NBA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NBA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ocak 20, 2016

Yeryüzünde İki Sürgün

“hepsi beyhudeymiş
ey vatanım
henüz vaktimiz varken
gel dostça ayrılalım”

(Juan Goytisolo, Kimlik Belirtileri,
çev. Neyire Gül Işık)



Becky

San Antonio Spurs, yeni sezonun dördüncü maçı için Madison Square Garden’da. Takım üçüncü çeyrekte iyi sinyaller vermiyor, bir ara hücum ritmi tamamen kayboluyor. 82 maçlık bir takvimin en önemsiz görünen durağında dahi sezon için belirleyici bir şeyle karşılaşılabileceğini bilecek kadar uzun süredir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar. Son çeyrek öncesinde altı kişilik geniş asistan kadrosu Gregg Popovich’in yanında saf tutmuş, koçun söylediklerine kulak veriyor. Bir açık kalp ameliyatındaki doktorlar kadar ciddi görünüyorlar.

Asistanlardan bir tanesi için burası herhangi bir durak değil. Becky Hammon, kadın basketbolunda ortalama bir programa sahip olan Colorado State’i saygın bir konuma yükseltmekle geçirdiği dört yılın ardından 1999 WNBA seçmelerine girmiş, ancak adı okunan 50 oyuncudan biri olamamıştı. Sebebini anlamak zor değildi; çok değerli draft hakkını 1.68 boyunda, yavaş bir beyaz oyuncudan yana kullanacak kadar açık görüşlü bir takım yöneticisi çıkmamıştı. Bu büyük etiketlerin sahada gördükleri oyun zekasını, top hakimiyetini ve şut kabiliyetini gölgelemesine izin veriyorlardı. Hiç kimsenin onlara Becky Hammon’ı neden pas geçtiklerini sormayacaklarından emin olmaları da işlerini kolaylaştırıyordu muhakkak. Sonunda ona bir şans vermeye cüret eden ve sezon öncesi kampına çağıran takım New York Liberty oldu.

MSG tarihindeki en unutulmaz yüz gece arasında bir Liberty maçı olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, Hammon’ın sekiz sezonluk Liberty hikayesinin birçok seyircinin kişisel tarihine unutulmaz geceler eklediğinden eminim. Henüz birkaç ay önce bu salonda kendisine bir “Onur Yüzüğü” bile takdim edildi. Güney Dakota’da yetişmişti ve insanların Güney Dakota’da yetişenlerden beklediği gibi günlerini avcılık, balıkçılık ve Cumhuriyetçilik ile geçiren bir aileden geliyordu. Şu anda ise olduğu yere aitmiş gibi duruyor – bir New Yorker. Yüzündeki gülümseme ve kırışıklıklar arasında yolumu yitiriyorum. Bu yüzün bir çocuğa mı, yoksa bir nineye mi ait olduğuna karar veremiyorum. John Berger’a göre tarihi anlarda bu olurmuş; böyle anlarda bazen iki, üç, hatta dört kuşağın bir saate sığdığı ve birlikte var olduğu görülürmüş. 1999 NBA finallerinden beridir, bir Knicks-Spurs maçına zaplayan hiç kimse zihnini tarihi bir ana tanıklık etme fikriyle meşgul etmemiştir. Ama bu, kesinlikle tarihi bir an. Birkaç sene içinde Becky Hammon bir NBA takımının başında sahaya çıkan ilk kadın başantrenör olduğunda bunun farkına varanların sayısı artacak.

Hammon tarih yazmaya dün gece başlamadı ve yaptığının etkileri yarın sabahın ötesine geçecek. O gün geldiğinde tanınabilir olacak tarihi anlardan bir başkası ise şimdilerde 2008 yazında ikamet ediyor.

2003 sezonunda yaptığı patlamanın ardından beş sezonda dört kez All-Star seçilen Hammon, buna rağmen takımı tarafından San Antonio Silver Stars’a gönderilmişti. Yeni evindeki ilk sezonunda oyununu bir adım daha yukarıya taşıdı ve o yılın MVP oylamasında ikinci sırayı aldı. Ödülü kazananın bir Avustralyalı olduğunu göz önüne alınca, o gün basketbol oynayan en iyi Amerikalı olduğu iddia edilebilirdi. Ama herkes böyle düşünmüyordu. Beijing 2008 öncesinde duyurulan 23 kişilik milli takım kadrosunda Hammon’a yer yoktu.

Günlerini hak ettiği değeri görmemekten şikayet ederek geçiren insanların çağında bir sandalye de o çekebilirdi. Yeteri kadar sebebi vardı. Bunun yerine hayatı boyunca yaptığını tekrarladı, ne istediğini bilerek girdiği bir odadaki en akıllı kişi oldu. Olimpiyat rüyasını gerçeğe dönüştürmek için kapısını çalan Rusya’nın teklifini kabul etti.


J.R.

Odadaki en akıllı kişi olmayı alışkanlık haline getirdiyseniz, bir yerde yanlış yapıyorsunuz demektir. Bir an önce farklı odaları denemeye başlamalısınız. Yoksa bunun bir yüke dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta bir lanete.

J.R. Holden’ın gençliği aptalca hatalarla doluydu. İki saat mesafedeki bir kolej partisine gitmek için büyükannesinden yadigar külüstürüyle yola çıktığında ya da NCAA turnuvasına katılmak adına son şansını Patriot League yarı finalinde üst üste iki teknik faul ile oyundan atılarak heba ettiğinde odadaki en akıllı kişi olmadığı açıktı. Hayatı boyunca basketbol oynamak istiyordu, yetenekleriyle birkaç menajeri etkilemeyi başarmıştı ama bu yeterli olmayacaktı. Sahada sorumluluk üstlenebileceğine, doğru kararlar verebileceğine ikna olacak bir koç bulmalıydı.

“Mezun olduktan bir ay sonra evde oturmuş, yaz bitince ne yapacağımı düşünüyordum. Basketbol oynamak için iki teklif almıştım. İçinizden ‘bu müthiş bir şey olmalı’ diyorsunuz, öyle değil mi? Yanılıyorsunuz. Bir menajer bir Macar takımıyla anlaştığını, karşılığında ayda 1200 dolar kazanacağımı söyledi. Birkaç ay sonra başka bir menajerden bir telefon aldım. ‘Hollanda’da bir takım buldum, ayda 1500 dolar ödüyorlar’ dedi heyecanla. Bana profesyonel basketbol kariyerimi başlatma fırsatı sunmuş bu takımlara saygısızlık etmek istemem ama elimde Bucknell diploması olduğundan haberleri var mıydı? İşletme bölümünden mezun olmuştum ve sabah-dokuz-akşam-beş çalışarak kolaylıkla daha fazla para kazanabilirdim.”

Tam ümitsizliğe kapılmak üzereyken, 22. yaş gününde İsveç’ten bir telefon aldı. Eğer bir haftalık deneme süresinde koçu etkileyebilirse, Broceni adında bir Letonya takımı yıllık 30 bin dolar ödemeye hazırdı. Koç Valdis Valters ile ancak bir tercüman aracılığıyla iletişim kurabiliyor, çoğu zaman çeviri sırasında bir şeylerin kaybolduğu hissine kapılıyordu. Dahası, koçun 16 yaşındaki oğlu şimdiden basketbol sahasına ait olduğunu gösteren bir özgüvenle oynuyordu ve tıpkı kendisi gibi oyun kurucuydu. Bavulunu kapıya yakın tutuyordu. Valters dördüncü günde ikna oldu ve takımın tüm transfer bütçesini bir çaylağın önüne döktü. Aradığı koçu Riga’da bulmuştu.

Birkaç ay sonra Dubai’de bir özel turnuvaya katıldılar. Profesyonel kariyerinin ilk Christmas tatili evden hayli uzakta geçiyordu. Fakat burada iyi bir hediye bulmuş, o sezon Zalgiris’le Euroleague şampiyonu olacak Tyus Edney ve Anthony Bowie ile tanışmıştı. Holden’ı sahada gördükleri gibi oyununa hayran kalmış, kendilerini bu yetenekli çaylağın ilk akıl hocaları ilan etmişlerdi. Avrupa’daki en değerli kariyer tavsiyesini ise aynı yıl bir başka Avrupa efsanesinden alacaktı. Slovenya milli takımının guardı Ariel McDonald’ı sahada fena benzetmiş, ancak duyduğu tek şey övgü sözcükleri olmamıştı: “İyi maç çıkardın, müthiş bir gösteriydi. Ama kaybettin. Buraya her yıl çok iyi skorerler geliyor. Kariyerleri boyunca vasat kontratlar yapıp vasat takımlarda oynuyorlar. Sen de çok iyi bir skorersin. Avrupa’da gerçekten büyük bir oyuncu olarak anılmak istiyorsan, kazanmayı da öğrenmen gerekecek.”

Çaylak sezonu sona erdiğinde sahada her şey yolundaydı. Bununla birlikte altı aydır ailesini görmemişti, Riga’da yaşayan tek siyah olduğundan neredeyse emindi, bir deplasman maçında ırkçılığın en uç noktalarını deneyimlemişti, evinin önünde düz vites olduğu için kullanamadığı bir otomobil duruyordu ve geceleri köşedeki markete gitmeye bile çekiniyordu. Avrupa’da yaşanacak daha iyi yerler vardı. Hayır, bu coğrafyaya ve küçük insanların küçük cehennemlerine asla geri dönmeyecekti.

Belçika ve Yunanistan’da geçen üç sezonun ardından yeniden o coğrafyadaydı. Orada olmak için bir buçuk milyon sebebi vardı. Bu yüklü kontratın yanında kulüp kendisine Moskova’da müthiş bir daire ayarlamıştı. Çevresinde Riga anılarını depreştirecek pek bir şey yok gibi görünüyordu. Birkaç ay sonra fikri değişecekti. Kendini ‘gururlu bir siyah Amerikalı’ olarak tanımlayan biri için dayanılmaz bir tacizle geçiyordu günleri. Çaresiz hissettiğinde McDonald’ın sözlerini hatırlıyordu. Avrupa’da bir ‘kazanan’ olmak için eline CSKA’dan daha iyi bir fırsat geçmeyecekti.

CSKA’daki ilk kontrat süresi boyunca üç kez Final Four oynadı. İlk iki denemesinde yarı finalde ev sahibi takımla eşleşmelerini kötü şansa bağlamış, kazanmaya yaklaştığını hissetmişti. Üçüncü deneme kendi evlerinde olacaktı, Dusan Ivkovic harika bir koçtu ve bu kez herkesin favorisi onlardı. Bir kez daha yarı finalde kaybettiler.

İyi anlaştığını düşündüğü Ivkovic’le ilişkisi de günden güne geriliyordu. Öyle ki kaybedilen bir Rusya Kupası finalinden sonra Sergey Kuşçenko’nun odasında sorguya çekilen Ivkovic, köşeye sıkıştığında oyun kurucusunun son top savunmasını suçlamıştı. Başkan Kuşçenko, Holden’ın Rusya’daki en büyük hayranlarındandı. Favori oyuncusunu odaya çağırdı ve koçunun önünde Kazan maçındaki son topu sordu. Kupayı kaybettiren gerçekten Holden bile olsa, kulüpteki günleri sayılı olan tek kişi Ivkovic’ti.

Kuşçenko bir gün Holden’ı Rusya milli takımının bir maçını izlemeye davet etti. Bir yıl sonra, Vladimir Putin’in onayıyla Rusya vatandaşlığına kabul edilen ilk siyah Amerikalı oldu. Üç yıl sonra, İspanya’da Rusya milli takımıyla Avrupa Şampiyonası finaline çıktı. Hava atışından önce saha kenarında en yakın arkadaşı Darius’ı gördü. Darius ayağa kalktı ve sağ yumruğunu havaya kaldırdı. J.R. aynı şekilde karşılık verdi. Maç bittiğinde nihayet bir ev sahibinin partisini mahvetmeyi başarmış, gerçekten kazanmıştı. Dört yıl sonra, Olimpiyat için Pekin yolundaydı. Telefondaki Amerikalı gazeteci, kendisiyle röportaj yapmak istediğini söylüyordu. “Neden beni arıyorsunuz, Becky konuşmuyor mu?”

Beijing

Becky konuşuyordu. Ama tek konuşan o değildi. ABD kadın milli takımının koçu Anne Donovan, “Bu ülkenin bağrında yetişip bu ülkenin ekmeğini yedikten sonra Rusya formasını üzerine geçiriyorsan, vatansever biri değilsin” diyordu örneğin. Erkek milli takımının başındaki meslektaşı Mike Krzyzewski’nin hedefinde ise J.R.’ın koçu David Blatt vardı. 1972’deki finali gözyaşları içinde radyodan dinleyen bir çocuk olarak şimdi sonucun adil olduğunu görebildiğini söyleyen Blatt için, “O artık bir Rus. Rus takımını çalıştırıyor ve muhtemelen artık onların bakış açısına sahip. Gözleri şimdi daha net görüyordur, gözyaşları kurumuş olmalı” diyordu. Keşke sadece Becky konuşsaydı.

Olimpiyat ne demek, diyordu Hammon. Daha sık sorulması gereken bir soruyu, o yaz Amerikan kamuoyunun önüne getirecek cesareti gösteren tek kişi oydu. “Benim baktığım yerden, Olimpiyat oyunları dayanışmayla, arkadaşlıkla, gezegendeki en iyi sporcuların bir araya gelmesiyle ilgili olmalı. Diğer ülkeler üzerinde nasıl hakimiyet kurduğunuza bakıp böbürlenmekle ilgili bir şey olmamalı.”

Hiçbirimiz bugün geçerliliğini koruduğunu düşünmüyoruz, ancak Olimpizmin Temel Prensipleri içinde yer alan bir kavram daha var: çabanın hazzı. Becky Hammon ve J.R. Holden, bu hazzın çevresine inşa edilmiş birer hayatı yaşıyorlar. Olimpiyat tarihinde bir yeri de en çok bu yüzden hak ediyorlar.

Karşımızda Juan Goytisolo’nun ruh ikizleri durmuyor, bunu görebiliyorum. Bu öykünün kahramanları, bilakis, kimliklerini kucaklamış iki Amerikalı. Mutlak iyilere ya da mutlak kötülere yer olmayan bir öyküde, hayatlarının merkezinde; kendi meskenlerini, kendi cennetlerini buluyorlar. Her şey, dikenli yolları sevmeyen maduniyet düşkünlerinin veremeyeceği bir kararı vermeleriyle başlıyor. Ve en azından bu yolda Yurtsuz Juan’ın kitabından bir sayfayı yanlarında taşıdıklarını söyleyebiliriz. “Kendinin olanı kökten eleştirme, yabancı olanı gönülden anlama çabası.”

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 9, Merkez Kort: Kararlar)

Ekim 20, 2015

Devam Et, Sonra Başlarsın


“Kenmore Meydanı’ndaki antik, yeşil stadyumun içinde beyzbol oynanmaya başladığı ilk günden bu yana, bu takımın kusuru hiç değişmedi. Çok yetenekli kadroların belli erdemleri göstermekten yoksun oldukları için zirveden uzak kaldıklarını gördük. Karakter? Red Sox’ın tarihinde sadece kabarık cüzdanlara ve daha da kabarık egolara yer vardı: Yirmi beş oyuncu için yirmi beş taksi.”

Sports Illustrated yazarı Leigh Montville, 1990’ın Temmuz ayında taraftarı olduğu Boston Red Sox için bu satırları yazıyordu. MLB’nin ilk dönemine damga vuran takımlardan olan Red Sox, 1918’deki şampiyonluğunun ardından 86 yıl boyunca Dünya Serisi kazanamayacaktı. Nesiller değişse de takım efsanesi Ted Williams’a atfedilen bu söz geçerliliğini yitirmedi. Montville, yan yana durmaya dahi dayanamayan egoları evlerine taşımak için antrenmanların bitiminde yirmi beş oyuncuya yirmi beş taksi çağrılan yılların esaretinden hala kurtulamadıklarını hissediyordu.

***

Phil Jackson böyle bir takıma rastladığında, oyuna hakaret edildiğini düşünürdü. 1987’de sürpriz bir şekilde açılan asistan koçluk pozisyonu için Chicago Bulls ile ikinci iş görüşmesine girdiğinde, Michael Jordan ve arkadaşlarını da bundan farklı görmüyordu.

1967 yazında New York Knicks tarafından draft edilmiş, aynı yaz takımın başına getirilen Red Holzman ile tanışmasını hayatındaki tüm ‘ruhani’ kesişmelerin üzerinde konumlandırmıştı. Madison Square Garden’ın ıssız kirişlerinde yan yana duran iki şampiyonluk flamasından sorumlu basketbol dehasıydı Holzman. Onunla birlikte çalıştığı yıllar, Jackson için bir basketbol nirvanasına karşılık geliyordu. Profesyonel basketbolda eşitlik idealine en çok yaklaşan takımın bir parçası olacak kadar şanslıydı. Topun ve sorumlulukların paylaşımı, ilkel sınırların tamamen yok olması ve pozisyonların iç içe geçmesi, soyunma odasındaki güçlü bağlar... Jackson’ın koçluk kariyerine ilham veren şeylerin tamamı o Knicks takımından geliyordu. Bununla birlikte basketbol ona Woodstock döneminden kalan arkadaşlarının bulamadığı bir sığınak, düzene güvenli bir mesafeden bakabileceği bir meslek sunmuştu. Fakat 1985’teki ilk iş görüşmesine gittiği haliyle (Ekvador gezisinde aldığı dev bir hasır şapka, tropikal bir gömlek, pasaklı bir sakal) NBA tarafından hiçbir zaman ciddiye alınmayacağını ve CBA ya da Güney Amerika liglerindeki mahkum hayatına devam etmek zorunda kalacağını biliyordu. Bir yerden başlamalıydı.

Ve başlamak için güzel bir yerdeydi. Takım içinde koç Doug Collins’e saygı duyan tek kişi kalmamıştı. İşini borçlu olduğu genel menajer Jerry Krause, şimdi düşmanları arasında liste başıydı. Süperyıldızı ile olan ilişkisi ise gitgide daha histerik bir hal alıyordu. 1988’in Noel arifesinde kaybedilen Hornets maçından sonra soyunma odasına girmiş, tahtaya YARIN 11:00, CHICAGO’DA ANTRENMAN yazmıştı. Jordan’ın başka planları vardı. Fikstür açıklandığında her zaman olduğu gibi ilk olarak Charlotte deplasmanına bakmış, Noel’i evde geçireceği için sevinmişti. Collins’in anlamsız mesajı için Chicago’ya kadar uçup geri dönemezdi. Sabah bütün takım toplanmış, takım otobüsünde Jordan’ı bekliyordu. Bu, maç sonlarından alışkın oldukları bir durumdu. Farklı olarak bu kez Jordan’ın gelmeyeceğinden eminlerdi. Collins en sonunda çareyi yardımcılarından birini Jordan’ın evine göndermekte buldu: “Beş dakikalığına da olsa lütfen yanımıza gelsin, antrenmanı iptal ettiğimi söyleyeceğim.”

Bu, Collins’in Bulls koçu olarak gördüğü son Noel oldu.

“Beni bir basketbol takımını Red Holzman gibi çalıştırabileceğine inandırmalı. Holzman döneminde Knicks’in oynadığı basketbol, benim için bu oyunun nasıl oynanması gerektiğini simgeliyor. Bulls basketbolu da bu temel üzerine oturmalı.”

Takımı satın aldıktan sonra Jerry Reinsdorf, koçundan beklentilerini böyle açıklamıştı. Beş yılın ardından nihayet aynı dili konuşan bir koç bulduğu için minnettardı. Fakat takımın 23 numarası bu dili öğrenmediği müddetçe, Reinsdorf ve Jackson’ın konuşmaları boşunaydı. Jordan’a göre Holzman’ın takımı yıllar önce kapanmış bir çağı temsil ediyordu. Jackson asistanlığının ilk günlerinde yanına gelip o takımda yıldızlarından diğer oyuncuları yukarı çekmelerini beklediklerinden, Walt Frazier ve Willis Reed’in bunu becerebildikleri için yıldız statüsü kazandıklarından bahsettiğinde teşekkür etmekle yetinmişti.

Fakat Jackson için asistanlık günleri artık geride kalmıştı. 1990 yazında, hayal kırıklığıyla biten bir başka Pistons serisinden çıkmış Jordan’ı ofisine çağırdı. Bire bire dayalı oyunun, hiçbir zaman Pistons seviyesindeki takımları alt etmeye yetmeyeceğini anlamasının vakti gelmişti. Girizgahı Jordan’ın işitmeye katlanamadığı iki sözcükle yaptı: Üçgen hücum.

***

Jordan’ın “grip” maçından önce, Pippen’ın “migren” maçı vardı. 1990 Konferans Finalleri’nin yedinci maçının sabahında Scottie Pippen daha önce tanışmadığı bir ağrıyla uyanmıştı. Migren maçı, aynı zamanda Bulls’un sezonunun son maçı oldu. Yaz boyunca Pippen, sahada olduğu 42 dakikanın bir saniyesini bile hatırlamadığını söyleyecekti. Chicago basını hatırlatmak için elinden geleni yapıyordu. O yıl kariyerinde ilk kez All-Star olan Pippen’ın sezonun kader maçında 1/10 ile şut atması Chicago berberlerinin favori sohbet konusu haline gelmiş; başında buz torbası, sırtında havluyla kenarda oturan Pippen imajı şehrin ve ülkenin ortak hafızasına kazınmıştı. Doktorları migrenin tek sebebinin stres olmadığını söylese de baskıya yenilmediğini göstermek için neredeyse bu ağrıların kronikleşmesini isteyecek hale gelmişti

Pistons şampiyon olmuş, John Salley takımın en değerli oyuncusunun kim olduğunu soran gazetecileri memnun edecek bir cevap hazırlamıştı: “Bizde havayı belirleyen tek bir oyuncu yok. Bizi takım yapan da bu. Eğer her şeyi tek bir oyuncu yapsaydı, takım olmazdık. Chicago Bulls olurduk.”

Başka bir çarem var mıydı? Salley’nin yorumlarını Jordan böyle karşılamıştı. Basketbol tarihindeki en popüler tavuk-yumurta tartışmasında yeni bir sayfa. Migren ağrıları dindirilebilirdi, fakat Pippen ve diğerlerinin daha büyük sorunları olduğuna inanıyordu. Yedinci maçtan sonra sezonun son antrenmanı için toplandıklarında gördükleri de onu onaylayacaktı: “İçeri girdiğimde solumda Horace ve Scottie’nin birbirleriyle şakalaştıklarını gördüm. Yetenekliler ama hiçbir zaman bu işi ciddiye almayacaklar. Sağımda çaylaklar var, yine bir aradalar. Kaybettiğimiz şeyin farkında olmadıkları her hallerinden belli. Beyaz çocuklar sıkı çalışıyor ama onlarda da yetenek yok. Diğerleri? Hangisinden ne bekleyebilirsin ki? Hiçbir işe yaramazlar.”

1984 yazında Air Jordan’ın ABD’nin en büyük üçüncü pazarına iniş yapması, yeryüzündeki sponsorlarının yüzünü güldürmüştü. Bulls’un pazarlama departmanı yoğun bir mesaiye girişmiş, Reinsdorf ilk günden Jordan hayranları arasındaki yerini almıştı. Jordan gittiği her şehirde kapalı gişe oynuyor, fakat altı sezonun sonunda ortada hala bir şampiyonluk çekirdeği göremiyordu. Bulls şampiyonluğu gerçekten istiyor muydu, yoksa tek istekleri bilet satmak mıydı? İmzaladığı milyon dolarlık ayakkabı anlaşmasına rağmen, tahtında gülümseyen Magic Johnson’ı gözünde canlandırabiliyordu. Amerikalılar için takım oyununu, basketbol zekasını ve kazanma karakterini temsil eden hala oydu. Jordan’ın temsil ettiği şeyler de vardı elbette. Bireysel mükemmeliyet ve kaybetmek gibi.

Takımın diğer kaptanı Bill Cartwright, sezona başlarken on bir yıldır beklediği yüzüğü Chicago’da da kazanamayacağından emindi: “O gördüğüm en büyük sporcu, belki de herhangi bir spordaki gelmiş geçmiş en büyük. İstediği her şeyi yapabiliyor ve bunu çok kolaymış gibi gösteriyor. Ama bir basketbolcu değil.”

***

Rivayetler. Gazeteci Sam Smith’in 1992 yılının başında yayınladığı The Jordan Rules bunlarla doluydu. John Feinstein’ın Indiana Üniversitesi’nin 1985-86 sezonunu hikayeleştirdiği A Season on the Brink, türünün ilk örneği olmuş ve ABD’de iki milyondan fazla satmıştı. Feinstein’ın kitabının bir numaralı pazarlamacısı, kitabı yazarken güçlü bir dostluk kurduğu kült koç Bobby Knight olacaktı. Smith bundan esinlenmiş olmalıydı, fakat kalkıştığı daha zor bir işti. Kitaptan bölümlerin basına sızmasıyla birlikte kıyamet koptu. Rivayetlerden biri, Cartwright hakkındaydı. Takımda kalan son arkadaşı, sahadaki koruyucu meleği Charles Oakley karşılığında Chicago’ya gelen deneyimli uzunu saf dışı bırakmak isteyen Jordan, bir seferinde, ilk beşteki diğer üç oyuncuyu toplamış ve “Cartwright’a pas veren benden top alamaz” demişti. İdmanlarda da paslarını, kasten, Cartwright’ı kötü gösterecek şekilde atıyordu. Antrenman sahasında Jordan’dan özel muamele gören tek takım arkadaşı Cartwright değildi. Krause’un büyük beklentilerle uzun rotasyonuna eklediği Will Perdue’ya bir mesaj vermek istediğinde yumruklarına başvurmuştu. Majesteleri çıplaktı. En azından rivayetlere inananlar için.

İşin aslı, rivayet edilen olaylar sorunlu Collins döneminin mirasıydı. Amerika’nın en meşhur dirseklerine sahip Cartwright, 1991 şampiyonluğuna verdiği katkıyla nihayet Jordan’ın onayını almıştı. Perdue da kitap çıktığında çoktan takımın maskotu olmuş, sahadaki en küçük olumlu hareketiyle bile alkışları toplamaya başlamıştı. Yine de bunların pek önemi yoktu, The Jordan Rules takım için yeni bir karakter testi haline gelmişti. Bir kitap, bazen, bunu da yapabilirdi. Yolculuğu yolculukta yazmış, okuyucusuna iletilemez olanı hissettirmeyi vadetmişti. Eğer John Wooden haklıysa ve “kazanmak için yetenek, tekrar etmek için karakter gerekiyor” ise 1992 Bulls takımının karakterini Smith’e vereceği yanıt belirleyecekti.

***

1991’in Ocak ayının sonunda Bulls, Merkez Grubu’nun liderliğini son şampiyon Pistons ile paylaşıyordu. Dereceleri onları kulüp rekoruna götürecek gibi duruyordu. Soyunma odasında ise Smith’in rivayetlerini destekleyen bir hava hakimdi. Jordan’ın yeteneklerinden şüphe duyduğu iki beyazdan biri olan John Paxson şunları söyleyecekti: “Kariyerim boyunca böyle bir şeyle karşılaşmadım. Spurs’te oynarken grup birinciliğinden 37-45’lik bir sezona gerilemiştik ama herkes oyundan keyif alıyordu. Burada ise devamlı kazanıyoruz ama hiç kimse mutlu değil. Kimisi dakikalarından, kimisi şutlarının sayısından, kimisi aldığı maaştan şikayetçi. Yıldızlar takım arkadaşlarının gönderilmesini, yöneticilerin kovulmasını istiyorlar. Hiç kimse burada olmak istemiyor. Ben hariç. Beni de yöneticiler istemiyor.”

Ed Nealy sezon öncesinde elden çıkarıldığında Paxson’ın günlerinin de sayılı olduğu düşünülüyordu. Aslında Bulls ile sözleşme imzaladığı ilk günden beri memur görünümlü bu oyun kurucuya fazla ömür biçen yoktu. İyi bir yedek olması umuluyordu. Craig Hodges ağır sakatlıklardan güçlü dönemeyince, çaylak B.J. Armstrong göreve hazır hale gelinceye kadar –geçici olarak– ilk beşe terfi etmişti. Krause ve Jordan onun yerine birini bulmak için iş birliği yaptılar, fakat yüksek profilli bir oyun kurucuyu Jordan ile birlikte oynamaya ikna etmek kolay iş değildi. Sonunda vazgeçtiler ve sezonu Paxson ile bitirmeye karar verdiler. Takımın çaylak Scott Williams’tan sonra en az para kazanan üyesiydi, kimsenin ona fazla değer vermediğini biliyordu ama orada olmaktan mutluydu.

Cartwright ise kariyerini Kaliforniya’daki evine yakın bir yerde bitirme niyetindeydi. Basketbol çevrelerindeki hayranlarından biri olduğunu bildiği Golden State koçu Don Nelson ile çalışmayı her zaman istemişti. Majesteleri imzalı yumrukların adresindeki Perdue, basketbolun kendisi için doğru meslek olduğundan hala emin değildi. Her ikisi de Jordan ile barış ilan edip takımda kaldılar.

Jordan’ın yeterince ciddi bulmadığı yardımcıları Pippen ve Grant’e gelince... Yönetimin yaklaşımı dayanamayacakları raddeye gelmişti. Pippen bir takımı tek başına sırtlayabilecek düzeye geldiğinin farkındaydı. Ama hala soyunma odasında tanıdıkları için Jordan’dan imza isteyen oyuncuydu. Sağdıcı Grant ise Bulls hücumlarında payına düşen sınırlı rol içinde potansiyelini asla göremeyeceğinden emindi. Şampiyonluktan bir sene önce, play-off maçlarına bir hafta kala, takasını istemişti. Jackson’ın takıma Grant üzerinden mesaj verme stratejisi de baş edilmesi güç bir boyuta ulaşmıştı. Fakat onlar da devam etmeyi seçtiler.

Jordan’ın istediği fizikli guard olması ümidiyle sezon öncesinde New Jersey’den getirilen Dennis Hopson, 1990 yazının “flaş” transferiydi. 1987’de Pippen’dan iki sıra önce seçilmiş, Nets yıllarında başına buyruk bir skorer profili çizmişti. Fırsat buldukça sefil bir şehirde yaşamaktan yakınıyor, gününün geri kalanını ise Bill Fitch ile dalaşarak geçiriyordu. Fitch ise henüz Hopson’ın yeteneğinden ümidi kesmemişti, yeni ve mutlu bir ortamda kendini bulabileceğini düşünüyordu. Jackson kolejdeki koçunun hislerine güvendi, transferi onayladı.

Hopson üçgen hücumun prensiplerine neredeyse alerjik bir tepki verecekti. Sezon sonunda hala nerede durması, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Lakers karşısındaki final serisine takımın on ikinci oyuncusu olarak çıktı. Soyunma odasında şampanyalar patlarken, gülümseyerek etrafını izliyordu. Çaresiz bir gazeteci, diğerlerine ulaşamayınca Hopson’ın yanında bitti.

 “Şu anda New Jersey’de olmak ister miydin?”

“Evet.”

Gülmüyordu.

Hopson, Levingston, Armstrong ve King, Hodges, Williams. Gönülsüzce de olsa, hepsi sezonun bir bölümünde Jordan’ın otobüsüne binmeye razı oldular. Devam ettiler ve sıcak bir Kaliforniya gününde kazanmaya başladılar. Battal beden gömleğinin terden mi, yoksa şampanyadan mı sırılsıklam olduğunu kestiremedikleri genel menajerleri de kutlamanın bitiminde aralarına katıldı. The Forum’un oyuncu çıkışına on iki taksi istedi.

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 6, Merkez Kort: Başlangıçlar)

Mayıs 28, 2013

Bir Çiçek, Kaç Bahar? (I)

Geçtiğimiz ayın sonunda Amerikan spor kültürünü baştan aşağı değiştirebilecek, esaslı bir kararın haberini aldık. 12 NBA sezonunu ardında bırakan Jason Collins, büyük liglerde aktif sporculuk yaşamını sürdürürken “açılan” (cinsel kimliğini açıklayan) ilk gey oldu. 

Kişisel hayatını daimi bir işkence haline getiren bu sırdan azade olmak isterken, temel saiklerinden biri doğru yöndeki örgütlü bir ilerlemenin ilk adımını atmaktı. Sports Illustrated’daki -birçok spor yazarının kariyerine meydan okuyacak kadar etkileyici bir üslupla yazılmış- açıklama metninde, geçen sezonki koçu Doc Rivers’ın sözlerini alıntıladı. “Bir yere çabuk ulaşmak istiyorsan, tek başına yola çık. Fazla mesafe katetmek istiyorsan, grup halinde yola çık.” Açıkça destek talep ediyordu. Takım arkadaşlarından, meslektaşlarından, siyaset adamlarından, Stanford mezunlarından, herkesten. Ve bunların her birinden, başta tahayyül edemeyeceği kadar büyük bir destek aldı. Aslında karşımızdakinin homofobinin son kalelerinden olan, halen testosteronun yönettiği bu maço çevreyi dönüştürebilecek kadar esaslı bir haber olduğunun ayırdına varmamızı sağlayan şey metnin kendisi değil, bu tepkilerin işaret ettiği tonu tamamen farklı yeni bir dilin suretiydi.

14 yıllık hakemlik kariyeri 2009’da futbol federasyonu, askeriye ve mahkemenin el birliği etmesiyle geri dönüşü olmayan bir yola sokulmaya çalışılan Halil İbrahim Dinçdağ’ın mücadelesi ise (kimseyi şaşırtmayacak ama) görece sessiz sedasız devam ediyor. Davanın 21 Mayıs’taki sekizinci duruşmasında sunulan bilirkişi raporu yeni bir umut kapısı araladı. Ancak tıpkı Collins gibi, Dinçdağ da özel yaşamının kendi iradesi dışında ifşa edilmesi ve meslek haklarının elinden alınması üzerine başlattığı bu mücadeleyi bunlarla sınırlı görmüyor. Artık sadece spor dünyasını temizlemekle ya da gelecekteki hakemler için bir örnek teşkil etmekle ilgilenmiyor, günlük hayatın her alanında nefret söylemi eşliğinde toplumun dış çeperlerine buyur edilen tüm “marjinal” ilan edilmiş kimseler için bir öncü olma amacı güdüyor.

Geçtiğimiz ay içinde Dinçdağ’ın siddethikayeleri.com’a verdiği, yaşadıklarının kabaca bir izleğini sunan söyleşi fazla yankı bulmadı. Neden sonra bu söyleşi sırasında elindeki bir pankartla verdiği poz, sosyal medyada -bu tip mücadeleler için- nadir bir ‘viralite’ kazandı. Pankartı bitiren cümle ilham vericiydi: “Mücadelenizde tek de olsanız vazgeçmeyin çünkü, bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle başlar.” 

Collins açılma kararı için destek talep etmeden önce, bunu 2003’te değil de 2013’te yapıyor olduğu için şanslı hissettiğini vurgulamıştı. Aslında on yıl, bu tip konularda bir toplumun genel tavrının dramatik değişimler göstermesi için yeterli bir süre addedilmez. Fakat Amerikan toplumundaki LGBT uyanışı, bu açıdan önemli bir istisna. Eşcinsel evlilikleri onaylayan nüfusun bu süreçte üçte bir oranından, yüzde elli üzerine çıkışı da bunu yansıtan verilerden. Bu kabulü hızlandıran şeylerin başında, Collins gibi öncülerin ayağa kalkıp eyleme geçme kararları geliyor. Kariyerinin zirvesinde açılma kararı alırken kendini bir ‘vebalı’ konumuna soktuğunun bilincinde olan ve böylelikle tüm sponsorluk anlaşmalarını çöpe atan Martina Navratilova. Ya da beyzbol ligindeki ilk siyah olarak, ülkedeki en büyük güçlerin birlik olup açtığı savaşa rağmen sevdiği oyuna sıkı sıkıya tutunup 10 sezonluk bir kariyer elde eden Jackie Robinson. Bunlar yalnızca spor dünyasındaki örnekler ve bize şunu hatırlatmaya yarıyorlar, gerçekten de her bahar bir çiçekle başlıyor

Türkiye’de de LGBT dayanışmasının, tüm ihtimallerin karşısında olduğu bir dönemde filizlenip birçok hayata ışık olduğunu söylemek lazım. İkili cinsiyet düzenine karşı mücadeleleri, diğer kolektiflerden utanç verecek kadar sınırlı bir destek bulsa da kısa zamanda toplumda önemli bir farkındalık halesi yarattı. Fakat gerçekliği ıskalamamalıyız, bu mücadele aynı oranda yasal ve hukuki kazanımlara dönüşemiyor. Öte yandan en son R.Ç. davasında da geniş ölçeklerde kanıksanmış bir hal aldığı görülebilen nefret, öylece karşımızda duruyor.

Burası farklılıkların kutlandığı bir ülke değil ve yakın zamanda da olmayacak. Faşizm, yasakçılık ve iktidar hoyratlığının sıradanlaştığı günlerde, lanetlenmiş “marjinal” sıfatı Dinçdağ gibilerine tahsis edilecek ve elbette faturaya tabi olacak. Bu da bize şunu hatırlatacak, bir çiçekle bahar gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 19, 2013

Yıldızların Biraz Üzerinde

“Bir insan neden normal olmak istesin ki?” Bir otomobil reklamı bize bu soruyu yöneltiyor. Havalı ve ‘tarz sahibi’ üniversite öğrencilerini hedef kitlesi olarak belirlemiş bir markanın bu soruyu seçmesinin ardında yatan birkaç makul sebep var. Fakat hayatının erken dönemlerinde, bu yolculukta vadedilmiş herhangi bir cennet olmadığının ayırdına varabilen çoğunluğun bir parçasıysanız bu sorunun büyüsüne kapılmayacağınızı garanti edebiliriz. Zira normalden kırılma gösteren yanlarını kucaklayan ve her türlü normalleşmeye direnen bir birey olarak, hakim düzenin yolculuğunuzu bir ızdıraba çevireceğini çoktan biliyorsunuz. Tavizler verip, türlü maduniyet çalışmalarıyla uyum göstermenin yollarını aramazsanız, toplumun sizi “bir davanın gerillası” olarak kodlayacağını ve neredeyse size başka bir seçenek bırakmayacağını da. İmparatorlukların azamet gösterisi olarak kullandığı ziyafetlerdeki gibi, All-Star haftasında NBA’in yıldızlı gökyüzünün seyrine dalıp sarhoş olurken Royce White’ın ismi burada gündeme geliyor.

Yıldızların üzerinde gezinen uçarı bir tip… Lige kabul ettiği bir anksiyete bozukluğuyla birlikte adım atan ilk basketbolcu adayını, NBA bu etiketle karşılamıştı. Rockets tarafından seçildikten sonra onu pazarlamak için yeni bir yol geliştirdiler: “En büyük idolü olarak Michael Jordan’ı değil, John Lennon’ı zikretmeyi seçen bir genç adam.” NBA daha önce böyle bir karakteri karşılamamıştı, fakat bu işin üstesinden gelecek yegane takım Rockets olabilirdi. Öyle ki, son gün Dwight Howard’a tırmanmak için satın aldıkları seçim haklarının Rockets-White birleşmesiyle noktalanmasında lig komisyoneri David Stern’ün parmağını ararken buluyordunuz kendinizi. İdeale o kadar yakın bir senaryo hayata geçiyordu.

White’ın NBA’deki yolculuğunun başlangıcı ise idealden oldukça büyük bir kırılma gösteriyor. İzlerini geçmişinde, 10 yaşındayken, basketbol sahasında birlikte tam sahayı koşarken kardiyak bir anomali nedeniyle yere yığılan arkadaşının yarattığı travmaya kadar sürebildiği bir davranış bozukluğu var. Uçak yolculukları ise White için endişenin büyük sahnesi. Birçok takımı onu seçmekten alıkoyan, doktorlarının basketbol kariyerine şüpheci bir tavırla yaklaşmasına neden olan şeylerin başında da bu geliyor: “Bütün basketbol endüstrisi seni alt etmek üzerine kurulu.”

White bugünlerde bu sözleri daha somut olarak hissediyor. Fakat liseden son yılında kovulan, koleje geçtiğinde ise talep ettiği özel muameleyi kimseden göremeyince bir sezonun ardından okul değiştiren biri için bu tamamen yeni bir şey değil. Tek fark, artık çok daha kararlı gözüküyor. Medyadaki algısı şimdilerde “kafası karışık bir genç adam daha” boyutuna inmiş olsa da o özel bir ilgi talep ediyor. Kendi adına değil, artık hayata en çok onları temsil etmenin sorumluluğuyla tutunduğu zihinsel bozukluktan muzdarip tüm insanlar adına. Yeni bir “akıl sağlığı protokolü” istiyor mesela. Bunu yaparken çoğu zaman antipati topluyor. Twitter yoluyla herkesle iletişim kurmaya çabalıyor, fakat kendi doğrularını (ya da toplumun ortak doğrularını) ona genelgeçer doğrularmış gibi sunanlar karşısında küplere biniyor. Bu diyaloglar her defasında bu insanlar için dua ettiğini ve er geç doğru yolu bulacaklarına inandığını belirten bir sloganla kapanıyor. Rockets 16. sıradan seçip, garanti kontrat bağladığı bir yatırım için adımlar atmakta, beklendiği gibi, ortalama bir NBA takımından daha arzulu. Fakat White daha kökten bir çözümün peşinde.

Sabıka kaydını doldurmakla geçirdiği yıllardan sonra yeni bir yaklaşım getirmesinin 2010’u bulduğunu söylüyor White. “Çevreme baktım ve dedim ki: ‘Kahretsin, ben bir basketbolcu değilim. Bu gerçek yaşam.’”

Basketbolun uzun süredir birinci önceliği olmadığını fark edebiliyoruz. Rockets ile ortak bir rota belirleyemediği dört ay boyunca ne kadar idman yaptığı sorulduğunda, “Haftada belki bir şut atıyorumdur” dediğinde bizi onaylamış oluyor.* Takım için bazı vazgeçişler sunması (“Feda” demesi?) gerektiğini söyleyenler White’ın kişisel Sinirimi Bozan Şeyler listesinin ilk sırasında olabilir. Bu yüzden ortalama bir Rockets taraftarının yakın zamanda onu bağrına basması çok olası gözükmüyor.

Lakin White bir fark yaratmak istiyor, aynı zamanda bunu bir basketbolcu olarak yapmasının gerekmediğini düşünüyor. Bilakis, yaratacağı farkın basketbol sahası sınırlarında kalmayacak kadar ‘gerçek’ bir fark olmasını istiyor. Üst üste bilmem kaç maçta yüzde-altmış-ve-üstü şut yüzdesiyle otuz-ve-üstü sayı atmakla yaratılamayacak bir fark. Fakat mücadele alanı basketbol sahası olmak zorunda. Geçen hafta içerisinde Rockets’ın D-League (Gelişim Ligi) takımı Vipers ile ilk kez sahaya çıkmasının sebebi aslında bu.

Izdırap sonlu bir şey değildir ve ızdırabın sonu, onun aynı zamanda meşruiyetini yitirmesi anlamına gelecektir. Salı gecesi White’ın sahaya çıktığı an, özel bir basketbol kariyerinin başlangıcı olacağı için özel değildi. Onun özel bir basketbol kariyeri için yeteri kadar yetenekli olduğuna inanmadığımızı söylemiyorum, fakat benimle birlikte oyuna hakaret düzeyinde bir basketbol kalitesine sahne olan D-League’in YouTube kanalını açan 1600 kişinin motivasyonu bu değildi.

1600 kişi. İdeal bir başlangıç değil, küçük bir fark. Ama ‘gerçek’ bir fark.

* Bu sırada karşısındaki ismin Chuck Klosterman olması, gerçeği söylemeyecek kadar sıkılmış olabileceğini de düşündürüyor. Yöneticilerin de içinde bulunduğu bugünün Amerikalı yetişkinlerini temsilen tüm ABD içinden birisini seçmemiz gerekse aklımıza gelecek belki de ilk isim, White için sinir bozucu olmasını anlayabiliyorum. 

Cem Pekdoğru, 2013
18 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 04, 2012

Cennette Huzursuzluk

Perşembe akşamı deplasman turnelerini bitirecek Heat maçından önceki basın toplantısında Gregg Popovich’in, takımının üç yıldızını (Tim Duncan, Tony Parker, Manu Ginobili) San Antonio’ya gönderdiğini açıklaması büyük patırtı kopardı.

Popovich’in ligin yaşı geçkince oyuncuları üzerine kurulu takımı, halihazırda, uzun ve yorucu bir deplasman turnesinden hedeflediğinden de fazla galibiyet çıkarmıştı. Kilometre sayaçlarında korkunç rakamlardan bahsedilen yıldızlarını kullanırken, birkaç sezondur tasarrufta önde gelen anneanneleri kıskandıran Popovich’in bahse konu açıklamasının çok fazla kişiyi şaşırtması beklenemezdi. Ancak NBA’in 28 yıllık komisyoneri David Stern, 2014 yılında görevi sağ kolu Adam Silver’a bırakacağını açıklamışken, artık daha fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu. Aslında en başından beri her patron gibi fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu ve ortalama bir patrondan daha sık fütursuz ve cesur hareket ediyordu. Yine öyle yaptı. “Tüm seyircilerimizden özür diliyoruz, bu sorumsuzluğa karşı ciddi yaptırımlar uygulanacak.” Kural kitabını eğip bükerek, Popovich’in bu kararını lige bildirmek için acele etmemesini de lehine kullanarak, 250 bin dolarlık bir ceza çıkardı.

Tepkiler çoğunlukla Stern’ün ‘bu kez’ çizgiyi aştığını öne sürüyordu. Stern’ün seyirci vurgusunun adresindekiler de Popovich’in saflarında gözüktüler. “Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” dediler. Ama bu benim açımdan 28 yıllık Stern saltanatının -sadece yetiştiğim yarısındaki- 28 rezaleti arasına girebilecek bir şey değildi.*

Stern’ün kara kaplı defterinin ithaf sayfasında Spurs yazdığını tahmin etmek çok zor değil, sağında solunda Popovich’le ilgili karanlık eskizlere de rastlayabilirsiniz muhtemelen. Zira Stern yönetiminde NBA yıldız odaklı bir lig haline geldi, böyle pazarlandı, büyüdü ve Stern de karşısına çıktığı için minnettar olduğu Bird/Magic rekabetine, Michael Jordan’a olan borcunu her gün ligi süperyıldızlar için ideal bir ortam haline getirmek için daha fazla çabalayarak ödedi. Spurs ise bir küçük pazar takımı olarak dört şampiyonluğa ulaşırken, Stern’ün dayattığı başarı formüllerinin hiçbirine kulak asmadı. Hanedanlıklarını lig tarihinin belki de en iyi power forveti üzerine inşa ettiler, ama kendine özgü tarzıyla aynı zamanda ligin gördüğü en az pazarlanabilir yıldızdı. Spurs’ün taraflarından biri olduğu final serileri, en düşük reytingleri verdi. Stern bu konudaki rahatsızlığını dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedi, hayalindeki finalin hiç değişmediğini ve her sene Lakers-Lakers (bazı özel durumlarda Lakers-Celtics) finali görmeyi isteyeceğini söyledi.

Dinleyiciler arasında Popovich de vardı. Olağan rakipleri dışında bir ‘büyük öteki’ ile de mücadele ettiğini bilmenin ağırlığıyla yaşadı. Fakat oyunun kuralının bu olduğunu başından beri biliyordu. Stern’ün getirdiği her şeyle barışık yaşadı. Bu saçmalığın rekabet edemeyeceği o büyük 28 saçmalığın her birinin ardında -dolaylı da olsa- Popovich’in de imzası vardı. Ve Yahoo’nun eli maşalı yazarlarının işaret ettiğinin aksine, bir modern zaman şövalyesi olduğu falan yoktu. Üstün bir birey değil, hayatında hala küçük rövanşlardan haz almayı becerebilen bir küçük patrondu. Bu şampiyonluk çekirdeğiyle son yıllarını yaşarken, bir perşembe maçını, yani en önemli davetin ana yemeğini, patronunun yüzüne çarptı. Görevdeki son yıllarında had bilmek zorunda hissetmeyen büyük patronun misilleme mahiyetindeki güç gösterisi gecikmeyecekti.

Tüm bu hikaye bana çok sempatik geldi. Sağınıza solunuza baktığınızda öylelerini göreceksiniz ki, bu patronların didişmesi size de sempatik gelecek.

* Benim için 1 numarada hala kıyafet yönetmeliğinin faşist alt metni var. Sevgili Mithat Fabian Sözmen’in yakın zamanda bu konuya değindiğini hatırlıyorum, Evrensel arşivinde bulabilirsiniz.

Cem Pekdoğru, 2012
3 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 13, 2012

LeBron'ın Sesi

Geçen hafta yapılan ABD başkanlık seçimlerinde Barack Obama 2008’de yarattığı heyecanı korumaktan uzaktı. Dört yıl önce gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğini düşünerek oy verenlerin desteğini korudu, ancak bu kez ehven-i şer olana itilmiş seçmenlerdi. Siyah bir başkan olarak, yetmişlerden beri Afro-Amerikalı oyuncuların domine ettiği bir lig olan NBA’in güvenoyunu ise halen kaybetmiş değil. En azından görünürde. Zira oyuncuların Obama’nın kampanyasına verdikleri maddi destek, takım sahiplerinin Cumhuriyetçi adaya yaptıkları bağışların yanında ihmal edilebilecek kadar küçük kalıyor.

Fakat ligin yeni nesil yıldızlarının somut olarak ölçülemeyecek etkisini de teraziye koyduğunuzda bu denge ters yöne kayıyor. Twitter hesabını açtığınızda LeBron James’in çağrısıyla karşılaşıyorsunuz: “Başkan’ın ofisteki işleri henüz bitmedi. O yüzden gidin ve oyunuzu verin.” Kutlama faslında ona diğer genç süperyıldızlar Chris Paul ve Kevin Durant de eşlik ediyor. Gençliğin idolü olan basketbolcular, aynı zamanda siyasal olarak angaje görünüyor ve bu ABD için yeni bir şey.

Yetmişlerde ligin imajı bugünle kıyaslanmayacak kadar batık durumdaydı. Afro-Amerikalı kesimi lige dahil etmek bile başlı başına sıkıntılı bir süreç olmuştu ve hala bazı şehir takımları taraftar tabanlarına siyah oyuncuları kabul ettirmekte zorlanıyordu, yahut bizzat ırkçı yöneticileri tarafından bu çabalar engelleniyordu. Beyazlara göre NBA her zaman kafası iyi dolaşan birtakım siyahların oynadığı bir yerdi ve kolej basketboluna sadakat göstermeyi yeğliyorlardı. Siyahlar ise ligin beyaz yıldızlarını kesinlikle tanımıyor, onları medya tarafından pohpohlanmış yeteneksizler olarak görüyorlardı. Siyahların katılımına rağmen sahadaki görüntü de halen sorunlu duruyordu. Zira yönetici grubunda nadiren bir Afro-Amerikalı ile karşılaşabiliyordun ve bu da ülkedeki kölelik tarihi içinde farklı bir alt metinde okunabilirdi: Beyazların para kazanması ve eğlenmesi için ter döken kuvvetli siyahlar.

Seksenlerde bu algıyı kıran iki isim vardı. Ve hayır, birinin adı David Stern değildi. Magic Johnson ve Larry Bird kolejde başladıkları rekabeti yeni bir arenaya taşırken, takipçilerini de yanlarında getirmişlerdi. Magic insan sevgisiyle dolup taştığını ilk görüşte duyumsayabileceğiniz, rakipsiz bir hayat enerjisine sahip bir yıldızdı. Michigan’da doğmuş, annesi Yedinci Gün Kilisesi’ne mensup bir siyah… Bird ise çiftçi çocuğuydu, fakat Indiana’da en iyi rekabeti ararken bütün gençliğini siyah çocuklarla maç ayarlayarak geçirmişti. Bununla birlikte, politik eğilimlerini kendine saklayan ve bunu tefekkür düzeyinde tutup eyleme geçmemeyi yeğleyen biriydi. Magic de farklı sayılmazdı. Fakat sadece dolaşıma sundukları güdülerle bile algıları kırmış, sınıflar arası barış ortamına katkıda bulunmuşlardı.

Onları takip eden süperyıldız ise Michael Jordan’dı. Bir Demokrat olduğu biliniyordu. Ancak kişisel mükemmeliyeti bir fetiş olarak yaşıyor, dikkat dağıtıcı hiçbir unsuru sistemine dahil etmiyordu. Lig tarafından kendi deyimiyle ‘bir siyah militan’ olarak fişlenip, kariyerinin son demlerinde hummalı muamelesi gören takım arkadaşı Craig Hodges onun harekete geçmesini istiyordu. Birden çok kez ve açıktan açığa. “Kimsenin nasıl davranacağını söyleyecek değilim, ancak fakir mahallelerdeki çocukların yanına gittiğimde onlara idolü olan adamdan bahsetmemem mümkün değil. Neden gücünü kullanıp, kendi halkı için bir ilham kaynağı olmuyor?”

Ülkenin dört bir yanında hala izleri sürülebilen ayrımcılık siyah komünitenin başından ayrılmazken, mikrofonlar Jordan’a uzatıldığında gelecek yanıt belliydi: “Bu olay hakkında yeteri kadar bilgiye sahip değilim, bu yüzden yorum yapmıyorum.” Jordan topu dikkatlice taca atarken, işin aslının bu olmadığını herkes biliyordu.

1990’da yaşanan spesifik bir olaysa Jordan’ın politik yönsüzlüğü için bir nişane oldu ve hala bu konuda en çok alıntılanan söz, o sürece aittir. O sene Jordan’ın memleketi North Carolina’da senato seçimleri düzenlenecekti. Cumhuriyetçi aday ise görev süresi boyunca ırkçılıkla ilgili kabarık bir sabıka kaydı oluşturmuş Jesse Helms idi. Demokrat aday kampanyası sırasında Jordan’a ulaştı ve onun etki gücünü kullanmak istediğini söyleyerek iş birliği talep etti. Bu ortaya çıkınca siyah nüfus sokaklara dökülerek Jordan’ı adım atmaya çağırdı. O sıralarda lig global bir marka halini almıştı ve Jordan’ın kendi markası da aynı paralelde semirmeye devam ediyordu. İlk kez bir oyuncunun adı altında bir ayakkabı piyasaya sürülmüştü ve daha sonra bu model tamamen firmadan özerk bir hal alarak Jordan’ın kontrolüne geçecekti. Ve Jordan’a bir arkadaşı 1990 senato seçimlerinde neden pozisyon almadığını sorduğunda cevabı şu oldu: “Cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor.”

Sportif figürler ve sanatçıların ilham kaynağı özelliği gücünü bugün de koruyor. Türkiye’de toplumsal ezberin dışına çıkan her söz, kimden geldiğinden bağımsız olarak bastırılmaya devam ediyor. “Bütün Türkiye halklarının verdiği şehitlerin durmasını istiyorum” diyen bir futbolcunun, Türkiye’nin en yeteneklisi de olsa ‘yanlış işler peşindesin X Efendi’ kalıbıyla uğradığı linci izlediğimiz günler hala çok uzak değil. Bu ortamda politik tavır almaktan çekinmeyen her sportif figür çok değerli. Başkalarını tavır almaya iten en ufak bir söz de öyle…

Cem Pekdoğru, 2012
12 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 30, 2012

Yüzler

Lisenin ilk günleriydi ve tanıştığım ilk çocuklardan biriydi. 14 yaşında olduğu düşünülürse olağan dışı sayılacak kadar mutsuzdu. Ben de İstanbul’a yatılı okumak için gelmiştim ve ailesinden ilk kez ayrılan bir çocuktan beklenebilecek ölçüde mutsuzdum. Ama onun mutsuzluğu daha tuhaf geliyordu. California’da doğduğunu ve birkaç sene önce ailesi Türkiye’ye kesin dönüş yapana kadar orada yaşadığını öğrendim. Yıllar sonra o günlerden bahsederken, “Ne olmasını bekliyordun, o yaşta bir çocuk olarak beni Big Mac’in, NBA’in, ponpon kızların ve Taco Bell köpeğinin vatanından alıp buraya sürükledikleri için anne babamı sonsuza dek affetmeyecektim” diyor. 11 yaşındayken kapitalizmden bahsetmesini bekleyemezsiniz, ama bunun algılayabildiği belli yansımaları hükmediyor hayatına. Listenin en başına koyduğu görüngü, NBA, yarın gece yeniden start alıyor.

Fakat ABD bundan ibaret değil. Veya Hollywood’dan. Fransa’da ellili yıllarda sinema eleştirisinde yepyeni boyutlar tanımlayan kült dergi Cahiers du Cinéma’yı kuran film tutkunlarının çevrelerindekileri ikna etmeleri gereken ilk şey buydu. Daha sonra bu kıtanın en yetkin filmlerinden bazılarını çekecek olan Claude Chabrol, Jean-Luc Godard, François Truffaut, Jacques Rivette ve Eric Rohmer derginin editoryal kadrosunu oluşturuyordu. Sinemanın bir dil olduğu şiarına uygun olarak, elbette Hollywood’un pompaladığı ‘salt eğlence olarak sinema’ tanımına tamamen karşıydılar. Ancak ABD’ye, o ülkenin ihraç ettiği filmlerine, kültürüne ve hayat tarzına yoğun bir tepki duyulan bir çevrede yaratmaya çalıştıkları entelektüel cephe, Hollywood’un çıkardığı auteurleri görmezden gelemezdi. Alfred Hitchcock tartışmasız olarak temel sinematografik formların mucidiydi ve Howard Hawks ile birlikte sarı sayfaların başat yol göstericisiydi. Onların ve Godard’ın favori yönetmeni Nicholas Ray gibilerinin yanında olduklarını en baştan ilan etmeliydiler. Anne Wiazemsky’ye tutulduktan sonra ilk kez gerçek anlamda siyasallaşan Godard, La chinoise’in (Çinli Kız, 1967) basın gösteriminde durumu şöyle özetler: “Dünya sineması Amerikan endüstrisinin hakimiyeti altındadır. Bu çok doğru saptamaya ekleyecek bir şey yoktur. Şimdi bizim, her şeyi bir yana bırakıp kendi çapımızda, Hollywood-Cinecitta-Mosfilm-Pinewood imparatorluğunun bağrında “iki, üç veya daha fazla Vietnam” yaratma mücadelesinin fitilini ateşlememiz ve hem ekonomik hem de estetik anlamda ulusal, özgür, kardeşçe, yoldaşça ve dayanışma içinde olan sinemalar yaratma mücadelesi vermemiz gerekmektedir.”

Yıllar içinde o sıralar derginin başına geçmiş Rivette’i ve diğerlerini en çok etkileyen Amerikan yapımlarından biri de John Cassavetes filmi Faces (Yüzler, 1968) oldu. İlk dönemlerinde zaman zaman “yaratıcı + konu = eser” formülünden sapıp sadece yaratıcıyı tutan bir bakışa teslim olan ve böylece ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesinin kıyısından dönen Yeni Dalga’nın başarısı üzerinde birleştiği ilk ‘ustasız film’ sayılabilir. Bu cinéma vérité şaheseri, satirik bir çaba içine girmeden ve “Tanrı olmaya heveslenmeden” doğrudan bir anlatı ortaya koyuyordu. Konu alınan Amerikan orta sınıfının ilişkileriydi ve bir noktada başta basmakalıp olarak görülen şeylerin içine sızarak onları olduğu gibi resmetmeye vakıf olabilmişti. Faces bugün bile kendine patlamak için bile alan bulamayan bir sınıfın, nasıl da vasat hayatlarını idame ettirmek için sadece para kazanıp harcamaya odaklanmış -kelimenin en yalın ve acı anlamıyla- tüketicilere dönüştüğünü belki de en iyi anlatabilmiş filmdir.

Cassavetes ABD içinde bir Vietnam’dır ve bu yüzden Rohmer’in dediği gibi “California kıyısını sevmemiz gerekir. Orası kimilerinin bizi inandırdığı gibi kötülük yuvası bir diyar değildir. Orası seçilmiş bir diyardır daha çok.” NBA içinde kurulabilecek en ‘beyaz’ takımı kurup Avrupa basketbolu oynamaya başlayan Rick Adelman da bir Vietnam. (Bunun altında ırkçı bir gizli ajanda yoktu elbette, yalnızca işlerini görebilecek bir İspanyol, bir Karadağlı ve bir Rus buldular.) Ya da her şeyin onun gibi bir ucubeyi yok etmek üzerine kurulduğu anksiyete bozukluğundan muzdarip Royce White. Bazen basketbol da bir dil ve bu dil içerisinde NBA sadece 11 yaşındaki bir çocuğu ele geçirmeye yarayan bir hipnoz aracı değil. 

Cem Pekdoğru, 2012
29 Ekim 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Haziran 23, 2011

Kim Kimi Seçecek?

2011 NBA Draft bu gece New Jersey'de, Prudential Center'da gerçekleşecek. İlk sıralardan seçilmesi muhtemel Türk basketbolcu Enes Kanter'in nereye gideceği de merak konusu. Peki kim, hangi sıradan, kimi seçecek? Cem Pekdoğru tahminlerini yazdı.

1. Cleveland Cavaliers - Kyrie Irving, Duke
Kesinlikle güvenli bir seçim değil, ancak bu sınıfta makul olan Irving'i seçmek. Kimileri Williams'ın daha çok şey ispatladığını savunup, buradan Arizona power forvetinin seçilmesini bekliyor. Williams'ın kolej kariyerinde ispatladığı bir şey varsa, o da top pick malzemesinin yakınından bile geçmediği.

2. Minnesota Timberwolves - Derrick Williams, Arizona
Kahhhnnnnn! Aslında tam öyle değil. Genel menajer David Kahn bu hakkı pazarlamak adına yoğun çalışıyormuş. Gerçi kimi takımların kapısını çalıp olmayacak tekliflerde bulunuyormuş ama bu dünyada 'isteyenin bir yüzü kara' durumu popülerdir zaten. Kimse Kahn tarafından kazıklanmak istemez, bu herhangi bir hatadan daha çok acıtır şüphesiz. Bir yandan da Minnesota'nın bu girişimleri Williams'ın birinci sıradan seçilmesi ihtimaline karşı yürüttüğü söyleniyor. Williams için belli ki birçok takımın ümidi var, o yüzden herkes için sürpriz olacak bir draft günü takası da yaşanabilir. Fakat normal şartlarda Minnesota'nın bu sıradan Williams'ı seçmesi, daha sonra da Michael Beasley veya Kevin Love'ı manasız bir takasla göndermesi beklenir.

3. Utah Jazz - Enes Kanter, Kentucky
Utah hesabı temizledi ve işe sıfırdan başlama eğiliminde. Her ne kadar adları daha önce All-Star tartışmaları için geçmiş olsa da, Al Jefferson ve Devin Harris'in bir yeniden yapılanma sürecinde elde bulundurulması istenecek oyuncular olmadığını düşünüyorum. Kevin O'Connor da takımda dokunulmaz bir oyuncu olmadığına dair yaptığı son açıklamayla beni desteklemiş. Ben en azından Paul Millsap'i bir kenara ayırırdım, yine de bu beni 5 numara olarak kullanacağım Enes'i seçmekten alıkoymazdı.

4. Cleveland Cavaliers - Jonas Valanciunas, Litvanya
Hem Enes'in, hem de Williams'ın tahtadan silinmesiyle Cleveland'ın bu hakkı Knight'ın olası talipleri için pazarlayabileceğini düşünmek çok abes değil. Dönem dönem bu gece Cleveland adına karar vereceklerin Valanciunas'ı yetenek olarak Enes'ten yukarıda konumlandırdıklarını okumuşken, sadece gelecek sezon oynama ihtimali tehlikede diye geri adım atmaları hayli saçma geliyor. Ne yani, bu sene hazır bir parça alınca şampiyon mu olacaksınız? NBA'de bir sezonluk bir beklemeden çekinmesi gereken en son takım olabilir Cleveland. Seviyorsanız seçin bence. Zor bir kontrat ama geçmişte oyuncu istediği takdirde bu kontratların çok kolay bozulabildiğini gördük. Okuduklarıma göre de 2012-13 sezonunda oynaması tehlikede değil.

5. Toronto Raptors - Brandon Knight, Kentucky
Toronto belki de franchise tarihinin en yerinde kararlarından birini alıp Dwane Casey'yi başa getirdi. Sam Mitchell ve Jay Triano sonrasında esaslı bir yükseltgenme. Hala şampiyonluk rüyaları görmesi çok uzak bir takımdan bahsediyoruz. Hatta "Önümüzdeki 30 yılda hangi takım şampiyon olamayacak?" bahsi açılmıştı bir yerde. Ya da geyikti. Yine de başlamak için güzel bir hamle. Takıma oturtacağı savunma karakteri için zaman kaybetme lüksü yok, çünkü kariyerinin geri kalan kısmında hiç savunma yapmamış bir sürü oyuncu var. Knight doğrudan bu amaca hizmet etmiyor ancak pas geçilemeyecek kadar büyük yetenek olarak ellerine kaldı bu senaryoda. Onlar da pas geçmeyeceklerdir.

6. Washington Wizards - Jan Vesely, Çek Cumhuriyeti
Dün Max Ergül'ün açıklamalarını dinledikten sonra bu draft sonucunda Washington'ın Enes'in yeni adresi olacağını düşünmeye başladım. Bir garanti aldıkları açık, Enes de orayı istiyor. Flip Saunders'ın yerine John Calipari'nin geçmesi de an meselesi herhalde. Saunders ile başarıya gitmeleri de Calipari'nin repütasyonuna yeni boyut katar. Enes için Wolves'un hakkına göz diktiklerini düşünüyorum. JaVale McGee ve #18 paketiyle işi halletmeye çalışacaklardır, olmazsa teklifi yükseltip bu sırayı sunacaklarından emin değilim. Bir ihtimal Washington bu seçimi başka bir takım için yapıyor olabilir. Kendileri için seçerlerse Vesely'den gördüklerini beğenmişe benziyorlar bu yüzden Leonard'ı seçmelerinden daha olası.

7. Sacramento Kings - Kemba Walker, Connecticut
Maloof Biraderler'in ortalığı karıştıracakları yer burası. San Antonio'nun bu sıra için Tony Parker'ı önerdiği dedikodusu ajansımıza son düşenlerden. Sırtı konusunda red flag söylentileri dolaşan Biyombo, Buford-Popovich ikilisinin beğenecekleri tarzda bir eleman olabilir. Sacramento'nun ilk beklentisi oyun kurucu pozisyonunu, Tyreke Evans'ın stiline uyum gösterebilecek tarzda bir oyuncuyla kapatmak. Raymond Felton için bastırdıklarını okuyoruz, ihtiyaçlarını bu zayıf draft yerine FA pazarı yoluyla doldurmak istemeleri mantıklı. Tahminim bu sıradan seçilen oyuncunun soluğu başka bir takımda alacağı yönünde. Geri kalan her şey için Kemba Kart.

8. Detroit Pistons - Kawhi Leonard, San Diego State
Tristan için de hisler beslediklerini biliyorum. Ancak Greg Monroe'nun yanı için çok yakışıklı bir parça olmayabilir. Hiçbir oyuncuyu John Kuester dönemindeki performasıyla yargılamak istemem ancak Austin Daye'in yakaladığı fırsatlarda çok istikrarsız bir görüntü çizdiği ortada. Bir süredir gün sayan Tayshaun Prince'i de hesaba katarsak, 3 numara pozisyonunun öncelikli ihtiyaç noktası olduğunu düşünebiliriz. Leonard'ı seçerler, bu sıradan daha kötüsünü de yapabilirlerdi.

9. Charlotte Bobcats - Bismack Biyombo, Kongo
Larry Brown dönemi sonrası sendromları atlatma peşindeki bir başka takım, bu sıradan kötü bir seçimi daha kaldıramayabilirler. 9. sıra seçimiyle franchiseın kaderini değiştirmek istiyorlarsa bu doğru sene değil. Yine de hemen katkı sağlayacak bir oyuncuya ihtiyaç duyuyorlar, bu sebeple risksiz bir seçime gitmeleri daha makul karşılanabilir. Her ne kadar koçluğa Paul Silas'ı, genel menajerliğe de Rich Cho'yu getirerek geçmişin izlerini silme konusunda fena olmayan bir adım atmış olsalar da Bobcats’e uyan Biyombo'yu bulmuşken sorgusuz sualsiz üzerine atlamaları. Sonra Biyombo'nun sakatlıklar nedeniyle Diop kadar bile oyuncu olamaması. Kaderlerinin değişip değişmediğini göreceğiz.

10. Milwaukee Bucks - Jimmer Fredette, BYU
Geçen hafta boyunca pazarlandığı konuşulan bir seçim daha. John Hammond'ın takımın temel parçalarından memnun olduğu ve geçen seneki başarısızlığı sakatlık belasına atfettiği konuşuluyor. Geçen yaz elde gerçekten iyi bir çekirdek varken yapılan hamlelerin birinden dolayı pişmanlık duyuyorlar ve Corey Maggette'nin kontratını itelemek en büyük hedefleri. Ancak bu sırayı kullanma konusunda da hiç hevesli değiller. İddialardan biri de Utah'ı geride bırakmak için Indiana'ya Brandon Rush karşılığında verebilecekleriydi bu sırayı. Aşağıda Fredette'i isteyen birçok takım var. Kişisel sebepler. Bazıları yeteneğine de inanıyor olabilir gerçekten.

11. Golden State Warriors - Klay Thompson, Washington State
Daha önce ikinci turun başlarından gitmesini beklediğim Klay'in buralara kadar çıkmasının baş sorumlusu, lokavt kokusunu alıp erken profesyonellik kararlarından vazgeçen önemli yetenekler pek tabi. Yine piyasasını yükseltenler içinde Golden State’e danışmanlık yapmaya başlayan Jerry West de var. Yeni koç Mark Jackson'ın da yorumculuk kariyerinden bir çıkarım yapmamız gerekecekse, takas edilme ihtimali konuşulan Monta Ellis gibi hücumun büyük bir kısmını üstüne yıkabileceği bir oyuncuyla devam etmesi beklenebilir fakat belli ki karar mekanizmasında hiçbir zaman ilk söz sahibi olmayacak. West çok ağır blöf yapmıyorsa, Klay'in seneye de Pasifik'ten çok uzaklaşmayacağını öngörebiliriz.

12. Utah Jazz - Chris Singleton, Florida State
Utah yeniden yapılanmaya girerken, en derin boşluk kanat pozisyonunda gözüküyor. 2 numara için düşünebilecekleri Burks gibi yakışıklı bir isim de hala seçilmiş değil, ancak sözleşmesi sona eren Kirilenko'nun görevleriyle donatılabilecek ve Gordon Hayward'ın yanına iyi gidecek savunmacı bir 3 numara da iş görür. Fredette ihtimalini kovalayabilirler yine de.

13. Phoenix Suns - Tristan Thompson, Texas
Aslında Burks'ün tahtada daha aşağı kaymasını istemiyorum. Genel menajer olsam çok özel durumlar dışında ihtiyaca göre değil, yeteneğe göre seçim yapardım. En kötü ihtimalle elinde takas malzemesi olarak tutarsın. Ama NBA'de işler böyle yürümüyor. Vince Carter'ın salıverilmesi gündemde. Bu hareketten sonra dahi Jared Dudley, Grant Hill, Mickael Pietrus ve Josh Childress'tan oluşan, yeniden yapılanma yolunda bir takım için hayli kalabalık bir 2-3 rotasyonu kalacak. Bu yüzden de Tristan'la güvenli bir tercih yapabilirler. Lon Babby de hiçbir şekilde Nash-Gortat ikilisinin takasa açık olmadığının altını çizdi.

14. Houston Rockets - Nikola Vucevic, USC
Uzun portföyünün sınırlı olduğu bu sınıfta, Karadağlı ismin piyasasının artması şaşırtıcı değil. Yöneticiler bir kumar oynayacaksa, bunun en azından bir uzun kazanmak için olmasını tercih ediyorlar. Houston'ın ihtiyaçları da bunu gerektiriyor. Yao Ming’le ne yapacakları belli değil. Chuck Hayes bile özlenebilir yuvadan uçacak olursa. Daryl Morey'nin yine uzun rotasyonu konusunda umutsuzluğa kapıldığı birer günde takıma getirdiği Hasheem Thabeet ve Jordan Hill de henüz kimseyi ikna etmiş değil. Esaslı yeteneklerin çoğu kapılmışken böyle bir tasarrufta bulunabilirler.

15. Indiana Pacers - Alec Burks, Colorado
2-3 rotasyonlarına yeni bir parça istiyorlar. Şanslılar ki Burks hala seçilmemiş.

16. Philadelphia 76ers - Marcus Morris, Kansas
Bu kadar gürültüden sonra Andre Iguodala seneye geri dönecek gibi görünmüyor, yerine ikizlerden SF hamuru olanı oturtabilirler. Bence işler yolunda gitmez ve Marcus yıllar sonra iyi bir kolej oyuncusu olarak hatırlanır.

17. New York Knicks - Marshon Brooks, Providence
Jonny Flynn için Toney Douglas'ı önerdiklerine göre -belki biraz da sakatlık sebebiyle- FSU mezunundan ümidi kesmişler. Oraya Brooks'u oturtabilirler, Mike D'Antoni sisteminde de bayağı top gelecektir.

18. Washington Wizards - Jordan Hamilton, Texas
Kadroda herkese yetecek kadar yer var: Best Player Available.

19. Charlotte Bobcats - Kenneth Faried, Morehead State
Pota altına takviye yapma motivasyonlarından bahsetmiştim. Biyombo yetmediyse Faried'i de getiririz.

20. Minnesota Timberwolves - Donatas Motiejunas, Litvanya
Sofrada yeni bir boğaza yer yok: Project Pick.

21. Portland Trail Blazers - Reggie Jackson, Boston College
21. sıra çok tatmin edici durmuyor, ancak guard yedeği bulmak için iyi bir yer. Ben Morris'i daha çok yakıştırıyorum ama workoutları iptal eden Jackson'ın garanti aldığı takımın Portland olması da aklıma yatıyor.

22. Denver Nuggets - Markieff Morris, Kansas
Dövmeleri bile aynı olan ikizinden daha çok seviyorum bu herifi. Masaya koydukları NBA'de hiçbir takımın elinde bulundurmayı dert etmeyeceği şeyler, Denver'a da gider.

23. Houston Rockets - Iman Shumpert, Georgia Tech
Bu elemanda çok korkutucu bir Quinton Ross kumaşı görüyorum. Pis işleri yapan bir combo guard Houston'ın işine yararmış gibi, ama Iman'ın doğru isim olduğundan bayağı şüpheliyim. (İlk yapan ben olayım istedim: "Temizlik Iman'dan gelir!")

24. Oklahoma City Thunder - Tobias Harris, Tennessee
Bir anda herkes söz birliği etmişçesine önce Mirotic'i, sonra da Singler'ı yazmaya başladı OKC için. Jeff Green'in rolünü dolduracak birini henüz almadılar, buradan onu bulmayı hedefleyebilirler.

25. Boston Celtics - Tyler Honeycutt, UCLA
Los Angeles çocuğu Boston'da yapabilir mi? En son örnek Paul Pierce galiba, neden olmasın?

26. Dallas Mavericks - Jeremy Tyler
Şampiyonun kadrosu hayli sıkışık gibi, ancak yeni bir uzuna hayır demeyeceklerdir. Liseyi bırakıp top oynamak için önce İsrail'e, oradan da Japonya'ya geçen bu ilginç hikayeli çocuk beklentileri aşarsa yeni yapılanmaya taşınan bir parça da olabilir.

27. New Jersey Nets - Josh Selby, Kansas
11-20 arasından hiç oyun kurucu gitmemiş, çünkü ilk beş oyun kurucusu olabileceğine güvenilen hiç kimse yok oralara kalan. Deron Williams'a yedek olarak bu problem çocuğu düşünebilirler, tutarsa o gittikten sonra da kullanılabilir ama zor.

28. Chicago Bulls - Darius Morris, Michigan
Oyun kurucu yedeği mi istiyorsunuz? Alın size oyun kurucu yedeği, sonra Indiana'ya takas edersiniz.

29. San Antonio Spurs - Nikola Mirotic, İspanya
"San Antonio buradan yetenekli Avrupalı seçer" algısı beni de esir aldı. Çocuğun gelmek istediğini varsayarsak, kapanın elinde kalacak bir yetenek ama cidden...

30. Chicago Bulls - Kyle Singler, Duke
Chicago içindeki inanılmaz şutör guard boşluğunu 28. ve 30. sıralardan giderebileceğini düşünecek kadar iyimser değildir muhtemelen. Bu haklarını para karşılığında devretmelerini bekliyorum, alanın da yüreği Singler'ın ikinci tura düşmesine elvermez.

Ocak 28, 2011

Landry Fields #6 - New York Knicks, Şutör Guard


Lige giriş yaparken Yılın Çaylağı ödülü için olağan şüpheliler sayıldığında Blake Griffin, John Wall, DeMarcus Cousins ve Evan Turner gibi isimler en büyük ilgiyi görenler oluyordu. Bu listeyi daha aşağıya sürükleyenler de vardı elbette, fakat Kasım ayında Doğu Konferansı’nın en iyi çaylağı seçilecek oyuncunun farkında olan pek fazla kimse yoktu. Landry Fields yeni Knicks takımının beşinde yer aldığı 19 maçı 10.8 sayı, 7.1 ribaund, 1.6 asist ile tamamladı. Evet, bir 39. sıra seçimi için korkunç rakamlardan bahsediyorum. (1)

Fields’ın ikinci turdan seçilmiş bir oyuncu olarak, New York gibi bir cadı kazanında ilk günden itibaren bu istatistikleri yakalamasının arkasında bir hile olduğunu söyleyebiliriz belki. Kolejde dört sene geçiren Fields 22 yaşında, yani sınıfının en “yaşlı” oyuncularından. Fakat olgunluğu yalnızca bir sayıdan ibaret değil. Zeka düzeylerinin kaçınılmaz bir getirisi olarak her zaman dalga konusu olan Stanford mezunlarından biri Fields. Hatta 2006 yazında beş yıldızlı liseliler Brook Lopez ve Robin Lopez’in gölgesinde okula kabul edilirken, hayatını basketboldan kazanabileceğinden pek emin olmadığından akademik kariyeri boyunca da oldukça başarılı olmuş. Geçen sezon boyunca saygın bir kolej basketbolu sitesi için karşılıklı oynadığı oyuncuları değerlendirdiği bir blog yazmış, aktif kariyeri sonrası hayatını koçluk üzerine kurma kararı almış bir İletişim mezunu bahse konu adam. Her yeni röportajını okurken, monitörden akan zeka pırıltılarına engel olmak mümkün değil.

İlk iki senesinde, savunmacılarından Lopez biraderlere giden yardımları cezalandırmak dışında bir görevi olmayan Fields son iki senesinde daha büyük roller almaya başladı. 2008 yazında eski bir Duke efsanesi olan Johnny Dawkins’in göreve gelmesi, Fields için büyük bir kırılma noktası oldu. Önce Lawrence Hill’in yanında iyi bir tamamlayıcı haline gelen Fields, senior senesinde ise işlerin kontrolünü tamamen ele aldı. Daha ziyade bir şutör guard olarak götürdüğü sezonu 22 sayı ve 8.8 ribaundla tamamlayarak, zayıflayan Pac-10 konferansının her iki kategoride de en iyisi olmayı başardı. Yani ribaund konusundaki istisnai meziyetleri doğu yakasındakiler için yeni bir tecrübe olsa da, California ahalisi için bu sürpriz değil.

Fields’a Knicks’teki başarısının sırrı sorulduğunda, birlikte çalıştığı isimler için şükran duyuyor ve onun gibi gençlere ne olursa olsun akademik kariyerlerini boşlamamalarını öğütlüyor. (2) Her zaman doğru yerde olmayı bilen ve Mike D’Antoni’nin muhtemelen sahada yanlış bir tercih görmeyi beklediği son isim haline gelen Fields için bu akademik kariyer belki de dediği kadar önemlidir. Kasım ayındaki %55.8 şut yüzdesiyle yine tüm NBA guardları arasında ikinci sıraya oturmasında, kusursuz bir bilekten ziyade doğru çalışan bir beynin önemi daha büyük anlaşılan. (3)

(1) Bu 7.1 ribaund aynı zamanda Kasım ayında Tüm NBA’de bir guardın ulaşabildiği en yüksek ortalamaydı.
(2) Dawkins başta olmak üzere tüm koçlarına sık sık saygı duruşunda bulunan Fields, draft öncesi dönemde birlikte çalıştığı eski Arizona efsanesi ve Tuborg Pilsener oyuncusu Miles Simon ile bugünlerde Bornova Belediyesi’nde oynayan Michael Roll’a da değinmeyi ihmal etmiyor.
(3) İlk sırada bulunan Tony Parker, Fields’ın aksine oyununu penetre üzerine temellendiren bir oyuncu ve bu şut yüzdesine ulaşması nispeten daha normal olarak algılanabilir.

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

30 TAKIM 30 HEDİYE



Türkiye’de bile caddeler 40 gün öncesinden havalı ışıklandırmalarla süslenmeye başlıyorsa, bizden beklenen fazla sorgulamadan Christmas ruhuna ayak uydurmamız herhalde. Bunu yapalım ve NBA’deki genel menajerlerin yeni yılın ilk sabahında yastıklarının ucunda nasıl bir hediyeyle uyanmayı hayal edeceklerine dair kafa yoralım. İçlerinde hala büyümemiş çocuklar barındıran -en azından- birkaç yöneticinin varlığından haberdarız, o yüzden böyle hayaller kurduklarını düşünmemiz çok da naif olmasa gerek...


Atlantik

Boston Celtics
Büyük üçlünün geçen seneye oranla bacaklarına birer yılın daha yorgunluğunun bineceği bir sezonda, Kendrick Perkins’in uzun süreli sakatlığı yeni soru işaretlerine yol açarken hiç kimsenin böyle enerjik bir başlangıcı beklemediği kesin. Celtics yeni yıl kapıdayken, ligin açık ara en oturmuş takımı görüntüsünü verdi ve her şey iyi gidiyor. Güney sahilinde çok uç şeyler yaşanmazsa, Rajon Rondo’nun bu hızıyla onları finalden edebilecek tek şey sakatlık faktörü olabilirmiş gibi. Bu bağlamda en düşünceli hareket Danny Ainge’in evine yeni bir leprikon heykelciği göndermek. İrlanda kültüründe bu ayakkabıcı cinleri yakaladığınız takdirde, onları serbest bırakmanız için size üç dileğinizi gerçekleştirme sözü verirler. “Sağlıklı bir Pierce, sağlıklı bir Garnett, sağlıklı bir Allen mümkünse...”

New Jersey Nets
Mikhail Prokhorov’un takımı satın almasının ardından, Jason Kidd sonrası dönemde bürünülen kaybeden takım kimliğinden sıyrılmak için bu takımın bir süperyıldızdan da önce yeni bir eve ihtiyacı olduğu ortada. Şimdilik seyirci çekebilecek yıldızları değil ama seyirci çekebilecek yıldızların sevgililerini takıma katma konusunda yol kat eden Nets (bkz. Kris Humphries-Kim Kardashian, Sasha Vujacic-Maria Sharapova ve hatta Jay Z-Beyonce Knowles ilişkileri) Brooklyn’e taşınma işlemini de gerçekleştirirse birçok yıldız için daha cazip bir takım haline gelecektir. Hem spor dünyasında son dönemde patlak veren John Terry ve Tony Parker skandallarını da hesaba katarsak, yukarıda saydığımız isimler gerçekten heyecan verici olabilir. Burada biraz daha cömert davranıp, tüm takıma birer Brooklyn bileti hediye ediyorum. Yalnızca gidiş.

New York Knicks
Şu dönemde NBA’in asparagası en çok seven medyasında manşetleri Carmelo Anthony süslüyor, fakat sezon ilerledikçe işlerin rayına oturduğu takım için ideal eklemenin Melo olacağı hayli şüpheli. Donnie Walsh çıkan çatlak sesler arasında bir Mike D’Antoni takımı için doğru parçaları bir araya getirmeyi başardı. Yazın bunları söylerken, David Lee’yi yok pahasına bırakmayıp Turiaf-Randolph-Azubuike üçlüsünü takıma dahil etmesini de çok iyi bir hamle olarak değerlendirmiştim. O grupta beklediğim mental kararlılığı gösteremeyen Anthony Randolph’ün yarattığı hayal kırıklığına rağmen, 39. sıradan seçilen akil adam Landry Fields yıllarca anlatılacak yeni bir draft başarısı anlamına gelebilir. Hal böyleyken yazın NY medyası tarafından doğranan Walsh’a iki kişilik bir Mauritius tatili hediye ediyorum, yengeyle biraz stres atarlar.

Philadelphia 76ers
Sezon öncesi tahminlerimde son sıradan play-off adayı gösterdiğim takımda, Elton Brand’in yeni koçla birlikte gösterdiği canlılık emarelerine rağmen henüz o denli bir silkinme yaşanabilmiş değil. Ed Stefanski şu sıralar her gece yatmadan önce Tanrı’dan, Noel Baba’dan ya da Cübbeli Ahmet Hoca’dan takımın sözde franchise oyuncusu Andre Iguodala için bir talip diliyordur muhtemelen. Bir an önce kavuşurlar da Philly’de tribünler yeniden dolar, güneş yeniden açar umarım. Üzerinde bunların yazacağı bir tebrik kartından fazlası çıkmayacak bu sene de Sixers’a benden...

Toronto Raptors
Doğum günlerinde ya da bunun gibi özel günlerde kitap hediye edenler, hep en sıkıcı arkadaşlar olmuştur. (Yahu bir de elinde “Olasılıksız” ile çıkagelenler oluyor. “Abi çok güzel bir kitap, bana da bir arkadaşım önermişti” falan...) NBA’de pastadan büyükçe bir dilim alması hiçbir zaman mümkün gözükmeyen bir takımı yönetiyor Bryan Colangelo, çok kolay bir iş değil. Son yıllardaki tartışmaya açık hamlelerine rağmen, babasına hürmeten onu rahat bırakıp kenar yönetime geçelim. 2010 yılına girerken Toronto’da takımın savunma yoksunu görüntüsünün Jose Calderon, Andrea Bargnani, Hidayet Türkoğlu ve hatta Chris Bosh gibi oyunculardan kaynaklandığını söyleyenler göze çarpıyordu. Bugün Hidayet ve Bosh artık Kanada’dan çok uzakta, Calderon sezona yedekte başladı ve artık takımın birincil planlarına dahil değil. Bargs ise bu noktaya gelmesi fazla uzun zaman alsa da en azından ribaund çekmeyi öğrendi. Ama takım hala maç başına 2346 sayı yemeye devam ediyorsa, Toronto’nun çocuğu Jay Triano da bazı eleştirilerin adresi olmalı. Çok yoğun bir düşüncenin sonucu değildi ama kendisine hediyem Turan Oflazoğlu’nun oyunu “Sokrates Savunuyor” olacak. “Hocam Sokrates hala savunuyor, senin takımının bu hali ne” yazacak iliştirdiğim kartın üzerinde. Zahmet edip okursa yararlı sözler var içeride: “Halkını karanlıktan çıkarmaya çalışmayanı, daha koyu karanlıklar boğar sonunda.”

Merkez

Chicago Bulls
Derrick Rose sezona yazın emin olamadığımız o gelişimi gösterdiğini bağırırcasına başladı. Orta mesafe şutu artık daha güvenilir, dışarıdan da neredeyse iyi bir şutöre dönüşmüş durumda. Bunun yanında “Maç sonunda kimin eline bakmayı tercih ederdiniz” sorusu için popüler bir cevap olacakmış gibi gözüküyor Rose. Gülün dikeni kontenjanından hala savunmada limitlerini zorlamasını sağlayacak bir efor göstermediğini ekleyebiliriz, fakat her şey güzel. Joakim Noah -sağlıklı olduğunda- ligin en iyi uzun savunmacılarından biri olduğunu ispat ederken, Carlos Boozer bile -henüz kontratının ilk senesinde olmasına rağmen- bir sakatlıktan beklenenden erken dönerek kişisel tarihinde bir ilke imza attı. Luol Deng güzel, Boğaz güzel, rakı güzel, ben var yine gelmek. Geldiğimde görmek istediğim tek şey 2 numara pozisyonundaki gelişme olurdu. Ronnie Brewer neredeyse tüm sayılarını smaç ya da turnikeler üzerinden bulan bir adama dönüştü, Kyle Korver ise bir Tom Thibodeau takımı için kabus seviyesinde bir ayak çabukluğuna sahip. Anahtar teslim çalışmıyoruz, onların da dilek listelerinin en tepesine “Keith Bogans’tan daha yakışıklı bir 2 numara” yazıp iyi şeyler umalım.

Cleveland Cavaliers
Harvard Üniversitesi’nin konuya ilişkin araştırmalarına çok hakim değilim, fakat ayrılık sonrası sendromu için en güzel yöntem çikolata sanırım. Endorfin salgılanmasını hızlandırdığı falan söylenir. Aslında Cleveland ahalisi şu sıralar LeBron James’i ‘tüm kötülüklerin vücut bulmuş hali’ olarak lanse etmekte ve onu dalgaya almaktan hala zevk alıyor gibi gözüküyorlar. Tecrübeyle desteklenen klinik görüşümü merak ederseniz, şu anda Ohio için de normal kronoloji seyrediyor. Askerlik günlerinin bitmesini iple çektiğimiz Sedat Koç’un benzetmesiydi yanılmıyorsam: Kız arkadaşınızın sizi terk ettiğini ulusal kanala çıkıp canlı yayında açıkladığını hayal edin. İlk reaksiyonunuz çok büyük bir hayal kırıklığı olsa da, dışavurduğunuz şey katıksız bir öfkeden ibarettir. Cavaliers taraftarı da şu anda o öfkeden besleniyor, fakat en büyük skor ümidi Mo Williams olan bu takımı izledikleri her gün öfke yerini o asli duyguya -yani hayal kırıklığına- bırakacaktır kademe kademe. Sonra sarhoşken aranılacak ilk numara da The Chosen One olacaktır. Bu süreci yumuşatmak için çikolata güzel bir yardımcı, size benden kocaman bir çikolata şelalesi.

Detroit Pistons
Bunu geçebiliyor muyuz? Hayır, cidden. Noel Baba olsa, eminim o da aynı şeyi yapar ve Joe Dumars’ın kulağına şöyle fısıldardı: “Çok kötü bir çocuk oldun Joe, sana bu yıl hediye yok.” 2004 yılındaki o efsanevi beşin üç önemli parçası hala bu takımın kadrosunda. Bunların yanına geçen sene transferleri ‘imza şov’ olarak sunulan Gordon-Villanueva ikilisini, uğruna Chauncey Billups’ın feda edildiği -Detroit basketbolunun gelecekteki yüzü- Rodney Stuckey’yi de ekleyin. Zamanında bu ligin çehresini değiştirmesi umulan Tracy McGrady de var elbette. Karşınıza 24 galibiyet alması şüpheli, takım kimyası açısından ligin gördüğü en sorunlu ikinci takım olabilecek bir paket çıkıyor. (Portland Jail Blazers tecrübesi hala unutulacak gibi değil.) Dean Smith tedrisatından çıkma son NBA koçu John Kuester’ın bir fark yaratmasını beklemek de fazlasıyla iyimser. Hala hediye istiyor musun?

Indiana Pacers
Birinci isim olduğu bir takımı en yukarıya çıkarabileceğinden emin olmadığım Danny Granger, potansiyelini gerçekleştiremeyecek uzunlardan biri olacağını öngördüğüm Roy Hibbert ve bu takım için fazla eski kafalı bulduğum Jim O’Brien ile başladıkları sezonda, tüm bu endişelerimi haksız çıkarabilecek bazı performanslar gösterdiler. Bu yolun sonunun gül bahçeleri olacağını iddia etmek için henüz çok erken, fakat Indianapolis seyircisinin ümitlenmek için artık daha çok sebebi var. Granger’dan beri -Hibbert’ı da bu gelişimi sonrası bir istisna kabul etmeliyim- hep kötü draft seçimleriyle dikkatimi çekmiş Indiana’da bu sene de o alanda gidişat kötü. Paul George sınıfının Damion James ile birlikte en dağınık adamı. “Born Ready” lakabıyla çocuk yaşta ünlenen Brooklyn efsanesi Lance Stephenson’ı kız arkadaşını merdivenlerden itip hastanelik ettikten sonra takip etmeyi kestim. Diğer seçim de Magnum Rolle zaten. Oyuncuyu izleyenlerin çok önceden uyardığı ölçüde bir hayal kırıklığı olma yolunda emin adımlarla ilerleyen bir Tyler Hansbrough da var. Türkiye’deki Pacers taraftarları içinde bile kolej basketbolunun ciğerini bilen arkadaşlar var, Larry Bird’e bu gençlerin özgeçmişini bırakıyorum.

Milwaukee Bucks
John Hammond’dan çok fazla bahsetmeyeceğim. Yazın yaptığı alışveriş sonrasında değerli parçalar alsa da bu hamlelerin, harcadığı paranın karşılığını vermeyeceği birçok yerde dillendirildi, ben de buna inanıyordum. Zaman da bu insanları haksız çıkarmışa benzemiyor. Geçen sene üst düzeydeki takım kimyasından artık pek bahsedemiyoruz. Corey Maggette, John Salmons, Carlos Delfino, Drew Gooden ve Brandon Jennings gibi sürekli kendi skorunun hesabını tutan oyuncularla takım bütünlüğünü korumanın ve bir yerlere gitmenin hiç kolay olmadığının defaatle deneyimlendiği bir ligde imkansızı deniyorlar. Sihrimi konuşturup Ersan İlyasova’ya uzaklarda yeni bir başlangıç şansı verebilecek bir takas ayarlardım hemen. Takımda özel hayranı olduğum bir diğer ismi, maskot Bongo’yu da pas geçmezdim.

Güneydoğu

Atlanta Hawks
Yeni yılda ne istiyor olabilirler? Orta düzeyde bir takımdan orta düzey beklentiler duyan, fakat bunu yaparken bazı oyunculara gereğinden fazla maaş bağlayarak takımı eksik olduğu alanlarda geliştirme fırsatını tepen bir yönetimden bahsediyoruz. Böyle bir takıma en uygun hediyeler yeni bir kazak, parfüm, çerçeve ya da ne bileyim Noel ruhuna uygun kırmızı bir iç çamaşırı falan olabilir. Umarım saat gece yarısını vurduğunda hayallerindeki orta düzey kızla öpüşüyor olurlar. Bakın, kırmızı çizginin çok ötesinde konuşuyorum.

Charlotte Bobcats
Kariyeri boyunca tartışılan yöntemlerine rağmen kısıtlı kadrolardan üst seviyede verim almayı beceren, kimilerine göre efsane statüsüne çoktan ulaşmış bir koç Larry Brown. Fakat Brown’ın devraldığı takımların gelişimini mercek altına alırsanız, bu beklentiler üstü derecelerin yalnızca yalancı başarılar olarak kaldığı örneklerin sayısı da az değildir. İşte bu örneklerde Brown şehri terk ettiğinde arkasında bıraktığı görüntü tamamen bir enkazdır. Bunu tetikleyen başlıca etkenler, bütçe kullanımı konusunda verdiği yanlış tavsiyeler ve yatırım yapmayı seçtiği oyuncuların tepetaklak giden kariyerleridir. Buradaki macerasının sonunun da bu olacağına dair endişelerim var, North Carolina ahalisi güzel günleri getirecek kişiyi kenarda ararken gözlerini biraz kaydırıp gerçek efsaneyi görmeliler. Oyunculuk sonrası kariyeri bugüne dek bir başarısızlık abidesinden ibaret olsa da, Michael Jordan evi olarak gördüğü şehrin takımıyla birlikte kazanmak için her şeyi yapacaktır. Bu üst düzey rekabetçi ruhu tanımak isteyenlere yol gösterecek kitap, aynı zamanda yılbaşı hediyem de: “For the Love of the Game”.

Miami Heat
Yeni toplanan ve çevresinde gereğinden büyük bir beklenti bulutu yaratılmış bir ekip için en zor dönemde, ters fikstürün de etkisiyle alınan birkaç mağlubiyet sonrasında sabırsız bir kesim Erik Spoelstra’ya gün biçmeye başlamıştı bile. Pat Riley’nin sezon sonuna kadar benche ineceğinden şüphe etmeyenlerin aksine, ben Filipin orijinli koçun yakın bir gelecekte görevden ayrılmayacağını düşünüyorum. Belki şu anda bocalıyor olabilir ve takım üzerinde beklediğim ölçüde deneysel hareket etmediğini de hayal kırıklığıyla gözlemliyorum. Fakat hem Riley’nin emeklilik yaşantısını bırakıp, hiçbir şekilde tatmin edemeyeceği beklentilerin altına girmeye yeltenmesi bu kadar zeki bir adam için fazla aptalca olur. Hem de takımdaki alfa karakter Dwyane Wade’in desteğini kaybetmiş gözükse de Spoelstra, CAA başta olmak üzere birçok güç merkezi için bir proje. Bence takımın bundan, bir oyun kurucudan ya da bir uzundan çok ihtiyaç duyduğu şey James-Wade ikilisinin bu zor birlikteliklerinin başarısı için kafa yorması. Belki Udonis Haslem ve Mike Miller’ın iyi dönmesi de önem sırasında bunu takip eder. Uygun gördüğüm hediye -sportif ya da değil- herhangi bir takımın parçası olan herkesin izlemesi gereken kült bir film: “Remember the Titans”. Öyle patlamış mısır eşliğinde izlenebilecek bir film değil, İç Savaş’ın hatıralarının canlı olduğu ormandaki sahneyi kaldırabilirlerse birçok şeyi başarabileceklerine delalettir.

Orlando Magic
Yazıyı Otis Smith büyük çaplı Noel alışverişine çıkmadan önce kafamda tasarlarken, şöyle bir hediyede karar kılmıştım: “Bugünlerde Noel ruhunu bozan tek şey Rashard Lewis’in dönüştüğü şey. Takımın en çok ücret alan oyuncusu olduğu gerçeğini (bu sene için 19.6 milyon dolar) bir kenara koyalım, şu anda sahada kalmayı Brandon Bass kadar bile hak etmiyor. Hatta Derrick Coleman’ı yüz nakliyle Shard’a benzetip, onu oynatsalar bundan kötü olamaz. Elbette bunu “Face/Off” seviyesinde bir tıbbi bilgiyle başarabilmek kolay değil, orada da imdada ben yetişiyorum.” Buna gerek kalmadı ve yapılan takasla Lewis başkentin yolunu tuttu. Birçokları takıma geri kazandırılan Hidayet Türkoğlu ve Jason Richardson’ın önemli artılar katacağında fikir birliğine varmış durumda, fakat diğer takas için yaygın kanaat Smith’in aceleci davrandığı yönünde. Zira Magic temelde NBA’in en kötü ikinci kontratından kurtulurken, karşılığında ligin en kötü kontratıyla birlikte Gilbert Arenas’ı aldı. Kimse Arenas’tan sakatlıklar öncesi günlerine dönmesini beklemiyor, fakat bu kumarın tutması için herkes onun rolüyle barışık bir veterana dönüşmesini dilemeli.

Washington Wizards
Gilbert Arenas’a sakatlık süreci henüz devam ederken verilen o akıllara zarar kontratı, nispeten daha kabul edilebilir bir başkasıyla değiştirdiler. Yani kulübün bacasından içeri giren bizden önce Otis Smith oldu ve takıma hediyesini verdi. Öte yandan takımın kurtuluşu olması beklenen yağız delikanlı, lige hızlı girişinin ardından sık sık maç kaçırmasıyla S.O.S. veriyor. Sezonun ilk ayı geride kaldığında sol bilek, sol ayak ve sağ diz sakatlıklarının her birinden maç kaçırarak oyununun en çok yönlü boyutunu gösteren John Wall için alternatif tıp yöntemlerine başvurmaları gerekiyor. Şöyle nefesi kuvvetli bir hoca önerebiliriz.



Kuzeybatı

Denver Nuggets
Carmelo Anthony’nin takasını isterken şımarık bir çocuğa dönüştüğü, Kenyon Martin’in yeni sözleşme alamamasına etik dışı bir tepki verip sakatlık sürecini kasten geciktirdiği bir ortamda Chauncey Billups gibi ‘winner’ bir karakter bile şalter indirdi. George Karl’ın sağlık durumu iyiye gidiyor ama aksine takımdan yayılan hastalıklı havayı hissetmemek mümkün değil. Bu durumda Ty Lawson ve Arron Afflalo gibi oyuncuların seviye atlaması ya da çaylak Gary Forbes’un geçen sene Joey Graham’den alınan katkının bir benzerini sağlaması iyi niyetli çabalar olarak kalıyor. “Remember the Titans” filminin bir kopyasını da onlara ulaştırmayı düşündüm önce, ama bunun da yeterli olmayacağı çok açık değil mi? Ben de olayın mesaj verme misyonundan çıkıp, güzel insan Chris Andersen’ın köpeğine Knox ismini verecek kadar sevdiği “Natural Born Killers” filminin Director’s Cut versiyonunu hediye edeyim. Ne kadar izlerseniz izleyin, yeteri kadar izlemiş sayılamayacağınız bir film nihayetinde.

Minnesota Timberwolves
Darko’ya özgürlük! David Kahn’ın pas yeteneğine yaptığı tarzda bir güzellemeye girişmeyeceğiz ama bir Lakers maçında Pau Gasol’ü oyunun her alanında sürklase ettikten sonra başlattığı yürüyüşü takdir etmek lazım. Biraz Sırp lobisiyle, bolca da Joe Dumars sosuyla tarihin en güçlü sınıflarının birinde ikinci sıradan seçilmesi onun suçu değildi. Hiçbir zaman çok iddialı olmamıştı, kimseye çok yetenekli olduğunu söylemiyordu. Hatta doğru dürüst İngilizce bile konuşamıyordu. NBA’in süslü dünyası için mutlak bir yabancının infazını izlediğimiz onca yılın ardından, sezona paslı bir giriş yapmış olmasına rağmen 10 sayı, 6 ribaund, 3 blok istatistiklerine uzanmış durumda. Ve sahiden de Kevin Love’ın yanında Al Jefferson’dan çok daha iyi duruyor. Hediyem bu, Darko’ya özgürlük!

Oklahoma City Thunder
Yılbaşı çekilişi için tam bilet veriyorum onlara. 2007 sınıfıyla ilgili yazımda da ölü sezonda kendilerini bekleyecek ikileme değindim. Jeff Green’le devam etmeleri, daha acil bir eksik gibi duran uzun hücum tehdidi açığını doldurmalarını imkansız kılacak gibi gözüküyor. Jerry Buss’ın her yıl gözünü kırpmadan 20-25 milyon dolar lüks vergisi ödediği bir ortamda, limitleri çok yukarıda olan kadrosunu korumakta zorlanan bir küçük pazar takımı görmek hoş değil. Belki büyük ikramiye bir başlangıç olur.

Portland Trail Blazers
Hepinizin dayanamayıp en azından bir kere yapmış olduğu espriyi yapacağım ben de. Tamamen benim finanse edeceğim bir İstanbul gezisinde tüm heyet önce Aya Sofya ve çevresini gezecek, sonra birer porsiyon köfte üzerine Tarihi Cağaloğlu Hamamı’na geçip tüm kötü enerjilerini göbek taşının üstünde bırakacaklar. Sağlık ekibiyle ilgili tüm iddialara rağmen, takımdaki sakatlık geçmişi dikkatle incelendiğinde bu iddiaların gerçeği yansıttığını söylemek haksızlık olur. (Örneğin Greg Oden’ın birbirini tetiklemesi mümkün gözükmeyen sakatlıkları üst üste geçirmesi.) Yani o alanda yapılacak bir iyileştirmeden ziyade, işaret ettiğim adres çok daha makul. Herkese de yüksek bütçeli Hollywood filmi, leprikon heykelciği falan hediye edilmez. Biraz toprağımızın adamı olalım...

Utah Jazz
Bu takımda da her şey çok güzel gidiyor. Deron Williams’ın zaman zaman MVP gibi oynadığı bir dönemi üst üste kazanarak geçirdiler. Bunu yaparken eşi benzeri görülmemiş bir geri dönüş serisi de yakaladılar. (Belki Euro 2008’deki Türkiye milli takımı rakip olabilir.) Maçları avans vererek kazanıyorlar, Jerry Sloan’un yıllardır değişmeyen sistemini benimsemiş ve kusursuz biçimde işleten bir oyuncu grubu mevcut, sakatlıklar konusunda da ilk kez bu sene şanslı bile sayılabilirler. Hazır progressive rock efsanesi Pain of Salvation ülkemizi ziyaret ediyorken, onlara da konser davetiyesi verelim. Kulise falan da girebilsinler hatta. Daniel Gildenlöw ile Andrei Kirilenko’yu aynı karede görmek paha biçilemez.

Pasifik

Golden State Warriors
Don Nelson’ın koçluk kariyerini noktalaması ve Chris Cohan’ın takımı yeni bir ortaklığa satmasıyla bir nefes alan Golden State sirki, Stephen Curry ve David Lee gibi yeni yüzlerle yükselmeyi ümit ediyor. Bunun daha yukarılar için yeterli bir yapılanma olup olmadığını zaman gösterecek. Nellie’nin teknik ekibinde -kulağa çok işlevsiz gelen- ‘defansif koordinatör’ göreviyle tanımlanmış yeni koç Keith Smart’ın görünürde savunma niyeti dışında takıma katabildiği pek bir şey yok. Şu anda mutlu kaybedenleri oynamaktalar, fakat ‘mutlu kaybeden’ olmak ile ‘profesyonel kaybeden’ olmak arasındaki çizgi göründüğünden daha incedir. Bunun bilincinde olan koç da ilk beş oyuncularının sırtına ekstra yük bindirmekten çekinmiyor. Bu hıza ayak uydurma süreci ise Monta Ellis dışında herkesi çok zorluyor, görünen o ki. Belki Ellis’in meşhur mopedinden tüm takıma birer tane hediye etmeliyiz.

Los Angeles Clippers
Profesyonel kaybeden demişken... Kurulduğu günden beri bu sıfata en çok yakıştırılan takım oldu Clippers. Her gün kaybetmenin yeni bir yolunu bulabilen Los Angeles’ın ‘öteki’ takımında bu döngüyü kırabilecek bu denli güçlü bir figüre rastlamıyorduk ne zamandır. Blake Griffin’den bahsediyoruz elbette. Müthiş atletizmi, oyun zekası, olgun pota altı hareketleri bir yana Griffin kaybetmeyi hiçbir zaman kabullenmeyen bir karakter. Lakers’a karşı yanında Eric Bledsoe, Brian Cook, DeAndre Jordan gibileriyle sahada olsa bile, geri adım atmayı bilmiyor bu vahşi melez. O her gün bir çaylak olarak aynı iş disipliniyle sahaya çıkarken, kadroda Baron Davis gibi basketbolu part-time iş haline getirmiş birinin bulunması ise büyük enfeksiyonlara yol açmaya gebe. Bu şartlar altında kenarda Vinny Del Negro’yu görmek de pek yardımcı olmuyor. Onlara göndereceğim kartın üzerinde de daha gelişkin birer saha içi ve saha dışı beyni dilekleri yer alacak.

Los Angeles Lakers
Bu sene daha doğru tercihler ve yükseltgenmiş bir şut yeteneğiyle geri dönen Shannon Brown ile yeni eklemeler Steve Blake ve Matt Barnes’ın istikrarlı katkıları birleşince “Killa B’s” (Katil Arılar) tandemini oluşturan Lakers, başarılı ikinci tur seçimlerinin yanında şık bir finansal hamleyle Sasha Vujacic’in kontratından kurtulmayı da bildi. Tüm bu olumlu gelişmeler, saha üzerinde olağanüstü bir başarıyla taçlanmasa da bahar dönemi için herkes umutlu. Tek sıkıntı geçen sezonki şampiyonluğun kilit isimlerinden Ron Artest’in yeni sezonu über-verimsiz bir oyunla açması. Genellikle transfer olduğu takımlarda iyi başlangıç sezonlarını, hayal kırıklığı bir sezonla takip eden Artest’in bu alışkanlığı devam ettirmesi Lakers’ı yüzük yarışında birkaç adım geri itecektir. Onun psikolojisini kendisinden daha iyi bilecek herhangi birisinin çıkacağını sanmıyorum. O yüzden önce Artest’e onu neyin iyileştirebileceğini sorar, sonra en yakın alışveriş merkezine doğru yola koyulurum.

Phoenix Suns
Onlar için de bizden önce davranan isim yine Otis Smith oldu. Lon Babby basketbol operasyonlarının başına geçtikten sonra, ilk iş olarak oyuncu temsilciliği yıllarındaki sadık müşterilerinden Hidayet Türkoğlu’na yeni bir yuva imkanı verirken hiç şüphesiz 4 numarada oynatılıp verim alınamayan ya da ancak ikinci beşle birlikte sahadayken topu eline alabilen birini tahayyül etmiyordu. Şimdi kontratı ondan iki sene daha kısa olan Vince Carter’dan gerçek bir beklenti içerisinde değiller ve Marcin Gortat o bekledikleri oyuncu olabilirse, finansal rahatlamanın dışında oyunlarında da bir katma değer sağlayabilirler. Ben Jude Law ve Nicky Wire ile birlikte dünyadaki en ünlü Tottenham taraftarlarından biri olan Steve Nash’e bir Gareth Bale forması vererek bu takımı geçmeyi planlıyordum. Zaten Phoenix’in bu sıcağında bana kimse Noel ruhundan bahsetmesin, Smith de harekete geçmişken boşuna yorulmayalım.

Sacramento Kings
Geçen sene iyi bir şeylerin başlangıcını yaptığını düşündüğüm Sacramento’da, yine bu paralelde güvenimi kazanan Paul Westphal kontrolü yitirmişe benziyor. İkinci seneye giriş yapılırken hala takımın 3 numarasını belirleyememiş olmak gibi ilginç sorunlar mevcut. Bir gün ilk beşte çıkan oyuncunun, bir sonraki maçta parkeye çıkmaması da şaşkınlık yaratmıyor. Bu konularda ağır yol almalarının ötesinde, Tyreke Evans’ın henüz geçen sezonki ritmini bulamamış olması da işleri zora sokuyor. Fena olmayan rakamlarına rağmen, lige girişinden önceki IQ temelli endişelerin yersiz olmadığını göstermekten geri durmayan DeMarcus Cousins’ı da ekleyince tünelin ucunu görmek kolay değil. Bir kez daha “Yeniden Başlat” tuşuna basmayı kaldırabilirler mi, emin değilim. Problem çocuğa akıl fikir ihsan eylemek güzel bir başlangıç olabilir. Haddimizi aşıp Tanrı moduna geçtik ama biraz...

Güneybatı

Dallas Mavericks
Yıllardır “şampiyon olamayacak en iyi kadro” unvanını kimselere bırakmadan girilen sezonlardan donra, bu sene Dallas cephesinde ilk kez büyük bir farklılık var. Ligde en efektif savunma yapan takımlardan biri haline geldiler, yani Rick Carlisle kendi kimliğini takıma oturtmayı becerdi. Bu gelişimde her şeyin tetikleyicisi olan adamsa, yıllardır istikrarlı bir savunma katkısı alamadıkları 5 numara rotasyonuna ilaç olan Tyson Chandler. Doğrusu geçen sezonki Charlotte performansı sonrası, umutsuzca yapılan bir hamle gibi gözüküyordu. En iyi dönemini yaş ya da sakatlık gibi faktörlerle geride bırakmış oyunculara yeni şanslar vermeyi en çok seven takım sahiplerinden biri olan Mark Cuban, belki de Jason Kidd’den sonra ilk kez turnayı gözünden vurdu. Kart veriyorum, Noel Baba ve geyikleri falan var üzerinde: “Yeni yıl sağlık, mutluluk, sağlıklı ve mutlu bir Rodrigue Beaubois getirsin.”

Houston Rockets
Yeni yılı beklemeden hediyelerini New Jersey yoluyla aldılar aslında. Yaz Ligi’nde gelişimini açık etmiş olmasına rağmen, Avery Johnson’ın Hikmet Karamanvari uygulamalarından nasibini alarak önce rotasyondan düşen ve sonra da ‘akıllansın diye’ D-League’e (Gelişim Ligi? Tezat?) gönderilen Terrence Williams soluğu en son olarak Houston’da aldı. Rick Adelman da çok kolay bir koç değildir belki, fakat kanatlardaki kalabalık rotasyona rağmen T-Will’in bu takımda oyununu yeniden tanımlayabileceğine inanıyorum. Hıristiyanlıkta yedi ölümcül günahtan biri açgözlülük (avaritia), bu yüzden yeni bir hediye beklemesinler. Hayır, Yao Ming konusunda ne yazık ki yapabileceğimiz bir şey yok.

Memphis Grizzlies
Conley-Mayo-Gay-Randolph-Gasol. Mike Conley’ye verilen kontratı tartışmakta serbestsiniz, fakat bu beşin lig için standart üstü bir beş olduğunu söylememiz pek iddialı olmaz. Fakat bu beşlinin dışında kalanlara gözümüzü çeviriyoruz da... En tecrübelisinin 1 yıldır ligde olduğu Arthur-Henry-Young-Vasquez-Thabeet beşlisi ve kaybeden takımlarda randıman vermesine imkan tanımayan bir karakterdeki (biraz James Posey’yi andırıyor bu açıdan) Tony Allen ile tüm rotasyon tamamlanıyor. Bunu fark eden Lionel Hollins son dönemde O.J. Mayo’yu ilk beşe çekmek gibi bir ayarlamaya gitse de bunun yeterli olmayacağı çok açık. Kendilerine Euroleague’de hiçbiri pozisyonlarının en iyi üç oyuncusundan biri olmayan Morris Finley, Keith Langford ve Ante Tomic’i hediye ediyorum. Parayı dert etmesinler. Eldekilerden kötü sonuç vermesi pek mümkün değil, %100 çalışıyor.

New Orleans Hornets
Bu sayıda bu konu daha ayrıntılı biçimde ele alınacak, fakat David Stern’ün satın aldığı Hornets’ın durumu Türk futbol tarihinde en çok TMSF eline geçen İstanbulspor’u andırıyor. Çok büyük bir camiadan kök almasına rağmen İstanbulspor’da işler o günden sonra hiçbir zaman rayına oturmadı. Hornets için benzer bir senaryonun gerçekleşmesini beklemek çok kötümser olur, fakat getirilecek çözümün Louisiana’yı kapsayacağı şu anda şüpheli. Kendilerine helal süt emmiş, eli açık, içkisi kumarı olmayan bir sahip diliyorum. Fakat bu devirde böylesini bulmak hakikaten zor. (Jerry Buss bile sonuncu maddeye takılıyor.) Ayrıca hediye paketi üzerine ne yazacağımız belli olmadığı gibi, üç sene sonra bakınca bu hediyeyi esasen Seattle Supersonics’e vermiş olduğumuzu bile görebiliriz.

San Antonio Spurs
Dallas’ın da toparlandığı bu sezonda, ligin güç merkezini Florida’dan gelen büyük manyetik dalgaya rağmen yeniden Texas’a çekmeyi başarmakta Spurs. Sakatlanana kadar James Anderson’dan, bugünlerde eski Kaf-Sin-Kaf oyuncusu Gary Neal’dan verim alarak aslolanın sistem olduğunu bir kez daha ele güne gösteriyorlar. Kariyerinin en iyi asist ve top çalma ortalamalarını gösteren ve 51% ile şut atan Tony Parker, ünlü TV yıldızı Eva Longoria ile evliliğinde boşanma sürecine girdi ve galiba San Antonio’da yaşanan en büyük problem bu. Aslında saha içine bir yansıması olmayabilecek bir şey bu en büyük problem bile. Her şey konuşulabilir ama bu takımın başarısının bağlı olduğu birincil faktör yine Tim Duncan. Onun robotik yapısını besleyecek bir şeylere ihtiyaç var. Çağın ilerisine geçen komedi dizisi Futurama’nın ilk sezonunda tüm ançüez rezervlerini satın alarak, robot yağı piyasasını eline geçiriyordu Fry. Spurs’e hediyem sınırsız ançüez, Duncan’ı bir kez daha en üst seviyede izleyebilmek için. Çünkü hala bu adamın seyrine doyum olmuyor.

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.