TBL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TBL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şubat 12, 2013

Gaipten Yeni Haberler

Belirli bir tarihte nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlamak benim için zor bir iş. O tarihe açık göndermeler taşıyan bir şey yaşadığımda bile, hafızamdan ilgili detayları çağırmam mümkün olmuyor. Çağrışımlar olması gerektiği gibi kodlanmamış. “11 Eylül’de nerede olduğunu hatırlıyor musun” gibi popüler sorulardan bahsediyorum. Yaşadığın ülkenin tarihinden kıvrılım noktalarına da işaret ediyor olabilir. “Havada anayasa kitapçıklarının uçuştuğu o MGK toplantısının haberini aldığında ne yapıyordun?” Cevap: Kocaman bir boşluk.

Bu belirli günler ve haftalar yaşanırken -her iki örneğin de aynı seneye ait olması işime yarayacak- ne olup bittiğiyle ilgili en ufak bir fikri olmayan bir velet sayılmazdım. Evet, elbette 13 yaşında meseleyi çok dar bir perspektiften görebiliyordum ama hayatını televizyon karşısında geçiren bir velet olarak, günlük akışlarını bahse konu gelişmeleri aktarmak için çöpe atan kanallardaki muhabirlerin ses tonundan bile bunun ilerideki günleri nasıl etkileyeceğini sezebiliyordum.

Kişisel tarihimin kıvrılım noktaları söz konusu olduğunda durum değişiyor. Nerede olduğumu kolaylıkla söyleyebilmem bir yana, bu anlar hafızamda geri çağrıldıklarında bir sokak tabelası, bir deri ceket veya 2008 model bir Vespa ile birlikte geliyorlar.

David Blatt’in Efes Pilsen döneminin sonu anlamına gelecek Partizan maçının akşamında nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlıyorum. Keskin bir biçimde. Bu belki hikayeyi epey içselleştirdiğimi ve sonunda o kişisel tarihin bir parçası haline getirdiğimi gösteriyordur, bilmiyorum.

Lisedeki uzun yatakhane hayatından sonra ailemin yanına dönmüştüm ve bu yaşayışa uyum gösterebileceğime dair hiç ışık vermeyen bir yarıyıl sonrası üniversitenin Gümüşsuyu’ndaki yurtlarından birine başvurmuştum. Yurt müdüründen onay alabilmek için vize görüşmesine gider gibi giyindiğimi hatırlıyorum, o odayı çok istemiştim. Payıma düşen rutubetli bir oda olmuştu. Koridorun ilerisindeki Boğaz’a nazır odalara göz dikmek için daha ‘şanslı’ olmak gerektiğinin farkındaydım, yine de istisnai derecede iç karartıcı bir manzarası vardı. Tabii o günlerde böyle yaklaşmıyor, odanın üç kişinin yaşaması için çok küçük olduğu gibi gerçekleri görmezden geliyor ve daha iyi bir manzara için altın noktalar keşfetmeye çalışıyordum.

O akşam odaya geldiğimde biraz oyalanmış, kaçınılmaz sona direnemeyip nihayet kulaklıklarımla yatağı boylayıncaya kadar birkaç saati öldürmüştüm. Neden sonra nevresim takımını değiştirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Her zamanki gibi hepsini gelişigüzel katlayıp, çarşaftan dev bir topa dönüştürdüm. Odadan çıkmadan, top kucağımda, bilgisayarda açık olan basketbol sitelerinden birine girdim ve haberi okudum. Henüz olaya tüm yönleriyle vakıf olamamıştım, ama bunun Efes Pilsen basketbolu için anlamını sezebiliyordum.

Birkaç hafta öncesinde Son 16’nın başlangıcı olan Panathinaikos maçı için oda arkadaşlarımdan biriyle Abdi İpekçi’deydim. Blatt’in yabancı tercihlerinin yerel ligde onun başına iş açabileceğini düşünürken, Avrupa’da beş siyahtan oluşan bir ilk beşin bazıları için neden katlanılmaz olduğunu anlayamıyor ve o takıma yakıştırılan ve dahiyane bir şeymiş gibi öne atılan “Efes Dark” ismini bayağı buluyordum. Scoonie Penn’in gelişi sonrası Rashad Wright daha marjinal bir role kaydırılmış ve bu değişim, takım kimyasına iyi yönde etkimişti. Takımın bir an için mağlup olacağı yönünde bir şüphe oluşmasına izin vermediği PAO maçı, girilen bu yeni yolun nişanesi gibiydi. Çapraz grubun zayıflığı düşünüldüğünde, her sene inandırıcılığından biraz daha yitiren Final-Four hedefi o günlerde çok da ‘deli zırvası’ gibi gelmiyordu.

Haber şuydu. Kosova’nın bağımsızlık bildirgesi sonrasında Sırbistan’daki öfkenin birinci adresi ABD olmuştu ve protestolar maçtan birkaç gün önce ABD büyükelçiliğinin ateşe verilmesine kadar gitmişti. ABD hükümeti tüm vatandaşları için Belgrad’ı ‘riskli bölge’ ilan etmişti. Efes Pilsen kampında da bu seyahatten endişe duyan bir oyuncu grubu vardı. Kulüp bu grubu destekleyip yekvücut olacak bir yaklaşım göstermektense, Sırbistan polisinden aldıkları güvence üzerinden kafileye katılmayan her oyuncuyu ‘vatan haini’ olarak afişe etmeyi seçti. Euroleague’in önde gelen destekçi markalarından biri olarak tartışmasız bir lobiye sahip olan kulüp Sırbistan’daki büyük yatırımlarının selametini düşünüp bunu kullanmamayı yeğledi. Adı o günlerde Efes Pilsen olan kulübün yetkilileri ucuz milliyetçilik sloganları atıp, ustalıkla bunu bir cesaret/yürek sınavına çevirdiler.
O oyunculardan Drew Nicholas’ın İstanbul’a her geri dönüşünde ıslıklandığını duymak beni öfkelendirmiştir pek tabii. Yine de 28 Şubat 2008’e dair en üzücü çağrışım Efes Pilsen’in tüm basketbol geleneğine sırt çevirip, Avrupa şampiyonu bir koça yolunu bulması için en ufak bir fırsat tanımadan onu kovma kararı almış olmasıdır.

Bugünlerde Türkiye basketboluyla ilgili tartışmaların odağında, çıkış yolunu arayan bir başka yabancı koç var. Blatt’in dehasıyla yarışabileceğini düşünmesem de, buraya en az 2007 yazında Blatt’in sahip olduğu kadar parıltılı bir özgeçmişle gelen bir koç. Umarım karar vericiler, bu hikayeyi biraz olsun dikkate alırlar.

Cem Pekdoğru, 2013
11 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 22, 2013

Çamurun İçinde

Chicago yerel basınının önemli isimlerinden Arch Ward, 1933 yılında şehirdeki dünya fuarının bir parçası olarak beyzbol liginin en iyi oyuncularını bir gösteri maçı vesilesiyle karşı karşıya getirme fikrini ortaya atar. Bir lige ait tüm yıldızları tek bir sahada buluşturmak… Bu Amerikan bakışına çok uygun ve fiyakalı fikir, kısa zamanda ülkedeki tüm profesyonel liglere uyarlanır. All-Star adı verilen bu maçlarla Türkiye’nin basketbol seyircisinin buluşması ise 2004 yılını bulur. Başlangıçta geç kalınmış bir karar gibi görünür.

All-Star organizasyonları zaman içinde vadettiği temaşanın ötesinde anlamlar üstlenir ve aslında sezon içindekilerin kötü bir kopyası haline gelen maçlar nadiren önemli hikayeler çıkarırken, oyuncuların onurlandırılması işlevi ön plana çıkar. Kendini basketbola adayan birinin hayatının kaç yılını o oyunun zirvesine birkaç adım uzakta ya da tam tepesinde geçirdiğini kavrayabilmeye yarar tarihe düşülen bu notlar. ‘Orada olma’ durumunun orada ne yaptığından bağımsız bir değeri vardır. Bu bir kaybeden mazereti değil, düpedüz gerçekliktir. Orada yaptıklarıyla kötü bir ün kazanmış olanlar vardır ama öncesinde bunu orada yapabilmeye layık görülmüşlerdir. Jamaal Magloire 2004 All-Star’da aldığı her topta post-up yaptığında hepimiz durumu yadırgamıştık. Staples Center seyircisi bile hoşnutsuzluğunu belli eder homurtularını esirgememişti. Fakat tüm bunlar Magloire’ın NBA tarihinde All-Star seçilen ikinci Kanadalı olduğu gerçeğini gölgeleyemedi. Bugün baktığımızda 2004 yılı, o maç, Magloire’ın kendini adadığı bu oyunda pek azlarının gelebildiği bir mükemmeliyet seviyesine ulaştığının nişanesidir. Dahası, 19 sayıyla Doğu takımının en skoreri olmuştur. O güne tanık olanlar için çirkin bir 19 sayıdır, fakat hayatının en ‘ihtişamlı’ sahnesinde “Ben de buradayım” demesinin tek yolu böylesine çirkin bir 19 sayıdır.

Türkiye’de bu isim altında yapılan maçlarda bu işlevin izine rastlamaksa çoğunlukla pek mümkün değil. Örnek arıyorsanız bu senenin “Türk Yıldızlar Kadrosu” tek başına yeterli. Ligi takip eden herhangi birisine sorun, 15 haftada fark yaratmış bir yerli oyuncudan söz etmesini isteyin. (Takımların coğrafi bir temelde değil de yerli/yabancı ayrımı üzerinden oluşturulması tercihinde belki ülkedeki her şey gibi basketbolun da batıdan doğuya homojen dağılmamış olması kadar, aksi takdirde burayı gerçekten hak edecek bir yerli oyuncu bulmanın zor olacağı endişesi de etkili olmuştur. Bir çaresine bakılırdı onun da gerçi.) Biraz düşünmesi gerekebilir, fakat sonunda söyleyeceği ismi tahmin etmek zor değildir: Ligde double-double ortalamayla oynamaya devam eden iki oyuncudan biri olan, bunun yanına maç başına 1 blok da eklemiş ve tek maçını izlediğinizde dahi yeni yükselen takımındaki ağırlığını hissedebileceğiniz Nedim Yücel. Kariyerinin olgunluk eserlerinden birini sunan ve büründüğü ‘ruhani lider’ kimliğiyle arka arkaya dizilmiş tüm o rakamları anlamsız kılabilen bir yüz. Bu bir adanmışlık ise eğer, şüphesiz örnek bir çilekeş. Fakat bu seçkide bir yer edinmesine yetmiyor. Başlangıçta…

Neyse ki Kerem Gönlüm ve Furkan Aldemir, hafta içi antrenmanlarında sakatlanıyor. Bir sakatlık üzerine “neyse ki” denmesi kulağa hoş gelmiyor, biliyorum. Fakat bu esrarengiz hafta içi sakatlıkları Türkiye’deki All-Star etkinliklerinin değişmez ritüellerinden ve bu durumda geçmiş, size şüpheci olmak için sebepler veriyor. Maç başına 17 dakikaya 5 sayı ve 6.5 ribaund sığdıran Furkan’dan boşalan yeri dolduruyor Nedim. Kerem’in yerini de takım arkadaşlarından biri alıyor, yabancıya gitmiyor. Türkiye pasaportundaki Ermal Kurtoğlu ismiyle oynayan Ermal Kuqo, maç başına 9 dakika 54 saniye süre alıyor. Basketbol tarihinin en verimli maç-başına-9-dakika-54-saniyesi olsa gerek. Türkiye pasaportundaki Ali Karadeniz ismiyle oynayan Michael Wright ise 21 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı. Buna neredeyse yarısı hücum ribaundu olan 6.5 ribaundu ve 55% şut yüzdesini ekleyin. All-Star maçında oynamak için, ligin yıldızlarından biri addedilmek için, ‘orada olmak’ için yetmediğini göreceksiniz.

Cumartesi gecesi televizyonumu açtığımda beni bir bilgi mesajı karşılıyor: “2013 Beko All-Star şöleni, tüm ihtişamıyla Lig TV 3 ekranlarında.” Son iki yıldan kesitler geliyor gözümün önüne, Fatih Söylemezoğlu geliyor. İhtişam sözcüğü havsalamdaki anlamına oturmuyor. Şölen? Belki şu Dogme 95 filmine adını veren şölene benzer bir şeydir… Ivan Turgenyev’in başyapıtı “Babalar ve Oğullar”dan bir cümle: “Çamurun içinde oturuyoruz dostum ve yıldızlara uzanıyoruz.” Artık geç kalınmış bir karar gibi gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
21 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 15, 2013

Bizim Çocuklar Başardı

Geçtiğimiz aylarda bu köşede oyunu yorumlarken yolumuzu kaybetmemize sebep olan bazı çıkmazları sıralamıştım. Resme dahil olan ileri istatistiğin eğitilmemiş gözlerce kolaylıkla istismar edilmesi, koçu merkeze alan eleştirinin çoğu zaman ana hikayenin kaçırılmasına yol açması ve bunun gibi şeyler… Türkiye için o çıkmazların hala yolun çok ilerisinde olduğunu görmek içinse birkaç haftalığına yerel lig ile ilgili yayınlara göz ucuyla bakmak yetti.

Son kullanma tarihi geçmiş yabancı sınırlamasının buna zemin hazırladığını savunabilirsiniz. Yine de teamülü oluşturanın, hala, oyuncuların performansları/verimleri ya da potansiyelleriyle ilgilenmeyip sadece pasaportları üzerinden dönen tartışmalar olduğunu görmek can sıkıcı olabiliyor. Yabancılar üzerine kurulu takımlarla ligde tutunulamayacağı ezberi devam ederken, altı sezonda sekiz takım değiştiren yerli seyyahlara bel bağlayanların sonunun çoğu zaman daha kötü olduğu görülmek istenmiyor. Türkiye’deki basketbol ortamını zenginleştirmekle ilgili bir derdi olmayan, burayı mezuniyet sonrası birkaç yüz bin doları kolay yoldan iç edebilecekleri bir ülke olarak gören ve ‘istatistik hanelerindeki rakamları şişirip özgeçmişlerine ilave edilebilir kılmak’ olan temel amaçları doğrultusunda takım kimyalarında geri dönüşü olmayan bir tahribat yaratırken -üstüne üstlük- aşırı yetenekli gençlerimizin de önüne set çeken yabancılar. Yabancılarımız… Onlara güvenmek yerine ‘kendi yağında kavrulmak’ üzerine bir kariyer tasarlamış milli seyyahlarımıza, ligde 18 yılı deviren bir veteran olarak faul çizgisinden 35% ile isabet bulabilen veya hala 15 yıl önce altyapılarda Tony Parker’ın belini kırdığı günün hatırasıyla yaşayan ‘bizim çocuklara’ bel bağlayanlar arasından çıkacaktır kazananlar. Bu konuda ciddiyseniz, ilk işiniz vasatlığa adadıkları büyük eserlerinden bir kıta kiralamak olmalıdır.

Bu oyunun etrafında küçük de olsa bir toplumsal bellek halesi oluşabildiyse, dünyanın daha fazla bir küreye benzediği son yirmi yılda saha üzerinde buna önayak olanların içinde bizim çocukları seçmek ise pek de kolay değil. Basketbola o son yirmi yıl içinde tutulan nesillerin ağzını aradığınızda, kahramanı Harun Erdenay, Orhun Ene ya da Ufuk Sarıca olan her çocuk için odasına Petar Naumoski, David Rivers, Conrad McRae, Marko Milic veya Mitch Smith posterlerini (ya da onlarla ilgili gazete kupürlerini) asan bir başkasını bulabiliyorsunuz. Bu kahramanların bazıları sadece birkaç seneliğine Türkiye’yi ziyaret etmişlerdi ve şüphesiz birçoğu gerçekten de kolay birkaç yüz bin doların peşindeydi. Dönemin Galatasaray taraftarlarının nostaljik sohbetlerinde mutlaka rastlayacağınız Lloyd Daniels’ın, kendisiyle birlikte takımını da yükseltme gibi büyük hedefleri olmadığını anlamak için üç hücum izlemek yeterliydi. Buna mukabil, tüm tavırlarının toplamında oluşan persona o gün bir basketbol maçında rastlayabileceğiniz en ilham verici şeydi. 1994-95 sezonunda kısa bir dönem Efes Pilsen forması giyen Chris Corchiani’nin, her gün siparişlerini almaya gelen kapıcı çocuğu Kenan’ı evlat edinmesi gibi hikayeler dilden dile dolaşıyordu. (Kenan (Kevin) Corchiani birkaç sene önce Meleğin Sırları filminin yapımcı koltuğunda karşımıza çıkmıştı.) Dolan istatistik haneleri çevreye sirayet etmiyor değildi.

Çağı imleyen milliyetçilik adındaki büyük hezeyanı hatırlayıp, basketbol üzerinden dönen muhabbetlerdeki dilin en azından zenofobi sınırları içinde kalıyor/daha ileri gitmiyor olması nedeniyle kendimizi neredeyse şanslı addedeceğiz. Bunun yanında bahse konu ‘bizim çocuklar’ tanımının ne kadar muğlak ve geçişken olduğunu izlemek de ilgi çekici olabiliyor. Bogdan Tanjevic kendisini, henüz 20 yaşındayken, bir vatandaşıyla birlikte Türkiye’ye getirip “Bu çocuğun potansiyeline yatırım yapacağız” dediğinde büyük çaplı bir tepki yaratan Emir Preldzic’in Türkiye forması giymeye başladıktan sonra bir anda kurtarıcı statüsüne yükselmesi gibi şeyler. Onu Dejan Bodiroga’nın varisi ilan edenlerin, “Neden kendi çocuklarımıza değil de Sloven/Boşnak çocuklarına yatırım yapıyoruz” sorusunun eski sahipleri olduğunu görmekten söz ediyorum.

Hashtag: TB2L’de iki yabancıya hayır.

Cem Pekdoğru, 2013
14 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 25, 2012

Panoptikon

İçinde savrulmakta olduğumuz evrenin işleyişlerini kavrayabilmek istiyoruz. Birkaç adım geri atıyoruz, fakat bu yeterli değil. Çerçevenin hala çok küçük bir kısmına hakimiz. Bu noktada bir mikrokosmos işlevi görmesini umacağımız bir parçasını arıyoruz evrenin, bir örneklem… John Berger birkaç yıl önce bunun en iyi yolunun, gözünüzü bir hapishaneye çevirmek olacağını yazmıştı. Mecazi bir hapishaneden bahsetmiyordu, yahut her insanın toplum içindeki ve bizatihi kendi benliği içindeki olası mahpusluk hallerine vurguda bulunmuyordu. ABD’deki her 136 kişiden birinin gerçek anlamda bir hapis cezasına çarptırıldığı, geri kalanların önemli bir bölümününse Gulag denkleminin günümüzdeki bir yeniden yorumu doğrultusunda ‘gizli kriminaller’ kabul edildiği gerçeğinden hareket ediyordu. Dışarıdaki çoğunluk ise sistemin onlara atfettiği belli şeyleri ‘herkes gibi’ yapmak üzere küçük bir odada, tüm o maduniyet çalışmaları içerisinde, daha yoğun ve aşkın bir tutukluluk yaşıyordu. O hapishanelere bakmalıydık.

Gelgelelim, şu anda gözümüzü çevirdiğimiz noktada spor salonları var. Kimisi oyuna tutkuyla bağlı, kimisi bunu meslek edinmiş -derisi daha kalın- birtakım genç adamlar basketbol oynamak için toplanıyor. Üniformalı bazı adamlar da çok geçmeden gözümüze takılıyor. Bunlar daha yaşlıca adamlar ve görevleri oyunu adil kılmak. Her nasılsa, oyunun 110 yıllık kısa tarihinin bir noktasında, varlıklarının elzem olduğuna karar verilmiş. Tabii çoğu zaman sadece bunu seyretmek için orada olanlar da vardır, birbirinden farklı ve bu soyutlama içinde anlamsız gelebilecek bazı motivasyon kaynaklarıyla birlikte. Şimdiye dek boşuna bir çaba gibi gözüküyor ama, acaba burada bir ipucuna toslayabilir miyiz?

Bir görüntü düşüyor ekrana Edirne’den. Çok uzak bir yer sayılmaz. Medeniyetin dışında bırakılmış, böylece yaptıklarının sonuçlarını hesaplamak zorunda olmayacak kadar tecrit edilmiş insanların yaşadığı yerlerden değil kesinlikle. Memleketim olan şehre buradan daha yakın. Gözümüzün önünde. Sadece farklı olarak sıkıştırılmış bir formattaki, ekranıma düşmüş halini görüyorum gerçekliğin. Zaten artık böylesi makbul. “Olin Tribününde Polis Vahşeti” yazıyor altında. “Sen tasvir etmeye çalışsan hangi kelimeleri seçerdin” diyorum. Kolay bir iş olmadığına ikna olup vazgeçiyorum, kabul etmeyi yeğleyeceğim yenilgilerden… Birden bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptayabilmek için doğru yere baktığımı hissediyorum. Fakat açılar yardımcı olmuyor, vahşetin öznesi olan tarafın yüzünü göremiyorum. Öte yandan bu açı, başka bir amaca hizmet ediyor. Hiç istemesen de o suça ortak hissediyorsun ve bu hissin tamamen asılsız olduğunu söylemek kolay değil. İnsanoğlunun nasıl duyumsamakta, düşünmekte veya davranmakta olduğunu sadece bu resimden çıkarabilecekmişim gibi geliyor. Tutkularını, kısırlıklarını, umutlarını çözümlemek için bakıyorum bu kez. Ingeborg Bachmann’ın sözüne inanmak istiyorum: ”İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir.”

O kadar cesur değilim, gözlerimi kaçırıyorum. Batuğ Abi’nin denemelerinden birini hatırlıyorum, ‘bütün toplardan daha büyük turuncu top’ ile tanıştığı günlerden söz ediyordu.

“Öğrencisi dağılmış okulların bahçelerinde bekçilerden kaça kaça oynamaya çabalıyorduk… Bir basket maçı düşünün: her an bitebilir! Bekçilerin basketle hiçbir ilgileri yoktu. Ama oynanan maç için fors majör olduklarını bilirlerdi, bence sırf bu yüzden oyunun ırzına geçerlerdi. Okulun bekçisi, fakat öğrencilere posta koyuyor! Ne öğretmen, ne de öğrenci olan bu tiplerin okullarda ne işi olduğunu anlamıyordum. Bir halt öğretmiyor, basket sahasını boş tutuyor ve para alıyor! Zaman içinde hadiseye uyandım: bekçiler okul polisiydi. Kötüleri boldu. Onları hiç sevmedim. Davanın başlangıcı da budur işte: yok yere bizim tek pota maçların içine edip durmaları…”

On adamın bir basket maçı çevirmek için ihtiyaç duyacakları en son şey bir polistir.

Cem Pekdoğru, 2012
24 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 06, 2012

Disosya

Türkiye’deki basketbol ortamını resmetmek başlangıçta kolay gözükebiliyor. Ancak bu büyük oranda dinleyicinin/dinleyici grubunun konumuyla ilintili. Karşınızdaki bir dönem oyuna merak salmış bir arkadaşınız olabilir. Yıllar sonra görüştüğünüzde yönelttiği meraklı soruların ardında yatan şüpheleri kolaylıkla idrak edebilirsiniz ve işiniz nispeten kolaydır. Eğer liseden takım arkadaşlarınızla ya da sevgilileriyle birlikte iseniz, pek fazla bir şey söylemenize de gerek yoktur. Bunlar birkaç sene top sektirip, üniversitede hayatlarını daha karlı gördükleri bir istikamete sürüklemiş tiplerdir ve o kısa süre bile içerideki hastalıklı işleyişle ilgili yeterli malumatı almalarına yetmiştir. Fakat bu kümenin dışında kalan ve olaydan tamamen bihaber bir dinleyici söz konusu ise, bu tasvir dünyanın en zor işine dönüşebilir ve fazlasıyla can sıkıcı bir hal alır. Şürekanın bakış açısına bürünebiliyorsanız şanslısınız, şöyle özetleyebilirsiniz: “Basketbol ortamı mı? Küçük ama bizim.” Karşınızdaki ısrarcı çıkarsa, sağda solda bir metafor aramaya koyulursunuz.

Benim aklıma düşen ilk şey, bir gemi figürü oldu. Belli belirsiz bir figür. Neredeyse bir hayalet. Öyle çok büyük değil. O lüks tekneleri de düşünmeyin, hayatta kalmaya çalışan yıkıntı bir şey. Özel bir yere ulaşmaya çalışmıyor. İçeridekilerse, hayatlarının daha kötü ihtimallerini yaşayabileceklerini düşündüklerinden olsa gerek, tamahkar davranmıyorlar. Tabii öyleleri de var, fakat onları güvertede pek sık göremezsiniz. Sığınakta filikaların yanı başında geçirirler günlerini, kaçınılmaz sonun en başından beri farkındadırlar zira. Güvertede yer alanlarsa seçilmiş bir güruh. Hepsini niteleyen keskin sözcükler var: iş bilenler, çevresi kuvvetliler, uslu çocuklar, bizim çocuklar, yalnız adamlar, vazife adamları, başkanın adamları… Her türün temsilcileri sefere çıkmadan önce içeri buyur edilmiş. Hepsinden birer çift değil, bazı türlerden daha çok. Ve gemideki ömürler de türler arasında değişkenlik gösterebiliyor. Hemen herkesin bilinen zayıf noktaları var ve -bir olağanüstü hal çıkmadığı sürece- bu zayıflıklar hakkında sessiz kalınması, neredeyse işaret diliyle varılmış bir söz birliğiyle güvence altına alınmış durumda. Hatta gemiye girmeden, geçmişinize dair birkaç ‘kirli’ anıyı paylaşmanız teşvik ediliyor. Karşılıklı güvenle ilgili basit bir ayrıntı…

Bu gemiye bir kez, kısa bir sefer için bile adım attıysanız durumu bilirsiniz. Burada anlamlı kılacağınız bir hayat, pek olurlu değildir. Hasbelkader bu gemide daha uzun bir yolculuğa mecbur kaldıysanız, okyanusun ortasında ümitsizce debelenerek hiç gelmeyecek bir yardımı beklemenin daha cazip bir senaryo gibi gözüktüğü bir an gelebilir.

Tabii bu karar size kalmayabilir de. Daha hızlı davrananlar çıkar ve gemiden tekmelenirsiniz. Bu ‘tutunamayan’ kesimde de her türden mürettebata rastlanabilir: bir zamanların revaçta koçları, gezgin asistan koçlar, görev tanımı bir sır olan genel menajerler, altyapıları salladıktan sonra soluğu ikinci ligde alan topçular ve nadiren de olsa hakemler.

Bu insanların hayatımızdaki yeri, birkaç sene öncesine kadar genelde eskiden-öyle-de-bir-adam-vardı noktasını aşamazdı. Sosyal medyanın denkleme dahli sonrasında ise yeni bütünleşik hayatımızda, gözümüze tutulan bir telefon ekranıyla varlıklarını hatırlayabiliyoruz. Cuma akşamı Beşiktaş-CSKA Moskova maçı için tribündeyken, bu tatsız çakışmalardan birini yaşadım. Kaptana muhalefet ettikten sonra eline bayağı bir can yeleği tutuşturulup yaka paça okyanusa fırlatılan bir eski koçun, Beşiktaş müstakbel şampiyon karşısında teslim bayrağı çektiği sıralarda birkaç dakika aralıklarla attığı üç mesaj elime tutuşturuldu: “Curtis Jerrells’la sadece sokak basketbolu oynanır... Curtis Jerrells da CSKA için ‘feda’ dedi… Curtis Jerrells’ı kim getirdi?”

Karşınızdaki dinleyici bu mesajların sahibinin, gerçekten sevip empati kurabildiğiniz ilk Beşiktaş takımının arkasındaki beyin olduğunu bilmiyordur. Düşük bütçelerle yaptığı şık yabancı seçimleriyle ve takıma kendi oyun yaklaşımını zerk edebilme yetisiyle yıllarca uzaktan takdir ettiğiniz ‘saygın bir basketbol adamı’ olduğunu bilmiyordur. O güzel çocukluk hatıralarının, bahse konu mesajların arkasındaki gizli ajandayı tüm yalınlığıyla gördüğünüzde tuzla buz oluşunu da tahayyül edemeyecek. O yüzden metaforlarınızı kendinize saklayın.

Dipnot 1: Bu gemi batığı figürü içinde basketbol görgüsü ve donanımıyla bir zıtlık olarak temayüz eden Emir Alkaş’ın -basketbola aynı tutkuyla bağlı- kardeşi Alp’i kaybettik. Hafızamda kariyerinin zirvesindeyken bir kamyonun altında kalan Drazen Petrovic formasıyla olan fotoğrafı yaşayacak. Ve ölümün had bilmeyen oyunbazlığını hatırlatacak… Geride kalanlara sabır diliyorum.

Dipnot 2: ikincikat-tiyatro’nun yeni sezonda da sahnelemeye devam ettiği “Disosya” görülmeli.

Cem Pekdoğru, 2012
5 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ağustos 28, 2010

Darjus Lavrinovic #7 - Fenerbahçe Ülker, Pivot


Neven Spahija ve Aydın Örs isimleriyle yeni bir yapılanmaya girişen Fenerbahçe Ülker, NBA yolundaki iki genç oyuncusunun takımdan ayrılmasını Kaya Peker ve Darjus Lavrinovic transferleriyle avantaja çevirmiş oldu. Lavrinovic ikizlerini Türkiye’deki basketbolseverler yeterince iyi tanıyor esasında. Türk milli takımının başına her zaman bela olmuş şutör uzun profilinin iki önemli temsilcisi olan ikizlerden Darjus’u seneye daha yakından takip etme fırsatımız olacak.

Kulüp kariyerini hiçbir zaman milli takım kariyerinin üzerine çıkaramamış sporcular vardır, Lavrinovic de bunlardan biri aslında. Bunun temel sebebiyse kendi tercihleri daha çok. Euroleague seviyesinde birçok takımdan teklif almasına rağmen, basketbolunun tepe noktasında olduğu yılları ekonomik olarak daha iyi bir ortam sunan Rus takımlarıyla Eurocup’ta geçiren Lavrinovic geçen sene yeniden en üst seviyeye kapak attı. (1) Sezona Ettore Messina ve büyük hedefleriyle giriş yapan Real Madrid’in ilk beşinde kendine yer bulan Lavrinovic, Khimki deplasmanında 32 sayı, 11 ribaundluk bir başlangıç yapıp bu arenayı özlemiş olduğunu hissettirdi. Fakat sezon ilerledikçe boyalı alandaki etkinliğini kaybeden Lavrinovic, genç Ante Tomic’in takıma katılmasının ardından eskisi gibi süre bulamamaya başladı. (2) Ligin de hüsranla noktalanması sonrasında Real Madrid’den istediği teklifi alamayınca da sarı-lacivertli ekiple anlaştı.

Dış şut merkezli bir oyun karakteri olan ikiz kardeşi Ksistof’a oranla pota altını daha sık kullanan Darjus, üst düzey bir ribaundcu sayılmaz. Fakat Fenerbahçe Ülker’in zengin uzun rotasyonunda bu zayıflık telafi edilebilir. Yüzü dönük oyununun yanında, son yıllarda geliştirdiği sırtı dönük oyunuyla Lavrinovic’in çok nadide bir hücum silahı olduğu kesin. Oyunun diğer yanında ise özellikle yardım savunmasıyla dikkat çeken Lavrinovic’in rakamlarına baktığınızda, 1 blok ortalamasının altına düştüğünü pek göremiyorsunuz. (3) Son şampiyonun Marko Tomas’tan sonra, ikinci yabancı transferiyle de tam isabet yaptığını söylersek pek yanlış olmaz sanırım.

(1) Zalgiris’te patlama yaptıktan sonra üç sezon boyunca Unics Kazan ve Dinamo Moskova ile Rusya’da oynadı.

(2) Euroleague çeyrek final serisinde Barcelona’ya karşı maç başına sadece 13 dakika süre bulabildi ve 4.5 sayı ortalamasıyla etki göstermekten uzaktı. Sezon genelinde ise, 20 dakikada 11.1 sayı ve 4.5 ribaund ortalamaları tutturdu.

(3) Spora voleybol, yüzme ve karateyle başlayan atletik oyuncunun, 2005-06 sezonunda 2.1 blok ile Euroleague’de blok krallığına ulaşması sürpriz değil.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 28, 2010

Charles Smith #7 - Efes Pilsen, Kısa Forvet


Fort Worth, Albuquerque, Miami, Los Angeles, Rockford, Udine, San Antonio, Portland, Selanik, Bologna, Pesaro, Denver, İstanbul, Madrid. Bu liste basketbol kariyerinin Charles Smith’i sürüklediği şehirlerin listesi. En azından şimdilik... Kenny Thomas ile birlikte oynadığı New Mexico günlerinden beri NBA’in kıskacında olan, fakat Spurs ile geçirmekte olduğu başarılı sezonda kalçasından yaşadığı sakatlık sonucunda yavaş yavaş bir Avrupa basketbolcusuna evrilen Smith, her yerde olduğu gibi Efes Pilsen’de geçirdiği 2.5 sezon sonucunda ülkemizde de bolca hayran kazandı. (1)

Aslına bakılırsa Smith için İstanbul günleri çok iyi başlamamıştı. 2005-06 sezonunun son haftasındaki Ülkerspor maçından önce kadroya katılan Smith, takıma tam anlamıyla adapte olamadan final serisinde Ömer Onan’ın sıkı savunmasıyla karşılaşmış ve düşük yüzdeli oyunuyla 4-0’lık hezimeti getiren faktörlerden biri olmuştu. Fakat Real Madrid’le yaptığı kontrat Avrupa’daki ilk uzun süreli kontratı oluyordu ve NBA defterini tamamen kapatması sahada fazlasıyla işine yaradı. (2)

Kendisine top çalma konusunda da büyük avantajlar sağlayan uzun kolları nedeniyle “Örümcek” lakabıyla bilinen oyuncu, ikinci İstanbul seferinde ilkinin aksine zor anlarda sorumluluk almaktan kaçınmayan, hücumda verimsiz olduğunda dahi savunmasıyla fark yaratmayı becerebilen bir oyuncu profili çizdi. Geçen seneki final serisinde şutunu tam anlamıyla bulamamasına rağmen ısrar etmeyip hücumu Thornton-Shumpert ikilisine bırakan Smith, Willie Solomon üzerindeki yıpratıcı savunmasıyla 2-0’dan geri dönerek kazanılan şampiyonlukta önemli bir pay sahibi olmuştu. Bu sezon da Euroleague’de ikinci tur maçlarında takımın dış üretimini büyük ölçüde sırtlayan Smith, lige dönüldüğünde de takıma liderlik yapmayı sürdürdü. (3) Igor Rakocevic ve Bostjan Nachbar gibi yeni isimlerden yeteri kadar verim alamayan ve final serisinde Bootsy Thornton’ın sakatlığıyla sarsılan Efes Pilsen’de geçtiğimiz senenin aksine hücumda da kontrolü eline alan Smith, ortalama 30 dakikadaki 13.7 sayı, 3.5 ribaund ve %44 üçlük gibi istatistiklerle takımının seriye tutunması için her şeyi yaptı.

Kulübün geleceği hakkındaki soru işaretlerinin ne yönde cevap bulacağı bilinmez, fakat bu basketbol gezgininin Türkiye’deki basketbol seyircisinin de saygısını kazandığı kesin. Yavaşlayan ayaklarına rağmen bir top çalma spesiyalisti olduğunu unutmamıza izin vermeyen Smith, Euroleague seviyesinde her takıma önemli bir veteran katkısı verebilir.

(1) Portland’da forma bulamadığı 2002-03 sezonundan sonra bir kez daha Avrupa opsiyonuna dönen Smith, Virtus Bologna formasıyla ULEB Cup’ta 25.2, yerel ligde ise 24.3 sayı ortalaması yakaladıktan sonra ülkenin Euroleague temsilcilerinden Scavolini’ye geçti ve bu formayla tutturduğu 20.6 sayı ortalamasıyla ilk kez rahmetli Alphonso Ford adına verilen sayı krallığı ödülünü kazanarak Avrupa’daki repütasyonunu güçlendirdi.
Sadece 1 maçlık Denver macerasında iz bırakması beklenemezdi. Makedonikos macerasında da işler çok yolunda gitmemişti, fakat mütevazı Yunan kulübünün Smith kalibresindeki bir oyuncu için çok doğru bir adres olmadığını takdir edersiniz.

(2) Real Madrid ile 2007 sezonunun ULEB Cup finalinde MVP ödülünü aldı ve %41 üçlük yüzdesiyle 12.9 sayı ortalaması tutturduğu turnuvada takımını şampiyonluğa taşıdı.

(3) Top 16 süresince maç başına 30 dakikadaki 13.8 sayısıyla Efes Pilsen’in en skoreri oldu. Özellikle Madrid’deki 18 sayı, 7 ribaund, 4 asist ve 5 top çalmalık performansı ve maçın sonlarında geçirdiği sakatlık sonrası ayağa kalktığında Palacio Vistalegre tribünlerinden yükselen cesaret alkışları unutulmazdı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Mart 03, 2010

Yeni Vizyon ve Sanatçılar

I

Phillip’in aklında anlaşılan akşam boyunca geliştirdiği bir felsefi fikir vardı ve şimdi bu fikri duyacaktım. Dedi ki: “İsrafı kötülük, yaratmayıysa iyilik olarak gören bir felsefi sistem geliştirdim. Herhangi bir şeyi yaratmak iyidir. Tek günah potansiyelini ziyan etmektir.”
Bu bana epey salakça geldiğinden dedim ki: “Şey, ben sadece şaşkın barmenin tekiyim tabii, ama Lifebuoy sabunu reklamlarına ne demeli, onlar da yaratılmış şeyler kesinlikle.”

Dedi ki: “Hı hı, ama anlarsın ya, o israflı yaratım. Hepsi ikiye ayrılıyor. Bir de yaratıcı israf var, örneğin şu an seninle konuşmak gibi.”


Son yıllarda Efes Pilsen’in transfer politikasına baktığımızda, bize çok farklı etiketlerle yutturulmaya çalışılmış olsalar da genel olarak artık pek esamesi okunmayan Yunanistan ve Fransa liglerinde istatistik patlatarak adını duyurmuş niteliksiz Amerikalılar ve ACB’nin parıltısını kaybetmiş ve -sevgili Kerem Yılmaz’ın ifadesiyle- ıskartaya çıkmış elemanlarına yönelim görüyoruz. Bu büyük resmin parçası olamayacak kadar güzel iki transfer dikkat çekiyor lakin… Bunların bir tanesi gençlik yıllarında Yugoslavya lobisinin de etkisiyle gereğinden fazla şişirildiğinden dolayı beklentileri hiçbir zaman karşılayamayacak olsa da Avrupa basketbolunun elit skorerleri arasına hiç düşünmeden yazacağımız Rakocevic’in TAU Ceramica’dan kadroya dahil edilmesi. Diğeri de yine aynı transfer sezonunda ortalama üstü bir NBA kariyerini arkasında bırakmış ve kariyeri boyunca içinde bulunduğu kadrolara sadece olumlu katkılarıyla konuşulmuş Nachbar’ın transferi. Bu kıtanın yetiştirdiği en versatil, savunulması en güç 3 numaralardan birini de tek başına vizyon gösteren Rakocevic hamlesinin hemen arkasına iliştirince son yıllarda hayatımıza girip, usulca çıkan o anlamsız isimleri bir kez daha andık minnetle. Defalarca aynı yanılgıya düşmeden, o yöndeki ısrarlı denemelerinden vazgeçemeyen yöneticilerin ülkesinde belki de işlemesi gereken bir süreçti bu… Peki çok mu isabetliydi seçilen isimler, yoksa sadece o yukarıda bahsettiğim vizyon olayına mı takıldı transferi düşünenler? Artık lokal başarılara sevinmeyi de öğrenen kulüpte, final serisindeki efsanevi geri dönüş sonrası gelen ‘zafer’ sonrası bir de saha dışı zaferiyle sille vurulacaktı rekabeti canlı tutan tek rakibe. Şu an hala Fenerbahçe Ülker’in Avrupa’daki malum başarısızlığı üzerinden kendilerini başarılı addeden zihinlerin kulüpteki varlığını hissederken, sezon öncesindeki bu mantalite de sürpriz olmamalı. Biliyorum, cevabı kendinden menkul bir soru yazdım ve o cevaba ilk yazıda değinmeye çalışmıştım ama yine de altını bir kez daha çizmek lazım sezona damgasını vuran bu olayın.

Yazının epigrafında yer verdiğim alıntı, ‘beat’ yazınının başlangıç noktası olarak kabul edilebilecek, fakat romana konu olan isimlerin yıpranmasını engellemek amacıyla yayınlanması 2008 yılına kadar ertelenen ve Türkiye’de “Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar” adıyla Sel Yayınları’ndan çıkan kült yapıta ait. Kitabı herkese önermek için fırsat kolladığım doğru, fakat Efes Pilsen’in bu sezonki durumunu ifade etmek için kullanılabilecek en güzel sözlerden biri olabilir -kitapta yine yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü Phillip Tourian olarak geçen- Lucien Carr’ın “Yeni Vizyon” tanımındaki ‘israflı yaratım’ ibaresi. Bağlantıyı nasıl kurduğumu pek hatırlamıyorum ama Montepaschi Siena maçı öncesinde koltukta sızmışken elimde bu kitap vardı, ona yoruyorum… Geçen sene takımın potansiyelinden maksimum düzeyde verim aldığını falan düşünmüyordum, benim basketbol anlayışımda bir Ergin Ataman takımı için bunu söyleyebilmem pek mümkün gözükmüyor her şeyden önce. Fakat Euroleague’de bu takım tarihinin en büyük bozgununu yaşarken, final serisinde kötü yönetilen fakat standart üstü Avrupa yıldızlarını elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker karşısındaki kadrodan Kasun ve Tunçeri gibi iki oyuncuyu kullanamıyordu. Tunçeri’nin Final-Four hedefini sesli düşünmeye alan bir takım için yeterlik göstermekten hayli uzak bir oyun kurucu olduğunun farkındayım, ama o hedefe hiçbir zaman inanmamıştık ki… Konu bütün normal sezonu Vujanic-Ender kombinasyonuyla götürmeye çalışırken Engin’den yararlanmamak için de her şeyi yapan bir takım için önemli bir upgrade olacağını düşünmemdi Tunçeri’nin. Böyle de oldu ve Tunçeri kariyerinin en iyi sezonunu geçirmese de 1 numaralı pozisyonda yeni bir atıcıdan ziyade bir hazırlayıcıya ihtiyaç duyan takımda bir amaca hizmet etti. Aynı şekilde kafasını saha içinde tutabilen bir Kasun’un, her ne kadar sırtı dönük oyunu yetersiz olsa da Euroleague seviyesindeki en dominant uzunlardan biri olabileceğini düşünmekteyim. Bunda Euroleague’de duvarların böyle bir dominasyona izin verecek kadar alçak olması, Kasun’un seviyesinden daha etkilidir şüphesiz. Ancak sadece pota altında birkaç zıplak uzundan fazlasını barındırmayan Maccabi’ye karşı hakimiyet ilan etmedi Kasun, hatta son maçta yine koçun tempoyu dikte edememesi sonucunda Pini Gershon’un, skorerleri öylesine kötü bir gün geçirirken bir zafer elde ettiğini kolaylıkla söyleyebilirim. Burada Kasun’un ikinci çeyrek boyunca unutulması ve oyuna girdiğinde de izin verilen hızlı tempoda bir oraya bir buraya koşarken yarardan çok zarar getirdiği bir ikinci yarı geçirmesinin rolü büyüktü pek tabii. Sadece 24 dakikada elde edilen 14 sayı - 13 ribaund gibi istatistiklere ancak saygı duyabilirsin, Siena pota altına karşı 18 dakikada yakalanan 17-9 da aynı saygıyı hak eder. Fakat daha fazlasının mümkün olduğunu bilmek insanın zihnini meşgul etmeye yetiyor. Lucien Carr’ın evrenindeki tek günahı ve ruhsal çemberini tamamlama noktasında yenmen gereken en büyük engeli düşününce böyle bir potansiyel ziyanı her zihni meşgul etmeli. Son iddialar sonrası Türk basketbolunda hakim konjonktüre ayak uydurmaya başlar görünen Efes Pilsen markasından soğuyan ve ilgilenmemeyi seçen güzel insanları anlayışla karşılıyorum, fakat şu yazıyı üç kere ‘sil baştan’ yaptıktan sonra pek sevmediğim epigraf kullanımıyla sonunda rahatlatarak bitirebiliyorsam benim için Efes Pilsen hala önemli…

Ruhsal çemberden bahsettim, Phillip Tourian karakterinin mutlak toplum teorisinden bir parçaydı o da…


II

“Herkes sanatçı olmalı,” diyordu Phillip. “Mutlak toplum tam bir sanatçı toplumu olmalıdır. Sanatçı vatandaşlardan her biri kendi ruhsal çemberini tamamlamalıdır.” “Ruhsal çemberden kastın nedir?” diye sordu Barbara.
...
Phillip teorisini açıklıyordu: “İnsanın ruhsal yaşamının çemberini kast ediyorum. Deneyim çemberini sanatsal anlamda ve sanat yoluyla tamamlarsınız ve topluma bireysel, yaratıcı katkınız budur.”

...
“Peki böyle bir topluma nasıl ulaşılacak?” diye sordu Cathcart.
“Bilmem,” dedi Phillip. “Sorduğun şey mutlak toplumun hemen öncesiyle ilgili. Bana ayrıntıları sorma.”
...
“Mutlak toplum öncesindeki sanatçılar,” dedi Phillip, “mutlak sanatçı vatandaşın çağdaş modelleridirler. Sanırım sanatçı insanların sayısı arttıkça, mutlak sanatçı toplumuna giderek daha yaklaşılır.”
“Eh,” dedi Barbara, “belki de Atlantik bildirisi mutlak bir toplum yönünde ilk adımdır. Ama Roosevelt’le Churchill’in sanatçı olmadıkları kesin.”
...
“Şey, Roosevelt’le Churchill’i bilmem,” dedi Phillip, “ama ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan tipini temsil ediyorlar.”


“Yeni Vizyon’u sadece sanatçılar bulabilir” diye bitirerek bu yazının iki bölümünü de birbirine bağlamış oluyor Carr, eksik olmasın. Sanırım problemimiz de tam olarak bu. Eğer bizim sıradan beyinlerimizin anlamaya yetmediği bir yaratıcılık söz konusu değilse, yapılan eklemeler israflı yaratımdan fazlası değil. Tunçeri-Kasun ikilisinin II. Ataman döneminin ilk Euroleague macerasında yer bulamadığından ve takımın dizginleri o mide kaldıran Vujanic-Ender guard ikilisine verilirken, 5 numaradaki boşluğun da Abdi İpekçi’de Panionios’a değil basbayağı Lonny Baxter’a kaybedilen bir maç sonucunda Top 16 kapısını kapadığından bahsetmiştik… Bu transfer sezonuna girerken ise farklı bir tablo vardı. Kasun’un sağlıklı kalacağı kabul edildiğinde 5 numarada öyle büyük bir problem mevzubahis değildi, ancak az önce bahsettiğim kabul sağlam temellere oturmadığından bir veteran katkısı makul olabilirdi. Santiago transferi bu noktada anlamlıydı ve işlevsel olabilirdi. Fakat takımda ayağı çabuk tek bir 4 numara yoktu, sadece Ataman’ın ısrarla 4 numaraya devşirmeye çalıştığı fakat o pozisyonda ancak Mirsad Türkcan’a karşı falan iş yapabilen bir Shumpert vardı. Ataman’ın sezon öncesinde gözünü Nachbar’a her çevirdiğinde, böyle bir oyuncunun ışığını gördüğünü kim tahmin edebilirdi ki? Final serisi boyunca doğru işleyen belki de tek nokta olan dış oyuncuların rol paylaşımı, Rakocevic gibi esaslı bir piyonun katılımıyla yeniden 9000 parçalı bir puzzle görünümünü alıyordu. Gerçekten de buradaki vizyonu bulabilmek, israftan olabildiğince kaçınmak için bir sanatçıya ihtiyaç vardı. Kenarda böyle bir kişinin varlığı gözlenmedi.

Mike D’Antoni’den ve oynattığı basketboldan nefret eden biri olarak burada Maccabi koçuna methiyeler düzmem en basitinden samimiyetsiz olur. Fakat ikisine de saygı duyarım. Bana kalırsa sonuna kadar gitmek istiyorsanız en sağlıklı anlayış değil D’Antoni-Gershon tadında bir basketbol. Fakat bugünkü Maccabi takımını oluşturan o düşük profilli oyuncularından, potansiyellerini minimum düzeyde ziyan ederek verim sağlayan ve bence geçtiğimiz çarşamba akşamının coaching anlamında net biçimde kazananı olan Gershon’a şapka çıkarmak lazım. Maccabi İstanbul’da kendi temposunu rakibe kabul ettirdiği bir maçı skorerlerinin olağandışı formsuzlukları nedeniyle sadece 56 sayıyla bitiriyor. Takımın 1 numaralı skor opsiyonu sezon ortalamasının 16 sayı altına inerken… Oyun kurucu olarak 2-3 sezon önce Snaidero Udine gibi bir takımdan kovulabilen bir Andrew Wisniewski’yi istihdam etmişken… Ve kadayıf kıvamındaki David Bluthenthal bahse konu maç özelinde go-to-guy olarak sahneye çıkarılmışken. Yine de sayı farkı avantajını kaybetmiyorsun böyle bir gecede.

Belki Avrupa basketbolunda kenarda bir sanatçı arıyorsak gideceğimiz ilk isim Gershon değil. Hatta muhtemelen Carr için Roosevelt ve Churchill ile aynı kategoriye giriyor ve ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan tipini temsil ediyor, bilemeyiz. Ama elindeki pek de nitelikli sayılamayacak materyalden bir şey yaratabilen ve mutlak iyiyi yakalayan isim Gershon mu, Ataman mı oluyor, bunu kesinlikle sezebiliyoruz… Sadece Wisniewski-Bluthenthal değil. Doron Perkins ve D’or Fischer iki sezon önce Bree adlı medeniyetin uğradığı fakat basketbolun pek uğramadığı 15 bin nüfuslu bir Belçika kasabasında beraber top oynuyorlardı. Güvenip takımıma almayı geçtim, yağmurlu bir gecede kapıma gelseler içeri almazdım… Guy Pnini 20 dakika süre alıyor, Raviv Limonad’ın da rotasyonda ondan aşağı kalır yanı yok. Sahada bu adamları izlerken, bir anda Twitter ülkesinde dolaşırken bir Efes Pilsen taraftarının sayfasında buluyorum kendimi, Gershon’u ‘kebapçı’ olarak nitelendiriyor. Sonra tribündeki yerimde doğrulup kafamı hafif sağa çeviriyorum… Orada basın tribününde Irmak Kazuk’un yanında konuşlanmış uzunca bir adam görüyorum, tanıdık geliyor. Sonra hafızamı hafif zorluyorum ve cevabı buluyorum, Sinan bu! Batuğ patronun Polonya küllüklerinde yazdığı şekliyle Saynın Culır! Titriyorum ve kendime geliyorum. Derken Boki önce acayip bir blok koyuyor. Muhtemelen kariyerindeki en güçlü ikinci blok… “Yaşanmışlıkların sonucu olsa gerek” diyorum. Onun için sevinçliyim ama çok da abartmıyorum. Son albümlerini pek tutmadığım Marillion’un nefret ettiğim bir mekandaki konserini Real Madrid maçına kolaylıkla tercih edebiliyorum.

Çizgi Dışı:

(1) Bojan Popovic ve Ermal Kurtoğlu son yazıdan bugüne kadroya eklenmiş isimler. Efes Pilsen, sezon başından beri iddiasız bir maça çıkmamış olmasına rağmen 12 farklı oyuncuyu ilk beşinde kullanmış bir takım olarak algı sınırlarını zorluyor. Tunçeri’nin olduğu bir takıma, temel olarak Tunçeri’nin yaptığı işi ondan daha kötü yapabilme dışında bir meziyet bulundurmayan bir back-up sağlıklı bir yaratım gibi tınlamıyor. Maccabi maçının ikinci çeyreğinde yapıldığı gibi, sahaya Euroleague sezonunun sonu yaklaşmasına rağmen birbiriyle daha önce beş dakika bile oynamamış bir beş sürüp direksiyonu da yeni çocuğa vermek genelde iyi sonuçlar vermiyor.

(2) Yazıda kullanılan alıntıların kaynağı olan Jack Kerouac-William S. Burroughs ortak yapımı ”Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar”, Sel Yayınları’ndan Dost Körpe çevirisiyle çıktı. Kerouac Türkiye’de satmaya başladı, hemen her yerde bulabilirsiniz.

(3) Yukarıdaki güzel kareler Efes Pilsen tribünün tanıdık simalarından Serdar Ocaksönmez’e ait, kullanım izni için teşekkürlerimi sunarım.

(4) Bizde de Twitter var: http://twitter.com/pekdogru
Nachbar, Rakocevic, Sinan ve Ermal’in de gayet aktif birer hesapları var, eğlenceli adamlar. Ulaşmak çok zor değil.

Ekim 13, 2009

Melekler Korusun

Siteye gönderdiğim son Efes Pilsen yazısına bir göz attım da, seri 2-2 ile Ayhan Şahenk’e dönerken ve Efes Pilsen ivmeyi kazanan takımken yine de şampiyonluğa inanabildiğimi söylemek mümkün değilmiş. Aslan payını Bogdan Tanjevic’e vermek gerekebilir, fakat özellikle Thornton, Shumpert, Sinan gibi isimlerin final serisi boyunca karakter göstermesi, ilerleyen yıllarda bu oyunculardan oluşacak çekirdeğe birkaç tane kaliteli ekleme yaparak Euroleague’de tekrar en yukarıyı hedefleyen bir takım yaratılabileceği anlamını taşıyordu benim için. Fakat Gönlüm hadisesinin transfer muhabbetinden başrolü çaldığı bu ölü sezonun, bende final serisi sonrası oluşan o olumlu düşünceleri gerçekleyebildiğini söyleyemiyorum. Genel olarak son iki yıldan hiçbir ders alınmamışçasına hareket edildi ve yine yapılan birçok doğru, yapılamayan birkaç doğru sebebiyle gölgede kalacakmış gibi gözüküyor. Gönlüm konusuna ise çok fazla değinmek istemiyorum, çünkü çok az şey biliyorum. Ancak Fenerbahçe Ülker kulübü adına yapılan açıklama ne kadar nahoş olsa da, Kasun’un kanında aynı maddenin bulunması birçok soru işaretine zemin hazırlıyor ve bir müessese olarak Türk sporunda önemli bir misyonu üstlenip, yıllardır bunun hakkını veren Efes Pilsen kulübünün bu soru işaretlerini ortadan kaldırmak için bir şeyler yapması gerekir. Bugünkü tavırsa ‘soğukkanlılık’ kelimesiyle meşru gösterilebilecek bir tavır değil. Umarım değişir.

Gelenler ve Gelmeyenler

Takıma katılan yeni isimler Igor Rakocevic, Bostjan Nachbar ve Daniel Santiago oldular. Pilot takım Pertevniyal’in uzunu Ali Işık da kupa maçları için kadroda bulunuyor şimdilik. Ama süre bulması çok mümkün değil. Aslında kadroya girmesini beklediğimiz asıl isim Dusan Cantekin idi, en azından alt yaş milli takımlarında adını sıkça duyduğumuz, beklenti içine girdiğimiz bir uzun kendisi. Fakat onun da bir sakatlığı varmış. Gerçi Ergin Ataman’ın koçluğunda önündeki en büyük engelin sakatlık olduğunu da sanmıyorum. Yukarıdaki kısa transfer listesinde oyuncuların özelliklerine, pozisyonlarına bakmaya gerek duymadan şu çarpıklığı görebilirsiniz ilk aşamada. Bunların hiçbirinin adı Ahmet, Müfit ya da Bahadır değil. Geçen sezonki yerli kadrondan takımdaki ikinci aklı başında oyun kurucunu kaybediyorsun ve dar uzun rotasyonunun en etkin parçalarından biri uzunca bir süre senden uzakta olacak. Buna rağmen herhangi bir yerli oyuncu gündeme gelmiyor ve ligin sonuna kadar sahada iki yerli bulundurmak zorunda olacak koç da tüm hazırlık karşılaşmalarını bunun farkında değilmiş gibi geçiriyor. Bu şartlar altında Türkiye Kupası’nda 21 sayıdan verilen Kepez Belediyesi maçı -yahut şut antrenmanı- da, yine benzer bir farkla öndeyken son topta kazanılabilen Beşiktaş Cola Turka maçı da çok şaşırtıcı olmuyor. Daha iki sezon önce David Blatt ile çekilen sıkıntılar nasıl unutulabiliyor, anlamak mümkün değil. Adam yokluktan sezon boyunca Mustafa Abi’yi ilk beş çıkardı. Hem de Ataman’ın şu anda elinde bulundurduğu oyuncu grubunun aksine o, yeni kurulmuş bir kadroya sahipti ve takım birlikte oynamaya ihtiyaç duyarken her hafta sonu sahada vasıfsız bir 3 numara 20-25 dakika süre alıyordu. “Bizim için bu sezon lig öncelikli değil, zaten her türlü play-off yaparız” gibi bir söylem de düz mantığın hası olmakla birlikte, gerçeğin bir hayli uzağında. Zira bu oyunculara sahada bir alışkanlık kazandırmak CSKA Moskva’yı İstanbul’a getirmekle olacak bir iş değil. Bir transfer olacaksa o oyuncuya da ‘mevsimlik işçi’ ya da ‘yazlık ev’ muamelesi yapmadan onu rotasyonun sağlam bir parçası haline getirmek şart. “Ama Türkiye şartlarında böyle bir oyuncu bulmak imkansız” dersen, Türkiye şartlarında bir takım olmaya devam etmek zorundasın.


Tabii tek maraz bu olsa Euroleague için daha ümitvar konuşabilir, bu sezon da ligi almayıverelim derdik. Fakat çok beğendiğim ve takıma sınıf atlatabilecek düzeyde gördüğüm Nachbar’ın transferine sevinemiyorsam, bunun sorumluları da belli. Gönlüm’ün cezasının hala belli olmamış olması komik, fakat işin bu noktaya varacağı da açıktı. Onu hesaplarda tutmak romantik bir çaba olurdu. Kaya, Kasun, Santiago üçlüsü var pota altında. Ve orijinal pozisyonu 3 numara olan, fakat Ataman tarafından zaman zaman 5 numarada bile kullanılabilecek oyuncular olarak görülen Shumpert-Nachbar ikilisi var. Geçen sezonki transferlerden biri de Kakiouzis idi hatırlayacak olursanız. Yani burada sorunun kaynağının yıllardır iyi pota altı ikililerinin Avrupa’da başarı için vazgeçilmez olduğunu tecrübe etmiş Engin Özerhun olmadığını söyleyebiliriz. Koçumuzun böyle bir ‘undersized PF’ saplantısı mevcut. Ancak bu saplantı Final-Four hedefiyle yola çıkan, bütçesi ve aldığı oyuncularla bunun altını da dolduran bir kulüpte geri dönüşü olmayan bir tahribata yol açabilir. Belki yerel ligin final serisinde Shumpert yeterli olabilir, ancak Euroleague’de bunun mümkünlüğü tartışmaya açık bile değildir bana kalırsa. Olympiakos ve Real Madrid’in bu yaz yaptıklarından sonra Final-Four yapamaması büyük sürpriz olur. Son şampiyon Panathinaikos da hala çok güçlü. Efes Pilsen ise Paris uçağındaki dördüncü koltuk için 6-7 takımla bir mücadele içinde olacaktır bence. Fakat büyük bir aday değil… Yukarıdaki üçlüyü hesaba katmasak dahi, Erazem Lorbek, Matjaz Smodis, Ksistof Lavrinovic, Lior Eliyahu, Mirza Teletovic, Andre Hutson, Shaun Stonerook, Terence Morris gibi oyuncular olacak karşıda -ki bu oyuncular 4 numaradan süre aldığında Efes Pilsen’in kadro içerisinden ideal bir savunmacı bulma ihtimali yok.

Daha Güzel Bir Dünya İçin

Yabancı kontenjanının yarattığı zorluklar yıllar boyu dillere pelesenk oldu, fakat kimse de bunun etkin kullanılacak bir altyapıyla ve nokta atışı transferlerle sorun olmaktan çıkacağını görmek istemedi. Partizan örneğini falan vermeyeceğim, absürd olur zaten. Sadece bu sezonki Efes Pilsen kadrosuna bakalım. Oyun kurucu pozisyonu yerlilerle geçilmiş, orada Tunçeri’nin sahada olmayacağı 15-20 dakikalık bir süre de Allah’a emanet edilmiş. Rakocevic’i oyun kurucu oynatırsan bilemem, ama o zaman da “Neden aldın bu herifi, Vujanic kalsaydı” derim. 5 numara için Kasun kafayı verebilirse iyi seçim, ama en güvenilir adam olmadığı ortada ve oraya bir de veteran eklemesi yapmışsın sadece Euroleague maçları için. Bu da anlaşılabilir. 2+1 tamam, dört adam için daha yerimiz var. Nasıl seçiliyor bu dörtlü: Thornton, Smith, Shumpert, Nachbar. Nachbar’ın sunmadığı neyi sunuyor Shumpert? Yüreği daha büyük. Kontenjanın varlığında orada şişkinlik yaratmak için yeterli bir özellik mi? Kesinlikle değil. Kalacaksa da Nachbar’ın gelmesi anlamsız zaten. Geçelim diğer çakışan doğrulara… Smith ayakları gittikçe yavaşlamasına rağmen, onun kadar top çalma ve blok kovalayan bir oyuncudan beklemeyeceğiniz kadar iyi bire bir savunmacı. Şutunu kendi yaratabiliyor, ancak zaman zaman kullandığı hücum ritmi dışındaki şutları, Rakocevic’in de bulunduğu bir takımda problemleri beraberinde getirebilir. Bu takımla iki final serisine çıkmış bu adamın hücumda sinmediği tek bir maç gösterebilir misiniz? Belki tek bir tane. Euroleague’deki kritik maçlarda da genelde sadece savunma katkısıyla var. Bu büyük maçlarda sinmeyen bir skoreri zaten kadronda bulunduruyorsun. Adamın adı Bootsy. Savunmada hemen hemen aynı katkıyı verebilecek, ceza şutlarını sokmayı da öğrenmiş bir Sinan var kadroda. Sinan-Bootsy ikilisinden bir Smith katkısı yakalamak çok mu zor? Yaratılacak bu iki kontenjan için bomboş 4 numara pozisyonuna yakışıklı bir Amerikalı ve geçtiğimiz ocak ayındaki CSKA Moskva maçını sadece 2 asistle bitirebilen takımında net biçimde upgrade yaratacak ve Rakocevic’in verimini iki katına çıkarabilecek ortalama üstü pass-first bir oyun kurucu pekala bulunabilir. Tunçeri’den daha iyi olmasına bile gerek yok, sadece Ender’e 15-20 dakika veren bir takımın Final-Four hayalleri kurmasını inandırıcı bulamıyorum.


Yazın yapılan hamlelere bir bakış atmış olduk bu yazıda. Bir sonrakinde de daha önce iki “Euroleague Sayı Kralı” apoletli oyuncuyu transfer eden, ama ikisini de geldikleri takım kadar iyi kullanamayıp deyim yerindeyse murdar eden Efes Pilsen’in yeni bir sayı kralıyla imtihanını yazmak istiyorum. Elde bir Pablo Prigioni olmayabilir, fakat bu Rakocevic’in hazırlık maçları ve kupa maçlarındaki oyun tanımının idealden çok uzak olduğunu görmemizi engellemez. Bu transferleri kim yaptıysa, onları çocukluğumuzdan bir şarkıyla selamlamak istiyorum:

Sağ elimde beş parmak,
Sol elimde beş parmak.
Say bak, say bak, say bak.

Hepsi eder on parmak.
Sen de istersen saymak.
Say bak, say bak, say bak.

Cem Pekdoğru, 2009

Haziran 13, 2009

TBL Final Serisi - Efes Pilsen

Selçuk Ormancı’nın ilk iki maç ile ilgili analizleri an itibarıyla sitede. Yazdığı çoğu şeyin altına imzasını atan biri olarak aynı şeye girmeyeceğim ben. Kasım ayından beri siteye yazı göndermemişim, takıma nasıl küstüysem artık. Güzel şeyler olmadı değil doğrusu. “Engin Özerhun’un Oyun Kurucuyla İmtihanı” başlıklı bir yazı hazırlamıştım aslında tam. Kerem Tunçeri’nin Rusya’dan getirilmesi üzerine, onu da rafa kaldırdık. Özlenen guard değildi ama, güzel hamleydi sezon ortası şartları da hesaba katıldığında… Avrupa’da Efes Pilsen markasının misyonuna, vizyonuna, her şeyine ihanet olarak gördüğüm o başarısızlığı ve bunu tetikleyen süreci unutmuş değilim. Ancak, şu anda Ayhan Şahenk’e 2-2 ile dönülen bir final serisi oynanıyor ve yapılan yanlışlar sebebiyle bu seriye kayıtsız kalmak da mantıklı değil. Efes Pilsen adına ilk iki maç sonunda çizilen simsiyah tablo, dördüncü maç sonunda bembeyaz görünüyor sanki. Ben de gri tonları yakalamaya çalışacağım daha çok…

Ruhunu Arayan Takım

Yine burada bir “yuvarlak masa” yapmıştık. Orada yazdıklarımı tekrarlayacak değilim, ancak gerek Will Solomon’ın dönüşünü, gerekse de muhtemel final serisini yorumlarken Fenerbahçe Ülker’in en büyük avantajı olarak ‘winner’ oyuncu sayısını göstermiştim. Efes Pilsen oyuncuları arasında da bu karakteri kariyerinin kimi dönemlerinde gösterenler olmuştu tabii, fakat bu kadronun bugüne kadar karşılaştığı tek karakter testi Real Madrid’e karşı İspanya’da çıkılan maçtı ve Efes Pilsen o gün açık bir şekilde boş kağıt vermişti. Final öncesinde bakıldığında, takımın skor anlamında lideri gibi gözüken Smith zaten büyük beklentilerle getirildiği 2006 senesinin finallerinde Ömer Onan karşısındaki abuk performansı nedeniyle mimliydi. Bu yükü kim taşıyabilirdi? Son dönemde organizasyon anlamında takımda oyun kurucuların dahi önüne geçen (niye şaşırıyorsam, bu adamlardan birinin adı Ender sonuçta) Bootsie Tootsie kariyerinin hiçbir bölümünde bu denli bir yük ile muhatap olmamıştı. Bu sorumluluğu almaya en yakın isim, Syracuse gibi gelenekleri olan bir kolejden mezun olmuş, Avrupa’da hep elit liglerde önemli rollere bürünmüş Shumpert olabilirdi. Ancak, onun da sezon boyunca hiçbir zaman hücumda eline top verilen bir isim olarak tanımlanmaması, Ataman’ın Beşiktaş Cola Turka’dan buraya doğrudan taşıdığı Shumpert’ın bulduğu kolay basketle sonuçlanan çember altı oyunu dışında üzerine tek bir set çizilmemiş olması bu konuda çekinceler doğuruyordu.


İlk iki maçta da bu çekincelerin büyük oranda haklı çıktığını söyleyebilirim. Smith, son maçın ardından uzatılan mikrofona “Ben tek yönlü bir oyuncu değilim, bunu kabul edin. Hücumda şutumu hissetmiyorsam savunma kısmına odaklanır, işimi yaparım” buyurdu. Gerçekten de serinin dördüncü maçındaki savunmasının önünde ceketimin düğmelerini iliklerim. Zira defalarca izledim bu adamı ve Smith konusunda sık düşülen hatalardan biri olarak görürdüm “Smith iyi savunmacıdır” önermesini. Bana kalırsa baskılı savunma yapan, iyi bir top çalma spesiyalistidir. Ancak sürekli top çalma kovalaması, ilerleyen yaşla birlikte ağırlaşan bir çift bacakla birleşince sık sık yerini kaybediyor ve içinde bulunduğu takım için sıkıntı yaratıyor bu eğilim. Bir başka sık düşülen hata da kendisinin iyi bir skorer olduğu yönündeki inanç. Smith iyi bir şutördür, ancak kalabalık bir pota altına daldığı zaman kendi takımı için tehlikesi Derek Fisher seviyesindedir. Bazen savunma gafleti sayesinde çizgiye gidebilir, ancak bu ziyaretler Ömer Onan tarafından savunulduğu bir final serisinde nadiren gerçekleşiyor haliyle. Yani dış şut haricinde öyle majör bir hücum silahından bahsetmek kolay değil Smith için. Yine de Smith’in 2006 sonrası bir kez daha mental olarak Thornton ve Shumpert’ın direncini sergileyememesi sinir bozucu. Abdi İpekçi’deki maçlarda sorumluluk almaktan kaçınıyor, fakat bunu yaparken boş üçlükleri falan atmalı en azından. Onu Sinan bile yapıyor yani. Sinan demişken, sezon boyunca rotasyonda aldığı süreler açısından Mario West’e bile benzettik, ama sesimizi duyuramadık Ataman’a. Mevcut kadroda her maç 10-12 dakikalık bölümlerde başvurulması gereken bir adamdır, o dakikalarda 4 kişi hücum etmeyi göze alıp. Üçüncü maçtaki katkısı olmasa bugün muhtemelen bir beşinci maç olmayacaktı. Daha fazla söze gerek yok.

Yine Bana Ender Günler Düştü

4 kısa tercihi de çok konuşulan bir konu Efes cephesinde. Açıkçası şartların Ataman’ı böyle bir düşünüşe itmiş olması şaşkınlıkla karşılanacak bir durum değil. Rakibinin elinde bu kadar değerli uzun varken, sen Kaya ve Kasun’un zeka emareleri göstermesi için kenarda dua ediyorsan maç sonlarını güvendiğin kısalarla oynama isteği makul bir düşüncenin sonucu. Tanjevic geri adım atmadığı takdirde ‘mismatch’leri değerlendirme noktasında çok güvenilir bir Shumpert da varken elinde, kısaların feci bir gün geçirmiyorsa genelde iş görecek bir formasyondur bence bu. Ama ben zihinsel olarak maçın içine girebilmiş ve dizginlenmiş bir Kasun’u her halükarda maçı bitiren beşte görmeyi isterim açıkçası, çünkü Ömer Aşık dışında hiçbir uzun o baskete gitmek istediği sürece onu durdurabilecek düzeyde değil. 4 kısanın getirdiği bir başka sıkıntı da var aslında. İlk maçta Tanjevic “görüyorum ve artırıyorum” çekip de Green-Solomon-Ömer-Smith-Mirsad beşiyle götürünce son çeyreği, topu rakip sahaya 8 saniyede taşımaktan aciz bir Efes Pilsen izledik. Kerem Tunçeri ne yazık ki, ‘play-off’un ilk gününden bu yana sürekli bir düşüş içerisinde. Beşiktaş Cola Turka sezonunda özellikle final serisinde Popovic-Ender ikilisinden hangisi sahadaysa onu sağ dibe götürüp sırtına aldığı ve orta mesafeden gönderdiği şutla biten bir imza hareketi vardı mesela. Sahada Marques Green varken de o hücumu görmek istiyorsun mesela. Ama topu geveleyip, son saniyede Solomon’ın üzerinden attığı el üstü şutu izliyorsun onun yerine. Kerem’in hücumda bir opsiyon haline getirilememesinin suçunu da Ataman’ın hanesine yazıyordum aslında, ama final serisinde görüldüğü üzere durum böyle değil. İki elin belinde kulübeye bakınca da Ender’in şabalak suretiyle karşılaşıyorsun, yapacak bir şey yok. Bir adrenalin manyağına veriyorsun takımının direksiyonunu. Faul konusunda bu kadar cömert davranan bir uzun kadron varken de Kakiouzis’i kesip Vujanic’i geri çağırmak pek elle tutulur bir alternatif olmuyor. Bir de Vujanic yani, muhtemelen değmeyecektir. Ender topu sadece rakip sahaya taşıyacak, tepede Thornton veya Smith’e verip köşede bir yerden izleyecek hücumu. Son çeyrekler için daha mantıklı bir çözüm gözükmüyor bu şartlar altında.

"Kördöğüşü gibi bir maç oldu. İnanılmaz top kayıpları yaptık." - Ergin Ataman (Ender Arslan’ın 25 dakika aldığı birinci maç sonunda)


Genel Başkan Shumpert ile Güneşli Günlere

Seriyi buraya getiren katkı Sinan’dan geldi evet, ama daha o mucizevi son dakikaların öncesinde Fenerbahçe Ülker üçüncü maçın başında benim de beklediğim şekilde ağırlığını koymuş ve tampon bir fark oluşturmuşken önce ikinci çeyrekte her topu forse ederek maça ısınan, sonra üçüncü çeyrekte yüreğini koymaya devam ederek takımını skorda tutan, bunu yaparken ilk yarıdaki görüntüsünden arınıp neredeyse tek bir hata yapmayan adamın adı Preston Anthony Shumpert. En son Beşiktaş Meydanı’nda elindeki kofti bayrakla çocuklar gibi şen bıraktığım Orkun Çolakoğlu’nun deyimiyle “Genel Başkan”. Onun yaşam belirtileri göstermesi üzerine olayı sahiplenen ikinci oyuncu olarak ortaya çıkan bir adet de Marvis Linwood Thornton III var elde. Sezon başında sorguladığım bir adamdı, zamanla sevdiğim bir adam oldu. Çok da iyi kullanıldığını düşünmüyordum, ve aslında hala düşünmüyorum. Geçen sezon birkaç tane Montepaschi Siena maçı izlemiş olmanız benimle aynı fikirde olmanız için yeterli kriter. Thornton’ın ‘play-off’ boyunca ne yaptığına bakınca mükemmel istatistik haneleri görüyorsun, ancak takımda aldığı süre ve üstlendiği role oranla az şut kullandığını da görüyorsun. (Darüşşafaka Cooper Tires serisinde 42 dakikada 6/16, Galatasaray Cafe Crown serisinde 53 dakikada 7/14 şut isabet oranı var.) Bu tablodan sonra ilk maçtaki 4/14 beni sevindirdi açıkçası. Şutlar bir gün girecekti nasıl olsa, önemli olan karakter koyup farkındalık göstermekti. İlk maçın son dakikalarında yaptığı hataların da etkisiyle sonraki maçta kolay fauller aldı ve kendini koruyamadı Thornton. Bu sebeple o maçtaki 4/6 şut isabeti anlaşılabilir bir nicelikti ve sindiğini de göstermiyordu Tootsie’nin. En azından salonda görülen bu değildi. Bu oyunculara Kerem Gönlüm’ü de ekleyebiliriz. Dördüncü maçta kameraların da bir noktadan sonra kabak tadı veren aşırı ilgisi sonrası gördük ki, kendisi Molly Sims ile evliymiş. Motivasyon kaynağı bu mudur bilmiyorum ama kapasitesi ölçüsünde her zaman yararlı olmaya çalışan, Kaya ve Kasun gibi adamların yanında görünce sempati duymak zorunda hissettiğin bir adam kendisi. Bugüne kadar oynadığı takımlar arasında en büyük taraftar kitlesine sahip olanı muhtemelen Kolejliler. Buna rağmen maç konsantrasyonunu her zaman canlı tutabilmeyi başardı. Dördüncü maçta kapasitesiyle de barışık oynayınca takıma üst düzeyde bir katkı verdi. Bu üç isme gelecek maçlık katkılarla önümüzdeki 2 veya 3 maçta Efes Pilsen’in yeni galibiyetler alması olası olabilir. Daha da politik konuşulamazdı, ancak tahmine çok da açık bir seri değil gibi bahsettiğimiz seri. Favorim hala Fenerbahçe Ülker diyeyim, totem yok.

Hocam Ne Olur?

Seri 2-2 ile başladığı yere dönüyor. Ayhan Şahenk’te yine ikinci çeyrekle birlikte ter dökmeye başlayacağız, olmadık şutların üçlüğe kadar sekişini izleyeceğiz, alternatif bir tribün kültürü oluşturmaya çalışan Efesliler grubunun yanına kulübün onayıyla, kendilerine Derbentliler adını veren, maç sonunda sahaya su şişesi atan bir grup gönderilecek. Fenerbahçe taraftarı da “5 milyon verelim, bizim için bağırın” diye özetleyecek durumu. Daha bir sürü şey. Gerçi Abdi İpekçi’de durumun farklı olduğu düşünülebilir böyle yazınca. Oradaki maçlara gitmediğim için değinmek istemedim ama ekrana yansıyanlar da yeterli sanıyorum. Saha içinde son yıllardaki en kaliteli basketbola tanıklık etmediğimiz ortada, ama bunu saha dışından bu şekilde yorumlayan adamın Nur Germen olması da acayip değil mi mesela? Final serisinde savunmaların dozajının arttığı dönemlerde Avrupa basketbolunun karakteristiklerini hakkıyla sahaya koyan iki takım görüyoruz ve açıkçası ben zevk de alıyorum. Ama Türk basketbolunun asıl sınıfta kaldığı yer yine saha dışı oluyor bana kalırsa. Efes Pilsen koçunun ve Nedim Karakaş kişisinin -sıfatını bilmediğimden böyle yazdım ama menajer sanırım- açıklamaları olsun, Efes Pilsen yönetiminin mantıklı ve legal ancak bunun yanında da etiğe aykırı bilet uygulaması olsun, salondaki binlerin maruz kaldığı kötü koşullar ve ekrandaki milyonların maruz kaldığı niteliksiz spiker ve yorumcular olsun. Hadi geçmiş olsun.

Cem Pekdoğru, 2009

Haziran 03, 2009

Bir Devin Uyanışı: Efes Pilsen

Geçtiğimiz sezonun başında teknik kadro konusunda uzun bir süredir sürdürdükleri istikrarı bozarak takımın başına David Blatt’i getiren Efes Pilsen, sezonun ortasında bu isimle de yollarını ayırma kararı almış ve Ekrem Memnun ile devam edilen sezonun sonunda Efes Pilsen yıllar sonra ligi final göremeden kapatmıştı. Partizan deplasmanı öncesi yabancı oyuncularının bir kısmıyla yaşadığı problemden de kötü etkilenen Efes Pilsen’in kendisi adına son 15 yıllık sürecin en kötü sezonunu geçirdiği basketbol kamuoyunda hüküm süren görüştü. Bunun üzerine radikal kararlar alan Efes Pilsen yönetimi, direksiyonu önceki sezon Beşiktaş Cola Turka’da görev yapmış, eski coachu Ergin Ataman’a emanet etmeyi tercih etti. Kulüp tarihinin kilometre taşlarından biri olan 2000 yılındaki Final-Four başarısında da takımın başında bulunan Ataman ile eski sportif başarı dolu günlere geri dönmek isteyen Efes Pilsen kadrodaki tüm yabancılarını da değiştirme yoluna gitti. Montepaschi Siena’da özellikle oyunun savunma sahasındaki rolüyle dikkat çekmiş Bootsy Thornton, geçtiğimiz sezonu Real Madrid’de geçirmiş bir başka eski Efes Pilsen oyuncusu Charles Smith ve bir dönemin en büyük genç yeteneklerinden biri olarak lanse edilmiş oyun kurucu Milos Vujanic dış oyuncu olarak kadroya dahil edilirken, Ataman’ın Beşiktaş Cola Turka’dan eski öğrencileri Preston Shumpert ve Sinan Güler de dış oyuncu rotasyonuna katıldılar. Sezon boyunca sakatlıklar sebebiyle beklenen katkıyı veremese de Benetton Treviso’dan Engin Atsür de geçen yazın bir başka imzası oldu. Pota altında takımın en güçlü yanlarından birini oluşturan Kakiouzis-Kerem-Kaya-Kasun dörtlüsünden de sadece Kerem Gönlüm 2008 kadrosunda bulunan bir isimdi.

Ancak her yeni kadro gibi bu kadronun da birbiriyle uyumlu çalışan parçalar haline gelmesi biraz zaman aldı. Bu süreç içerisinde, başarısız addedilen geçen sezonkinden bile daha kötü bir Avrupa macerası geçirildi. Euroleague tarihinde ilk kez grup aşamasından ileriye gidemeyen Efes Pilsen’de Mario Kasun’un sakatlığı ve transfer edilen Dwayne Jones’un beklenen katkıyı vermekten çok uzak oluşu gibi mazeretler ön plana çıksa da, takımın saha içinde iyi yönetilmediği ve bu işi kotarabilecek bir oyun kurucunun yokluğu da sıkça konuşuluyordu. Avrupa badiresi haricinde, ilk hafta yaşanan 105-91’lik Banvit mağlubiyeti dışında ligde işler iyi gitse de takımın bu noktada bir takviyeye ihtiyacı olduğu görülebiliyordu. İşte bu noktada Efes Pilsen’le kariyerinin önceki dönemlerinde de önemli başarılar elde etmiş Kerem Tunçeri Moskova’dan İstanbul’a getirildi ve bu transferin etkisine sakatlıktan dönen Kasun’un da olumlu performanslarıyla katılması, Lacivert-Beyazlılar’ı ligde adeta bir yenilmez armadaya dönüştürdü. Bu iki eklemeyle saha üzerinde de daha doğru bir basketbol sergilemeye başlayan Efes Pilsen’de kadroda rollerin yavaş yavaş belirgin bir hal almasıyla takım TeknoSA Türkiye Kupası’na da çok zorlanmadan ulaşacaktı. Fenerbahçe Ülker deplasmanında kaybedilen 84-80’lik maça değin, neredeyse beş ay boyunca mağlubiyet yüzü görmeyen Efes Pilsen’de play-off öncesinde başarısız Avrupa macerasının yarattığı karanlık tablo tamamen gözden kaybolmuştu. Takımını maç temposunda tutmak için, ligin son haftalarında iki yurt dışı seyahati organize eden teknik kadro bu performansıyla play-off aşamasına da büyük bir enerjiyle girdi. Normal sezon sonunda ortalamalara bakıldığında, 14.5 sayısıyla Smith, 7.5 ribaunduyla Kerem Gönlüm, 3.7 asistiyle Ender Arslan ön plana çıkan isimler gibi gözükse de normal sezonu dengeli bir süre dağılımıyla tamamlayan Ataman’ın takımında rotasyonu oluşturan tüm parçaların oyunun belirli alanlarına, istikrarlı olarak belirli katkılar verdiği gözleniyordu. Sezon ilerledikçe Efes Pilsen ekolünün bir parçası olan sert savunma tekrar sahaya koyulmakla beraber, uzun yıllar sonra ilk kez belirli bir ismin sürüklediği hücum görüntüsünden sıyrılan bir takım vardı sahada. Sezonun başlarında uyum sürecini atlatmakta zorlanan oyuncular ise, sahada bir makine düzeninde işliyordu adeta.

Bu olumlu tablo içerisinde ve 28-2 gibi Beko Basketbol Ligi’nin uzun yıllardır görmediği bir dereceyle girilen play-off döneminde ilk turda, lig sekizincisi Darüşşafaka Cooper Tires ile eşleşildi. Efes Pilsen sezon içindeki iki maçta -çoğunluğu kendi altyapısından yetişme- genç oyunculardan kurulu rakibine ortalama 18.5 sayı fark atmıştı. Bu seride de durum farklı olmadı ve Lacivert-Beyazlılar, Darüşşafaka Cooper Tires’ı 76-47 ve 87-60 sonuçlanan iki rahat maç sonrasında geçerek yarı finale çıkmayı bildi. Bu seride Smith 11.5 sayı, 3.0 ribaund, 2.0 asist, 3.0 top çalma ve 1.0 blok ortalamasıyla takım arkadaşlarının bir adım önüne çıktı. Skor anlamındaki en büyük yardımcıları da Preston Shumpert, Kerem Gönlüm ve Mario Kasun oldular. İkinci rakip kağıt üzerinde daha dişli gözüken normal sezon dördüncüsü Galatasaray Cafe Crown idi. Ancak makine işlemeye devam ediyordu ve Sarı-Kırmızılı ekip zaman zaman direnç gösterse de, iki maçın sonucu da son çeyreğe girilmeden hemen hemen belli olmuştu. 103-77 ve 90-78 biten iki maçla gövde gösterisi yapan Efes Pilsen’in finaldeki rakibi ise kuşkusuz daha zor olacak, zira kupanın diğer talibi Fenerbahçe Ülker de bugüne kadar play-off süresince yenilgi tatmadı. Galatasaray Cafe Crown serisindeki bireysel istatistiklere baktığımızda ise Charles Smith’in iki maçta tutturduğu 23.0 sayı, 5.0 ribaund, 3.0 asist ve 2.5 top çalma rakamları Galatasaray Cafe Crown cephesinde hesapta olmayan bir katkıydı. Smith, bu etkileyici rakamlara ulaşırken, bu rakamları bir kat daha değerli kılan % 65.4 ile şut atmasıydı. Bir önceki kısa Efes Pilsen macerasında, özellikle de Ülkerspor ile oynanan final serisinde çok kötü şut atan Smith, play-off boyunca 12/25 ile üç sayı atarak finalde karşılaşacağı eski rakibine de bir mesaj göndermiş oldu. Bootsy Thornton Darüşşafaka Cooper Tires serisinde hissettirmeye başladığı ‘hücumda oyun kurucularla birlikte takımı organize etme’ misyonunu yarı final serisine de taşıyarak, pozisyonunda nadir rastlanan 6.0 asist ortalaması tutturdu. Oldukça az şut kullandığı seride 10.0 sayı ortalamasını da yakalayan Thornton, 5.5 ribaund ve 2.0 top çalmayla oyunun diğer alanlarına da katkıda bulundu. Mario Kasun da 13.0 sayı ve 8.5 ribaund ile oynayarak, Türk basketbolunun yetiştirdiği en nadide uzunlardan bir demeti elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker’e karşı takımının pota altındaki en büyük gücü olacağını gösterdi.

Nisan 08, 2009

Genç Silahşörler

Tüm spor organizasyonlarında taraftarı en mutlu eden şey, takımlarının hanesine eklenen yeni bir galibiyettir kuşkusuz. Fakat birçokları için en az bunun kadar değerli olan, bir yıldızın doğuşuna tanıklık etmektir. Beko Basketbol Ligi’nde 25 haftayı geride bırakmışken oynanan maçlara bakıldığında taraftarları bu açıdan tatmin eden birçok performans gördüğümüzü söyleyebiliriz. Bazı oyuncular ilk adımlarını attı, bazıları emekleme dönemini geçiriyor, bazıları ise artık takımları için vazgeçilmez bir parça olmaya başladı bile. Biz de bu yazıda bu isimleri mercek altına alıyoruz.


Ligimizde bu sezon en dikkat çekici gelişmelerden biri, birçok takımın planlarını genç oyuncularının gelişimlerini hesaba katarak yapmış olmasıydı. Hatta takımların bir kısmı yabancı seçimlerinde de kolejden henüz yeni mezun olmuş ve üst düzey basketbolda ilk tecrübesini yaşayacak oyunculara yöneldi. Bu yazıda da yerli oyuncularımız gibi bu ligin sahip olduğu katma değer açından onlar kadar önem taşıyan yabancı oyuncuları da dikkate alacağız. Yaş çıtasını da 1987 olarak belirlemeyi uygun gördük.

Cenk AKYOL (1987)
Şu anda Regal FC Barcelona forması giyen Ersan İlyasova ile birlikte jenerasyonunun Avrupa çapında en yankı bulan iki oyuncusundan biri olan Cenk Akyol, alt yaş kategorilerinde defalarca final başarı gösteren o milli takımın en önemli skor opsiyonuydu. 2005 yılında NBA seçmelerine de katılan ve ikinci turda seçilme başarısı gösteren oyuncu, bu sezon kendisinden beklenen patlamayı sonunda gösterdi ve Efes Pilsen’in ilk beşine yerleşmeyi başardı. Aslında Cenk, geçen sezon kiralık olarak gittiği Galatasaray Cafe Crown’da da özellikle Avrupa kupalarındaki performansıyla bugünlerin müjdesini vermişti. Bu sezon bilhassa dışarıdan üretimiyle takımına büyük katkı veren genç oyuncu, birçok karşılaşmada da istatistik hanelerinin tamamını doldurup çok yönlü kimliğini ortaya koydu. Şu ana kadar 24 maçta ortalama 14 dakika süre şansı bulan Cenk, bu süreye maç başına 6.2 sayı, %45 isabet yüzdesiyle 1.2 üçlük, 1.8 ribaund, 1.2 asist ve 0.9 top çalma sığdırdı. Takımının Antalya Büyükşehir Belediyesi karşısında aldığı galibiyette de 6/7 üç sayı isabetiyle kaydettiği 22 sayı ile haftanın en çok konuşulan isimlerinden biri olmayı başardı.


Oğuz SAVAŞ (1987)
Türk basketbolunun son dönemde yetiştirdiği en parlak uzun oyunculardan biri de Oğuz Savaş. 1986-87 jenerasyonunun Ersan İlyasova ve Cenk Akyol ile birlikte en çok altı çizilen ismi olan 22 yaşındaki oyuncu, bu sezon aldığı sürede dramatik bir artış görülmemesine rağmen TBL kariyerinin sayı, ribaund, asist ve top çalma alanlarında en verimli yılını yaşıyor. Bu sezonla birlikte dış atışlarını da ciddi bir hücum tehdidi haline getirdiği gözlenen Oğuz (%39 ile toplam 14 üçlük), ligdeki çıkışını Avrupa arenasına da yansıtmayı başardı. 27 sayı, 9 ribaund ve 3 asistle oynadığı kritik Lottomatica Roma karşılaşması sonrası haftanın oyuncusu seçilen genç pivot, bu sezon da Fenerbahçe Ülker’in şampiyonluk mücadelesinde en güvendiği isimlerin başında geliyor.

Emir PRELDZIC (1987)
2006 yazında İzmir’de yapılan 20 yaş altı turnuvasında gösterdiği performansla tüm dikkatleri üzerine çeken Emir Preldzic, en iyi beşe seçilme onurunu yaşadığı bu turnuvadan tam bir yıl sonra kendisini bu sefer İstanbul’da bulacaktı. Bogdan Tanjevic’in vatandaşı Gasper Vidmar ile birlikte Fenerbahçe Ülker’e getirdiği ve takımın uzun vadeli planlarının merkezine oturttuğu Sloven oyuncu, bu sezon tam anlamıyla patladı. Geçen sezonun başında zaman zaman bocaladığı gözlenen Preldzic, 2008-09 sezonunun başlamasıyla birlikte takımın hücumdaki en önemli silahlarından biri haline geldi. Geçen sezon 7.2 olan sayı ortalamasını 8.9’a, 3.2 olan ribaund ortalamasını 4.5’e çekmesi artan süreleri doğrultusunda makul artışlar gibi gözükebilir. Ancak geçen sezon maç başına 1.7 olan asist sayısını 4.2’ye yükseltmesi geçen sürede ne kadar olgunlaştığının belki de en büyük kanıtı. Sloven yıldızın bu asist ortalaması, onu ligin en çok asist yapan 10 oyuncusu arasına sokuyor ki bu oyuncular arasında orijinal pozisyonu oyun kurucu olmayan tek isim Preldzic. Ligin en delici oyuncularından biri olmaya devam eden Sloven oyuncu, bu yıl dış şutlarını da bir istikrara kavuşturmuş durumda. Takımın kendisinden Euroleague kulvarında aldığı verimi de düşünecek olursak, Tanjevic ve Fenerbahçe Ülker yetkililerinin ne kadar doğru bir transfer yapmış olduklarını görmek çok zor olmayacaktır. İkna olmayanları da Mete Aktaş ve Anıl Aksaç’ın yaptığı şu röportaja yönlendirelim: http://www.tbl.org.tr/beko/roportaj_detay.asp?roportaj=4615


Gasper VIDMAR (1987)
Türk seyircisiyle tıpkı Emir Preldzic gibi İzmir’deki U20 Erkekler Avrupa Şampiyonası’nda tanışan Gasper Vidmar, geldiği günden bu yana vatandaşına oranla eleştirilerden daha çok nasibini aldı. Preldzic’in bu sezon yaptığı atılımı göstermekten uzak olsa da, Vidmar’ın genç bir uzun oyuncu olarak daha fazla toleransı hak ettiği ortada. Geçen sezon sağlam savunmasını yavaş yavaş bir istikrara kavuşturmaya başlayan Sloven oyuncu, bu sezonla birlikte alçak posttaki numaralarını Fenerbahçe Ülker seyircisine göstermeye başladı. Parmak hassasiyeti ile de dikkat çeken Vidmar, fiziken rakipleriyle baş edebilecek düzeye gelirse hücumda yumuşak ellerinin karşılığını almaya başlayacaktır. Bu sezonki istatistiklerine baktığımızda ise, maç başına 17 dakikada 7.0 sayı, 3.8 ribaund (1.4 hücum + 2.4 savunma), 1.0 asist, 0.9 top çalma gibi tatmin edici rakamlar göze çarpıyor. Bu sezon en uzun süre oyunda kaldığı Aliağa Petkim karşılaşmasında 33 dakikada 8/8 saha içi isabetiyle bulduğu 17 sayı, 7 ribaund, 3 asist, 3 top çalma da fırsat verildiğinde bunu kullanmakta hiç tereddüt etmediğinin bir kanıtı olsa gerek.

Mehmet YAĞMUR (1987)
Alt yaş kategorilerinde ülkemizi en iyi şekilde temsil eden jenerasyonlardan biri olan 1986-87 doğumlulardan oluşan takımın bir parçası olan Mehmet Yağmur, altyapısından yetiştiği Pınar Karşıyaka formasıyla 4 sezon kadar ligde ter döktükten sonra geçen sezon büyük beklentilerle Beşiktaş Cola Turka’ya geçmişti. Bu sezonun geride bıraktığımız bölümünde dönem dönem o beklentileri karşılar gözüktüğünü söyleyebiliriz. Geçen sezonun özellikle son dönemlerinde Christian Dalmau’nun formsuzluğu ve yabancı kısıtlamasının da yardımıyla Ergin Ataman tarafından önemli şanslar verilen genç guard, bu sezon da Hakan Demir’in ‘bench’inde en güvendiği isimlerden biri haline geldi. Aralık ayının sonuyla birlikte rakamlarında büyük bir artış gözlenen oyuncu, daha sonra tekrar durulmuş olsa da Mire Chatman’ın uzun bir süre sahalardan uzak kalacağı da düşünülecek olursa performansını tekrar bir üst seviyeye taşıyacaktır. Bunun en büyük göstergesi de Chatman’dan yoksun çıkılan ilk maç olan Aliağa Petkim karşılaşması oldu belki de. Bu maçta 38 dakika oyunda kalan Mehmet, 24 sayısına 6 ribaund ve 4 asist ekleyerek yeni coach Burak Bıyıktay’ın da güvenini kazanmış oldu. Mehmet’in bugüne kadar yakalamış olduğu ortalamalarsa şöyle: 22 dakika, 7.8 sayı, 2.2 ribaund ve 2.6 asist.


Erhan YETİM (1987)
Ligimizde ilk olarak Tuborg Pilsener formasıyla boy göstermiş, ancak ilk önemli sürelerini İzmir’in diğer temsilcisi Pınar Karşıyaka’da almaya başlamış olan Erhan Yetim, geçen sezon aldığı kısıtlı dakikalarda takımının pota altına getirdiği enerjiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Bazı maçlarda ribaund kategorisinde çift haneleri de zorlayan Erhan, bu sezon da aldığı 13 dakikaya sığdırdığı 2.6 ribaund (1.1 hücum + 1.5 savunma) ile aynı misyonu üstlenmişe benziyor. Genç oyuncu hücumuna çeşitlilik katabildiği takdirde, fiziken gelişimini tamamladığında ligimizin önemli pota altı oyuncularından biri olabilir.

Emre BAYAV (1987)
Geçtiğimiz sezonun sonlarına doğru form grafiğini artırarak, Pınar Karşıyaka kenar yönetiminden önemli süreler almayı başaran Emre Bayav bu sezon da Darüşşafaka Cooper Tires’a önemli katkılar veriyor. Sezon başında Efes Pilsen’in kadrosunda bulunan genç pivot, derin kadroda gelişimine katkı sağlayacak süreleri alamayacağı öngörülünce soluğu ligin genç ekibinde buldu ve bugüne kadar da etkileyici performanslar çıkardı. Bu sezon maç başına 17 dakika süre alan Emre, bu süre içerisinde 6.4 sayı ve 4.2 ribaund ortalamalarıyla oynadı. Babası Engin Bayav’dan aldığı genlerin yanına üst düzey bir fizik ekleyen ve fundamentalını da her geçen gün geliştiren Emre ligimizde en çok umut vaat eden uzunlardan biri.


Mutlu DEMİR (1987)
Efes Pilsen altyapısından çıktıktan sonra, özellikle Beykozspor formasıyla önemli bir TBL tecrübesi yaşayan 1987 doğumlu Mutlu Demir, daha sonra transfer olduğu Banvit formasıyla istediği süreleri alamadı. Sezon başında da Selçuk Ernak’ın çok fazla değerlendirmeyi tercih etmediği Mutlu, yeni yılla birlikte Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi’ne geçiş yaptı ve Konya ekibinde rotasyonun bir parçası olmayı başardı. Maç başına 9 dakika süre alan genç pivotun yeni ekibiyle ortalamaları da 4.3 sayı ve 1.5 ribaund şeklinde. Bu performansını ilerideki haftalarda da sürdürdüğü takdirde, kenar yönetim tarafından daha büyük bir role uygun görülmesi olası.

Caner ÖNER(1987)
Bu sezon Quan Prowell’ı bir kenara koyarsak sezona başladığı yabancılardan istediği verimi alamayan ve ligin dibine demir atan Casa TED Kolejliler’in kötü sezonundaki en güzel şey Caner Öner belki de. Halen özellikle çizginin gerisinden istikrarı yakalamakta zorlansa da, genç oyuncu kötü geçen TTNet Beykoz deneyiminden sonra tekrar ayağa kalkmış gözüküyor. 2006-07 sezonunda tamamı gençlerden kurulu Alpella kadrosunun en önemli skor opsiyonlarından biri olarak öne çıktıktan sonra, geçen sezon TTNet Beykoz’da beklentilerin aşağısında kalan Caner, bu sezon maç başına 23 dakika süre alıyor. 8.4 sayı ve 2.1 ribaund gibi olumlu istatistikler yakalayan Caner’in üç sayı yüzdesi (%26.7) ve top kaybı (1.5) alanlarında ise kendini geliştirmesi gerektiği ortada. Pozisyonundaki birçok oyuncuya kalıp ve boy açısından ağır basan oyuncu, kendisi de bunun farkına varır ve bu silahını daha sık kullanmaya başlarsa adından önümüzdeki yıllarda da sıkça söz ettirecektir.


Caner ERDENİZ (1987)
Geçen sezonun sonlarına doğru kendisini zaman zaman gösterme fırsatı bulan Caner Erdeniz, bu sezon Casa TED Kolejliler’de kenardan gelen en büyük silahlardan biri haline geldi. Pozisyonuna göre çok uzun olmayan boyuna rağmen, atletikliğiyle ribaundlara ve takım savunmasına da önemli katkı veren Caner bu hızlı gelişimini sürdürdüğü takdirde önümüzdeki sezonlarda daha yukarıdaki takımlarda, daha önemli rollerde karşımıza çıkabilir. 16 dakikaya sığdırdığı 5.8 sayı ve 2.7 ribaund ortalamaları tatmin edici ama basketbolunu bir seviye yukarı taşıyabilmesi için şutunu da bir tehdit haline getirmesi şart. Yabancı oyuncuları ile yollarını ayırma kararı alan Casa TED Kolejliler’de önümüzdeki haftalarda tecrübe eksikliğini gidermek için de yeterli şansı bulması oldukça olası. Geçen hafta Erdemir önünde aldığı 32 dakikada 23 sayı, 7 ribaund, 3 top çalma yaparak bu şansı ne ölçüde kullanacağı konusunda da birkaç ipucu verdi aslında.

Barış HERSEK (1988)
Aldığı ceza sonrası 2007-08 sezonunu kayıp bir sezon olarak geçiren Barış Hersek, bu sezon Darüşşafaka Cooper Tires’a transfer olduktan sonra adeta hayata döndü. Milli takım formasıyla çok olumlu geçirdiği 2008 yazı sonrası sezona Efes Pilsen ile hazırlanan genç oyuncu, takımda pozisyonunda oluşan şişkinlik nedeniyle Darüşşafaka Cooper Tires’a gönderildi. Bu takımda aldığı sorumluluk ve yakaladığı istatistikler de kararın ne kadar doğru olduğunun bir göstergesi. Bu sezon ortalama 24 dakika alan Barış, zaman zaman double-double ile flört ederken, bazı maçlarda da üç sayı çizgisinin gerisinden üretimiyle beğeni topladı. 21 sayı, 6 ribaund ve 3 top çalma ile oynadığı Pınar Karşıyaka maçı gibi birkaç üst düzey performansını da gördüğümüz 1988 doğumlu oyuncu, büyük bir potansiyelin emarelerini gösteriyor. Oyununun eksik yanlarını geliştirmesi için de yeterli zamana fazlasıyla sahip.


Mesut Kadir ÇIPA (1988)
Geçen sezon takımında aldığı rolde bir küçülme gözlenmesine rağmen Kadir Çıpa, bu yıl da aldığı sürelerde hücumda kendisinden beklenen katkıyı vermeyi başarıyor. 18 dakika aldığı Aliağa Petkim karşılaşmasında 3/4 saha içi isabet oranıyla bulduğu 7 sayı, 3 ribaund ve 1 asist de bunun göstergesi. Geçen sezon 10 dakika ortalamayla oynayan Kadir’in bu sezonki dakika ortalaması 6 civarında, ancak teknik kadronun güvenini hak ettiği takdirde ileriki yıllarda önemli bir hücum silahına dönüşebilir. Darüşşafaka Cooper Tires’ın genç kadrosuna enerji katan isimlerden yalnızca biri.

Melih MAHMUTOĞLU (1990)
Listemizdeki en genç iki isimden biri olan Melih Mahmutoğlu, buna rağmen takımında en çok rol alan oyunculardan biri. Darüşşafaka Cooper Tires formasıyla TBL kariyerindeki ilk sezonunu yaşayan Melih, henüz ikinci maçında Erdemir önünde 38 dakika sahada kaldı ve bu süre içerisinde 3/3 üç sayı isabeti ile kaydettiği 13 sayı gözlerin ona çevrilmesine yetti. 18 yaşında gösterdiği bu denli etkili performans sonrasında coach Ekrem Memnun’dan önemli süreler almayı başaran Melih’in en büyük karakteristiği çizgi gerisinden büyük bir yüzdeyle yaptığı üretim. Geride kalan 25 haftada, rakip potalara toplam 41 adet üçlük gönderen genç guardın, bu sayıya %40’lık bir yüzdeyle ulaşmış olması bunu daha anlamlı kılıyor. Maç başına 20 dakikada yakaladığı 1.7 üçlük isabetiyle yakaladığı 8.2 sayı ortalamasına içeriden üretimiyle katkıda bulunur, savunmasını sertleştirir ve diğer istatistik hanelerini de doldurmaya başlarsa bu genç adamın, Türk basketbolunun önümüzdeki yıllarına damga vurması kaçınılmaz olacaktır.


Furkan ALDEMİR (1991)
Listemizdeki son isimse Furkan Aldemir. Aslında henüz 17 yaşında böyle bir sorumluluğun altından bu denli başarıyla kalkmasıyla takdiri zaten hak ediyor. Bunun yanında aldığı dakikalarda pota altı savunmasına kattığı enerji ve ribaundlardaki efektifliğiyle de geleceği hakkında büyük umutlar yeşermesini sağlıyor. Belki Mike Benton ve Leon Williams’ın varlığında bugünkünden fazla süre alması pek mümkün değil ama önümüzdeki yıllarda süreleri arttıkça daha büyük rollere soyunacağı ve daha fazlasını göstereceği aşikar. Furkan halihazırda da rotasyonda istikrarlı olarak aldığı sürelerde 1.8 sayı ve 2.4 ribaundluk bir katkı sunmakta.

Aslında bu listenin konsepti dahilinde sezon başından bu yana takımları içerisindeki rollerini bir istikrara kavuşturmayı başarabilmiş isimleri inceleme altına aldık. Hatta bu yüzden sezon boyunca özellikle Darüşşafaka Cooper Tires forması giyerken önemli performanslar sergilemiş Bora Hun Paçun’u es geçmek durumunda kaldık. Bilindiği gibi genç oyuncu sezon sonuna kadar Makedonya’nın Rabotnicki takımının formasını terletecek. Fakat bir isim var ki, yaşadığı şanssızlıklar sonrası kriterlerimize tam olarak uygun bir sezon geçirmemiş olsa da onu görmezden gelemedik…

Bonus Track: Enes KANTER (1992)
Şu anda Avrupalı otoriteler tarafından Türk basketbolunun geleceği olarak lanse edilen bir isim Enes Kanter. Aslında ismini bir süredir duyuyorduk, ancak bu yaz altyapı turnuvalarında gösterdiği performanslarla Enes’i uluslararası kaynaklardan da dinlemeye başladık. Önce 18 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nda kendisinden yaşça büyük oyuncular karşısında, yaş faktörünün en önemli olduğu pozisyonda oynamasına rağmen olağanüstü rakamlara imza attı (19.1 sayı, 14.6 ribaund), sonra da kendi yaşıtları karşısında mahalledeki çocuklarla tek pota yapan üniversiteli bir ağabey gibi oynadı: 22.9 sayı, 16.5 ribaund, 1.5 blok. Enes, kuşkusuz çok özel bir oyuncu. Her şeyden önce tam bir ribaund spesiyalisti, ancak sahada her alanda katkı yapmaktan da geri kalmıyor. Orta mesafesi şu anda bile öldürücü, pivot hareketlerine çok hakim. Fiziksel gelişimi ise halen devam ediyor. Şu anda 2.06 olarak belirtilen boyunda da belli bir uzama gerçekleştiği takdirde, Avrupa basketbolunun en dominant uzunlarından birinin doğuşuna tanıklık etmiş olabiliriz.


1992 Zürih doğumlu Enes’in potansiyelinden Fenerbahçe Ülker coachu Bogdan Tanjevic de haberdardı tabii ki. Sezon başında 1992 doğumlu bir oyuncuya takım kadrosunda yer vermekten çekinmeyen Tanjevic, genç oyuncusuna gerek ligde, gerekse de Euroleague mücadelesinde önemli süreler verdi. Alba Berlin önünde 10 dakikaya 5 sayı, 3 ribaund ve 1 top çalma sığdıran Enes, DKV Joventut deplasmanında da tam 16 dakika sahada kaldı. Ligde de 5 maçta forma şansı bulan ve Kepez Belediyesi karşısında 8 sayı ve 12 ribaunda imza atan genç yıldız, tüm takımın güvenini kazandığı bir dönemde yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası uzun bir süredir Fenerbahçe Ülker formasından uzak.

Cem Pekdoğru, 2009
http://www.tbl.org.tr/beko/arastirma.asp?mid=5419