Temmuz 28, 2010

Wesley Johnson #4 - Syracuse, Kısa Forvet


Finallerin heyecanı yerini draft muhabbetlerine bırakmış durumda ve siz bu dergiyi okuduğunuzda Wesley Johnson muhtemelen, 24 Haziran gecesi adı David Stern tarafından ilk 5 sırada okunmuş oyunculardan biri olacak. Johnson’ın adresinin, bir diğer Syracuse mezunu Jonny Flynn’in lobi faaliyetlerinin de etkisiyle Minnesota olabileceği söyleniyor, takımın 3 numara pozisyonunun görece zayıf olması da bu söylentileri güçlendiriyor. Fakat seçildiği takımı bir an için unutup, nasıl bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzdan bahsedelim biraz.

Genelde bu kalibredeki genç yıldızların son yıllardaki rotası benzer oluyor. Yeni yaş sınırlarıyla liseden geçişlerin önünün kesilmesiyle, erken yaşlarda adını duyurabilmiş büyük yetenekler ilk aşamada göz önünde bulunacakları bir kolej programı seçiyor ve orada bir öğrenciden çok bir NBA yıldızı gibi geçirilen senenin ardından draft kararlarını açıklıyorlar. Müstakbel 1. sıra seçimi John Wall ve Kentucky’deki diğer arkadaşları için de durum tam olarak bu. Fakat Johnson yoğurdu farklı bir şekilde yemeyi tercih edenlerden, hem de oldukça sıradışı bir şekilde.

Iowa State’i tercih eden Johnson, freshman sezonunda özellikle North Carolina önündeki performansı sonrasında ülke çapındaki gözlemcilerin radarına girmiş, fakat ikinci senesinde beklenen sıçramayı yapamamıştı. 2008 yazında Syracuse’a geçiş yapma kararı aldı. NCAA kurallarına göre onu bir sene boyunca kenarda oturtacak bir kararı… Fakat bu boş seneyi gelişimine ayırıp, bir avantaj haline getirmeyi başardı. Iowa State dönemine göre hücumda çok daha akıllı tercihler yapan ve bencil görünümünden tamamen arınmış bir oyuncu olarak geri döndü Wes. Bu tercihler de şut yüzdelerinde dramatik artışları getirdi. (1) NCAA’in saygın koçlarından Jim Boeheim’ın sıkı sıkıya bağlı olduğu alan savunmasında çok net çıkarımlar yapmak pek mümkün olmasa da, savunma sahasındaki potansiyeli ilk kez geçen sene bu kadar belirginleşti. Kuşkusuz 23 yaşındaki bir oyuncunun bazı alanlarda gelişim göstermesi normal karşılanmalı, fakat bahse konu isim Johnson ise karakteri ve disiplini daha fazlasını vaat ediyor. (2) Johnson’ın basketbol topuyla ancak 8. sınıfta tanışabildiğini de hatırlatalım, henüz tavanına yaklaşması için yolu olduğunu gösteriyor olabilir.

Yaptığı doğru tercihler şut yüzdesini artırsa da top hakimiyeti hala vasat ve top kaybı istatistikleri son senesinde de korkutucuydu buna paralel olarak. Fakat NBA’de hiçbir takımda hücumu bu kadar forse etmesi gerekmeyecek, bunu biliyoruz. Yaşı dışındaki en büyük çekince şutunu yaratabilme konusunda fazla ışık vermemesi ama NBA’de bir takıma yararlı olmak ve All-Star seviyesine ulaşmak için 20+ sayı ortalaması yakalamak bir ön şart değil. Bunu kanıtlayan yüzlerce örnek oldu bu oyunun tarihinde. Johnson da bu örneklerin sonuncusu olabilir…

(1) İlk sezonunda istikrarsız dış şutu eleştirilen Johnson’ın üç sayı yüzdeleri şöyle bir grafik izledi: 2007 sezonunda %29, 2008 sezonunda %33 ve geri döndüğü 2010 sezonunda ise tam %42. Saha içi yüzdesi de 2008-2010 arasında %39’dan %50’ye kadar çıktı.

(2) İkinci senesinde ayak bileğindeki sakatlığına rağmen sahaya çıkan Johnson, Syracuse sezonunda ise hemen her profesyonel basketbolcuyu kenarda tutacak bir el sakatlığıyla oynadı. Kendisine bu fedakarlığı sorulduğunda cevabı netti: “Kenarda yeteri kadar oturdum.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Charles Smith #7 - Efes Pilsen, Kısa Forvet


Fort Worth, Albuquerque, Miami, Los Angeles, Rockford, Udine, San Antonio, Portland, Selanik, Bologna, Pesaro, Denver, İstanbul, Madrid. Bu liste basketbol kariyerinin Charles Smith’i sürüklediği şehirlerin listesi. En azından şimdilik... Kenny Thomas ile birlikte oynadığı New Mexico günlerinden beri NBA’in kıskacında olan, fakat Spurs ile geçirmekte olduğu başarılı sezonda kalçasından yaşadığı sakatlık sonucunda yavaş yavaş bir Avrupa basketbolcusuna evrilen Smith, her yerde olduğu gibi Efes Pilsen’de geçirdiği 2.5 sezon sonucunda ülkemizde de bolca hayran kazandı. (1)

Aslına bakılırsa Smith için İstanbul günleri çok iyi başlamamıştı. 2005-06 sezonunun son haftasındaki Ülkerspor maçından önce kadroya katılan Smith, takıma tam anlamıyla adapte olamadan final serisinde Ömer Onan’ın sıkı savunmasıyla karşılaşmış ve düşük yüzdeli oyunuyla 4-0’lık hezimeti getiren faktörlerden biri olmuştu. Fakat Real Madrid’le yaptığı kontrat Avrupa’daki ilk uzun süreli kontratı oluyordu ve NBA defterini tamamen kapatması sahada fazlasıyla işine yaradı. (2)

Kendisine top çalma konusunda da büyük avantajlar sağlayan uzun kolları nedeniyle “Örümcek” lakabıyla bilinen oyuncu, ikinci İstanbul seferinde ilkinin aksine zor anlarda sorumluluk almaktan kaçınmayan, hücumda verimsiz olduğunda dahi savunmasıyla fark yaratmayı becerebilen bir oyuncu profili çizdi. Geçen seneki final serisinde şutunu tam anlamıyla bulamamasına rağmen ısrar etmeyip hücumu Thornton-Shumpert ikilisine bırakan Smith, Willie Solomon üzerindeki yıpratıcı savunmasıyla 2-0’dan geri dönerek kazanılan şampiyonlukta önemli bir pay sahibi olmuştu. Bu sezon da Euroleague’de ikinci tur maçlarında takımın dış üretimini büyük ölçüde sırtlayan Smith, lige dönüldüğünde de takıma liderlik yapmayı sürdürdü. (3) Igor Rakocevic ve Bostjan Nachbar gibi yeni isimlerden yeteri kadar verim alamayan ve final serisinde Bootsy Thornton’ın sakatlığıyla sarsılan Efes Pilsen’de geçtiğimiz senenin aksine hücumda da kontrolü eline alan Smith, ortalama 30 dakikadaki 13.7 sayı, 3.5 ribaund ve %44 üçlük gibi istatistiklerle takımının seriye tutunması için her şeyi yaptı.

Kulübün geleceği hakkındaki soru işaretlerinin ne yönde cevap bulacağı bilinmez, fakat bu basketbol gezgininin Türkiye’deki basketbol seyircisinin de saygısını kazandığı kesin. Yavaşlayan ayaklarına rağmen bir top çalma spesiyalisti olduğunu unutmamıza izin vermeyen Smith, Euroleague seviyesinde her takıma önemli bir veteran katkısı verebilir.

(1) Portland’da forma bulamadığı 2002-03 sezonundan sonra bir kez daha Avrupa opsiyonuna dönen Smith, Virtus Bologna formasıyla ULEB Cup’ta 25.2, yerel ligde ise 24.3 sayı ortalaması yakaladıktan sonra ülkenin Euroleague temsilcilerinden Scavolini’ye geçti ve bu formayla tutturduğu 20.6 sayı ortalamasıyla ilk kez rahmetli Alphonso Ford adına verilen sayı krallığı ödülünü kazanarak Avrupa’daki repütasyonunu güçlendirdi.
Sadece 1 maçlık Denver macerasında iz bırakması beklenemezdi. Makedonikos macerasında da işler çok yolunda gitmemişti, fakat mütevazı Yunan kulübünün Smith kalibresindeki bir oyuncu için çok doğru bir adres olmadığını takdir edersiniz.

(2) Real Madrid ile 2007 sezonunun ULEB Cup finalinde MVP ödülünü aldı ve %41 üçlük yüzdesiyle 12.9 sayı ortalaması tutturduğu turnuvada takımını şampiyonluğa taşıdı.

(3) Top 16 süresince maç başına 30 dakikadaki 13.8 sayısıyla Efes Pilsen’in en skoreri oldu. Özellikle Madrid’deki 18 sayı, 7 ribaund, 4 asist ve 5 top çalmalık performansı ve maçın sonlarında geçirdiği sakatlık sonrası ayağa kalktığında Palacio Vistalegre tribünlerinden yükselen cesaret alkışları unutulmazdı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.