzun bir süreliğine sağlama aldı.
  • Olimpiyat Oyunları vardı, ABD yıldızlarla dolu kadrosuyla…
  • Lokavtın yaratacağı maddi hasardan çekinen Amerikan basketbol endüstrisinin yardımına Jeremy Lin adında bir genç adam koştu. Medyanın kelime oyunları çoğunlukla ayrımcı bir dil taşıyordu ama para kazanmalarına engel değildi. “Büyük Sarı Umut” fenomeni sonuna kadar sağıldı. Tamamen ilgisiz bir haberde, David Stern 2014 başında lig komisyonerliği görevini yardımcısı Adam Silver’a devredeceğini açıkladı.
  • John Calipari kazandı, kolej basketbolu ve kolej basketbolunu koşulsuzca sevmeye devam edenler (ben ve birkaç kişi daha) kaybetti.

Kadın basketboluna, en azından köşe taşlarını belirleme işine soyunacak kadar, ilgi gösteremediğim için üzgünüm. İyi seneler.

Cem Pekdoğru, 2012
31 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 25, 2012

Panoptikon

İçinde savrulmakta olduğumuz evrenin işleyişlerini kavrayabilmek istiyoruz. Birkaç adım geri atıyoruz, fakat bu yeterli değil. Çerçevenin hala çok küçük bir kısmına hakimiz. Bu noktada bir mikrokosmos işlevi görmesini umacağımız bir parçasını arıyoruz evrenin, bir örneklem… John Berger birkaç yıl önce bunun en iyi yolunun, gözünüzü bir hapishaneye çevirmek olacağını yazmıştı. Mecazi bir hapishaneden bahsetmiyordu, yahut her insanın toplum içindeki ve bizatihi kendi benliği içindeki olası mahpusluk hallerine vurguda bulunmuyordu. ABD’deki her 136 kişiden birinin gerçek anlamda bir hapis cezasına çarptırıldığı, geri kalanların önemli bir bölümününse Gulag denkleminin günümüzdeki bir yeniden yorumu doğrultusunda ‘gizli kriminaller’ kabul edildiği gerçeğinden hareket ediyordu. Dışarıdaki çoğunluk ise sistemin onlara atfettiği belli şeyleri ‘herkes gibi’ yapmak üzere küçük bir odada, tüm o maduniyet çalışmaları içerisinde, daha yoğun ve aşkın bir tutukluluk yaşıyordu. O hapishanelere bakmalıydık.

Gelgelelim, şu anda gözümüzü çevirdiğimiz noktada spor salonları var. Kimisi oyuna tutkuyla bağlı, kimisi bunu meslek edinmiş -derisi daha kalın- birtakım genç adamlar basketbol oynamak için toplanıyor. Üniformalı bazı adamlar da çok geçmeden gözümüze takılıyor. Bunlar daha yaşlıca adamlar ve görevleri oyunu adil kılmak. Her nasılsa, oyunun 110 yıllık kısa tarihinin bir noktasında, varlıklarının elzem olduğuna karar verilmiş. Tabii çoğu zaman sadece bunu seyretmek için orada olanlar da vardır, birbirinden farklı ve bu soyutlama içinde anlamsız gelebilecek bazı motivasyon kaynaklarıyla birlikte. Şimdiye dek boşuna bir çaba gibi gözüküyor ama, acaba burada bir ipucuna toslayabilir miyiz?

Bir görüntü düşüyor ekrana Edirne’den. Çok uzak bir yer sayılmaz. Medeniyetin dışında bırakılmış, böylece yaptıklarının sonuçlarını hesaplamak zorunda olmayacak kadar tecrit edilmiş insanların yaşadığı yerlerden değil kesinlikle. Memleketim olan şehre buradan daha yakın. Gözümüzün önünde. Sadece farklı olarak sıkıştırılmış bir formattaki, ekranıma düşmüş halini görüyorum gerçekliğin. Zaten artık böylesi makbul. “Olin Tribününde Polis Vahşeti” yazıyor altında. “Sen tasvir etmeye çalışsan hangi kelimeleri seçerdin” diyorum. Kolay bir iş olmadığına ikna olup vazgeçiyorum, kabul etmeyi yeğleyeceğim yenilgilerden… Birden bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptayabilmek için doğru yere baktığımı hissediyorum. Fakat açılar yardımcı olmuyor, vahşetin öznesi olan tarafın yüzünü göremiyorum. Öte yandan bu açı, başka bir amaca hizmet ediyor. Hiç istemesen de o suça ortak hissediyorsun ve bu hissin tamamen asılsız olduğunu söylemek kolay değil. İnsanoğlunun nasıl duyumsamakta, düşünmekte veya davranmakta olduğunu sadece bu resimden çıkarabilecekmişim gibi geliyor. Tutkularını, kısırlıklarını, umutlarını çözümlemek için bakıyorum bu kez. Ingeborg Bachmann’ın sözüne inanmak istiyorum: ”İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir.”

O kadar cesur değilim, gözlerimi kaçırıyorum. Batuğ Abi’nin denemelerinden birini hatırlıyorum, ‘bütün toplardan daha büyük turuncu top’ ile tanıştığı günlerden söz ediyordu.

“Öğrencisi dağılmış okulların bahçelerinde bekçilerden kaça kaça oynamaya çabalıyorduk… Bir basket maçı düşünün: her an bitebilir! Bekçilerin basketle hiçbir ilgileri yoktu. Ama oynanan maç için fors majör olduklarını bilirlerdi, bence sırf bu yüzden oyunun ırzına geçerlerdi. Okulun bekçisi, fakat öğrencilere posta koyuyor! Ne öğretmen, ne de öğrenci olan bu tiplerin okullarda ne işi olduğunu anlamıyordum. Bir halt öğretmiyor, basket sahasını boş tutuyor ve para alıyor! Zaman içinde hadiseye uyandım: bekçiler okul polisiydi. Kötüleri boldu. Onları hiç sevmedim. Davanın başlangıcı da budur işte: yok yere bizim tek pota maçların içine edip durmaları…”

On adamın bir basket maçı çevirmek için ihtiyaç duyacakları en son şey bir polistir.

Cem Pekdoğru, 2012
24 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 11, 2012

Ev Dediği Ücra Adadan Uzakta

Geleneksel olarak, orada olmayı hak ettiği en başından tartışmaya açık gözüken birkaç Balkan ve Fransız takımını ayıklamanın ötesinde anlam barındırmayan Euroleague normal sezon grupları, Jordi Bertomeu’nun çılgın projesi kapsamındaki yeni statüyle birlikte iyice içi geçmiş bir görüntüye büründü. Türkiye lige bu sene bir çaylak göndermişti ve doğal beklenti, bu erken safhada gözlerin ağırlıklı olarak finansal gücü diğer iki takıma oranla daha ışıltıdan uzak bir kadroya yetebilen bu çaylağa çevrileceği yönündeydi. Fakat Beşiktaş kuranın cömertliğinden de ufak bir destek aldığı bu yolda gruptan çıkmakta en aceleci davrananları oldu.

Eurocup’ta ise Galatasaray hayli sınayıcı bir gruptan lider çıkıp iddiasını ortaya koyarken, yapı olarak en sağlıklı hareket eden ve sıkça ayrıksı ve örnek alınacak bir model olması yönüyle tartışmalarımıza dahil olan Banvit işini kırıcı bir Würzburg deplasmanına bıraktı. Sezonlarının kaderi için dönüm noktasında yer alan ve saha çizgileriyle sınırlı kalmayacak bir karakterin ifşasını mecbur kılan maçlarda yıllardır yetersiz kalmaları, daha can sıkanı, bu sırada kenar yönetimden gerekli katkıyı alamıyormuş gibi gözükmeleri birtakım önyargılar yaratıyor.

Euroleague’de Fenerbahçe’nin durumu da pek farklı değil. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış değil, henüz geçtiğimiz yaz Türkiye’den bir kulübün gösterdiği en agresif transfer politikasının sonucu olarak bir taarruz izlemiştik. Devinimden yana dünya üzerinde basketbol topunun sektiği hiçbir coğrafyadan aşağı kalmayacak Avrupa kıtasında, herkesin göz diktiği o noktaya ulaşıp ayakta kalan son dörtlüden biri olmak istiyorsan gitmen gereken isimler ise aksine hayli uzun aralıklarla değişiyor. Özellikle de sayıları beşi geçmeyen mimli bazı oyun kurucular var ki bu durum hiç sürpriz değil, çünkü o yolun sonunu görmeye sadece onların nefesi yetiyor ve karar maçlarında diğer parçaları da sırtlarına alabiliyorlar. Listenin başında gelen isim Bo McCalebb, Fenerbahçe’nin başlattığı saldırının haklı ilk adresiydi. Fakat sakatlıklar bir yana, Simone Pianigiani’nin daha önce de elinde bulundurup verim aldığı ve tertibatına hakim olması beklenen bu makineyi takım yararına kullanmakta iyi iş çıkardığını söylemek şimdilik zor. Şu anda hücumlar McCalebb ile başlıyor ve bitiyor, ancak çevresindeki, her birinin bu ligin elit yetenekleri içindeki yeri sağlam olan, parçaların çoğu doğru rollere oturmamış ve en iyi yaptıkları işten uzaklaştırılmış gözüküyor.

Unutmamalıyız ki Pianigiani, geçen yaz Türkiye’ye geçişine kadar, kariyerinin tamamını henüz 26 yaşında asistan olarak göreve başladığı Montepaschi Siena organizasyonunun muhtelif basamaklarında geçirmiş biri. Bununla birlikte, birinci adam koltuğundaki altı yılında farklı hamurda oyuncularla farklı takım kimlikleri kurdu ve farklı rotalardan başarıya gitme konusunda elinin çok da zayıf olmadığını gösterecek veriler sundu. Onu Ingmar Bergman’a benzetebiliriz çalışma alışkanlıkları bakımından. Ustanın da hayatının büyük bölümünü aynı adada geçirdiği bilinir. Sadece kendi küçük oyuncu topluluğunu tanırdı, filmlerinde on kadar oyuncusu ve değişmeyen bir dekoru vardı: Fårö adası.

Bergman her yeni filminde çok az unsurla her şeyi anlatmaya muktedir olduğunu gösterdi. Yalnızca karakterleri, olay örgüsüne bağlı olarak, yeniden yaratmak ve işlemek gerekiyordu. Pianigiani de kendi adasından ancak, artık üst düzey rekabete devam edebileceği mali kaynaklarla çalışmayacağını fark ettiğinde ayrıldı. Sürgünde ilk yılın kolay geçmesini bekleyemezsiniz. Her şeyi daha da kötüleştiren, hafta sonunda ona hamlelerini test etme fırsatı sunacak kaliteyi göstermeyen ve ikinci çeyrekten angarya halini alan yerel maçlar oluyor. Bu, kuşkusuz, “Avrupa’nın en iyi ikinci ligi” söyleminin göze sokulduğu günlerde incelenmesi gereken bir tezat.

Pianigiani’nin son maçta karşısında bulacağı meslektaşı ise Bergman’a pek benzemiyor: İki farklı kıtada yaşamış ve İtalya’nın tamamını dolaşmış bir koç. Şanslı ki sahadaki en iyi oyuncu, Liv Ullmann, yine favori yönetmeninin saflarında olacak.

Cem Pekdoğru, 2012
10 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 04, 2012

Cennette Huzursuzluk

Perşembe akşamı deplasman turnelerini bitirecek Heat maçından önceki basın toplantısında Gregg Popovich’in, takımının üç yıldızını (Tim Duncan, Tony Parker, Manu Ginobili) San Antonio’ya gönderdiğini açıklaması büyük patırtı kopardı.

Popovich’in ligin yaşı geçkince oyuncuları üzerine kurulu takımı, halihazırda, uzun ve yorucu bir deplasman turnesinden hedeflediğinden de fazla galibiyet çıkarmıştı. Kilometre sayaçlarında korkunç rakamlardan bahsedilen yıldızlarını kullanırken, birkaç sezondur tasarrufta önde gelen anneanneleri kıskandıran Popovich’in bahse konu açıklamasının çok fazla kişiyi şaşırtması beklenemezdi. Ancak NBA’in 28 yıllık komisyoneri David Stern, 2014 yılında görevi sağ kolu Adam Silver’a bırakacağını açıklamışken, artık daha fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu. Aslında en başından beri her patron gibi fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu ve ortalama bir patrondan daha sık fütursuz ve cesur hareket ediyordu. Yine öyle yaptı. “Tüm seyircilerimizden özür diliyoruz, bu sorumsuzluğa karşı ciddi yaptırımlar uygulanacak.” Kural kitabını eğip bükerek, Popovich’in bu kararını lige bildirmek için acele etmemesini de lehine kullanarak, 250 bin dolarlık bir ceza çıkardı.

Tepkiler çoğunlukla Stern’ün ‘bu kez’ çizgiyi aştığını öne sürüyordu. Stern’ün seyirci vurgusunun adresindekiler de Popovich’in saflarında gözüktüler. “Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” dediler. Ama bu benim açımdan 28 yıllık Stern saltanatının -sadece yetiştiğim yarısındaki- 28 rezaleti arasına girebilecek bir şey değildi.*

Stern’ün kara kaplı defterinin ithaf sayfasında Spurs yazdığını tahmin etmek çok zor değil, sağında solunda Popovich’le ilgili karanlık eskizlere de rastlayabilirsiniz muhtemelen. Zira Stern yönetiminde NBA yıldız odaklı bir lig haline geldi, böyle pazarlandı, büyüdü ve Stern de karşısına çıktığı için minnettar olduğu Bird/Magic rekabetine, Michael Jordan’a olan borcunu her gün ligi süperyıldızlar için ideal bir ortam haline getirmek için daha fazla çabalayarak ödedi. Spurs ise bir küçük pazar takımı olarak dört şampiyonluğa ulaşırken, Stern’ün dayattığı başarı formüllerinin hiçbirine kulak asmadı. Hanedanlıklarını lig tarihinin belki de en iyi power forveti üzerine inşa ettiler, ama kendine özgü tarzıyla aynı zamanda ligin gördüğü en az pazarlanabilir yıldızdı. Spurs’ün taraflarından biri olduğu final serileri, en düşük reytingleri verdi. Stern bu konudaki rahatsızlığını dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedi, hayalindeki finalin hiç değişmediğini ve her sene Lakers-Lakers (bazı özel durumlarda Lakers-Celtics) finali görmeyi isteyeceğini söyledi.

Dinleyiciler arasında Popovich de vardı. Olağan rakipleri dışında bir ‘büyük öteki’ ile de mücadele ettiğini bilmenin ağırlığıyla yaşadı. Fakat oyunun kuralının bu olduğunu başından beri biliyordu. Stern’ün getirdiği her şeyle barışık yaşadı. Bu saçmalığın rekabet edemeyeceği o büyük 28 saçmalığın her birinin ardında -dolaylı da olsa- Popovich’in de imzası vardı. Ve Yahoo’nun eli maşalı yazarlarının işaret ettiğinin aksine, bir modern zaman şövalyesi olduğu falan yoktu. Üstün bir birey değil, hayatında hala küçük rövanşlardan haz almayı becerebilen bir küçük patrondu. Bu şampiyonluk çekirdeğiyle son yıllarını yaşarken, bir perşembe maçını, yani en önemli davetin ana yemeğini, patronunun yüzüne çarptı. Görevdeki son yıllarında had bilmek zorunda hissetmeyen büyük patronun misilleme mahiyetindeki güç gösterisi gecikmeyecekti.

Tüm bu hikaye bana çok sempatik geldi. Sağınıza solunuza baktığınızda öylelerini göreceksiniz ki, bu patronların didişmesi size de sempatik gelecek.

* Benim için 1 numarada hala kıyafet yönetmeliğinin faşist alt metni var. Sevgili Mithat Fabian Sözmen’in yakın zamanda bu konuya değindiğini hatırlıyorum, Evrensel arşivinde bulabilirsiniz.

Cem Pekdoğru, 2012
3 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 27, 2012

Belleksiz Otlaklar Ülkesi

Size Royce White’tan bahsetmiştim. Devam eden NBA sezonunda yanıtını merakla beklediğim soruların başında, henüz lige adım atmadan ‘kaçık’ yaftasına layık görülmüş çaylağın yolculuğunun neler getireceğiydi. Özünü kaybetmeden uyum sağlayabilecek miydi, yoksa kazanan onu alt etmek için sıraya girenler mi olacaktı? Açıkçası White için yolun sonu şimdiden gelmişe benziyor. Savunma mekanizması olarak geliştirdiği ‘mağdur psikolojisi’ de sempati yaratmaktan uzak ve ona pek yardımcı olmuyor.

Tepkileri tartışılır olsa da, ligin bu alandaki geçmişini düşündüğümüzde, White’ın hislerini çözümlemek çok zor değil. NBA, sportif rekabetin zirve noktalarından biri ve burada ‘öteki’ olmanın yükü çok ağır. Sırtlamaya niyetlenirseniz sizi yere yıkabileceğini bilmelisiniz. Birkaç hafta önce sürpriz emeklilik kararının arka planını berraklaştıran bir açıklama yapan Keyon Dooling, bir dolu örneğe bir yenisini ekledi. Dooling’i tanıyanlarınız olabilir. Ligde 12 sezon geçiren, kariyerinin başında bir top arsızı profili çizerek beklentilere pek yanıt veremeyen ancak son yıllarında Celtics soyunma odasının dominant figürlerinden birine dönüşerek nihayet kazanan bir takımın parçası olan ve çevredeki saygınlığını Oyuncular Birliği asbaşkanlığına seçilerek perçinleyen adam. Dooling ileri doğru bir adım attı ve CSNNE.com’a verdiği röportajda çocukluğunun tüm ayrıntılarını, ab initio ad mala, ortaya serdi. Duygusal, cinsel ve mental istismar içeren bir hikayeydi ve basketbol kariyerini noktalama kararı da geçmişin şeytanlarıyla yüzleşme zamanının geldiğini hissetmesiyle ilgiliydi. Bugüne kadar ligde nefes almayı sürdürebilmek için koruması gerektiğine inandığı erkeklik gururunu bir köşeye bırakma cesaretini nihayet gösterdi.

Dooling’in zırhını indirmek için kariyerinin bitimini beklemesi tesadüf değildi. Çünkü o zırh yere indiğinde, kendisini ne kadar kısa sürede periferiye itilmiş bulacağını biliyordu. John Amaechi de bunu bilenlerdendi ve gey olduğunu ancak basketbolu bıraktıktan üç sene sonra açıklayabilmişti. İlk tepkiler bu çekincesini olumlar nitelikteydi, Tim Hardaway ‘soyunma odasında bir gey olduğunu bilse, yönetimden onu göndermelerini talep edeceğini’ söyleyerek erkeklik gururunu güvence altına alıyordu. Homofobik açıklamalar peşi sıra gelmeye devam etti. Evrensel farkındalığı geliştirmek yönündeki tüm çabalara rağmen, tıpkı 15 sene önce Magic Johnson’ın HIV açıklamasında olduğu gibi, lig böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. O sene Magic vedası olacak All-Star maçında sarılmak için kollarını açtığında, en yakın dostu olarak nitelediği bazı oyuncular bile uzaktan bir selamla yetinmişti. Maç başladığında ‘köyün delisi’ görülen Dennis Rodman adım atana değin onu savunmuyorlardı bile. Virüsün terle bulaşabileceğini düşünenler bile vardı.

Türkiye’de de ötekileştirmenin birden fazla popüler boyutu var ve basketbol çevrelerinin de bundan arınmış olması beklenemezdi. Cinsel kimliğini daha önce açıklamış ve ülkesi Belçika’da bir eşcinsel evlilik gerçekleştirmiş olan Ann Wauters’ın Galatasaray’a transferi sonrası bir internet sitesinde işlenen suç son örneklerden. Wauters’ın transferini “Türk toplumu için oldukça aykırı bir durum. Ayrıca Türk kızlarını, Türk basketbolcuları doğa dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı. Kulüplerin de” ifadesiyle haberleştirmeyi seçmişler ve çarpık olanın sadece zihinleri olmadığını göstermişlerdi. Wauters belli sivil toplum örgütlerinden destek alsa da büyük çoğunluk ayıplamanın eşlik ettiği bir sessizlik akdi içerisinde hareket etmeyi yeğledi.

Daha önce “Beşiktaşlılık duruşuna uygun davranmadığı için” gönderilen Milica Dabovic’i (ve asıl sebebin daha da mide bulandırıcı olduğuna dair söylentileri) de düşünecek olursak bu köşeye konu olacak yeni gelişmelerin kapıda olduğunu ve insanlık adına yeni dip noktaların görüleceğini öngörmek maalesef zor değil.

Cem Pekdoğru, 2012
26 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 20, 2012

Basketbol Eleştirisinin Bugünü

Eleştirmek üzerine yapılan eleştirilere gerçekten gereksinim duyuyor muyuz? Elbette onlarsız yaşayamayacak değiliz. Ama bununla birlikte, cevabım evet. Disiplinden bağımsız olarak yaratılan şey onu yaşayanlar vasıtasıyla hayatını idame ettirirken, sirkülasyona giren yabancı fikirler çoğu zaman yaratının kendisine dair objektif gözlemlerden daha belirleyicidir. Bu sebepten, bunların yolculuğunu takip etme işinin tahmin edilenin üzerinde fayda sağladığı örnekler mevcuttur.

Başlığın vadettiği kadar kapsamlı bir yazı olmayacak. Amacı daha ziyade birkaç senedir sıradan izleyiciler için rahatsız edici boyutlara ulaşmış bir konuya değinme. Tesadüfen birkaç hafta önce NBA sezonunu selamladığım yazıda söz etmiştim, Cahiers du cinéma tayfasının yaratıcıyı ilahlaştırıp eserin kendisini bir kenara bırakan ve ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesini doğuran o çıkmazından. Bunun bir benzeri de özellikle Avrupa basketbolu eleştirisine hükmeden çevrelerde oldukça yaygın. İlkin sivri bir zekanın ürünü olarak tınlamış meşhur satranç analojisi de eskitildikçe her kullanımda kulağa daha yavan gelmeye başlıyor. “İki koç arasında bir satranç maçı izliyoruz adeta.” Evet, ama küçük bir farkla. Taşlar yerine sahada kendi iradesi doğrultusunda hareket eden, her an hata yapmaya açık insanlar var. Ve bu oyunun en sıradan iki figürünü bile, modern istatistiğin benzerlik skorları ne derse desin, iki piyon olarak tıpkılaştıramazsınız.

Bunu modern toplumların her konuyu kişiler üzerinden tartışma eğilimini kötü bir alışkanlığa dönüştürmesiyle açıklayabilirsiniz. Türkiye’de insanların bazen attıkları çok cesur ve ‘hayati’ bazı adımlarının akıbetini bile, eşsizliğini daha yeni ispat etmiş oldukları kendi istençlerinin değil de lider addettikleri figürün emirlerinin dikte etmesine izin verdiği örnekler yaşanmıyor değil. Düşünme işini başkasına devretmekte hiçbir çekince duymayan bir toplumda doğal kabul edilecek ‘biat kültürü’ de muhtemelen bununla ilişkilidir. Ama ben bunun somut tezahürleriyle ilgilenmek istiyorum.

Eleştiride kullanılan bu kült figürünün eklemlendiği bir diğer sacayağı da bunun üzerine kurulan ve düzenli olarak beslenen birtakım ezberler oluyor. Örneğin şu çok konuşulan “Oktay Mahmuti takımı” hikayesi. Herkes için aşağı yukarı aynı şeyi ifade etmek zorunda, bunu sorgulamanız pek de hoş karşılanmayacak. 2005 yılında Benetton’a 40 dakikada sadece 43 sayı izni verilen o maç bir noktada muhabbete dahil olacak. Tempoyu azaltıp, potaya atılan top sayısını aşağıya çeken ve böylelikle personeller arasındaki kalite farkını minimize etmeyi amaçlayan felsefenin yeni bir yorumu. Yoğun ve paylaşımlı bir savunma anlayışı bunu destekliyor ve gerçekten de Mahmuti’nin bu tercihine konu olan her takımı en tepeye değilse bile, bir alt seviyeye taşınan başarılı sezonlar üretiyor.

Fakat Mahmuti’nin bambaşka bir yorumla Eurocup’ta çeyrek final oynattığı o düşük bütçeli Benetton takımı tamamen göz ardı ediliyor. Bu tempo işinin çok temel bir seçim olduğu ve bir koçun öğretileriyle oluşturduğu yapıyı anlatmaya çalışırken, buna öyle değişmez bir statü atfetmekteki yanılgı pek deşilmiyor. Sinema benzeşimlerini sürdürürsek, bu bir senarist-yönetmenin hikayesini hangi türde anlatacağına karar vermesi gibi. Belgesel mi, yoksa kurmaca mı? İkisinin de anlatıya sunacağı farklı ferahlama alanları var, fakat hikaye için hangisinin işleyeceğini öngörebilmeniz gerekiyor. Bunun kararına vardıktan sonra ise yapılanlar tamamen aynı. Ve işte “Oktay Mahmuti takımı” mefhumunun tartışmaya katılması gereken nokta burası.

Mahmuti’nin Cedevita maçından sonra benzer şekilde tempo üzerinden yapılan gereğinden büyük bir okumayı kapsayan soruyu “Bu yorumları son derece yüzeysel ve yersiz buluyorum” diye karşılamasının sebebi bu. O biat kültürünün dönem dönem adresi olmuş bir kült figürünün semirmiş egosu değil, aksine bu bunalım içinde büyük resmi görebilen bir zihnin oyunu seven bizlere bir jesti.


Cem Pekdoğru, 2012
19 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 13, 2012

LeBron'ın Sesi

Geçen hafta yapılan ABD başkanlık seçimlerinde Barack Obama 2008’de yarattığı heyecanı korumaktan uzaktı. Dört yıl önce gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğini düşünerek oy verenlerin desteğini korudu, ancak bu kez ehven-i şer olana itilmiş seçmenlerdi. Siyah bir başkan olarak, yetmişlerden beri Afro-Amerikalı oyuncuların domine ettiği bir lig olan NBA’in güvenoyunu ise halen kaybetmiş değil. En azından görünürde. Zira oyuncuların Obama’nın kampanyasına verdikleri maddi destek, takım sahiplerinin Cumhuriyetçi adaya yaptıkları bağışların yanında ihmal edilebilecek kadar küçük kalıyor.

Fakat ligin yeni nesil yıldızlarının somut olarak ölçülemeyecek etkisini de teraziye koyduğunuzda bu denge ters yöne kayıyor. Twitter hesabını açtığınızda LeBron James’in çağrısıyla karşılaşıyorsunuz: “Başkan’ın ofisteki işleri henüz bitmedi. O yüzden gidin ve oyunuzu verin.” Kutlama faslında ona diğer genç süperyıldızlar Chris Paul ve Kevin Durant de eşlik ediyor. Gençliğin idolü olan basketbolcular, aynı zamanda siyasal olarak angaje görünüyor ve bu ABD için yeni bir şey.

Yetmişlerde ligin imajı bugünle kıyaslanmayacak kadar batık durumdaydı. Afro-Amerikalı kesimi lige dahil etmek bile başlı başına sıkıntılı bir süreç olmuştu ve hala bazı şehir takımları taraftar tabanlarına siyah oyuncuları kabul ettirmekte zorlanıyordu, yahut bizzat ırkçı yöneticileri tarafından bu çabalar engelleniyordu. Beyazlara göre NBA her zaman kafası iyi dolaşan birtakım siyahların oynadığı bir yerdi ve kolej basketboluna sadakat göstermeyi yeğliyorlardı. Siyahlar ise ligin beyaz yıldızlarını kesinlikle tanımıyor, onları medya tarafından pohpohlanmış yeteneksizler olarak görüyorlardı. Siyahların katılımına rağmen sahadaki görüntü de halen sorunlu duruyordu. Zira yönetici grubunda nadiren bir Afro-Amerikalı ile karşılaşabiliyordun ve bu da ülkedeki kölelik tarihi içinde farklı bir alt metinde okunabilirdi: Beyazların para kazanması ve eğlenmesi için ter döken kuvvetli siyahlar.

Seksenlerde bu algıyı kıran iki isim vardı. Ve hayır, birinin adı David Stern değildi. Magic Johnson ve Larry Bird kolejde başladıkları rekabeti yeni bir arenaya taşırken, takipçilerini de yanlarında getirmişlerdi. Magic insan sevgisiyle dolup taştığını ilk görüşte duyumsayabileceğiniz, rakipsiz bir hayat enerjisine sahip bir yıldızdı. Michigan’da doğmuş, annesi Yedinci Gün Kilisesi’ne mensup bir siyah… Bird ise çiftçi çocuğuydu, fakat Indiana’da en iyi rekabeti ararken bütün gençliğini siyah çocuklarla maç ayarlayarak geçirmişti. Bununla birlikte, politik eğilimlerini kendine saklayan ve bunu tefekkür düzeyinde tutup eyleme geçmemeyi yeğleyen biriydi. Magic de farklı sayılmazdı. Fakat sadece dolaşıma sundukları güdülerle bile algıları kırmış, sınıflar arası barış ortamına katkıda bulunmuşlardı.

Onları takip eden süperyıldız ise Michael Jordan’dı. Bir Demokrat olduğu biliniyordu. Ancak kişisel mükemmeliyeti bir fetiş olarak yaşıyor, dikkat dağıtıcı hiçbir unsuru sistemine dahil etmiyordu. Lig tarafından kendi deyimiyle ‘bir siyah militan’ olarak fişlenip, kariyerinin son demlerinde hummalı muamelesi gören takım arkadaşı Craig Hodges onun harekete geçmesini istiyordu. Birden çok kez ve açıktan açığa. “Kimsenin nasıl davranacağını söyleyecek değilim, ancak fakir mahallelerdeki çocukların yanına gittiğimde onlara idolü olan adamdan bahsetmemem mümkün değil. Neden gücünü kullanıp, kendi halkı için bir ilham kaynağı olmuyor?”

Ülkenin dört bir yanında hala izleri sürülebilen ayrımcılık siyah komünitenin başından ayrılmazken, mikrofonlar Jordan’a uzatıldığında gelecek yanıt belliydi: “Bu olay hakkında yeteri kadar bilgiye sahip değilim, bu yüzden yorum yapmıyorum.” Jordan topu dikkatlice taca atarken, işin aslının bu olmadığını herkes biliyordu.

1990’da yaşanan spesifik bir olaysa Jordan’ın politik yönsüzlüğü için bir nişane oldu ve hala bu konuda en çok alıntılanan söz, o sürece aittir. O sene Jordan’ın memleketi North Carolina’da senato seçimleri düzenlenecekti. Cumhuriyetçi aday ise görev süresi boyunca ırkçılıkla ilgili kabarık bir sabıka kaydı oluşturmuş Jesse Helms idi. Demokrat aday kampanyası sırasında Jordan’a ulaştı ve onun etki gücünü kullanmak istediğini söyleyerek iş birliği talep etti. Bu ortaya çıkınca siyah nüfus sokaklara dökülerek Jordan’ı adım atmaya çağırdı. O sıralarda lig global bir marka halini almıştı ve Jordan’ın kendi markası da aynı paralelde semirmeye devam ediyordu. İlk kez bir oyuncunun adı altında bir ayakkabı piyasaya sürülmüştü ve daha sonra bu model tamamen firmadan özerk bir hal alarak Jordan’ın kontrolüne geçecekti. Ve Jordan’a bir arkadaşı 1990 senato seçimlerinde neden pozisyon almadığını sorduğunda cevabı şu oldu: “Cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor.”

Sportif figürler ve sanatçıların ilham kaynağı özelliği gücünü bugün de koruyor. Türkiye’de toplumsal ezberin dışına çıkan her söz, kimden geldiğinden bağımsız olarak bastırılmaya devam ediyor. “Bütün Türkiye halklarının verdiği şehitlerin durmasını istiyorum” diyen bir futbolcunun, Türkiye’nin en yeteneklisi de olsa ‘yanlış işler peşindesin X Efendi’ kalıbıyla uğradığı linci izlediğimiz günler hala çok uzak değil. Bu ortamda politik tavır almaktan çekinmeyen her sportif figür çok değerli. Başkalarını tavır almaya iten en ufak bir söz de öyle…

Cem Pekdoğru, 2012
12 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 06, 2012

Disosya

Türkiye’deki basketbol ortamını resmetmek başlangıçta kolay gözükebiliyor. Ancak bu büyük oranda dinleyicinin/dinleyici grubunun konumuyla ilintili. Karşınızdaki bir dönem oyuna merak salmış bir arkadaşınız olabilir. Yıllar sonra görüştüğünüzde yönelttiği meraklı soruların ardında yatan şüpheleri kolaylıkla idrak edebilirsiniz ve işiniz nispeten kolaydır. Eğer liseden takım arkadaşlarınızla ya da sevgilileriyle birlikte iseniz, pek fazla bir şey söylemenize de gerek yoktur. Bunlar birkaç sene top sektirip, üniversitede hayatlarını daha karlı gördükleri bir istikamete sürüklemiş tiplerdir ve o kısa süre bile içerideki hastalıklı işleyişle ilgili yeterli malumatı almalarına yetmiştir. Fakat bu kümenin dışında kalan ve olaydan tamamen bihaber bir dinleyici söz konusu ise, bu tasvir dünyanın en zor işine dönüşebilir ve fazlasıyla can sıkıcı bir hal alır. Şürekanın bakış açısına bürünebiliyorsanız şanslısınız, şöyle özetleyebilirsiniz: “Basketbol ortamı mı? Küçük ama bizim.” Karşınızdaki ısrarcı çıkarsa, sağda solda bir metafor aramaya koyulursunuz.

Benim aklıma düşen ilk şey, bir gemi figürü oldu. Belli belirsiz bir figür. Neredeyse bir hayalet. Öyle çok büyük değil. O lüks tekneleri de düşünmeyin, hayatta kalmaya çalışan yıkıntı bir şey. Özel bir yere ulaşmaya çalışmıyor. İçeridekilerse, hayatlarının daha kötü ihtimallerini yaşayabileceklerini düşündüklerinden olsa gerek, tamahkar davranmıyorlar. Tabii öyleleri de var, fakat onları güvertede pek sık göremezsiniz. Sığınakta filikaların yanı başında geçirirler günlerini, kaçınılmaz sonun en başından beri farkındadırlar zira. Güvertede yer alanlarsa seçilmiş bir güruh. Hepsini niteleyen keskin sözcükler var: iş bilenler, çevresi kuvvetliler, uslu çocuklar, bizim çocuklar, yalnız adamlar, vazife adamları, başkanın adamları… Her türün temsilcileri sefere çıkmadan önce içeri buyur edilmiş. Hepsinden birer çift değil, bazı türlerden daha çok. Ve gemideki ömürler de türler arasında değişkenlik gösterebiliyor. Hemen herkesin bilinen zayıf noktaları var ve -bir olağanüstü hal çıkmadığı sürece- bu zayıflıklar hakkında sessiz kalınması, neredeyse işaret diliyle varılmış bir söz birliğiyle güvence altına alınmış durumda. Hatta gemiye girmeden, geçmişinize dair birkaç ‘kirli’ anıyı paylaşmanız teşvik ediliyor. Karşılıklı güvenle ilgili basit bir ayrıntı…

Bu gemiye bir kez, kısa bir sefer için bile adım attıysanız durumu bilirsiniz. Burada anlamlı kılacağınız bir hayat, pek olurlu değildir. Hasbelkader bu gemide daha uzun bir yolculuğa mecbur kaldıysanız, okyanusun ortasında ümitsizce debelenerek hiç gelmeyecek bir yardımı beklemenin daha cazip bir senaryo gibi gözüktüğü bir an gelebilir.

Tabii bu karar size kalmayabilir de. Daha hızlı davrananlar çıkar ve gemiden tekmelenirsiniz. Bu ‘tutunamayan’ kesimde de her türden mürettebata rastlanabilir: bir zamanların revaçta koçları, gezgin asistan koçlar, görev tanımı bir sır olan genel menajerler, altyapıları salladıktan sonra soluğu ikinci ligde alan topçular ve nadiren de olsa hakemler.

Bu insanların hayatımızdaki yeri, birkaç sene öncesine kadar genelde eskiden-öyle-de-bir-adam-vardı noktasını aşamazdı. Sosyal medyanın denkleme dahli sonrasında ise yeni bütünleşik hayatımızda, gözümüze tutulan bir telefon ekranıyla varlıklarını hatırlayabiliyoruz. Cuma akşamı Beşiktaş-CSKA Moskova maçı için tribündeyken, bu tatsız çakışmalardan birini yaşadım. Kaptana muhalefet ettikten sonra eline bayağı bir can yeleği tutuşturulup yaka paça okyanusa fırlatılan bir eski koçun, Beşiktaş müstakbel şampiyon karşısında teslim bayrağı çektiği sıralarda birkaç dakika aralıklarla attığı üç mesaj elime tutuşturuldu: “Curtis Jerrells’la sadece sokak basketbolu oynanır... Curtis Jerrells da CSKA için ‘feda’ dedi… Curtis Jerrells’ı kim getirdi?”

Karşınızdaki dinleyici bu mesajların sahibinin, gerçekten sevip empati kurabildiğiniz ilk Beşiktaş takımının arkasındaki beyin olduğunu bilmiyordur. Düşük bütçelerle yaptığı şık yabancı seçimleriyle ve takıma kendi oyun yaklaşımını zerk edebilme yetisiyle yıllarca uzaktan takdir ettiğiniz ‘saygın bir basketbol adamı’ olduğunu bilmiyordur. O güzel çocukluk hatıralarının, bahse konu mesajların arkasındaki gizli ajandayı tüm yalınlığıyla gördüğünüzde tuzla buz oluşunu da tahayyül edemeyecek. O yüzden metaforlarınızı kendinize saklayın.

Dipnot 1: Bu gemi batığı figürü içinde basketbol görgüsü ve donanımıyla bir zıtlık olarak temayüz eden Emir Alkaş’ın -basketbola aynı tutkuyla bağlı- kardeşi Alp’i kaybettik. Hafızamda kariyerinin zirvesindeyken bir kamyonun altında kalan Drazen Petrovic formasıyla olan fotoğrafı yaşayacak. Ve ölümün had bilmeyen oyunbazlığını hatırlatacak… Geride kalanlara sabır diliyorum.

Dipnot 2: ikincikat-tiyatro’nun yeni sezonda da sahnelemeye devam ettiği “Disosya” görülmeli.

Cem Pekdoğru, 2012
5 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 30, 2012

Yüzler

Lisenin ilk günleriydi ve tanıştığım ilk çocuklardan biriydi. 14 yaşında olduğu düşünülürse olağan dışı sayılacak kadar mutsuzdu. Ben de İstanbul’a yatılı okumak için gelmiştim ve ailesinden ilk kez ayrılan bir çocuktan beklenebilecek ölçüde mutsuzdum. Ama onun mutsuzluğu daha tuhaf geliyordu. California’da doğduğunu ve birkaç sene önce ailesi Türkiye’ye kesin dönüş yapana kadar orada yaşadığını öğrendim. Yıllar sonra o günlerden bahsederken, “Ne olmasını bekliyordun, o yaşta bir çocuk olarak beni Big Mac’in, NBA’in, ponpon kızların ve Taco Bell köpeğinin vatanından alıp buraya sürükledikleri için anne babamı sonsuza dek affetmeyecektim” diyor. 11 yaşındayken kapitalizmden bahsetmesini bekleyemezsiniz, ama bunun algılayabildiği belli yansımaları hükmediyor hayatına. Listenin en başına koyduğu görüngü, NBA, yarın gece yeniden start alıyor.

Fakat ABD bundan ibaret değil. Veya Hollywood’dan. Fransa’da ellili yıllarda sinema eleştirisinde yepyeni boyutlar tanımlayan kült dergi Cahiers du Cinéma’yı kuran film tutkunlarının çevrelerindekileri ikna etmeleri gereken ilk şey buydu. Daha sonra bu kıtanın en yetkin filmlerinden bazılarını çekecek olan Claude Chabrol, Jean-Luc Godard, François Truffaut, Jacques Rivette ve Eric Rohmer derginin editoryal kadrosunu oluşturuyordu. Sinemanın bir dil olduğu şiarına uygun olarak, elbette Hollywood’un pompaladığı ‘salt eğlence olarak sinema’ tanımına tamamen karşıydılar. Ancak ABD’ye, o ülkenin ihraç ettiği filmlerine, kültürüne ve hayat tarzına yoğun bir tepki duyulan bir çevrede yaratmaya çalıştıkları entelektüel cephe, Hollywood’un çıkardığı auteurleri görmezden gelemezdi. Alfred Hitchcock tartışmasız olarak temel sinematografik formların mucidiydi ve Howard Hawks ile birlikte sarı sayfaların başat yol göstericisiydi. Onların ve Godard’ın favori yönetmeni Nicholas Ray gibilerinin yanında olduklarını en baştan ilan etmeliydiler. Anne Wiazemsky’ye tutulduktan sonra ilk kez gerçek anlamda siyasallaşan Godard, La chinoise’in (Çinli Kız, 1967) basın gösteriminde durumu şöyle özetler: “Dünya sineması Amerikan endüstrisinin hakimiyeti altındadır. Bu çok doğru saptamaya ekleyecek bir şey yoktur. Şimdi bizim, her şeyi bir yana bırakıp kendi çapımızda, Hollywood-Cinecitta-Mosfilm-Pinewood imparatorluğunun bağrında “iki, üç veya daha fazla Vietnam” yaratma mücadelesinin fitilini ateşlememiz ve hem ekonomik hem de estetik anlamda ulusal, özgür, kardeşçe, yoldaşça ve dayanışma içinde olan sinemalar yaratma mücadelesi vermemiz gerekmektedir.”

Yıllar içinde o sıralar derginin başına geçmiş Rivette’i ve diğerlerini en çok etkileyen Amerikan yapımlarından biri de John Cassavetes filmi Faces (Yüzler, 1968) oldu. İlk dönemlerinde zaman zaman “yaratıcı + konu = eser” formülünden sapıp sadece yaratıcıyı tutan bir bakışa teslim olan ve böylece ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesinin kıyısından dönen Yeni Dalga’nın başarısı üzerinde birleştiği ilk ‘ustasız film’ sayılabilir. Bu cinéma vérité şaheseri, satirik bir çaba içine girmeden ve “Tanrı olmaya heveslenmeden” doğrudan bir anlatı ortaya koyuyordu. Konu alınan Amerikan orta sınıfının ilişkileriydi ve bir noktada başta basmakalıp olarak görülen şeylerin içine sızarak onları olduğu gibi resmetmeye vakıf olabilmişti. Faces bugün bile kendine patlamak için bile alan bulamayan bir sınıfın, nasıl da vasat hayatlarını idame ettirmek için sadece para kazanıp harcamaya odaklanmış -kelimenin en yalın ve acı anlamıyla- tüketicilere dönüştüğünü belki de en iyi anlatabilmiş filmdir.

Cassavetes ABD içinde bir Vietnam’dır ve bu yüzden Rohmer’in dediği gibi “California kıyısını sevmemiz gerekir. Orası kimilerinin bizi inandırdığı gibi kötülük yuvası bir diyar değildir. Orası seçilmiş bir diyardır daha çok.” NBA içinde kurulabilecek en ‘beyaz’ takımı kurup Avrupa basketbolu oynamaya başlayan Rick Adelman da bir Vietnam. (Bunun altında ırkçı bir gizli ajanda yoktu elbette, yalnızca işlerini görebilecek bir İspanyol, bir Karadağlı ve bir Rus buldular.) Ya da her şeyin onun gibi bir ucubeyi yok etmek üzerine kurulduğu anksiyete bozukluğundan muzdarip Royce White. Bazen basketbol da bir dil ve bu dil içerisinde NBA sadece 11 yaşındaki bir çocuğu ele geçirmeye yarayan bir hipnoz aracı değil. 

Cem Pekdoğru, 2012
29 Ekim 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 23, 2012

“Avrupa’da Nehir Kenarında, Şehirde Basketbol Kulüpleri Var”

Birkaç hafta önce, yeni sezona girilirken tüm Euroleague takımlarını kapsayacak bir ön inceleme dergisi için çorbada tuz kabilinden bir şeyler karalamam rica edildi. Kapıdaki sezonun Anadolu Efes’e neler getireceğiyle ilgili atıp tutacaktım. Basketbol üzerine bu atıp tutmalarım da zaten bu takım hakkındaki karalamalarla başlamıştı. Dolayısıyla çok zor bir görev sayılmazdı. Anlatmaya alışık olduğum bir hikayeydi, yalnızca bir süredir anlatma konusunda eskisi kadar hevesli değildim. Bu aralıkta kahramanın adı -tuhaf bir şekilde- değişmiş olsa da kurgudaki kırılma noktaları korunuyordu. Yazıyı kulübü ziyaret etmekten vazgeçmeyen nostalji sanrıları üzerine kurmayı tercih ettim. Gelenlere gidenlere bakışla, kadro analiziyle, takımın olası güçlü ve zayıf yanlarıyla ve nihai beklentilerle gerekli her şeyi barındırıyor gibiydi. Ama derginin Avrupa’nın her köşesinden, taktik tahtasındaki X’lerin ve O’ların saha içine tezahürüne özel bir ihtimam gösteren bir kitleye servis edileceğini göz önünde bulundurarak birkaç figürü kasten dışarıda bırakmıştım. Biraz da bunları-bilmeleri-sahiden-gerekiyor-mu düşüncesiyle… Yazıyı okurken hissettiğim yarım kalmışlığın müsebbibi de bu kasten dışarıda bırakılanlardı sanırım. O günlerde Aysel Tuğluk’un hatırlattığı “Ortada konuşulmayan büyük bir şey varsa, başka önemli bir şey söylenemez” düsturuna uygun olarak, Evrensel’deki ilk atıp tutmalarımın adresi yine Efes olacak…

Bahse konu yazının finalinde Oktay Mahmuti’nin geçmişe saplanıp kalan tiplerden olmamasını, aksine daima kendisi için yeni meydan okuma alanları arama karakterini bu sezon Efes Pilsen’in açıkça tökezleyen basketbol projesi için yeni bir başlangıç yaratabilmesi adına bir güvence olarak öne attığımı görüyorum. Fakat çok uzun yıllardır, bu proje adına hayati kararların altına imza atanlar koçlar değil. Bu yüzden de, projenin başarı tanımını doğru yapıyor olsak bile, o çok katmanlı başarıya bir koçun takım mühendisliğindeki yetkinliğiyle yahut taktik tahtasındaki X ya da O ile gidilebileceği öngörüsü işleyişi bilen herkese fazlasıyla naif gelecektir. Bu bağlamda son şampiyon Olympiakos önünde alınan 26 farklı galibiyete, 26 farklı anlam yüklemek teknik açıdan mümkün olsa da bu anlamların her birinin asıl soruya değil dış çeperlerde bulunan ve ‘trivial’ bazı sorulara açıklık getireceğini de görmek gerekiyor.

Efes Pilsen’in Kadıköyspor’u devralarak başlattığı basketbol yolculuğunun seyri malum, ‘bir kez de benden dinleyin’ diyebilirim ama bencil ve israflı bir yaratımdan fazlası olmaz. Özellikle Fenerbahçe-Ülker birleşmesi ve takiben İstanbul’un diğer iki ‘büyük’ kulübünden gelen karşı hamleler sonrasında, artık doksanların ortasındaki basketbol coğrafyasından hayli uzaktayız. Yeni düzende yerel lig Efes’in -kurallarını bizzat koyduğu- oyun bahçesi olmaktan çok uzak. Bunu desteklemek için argüman arıyorsanız, Türkiye’ye NBA kapısını açan iki oyuncu Efes altyapısından çıkmışken bunun devamının gelmediğinden bahsetmek popüler bir seçenek. Bununla birlikte Efes’in o günlerdeki tahakkümü açıkça sezilebilir olmanın yanında, birkaç yüksek profilli oyuncu üzerinden anlatılınca azametinden ister istemez kaybediyor. Birinci ligdeki hemen her kulübün yerli kadrosunun büyük oranda Efes menşeli oyunculardan oluşması ve tek bir altyapı tesisinin tüm ülke basketbolunun işleyişini dikte ediyor olması, o monopol yapının tasviri için kaçırılmaması gereken bir detay. Bu büyük resmin takımı sürüklediği Avrupa başarılarının -dünya genelindeki benzer örneklere uygun düşer şekilde- sportif müsabakaları en ilkel komplekslerini aşmak için güvenli bir yol olarak gören bir ülkeye yaşattıkları da aslında çok şaşırtıcı olmamalı.

Son yıllardaki resme döndüğümüzde ise denizin bittiğini kısa sürede anlıyoruz. Güç merkezine oturan Efes’in milli takım algısıyla ödüllendirildiği o düzen, yalnızca kıyıda bulanık bir suret olarak gözümüze takılıyor. Yeni adıyla Anadolu Efes, bir ülkece kucaklanmayı bir tarafa bırakın, bir şehrin veya bir semtin aidiyet duygusuna dahi mazhar olamayan ve yakın gelecekte olması mümkün gözükmeyen bir takım. (Her şeye rağmen basketbol takımının hala markanın en muteber uzantısı olmaya devam ettiğini söylemeliyiz. Siz yine de Sinop yakınlarında bundan pek bahsetmeyin.) Maçlarını her sene şehrin birbirinden uzak ve farklı sosyal gruplara barınaklık eden üç köşesinde oynamaları, bu döngüyü kırmak için çok da çabalamadıklarının kolayca saptanabilecek bir göstergesi. Evet, basketbola da taşınan Üç Büyükler merkezli nefret ortamı içerisinde bir ‘rakip’ olarak bunca yolu katettikten sonra o ilişkilerin çoktan yıpranmış olduğunu düşünüyor olabilirler. Bu noktaya gelinmesinin kaçınılmaz olduğunu yolun başında görmüş de olabilirler. Ve belki tüm bu olanlar için sorumlular sıralanacaksa o listenin tepesinde bir yer iddia edemeyeceklerini öne sürebilirler. Yoğunlaşmamız gerekense, karşımızda duranın gitgide değerini kaybeden ve kağıt üzerindeki varoluş amacından sapan atıl bir ‘proje’ olması.

Aslında hiçbir sorunun çözümü, görünürde bu sorunların çözümü ile ilgili -doğal olarak ve diğer yandan ne yazık ki- herhangi bir söz hakkı olmayan Mahmuti’den geçmiyor. Bu noktada denkleme yeniden dahil olan, meydan okuyan ve sağaltıcı Mahmuti karakteri. Olympiakos’a karşı alınan türden galibiyetlerle desteklendiği müddetçe kulüpte onsuz geçen beş sezondaki hiçbir koçun hayal edemeyeceği kadar etkin olan Mahmuti’nin merkezinde bulunacağı bir katharsis süreci, tek olurlu kurtuluş senaryosu gibi duruyor.

Cem Pekdoğru, 2012
22 Ekim 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 08, 2012

Euro Step Previews: Don't Look Back (Anadolu Efes)


By Cem Pekdogru

The synopsis
It was not really breaking news when Anadolu Efes, formerly known as Efes Pilsen, wasted yet another season overpaying a roster full of mediocre players who do not mix well together on paper. Efes has been dealing with that bad habit of overpaying for nearly a decade now, but that was last year when things went really berserk. Not only in terms of money thrown away, but extent of contracts as well. Ilias Zouros actually did a nice job to lead the team to the league finals after taking over that kind of mess. That said, it was nothing more than a rebound romance for Efes.

The feeling of nostalgia with all its overwhelming aspects might be the trickiest subject regarding Generation Y. This endless yearning for the past eventually reaches a point where you romanticize even yesteryear. Well, that last one certainly is not the case with Efes, but the management has had its own share of nostalgia. After getting swept by Ülkerspor/Fenerbahçe Ülker two years in a row under Oktay Mahmuti, they took their first shot at finding the special one in David Blatt in the summer of 2007. While failing again and again at those attempts, they revisited that famous 1996 team which set an unmatched achievement by winning Korać Cup. The Second Coming of Ergin Ataman, a fellow assistant at the same time under Aydın Örs, was never as good as advertised. Ufuk Sarıca’s time at helm was not one bit more successful, nothing to cope with the reminiscences from that particular game against Fortitudo. They even tried to imitate the philosophy blindly and gave a half-chance to Ekrem Memnun, a longtime assistant of Mahmuti, who is hardly a leader in the mold of his predecessors. Every time it looked like a pastiche of a good but outdated thing. Now they found -or think they found- the solution in the problem itself, and pushed the reset button to the summer of 2007.

The newcomers
Desperately stuck in the shadows of Bo McCalebb’s welcome party across the town, Efes pulled the trigger and signed a top-notch point guard maybe for the first time since Damir Mulaomerovic’s arrival from Fortitudo. Despite his promising lockout vacation in Tel Aviv, Jordan Farmar is yet to prove he is capable of holding up to a full season as a primary floor general. Finally he started to make use of his change-of-pace ability and draw contacts at Maccabi. That new look in his offensive game got his miserable free throw rate headed into the right direction. All things aside, only time will tell if they are spot on with that one and my memories as a Lakers fan tend to suggest otherwise.

Preparing for a testing season, Farmar probably does not feel alone under the guidance of veteran playmaker Kerem Tunçeri and also newly acquired combo guard Jamon Lucas. Ex-Hokie made his pro debut with a low-level team in Turkey, but has since established himself as a Euroleague regular. After successful spells with Maroussi, Olympiakos and Galatasaray, he already has 51 appearances under his belt and his all-around game combined with an always-as-high-as-humanly-possible intensity level is certain to help. Speaking of intensity levels, how about Semih Erden? Mahmuti is well aware of the indifferent attitude that made Erden look lost and uninterested most of his time with Cavaliers. It looks as though he has every chance of developing into their only legitimate low-post threat. Not really the type of hefty big man they need badly to protect the rim, but his finesse moves are too good to look past.

Efes needs to sprinkle a few more bodies into the mix this time around, considering the post-lockout struggles they went through last season. Birkan Batuk is known to bring hustle to the game, but looks likely to be a marginal role player in this Efes roster. He is not quite Caner Topaloğlu 2.0 though and has a big edge on two energizing bunnies like Sinan Güler and Doğuş Balbay offensively thanks to his decent shooting touch. Regardless, it is no secret why they coveted a guy like Josh Shipp to add to the firepower.


The key: Coaching (Stat to know: 110 percent)
Even if it seems quite premature, given the imbalance in this present core, Efes fans have a strong belief that Mahmuti will turn their fate around once again. They understandably want to see some toughness and defensive discipline from their team, once the defining attributes of Efes tradition. Recognized as a rare defensive mind, Mahmuti leaves no room for any concern in this matter. But make no mistake that it will be the most challenging season he has ever faced.

Maybe a cliché, but Mahmuti has a reputation for getting 110% from his team. Surrounded by guys like Sasha Vujacic and Stanko Barac, that is exactly what he will have to do if he wants to rebuild a defensive identity coming off of a woeful season in that respect.

The flaw: Uncertainty on offense (Stat to know: 24 percent)
Yes, defensively this Efes roster includes some shaky performers to say the least. But early impressions indicate that bringing a flow to the offense is an even greater priority. The roles should be defined as soon as possible to put the team on the road to consistency.

During his short tenure with Maccabi, Farmar led his team with a usage rate of 24% that made him seventh most-used player in the league overall (with 15.26 possessions per game) and that is the exact same amount Efes let the offense funnel through Vujacic last year. In the absences of Lucas and Erden, they seemed to rely on this ongoing (second) reunion of Farmar and Vujacic too much in Rixos Cup. And yet again, my Lakers memories insist that Mahmuti needs to reestablish the offensive hierarchy and reduce the latter’s role to a catch-and-shoot option for the best of both parties.

Lucas has a big opportunity to be a focal point in Mahmuti’s pick-and-roll heavy offense after the successful season they had together. His ability to finish at the rim also stands out as a rarity in this Efes roster. Then there is Barac, who I believe with a gentle nudge from his coach, can redefine who he is. (Feel free to get nostalgic about that one solid season in Vitoria.) Dusko Savanovic has always been a hard player to figure out, but he is likely to fare better in an offense that brings ball movement back.

The expectation
“Let’s not dig into past again. I’m happy, if we managed to draw respect.” These are the words that spilled from Mahmuti’s mouth in a Euro Step interview last spring, when he was asked about those stingy Efes teams from the mid-2000s. A rigorous group play is on the horizon and the new Top 16 format may be too demanding for a team that lacks depth in several crucial areas. But to me, this quote alone proves that Mahmuti is simply the one to debunk illusions of nostalgia plaguing this club for a long time.


C: Semih Erden / Stanko Barac / Ermal Kuqo
PF: Dusko Savanovic / Kerem Gönlüm
SF: Sasha Vujacic / Birkan Batuk
SG: Jamon Lucas / Sinan Güler
PG: Jordan Farmar / Kerem Tunçeri / Doğuş Balbay