Ekim 28, 2010

Fırsat Avcıları


Türkiye 2010’a bundan yıllar sonra bakacak gözler, ev sahibi ülkenin öngörülemeyen başarısına ve henüz emekleme dönemini geçiren “Hall of Fame” mensuplarının altın koşusuna dikkat kesilecekler belki. Litvanya’nın 2011’de ülkesine yaşattığı zaferin ayak sesleri olarak görenler de olabilir, Sırbistan’ın altın jenerasyonunu ön plana çıkaranlar da. Fakat şampiyonada en az bunlar kadar dikkate değer başka yan hikayeler de vardı.

Geride bıraktığımız Dünya Basketbol Şampiyonası birçok gazetemizde “Lanetli Turnuva” başlıklarıyla okuyucuya sunuldu. Hatta bazı köşe yazarları, bu durumu çok sevdikleri komplo teorileriyle açıklamayı tercih ettiler ve dünya yıldızlarının Türkiye’de düzenlenecek bir şampiyonaya katılmaya sıcak bakmadığını savunacak kadar ileri gittiler. Burada olmayı planlayan bazı isimlerin talihsiz sakatlıklar yaşadıkları gerçeğini yok sayamam. Fakat bundan dört sene önce Japonya’ya giden kadrolara baktığımızda da durumun çok farklı olmadığını görebiliyoruz. Avrupa ülkelerinin çoğunda dünya şampiyonaları, önem sırasında olimpiyatlar ve olimpiyat öncesi senedeki Avrupa şampiyonalarının gerisinde kalıyor. Özellikle uzun NBA sezonlarının yorgunluğunu hisseden bazı yıldızların, dinlenmek ya da ufak sakatlıklarından sonra rehabilitasyon sürecini geçirmek için bu seneyi seçmesi çok yadırganmamalı bu yüzden.

Bu karakterdeki turnuvaların izleyici için en cazip yanı ise, bazı gölgede kalmış oyuncuların ilk defa büyük sorumluluklar üstlenmesine tanık olmak ve küçümsenen takımlarını yukarıya taşımalarını seyretmek olsa gerek. Japonya’da Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur’dan yoksun bir kadroyla dünya altıncılığı kazanan o milli takımın, Türkiye tarihindeki en büyük sempatilerden biriyle karşılaştığını hatırlarsınız. Bakalım bu dünya şampiyonasında o bayrağı hangi takımlar devralmış, hangi gençler bir sonraki aşamaya geçtiklerini resmen ilan etmiş?

Rusya

Grup maçlarına yaklaşık bir ay kala yaptığım ön sıralamalarda Rusya’yı altıncı basamağa koyduktan sonra eşten dosttan büyük tepki almıştım. Telefonlarım kilitlenmişti. David Blatt yönetimindeki takımı Ptuj’daki hazırlık turnuvasında izlediğimde, itiraf etmek gerekirse ben de ‘aklım neredeymiş’ diye geçirdim içimden. Fakat Viktor Khryapa’nın takıma eklenmesiyle, bir lidere ihtiyaç duyduğu çok net gözüken bu gençler son bir silkiniş sergileyebilirdi. Khryapa belki sakatlığına rağmen kadrodan çekilmeyerek, kenardaki varlığıyla da bu takıma bir şeyler katabileceğini gösterdi ve takdiri sonuna kadar hak etti. Ancak sahaya adımını atmadı. Tek büyük yıldızlarından yoksun kaldıkları böyle bir şampiyonada yedinciliği elde ederek, benim beklentilerimin bile yukarısına çıktılar.

Şampiyonaya hazırlık sürecinde takımla iletişimini yavaş yavaş kaybettiğini hisseden ve bu memnuniyetsizliğini dışa vuran Blatt bile bu dereceyi bir sürpriz olarak algılamış olabilir. 2007’de altına giderken Kirilenko-Holden-Khryapa üçlüsüyle saha içinde ve dışında üç önemli lidere sahip olan Rusya’da direksiyon bu sefer Anton Ponkrashov ve Sergey Bykov’un elindeydi. 2007’nin güzel sürprizlerinden olan Ponkrashov’u izlerken, o günlerde kimse onun İstanbul’a bir Spartak St. Petersburg oyuncusu olarak geleceğini düşünemezdi tahminimce. Alt yaş kategorilerinde gösterdikleri potansiyeli gerçekleştiremeyen böyle bir düzine isim sayabilirim Rusya’da. Yine de bu halleriyle bile bu noktaya gelebilmeleri ve çeyrek finalde ABD karşısındaki oyunlarıyla şampiyonu en çok zorlayan takımlardan biri olmaları büyük iş.

Rusya bu fırsat ekonomisi ortamını takım olarak en iyi şekilde değerlendirse de, benim gözümde esas parsayı toplayan isim Princeton mezunu koçları oldu. Ülkemizdeki kariyerinde de kendisine hak etmediği bir son biçildiğini düşünmüşümdür. Rusya’daki başarılı dönemine koyduğu bu güzel nokta sevindirici. Sadece sonuçlardan bahsetmiyorum. Yunanistan karşısında ortaya koyduklarıyla, basketbolun sadece kazanmak için oynandığında izlemeye değer bir oyun olduğunu göstermeleri de en az bu yedincilik kadar önemliydi. Ya da çeyrek final öncesinde Mike Krzyzewski’nin hakkında söylediklerine verdiği cevapla Blatt’in birey olarak gösterdiği sağlam duruş. Oyuncu bazında ise Ponkrashov, zaman zaman bir NBA süperyıldızı olmayı aslında birkaç basit detayla kaçırdığını gösterdi. Timofey Mozgov’u Knicks formasıyla da takip etmek gerekecek. Asıl patlamalarını 2007 ve 2009’da yapmış bu iki oyuncunun aksine, bu şampiyonadan en güçlü çıkanlarsa ‘87 doğumlu Andrey Vorontsevich ve -kimse ihtimal vermezken- ’89 doğumlu Dmitri Khvostov oldular.

Yeni Zelanda

2002’deki büyük başarılarına rağmen, bu şampiyonaya gelindiğinde de insanlar Yeni Zelanda’nın hakkını vermeye niyetli gözükmüyorlardı. Okyanusya kıtasından iki takımın gelmesi bile, çoğu otorite için anlaşılabilir bir şey değildi. Amerika’da Dominik Cumhuriyeti dışarıda kalmışken burada olmaları saçmalıktı.

Tall Blacks tarihinin en büyük zaferini elde eden o kadronun parçalarından Dillon Boucher takımın asistan koçlarından biriyken, Indianapolis’te en iyi beşe seçilen Pero Cameron ve Mark Dickel da oyunculuk kariyerine son verip koçluğa adım atmışlardı. 4 milyonluk bir ülkeden aynı nitelikte bir jenerasyon çıkmasını beklemek fazlaca iyimser olurdu. 36 yaşındaki Cameron’ı ve bir başka veteran Phill Jones’u milli göreve çağıran Nenad Vucinic, bunun karşılığını onikincilikle alacaktı. İstanbul’daki hazırlık turnuvasında Yeni Zelanda’yı izlediğimizde Cameron ve Jones hakkında olumlu tek söz söyleyemiyorduk. Fakat Jones zaman geçtikçe şut ritmini geri kazanırken, Cameron da onu ilk kez gören İzmirli genç basketbolseverlere istisnai oyun zekasını sundu. Grupta Fransa’ya karşı aldıkları epik galibiyetle şampiyonaya dereceler ötesi bir imza attılar. Belki Kirk Penney faul problemine girmeseydi, Rusya’yı da zorlayacak konuma gelebilirlerdi.

Şampiyonadaki en güçlü takım kimyalarından birini sergilemelerine karşın, ön plana çıkan isimler de oldu. Penney’nin skorer kimliği bilmediğimiz bir şey değildi, ama ona şans veren Maccabi, Zalgiris, ALBA Berlin gibi üst düzey kulüpler hiçbir zaman bu performansı ondan istikrarlı olarak alamadı. Bizi esas şoka uğratansa, popüler soyadına rağmen daha önce tanışma fırsatı bulamadığımız Thomas Abercrombie oldu. 12.7 sayı, 6.8 ribaund ve rakamlarla anlatılamayacak bir atletizmle selamladı şampiyona seyircisini. WSU ile silik bir NCAA kariyeri de olan Abercrombie’nin bu dikey sıçrama kabiliyetiyle, bu kadar uzun süre kimsenin dikkatini çekmemesi çok ilginç. “Geç olsun, güç olmasın” demişler, henüz 23 yaşında.

Almanya

Çevremdeki Fransa menşeli okullardan mezun arkadaşlarımın genellikle Fransız insanıyla çok barışık olmadığını gözlemliyorum. Alman liselerinde bu durum o kadar şiddetli yaşanmıyor olsa gerek. Almanya’nın bu yazıda yer almasını abes görenleriniz olacaktır, fakat burada bir yazar kontenjanının devreye girdiğini lütfen düşünmeyin.

2009 ile birlikte Dirk Nowitzki sonrası dönem için denemelere başlayan Almanya’nın Polonya’da grubundan çıkması bile başarı olarak görülmüştü. Grup sonrası aşamada da beklenenin aksine rekabetçi kalmaya devam eden Dirk Bauermann’ın oyuncuları, o şampiyonadaki her maçı eşsiz bir deneyime çevirmiş ve sonunda ülkelerinin kaydettiği aşamayı herkese göstermişlerdi. Evet, artık Almanya için başarıya gitmenin tek yolu Nowitzki gibi bir süperyıldız ve çeşitli ülkelerden devşirilen birtakım oyuncularla kurulan derme çatma kadrolar değil. Kayseri’de bir kötü maç oynama lüksleri vardı, onlarsa efsanevi Sırbistan galibiyetlerinin üzerine iki kötü maç oynadılar ve basketbolun matematiğinin farklı işlediğini birinci elden deneyimlediler. Deneyim. Aslında kilit sözcük de bu. Nowitzki seneye çok büyük ihtimalle Londra biletini alabilmek için takımla birlikte olacak. Bu şampiyonalarsa basketbolu Nowitzki ve Mavericks ile sevmiş bir Alman neslinin tecrübe edinmesine hizmet ediyor sadece. 35 sayılık Avustralya mağlubiyeti kimsenin yüzünü kızartmıyor.

İsimleri birer birer ele almanın sırası değil, oyuncuların potansiyellerini size birkaç paragrafla anlatmam da çok kolay değil. Fakat özellikle Elias Harris, Tibor Pleiss ve Robin Benzing isimlerini ajandanızın bir yerlerine not etmenizde fayda var. Tim Ohlbrecht ve Lucca Staiger’e de haksızlık etmek istemem ama yukarıdaki her biri ’89 doğumlu olan üç ismi önümüzdeki senelerde bolca zikredeceğiz. Kim bilir belki bu isimlerden birisinin NBA maçlarını izleyerek basketbola ilgi duyan yeni bir nesil, Alman basketbolunu daha da yukarıya çekecek. Onları bekleyen en büyük tehlike, basketbol ligini de domine etmeyi kafasına koymuş gözüken Bayern München olacak gibi.

Litvanya & Sırbistan

Bu takımları tek başlıkta incelemem pek adaletli gelmeyebilir. Ama bu yazıdaki diğerlerinin aksine, yarı final oynayarak zaten hak ettikleri övgüyü herkesten almış durumdalar. Sırbistan şampiyona öncesinde, finali İspanya ile oynamasını beklediğim takımdı. Alt yaş turnuvalarından beri gümbür gümbür geldiğini hissettiren bu parlak Sırp gençlerinin dördüncülüğünü “sürpriz” olarak nitelemek onlara da haksızlık olacaktır.

Fakat fırsat avcılarından bahsederken, geçen yaz Polonya’daki kadroda bulunmayan Marko Keselj’nin çıkışını atlayamayız. Çeyrek finalde İspanya’ya 5/6 üçlükle gönderdiği 17 sayının üzerine bizi de tufaya düşürmek üzereydi çiçeği burnunda Olympiakos oyuncusu. 4/7 üçlük isabetiyle bulduğu 18 sayı ve 7 ribaund, Milos Teodosic’in insanüstü performansı nedeniyle pek konuşulmadı belki ama kulüp takımında da koçu olacak Dusan Ivkovic kenarda oldukça mutlu görünüyordu. Ivkovic demişken bu gençlerin arasına Dusko Savanovic’i kattığında, takım arkadaşlarının klasından yoksun görülmüştü 27 yaşındaki oyuncu. Zaman bir kez daha, Ivkovic’in bu oyundaki en iyi kadro mühendislerinden biri olduğunu gösterdi.

Litvanya’ya gelirsek… Ben ‘tarihin en kötüsü’ gibi büyük laflara pek girmesem de üst limitlerinin çeyrek final olduğunu düşünüyordum. 2011’de ev sahipliğini yapacakları şampiyonadan hemen önce bu limitlerine ulaşmalarını da çok istiyordum. Takıma tam anlamıyla hükmeden bir oyun kurucu, kanatlarda daha ziyade şut temelli dış oyuncular, Ramunas Siskauskas gibi hiçbir kategoriye sığdırılamayacak eşsiz bir yıldız. Bunlar Litvanya’yı yüzyıl başında başarıdan başarıya koşturan o altın kadroların yapısını özetliyor. Bu seneki takım ise taban tabana zıt bir başarı formülüyle bronz madalyayı kazandı.

Mantas Kalnietis gibi İzmir’de üzerinde yoğunlaşan beklentilerin ‘topu rakip yarı sahaya kazasız belasız geçirsin de’ noktasına kadar çakıldığı ama küllerinden doğan bir guard. Onun savunma zaaflarını örtbas etmesi umuduyla ilk beşteki yerini alan Avrupa basketbolunun en ağır işçilerinden Jonas Maciulis. Duke formasyonunun da etkisiyle basketbolu Avrupalı değil de Amerikalı gibi oynayan ‘dokuz parmağında onbir marifet’ Martynas Pocius. 19 sayı ve 7 ribaund ortalamalarıyla ülkesine borcunu fazlasıyla ödeyen, yıldız statüsüne Siskauskas’tan tamamen farklı bir stille yükselmiş Linas Kleiza. Litvanya’nın bu geçişi bu kadar kısa sürede yapabilmesi ve bu yeniden yapılanma sırasında madalya kazanabiliyor olması alkışı hak ediyor. Gelecek sene ‘azgın teke’ sendromundaki Saras’ı olaya hiç dahil etmeden, bu çekirdekle finali hedeflemelerini umuyorum. Bir de bu şampiyonanın en renkli seyircisini kendi mekanlarında izlemek keyifli olacaktır. O gün tekrar buluşuncaya kadar…

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Altın Her Zaman Parlamaz


Amerikan halkına özgü o tepeden bakan yaklaşımla literatüre “B Takımı” olarak geçen Kevin Durant’in çetesi, yaz ödevlerini A sınıfı bir basketbol ve altın madalyayla yerine getirdi.

NBA Türkiye’nin Eylül sayısını okurken güzel bir 1986 Dünya Basketbol Şampiyonası nostaljisi yaşamıştık. Benim jenerasyonumdakilerin tahayyül etmekte zorlandığı bir resimdi İspanya’daki. Birleşik Devletler’in kolej takımlarıyla dahi domine etmekte zorlanmadığı bir şampiyona. Hem de Doğu Avrupa coğrafyasının tüm nimetlerinden yararlanma şansına sahip Sovyetler gibi bir büyük gücün varlığında…

Basketbol sevgisi içinde yeni yeni yuvalanmaya başlamış bir çocuk olarak izlediğim 1998 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda o sezonki lokavt nedeniyle, profesyonel oyuncular -NBA organizasyonundan aslında çok da ayrıksı olmayan- milli takımlarını boykot ediyordu. Trajan Langdon ve Brad Miller gibi vaatkar kolej oyuncularının dışında, kadro tamamen NBA’de kontrat bulamayıp kariyerlerini CBA’de (bugünkü D-League’in karşılığı diyebiliriz) veya Avrupa’nın çeşitli liglerinde sürdürmeyi tercih eden oyunculardan kuruluydu. İyi bir takım kimyası yakalayan bu oyuncular, üçüncülük maçında ev sahibi Yunanistan’ı da yenip bronz madalyaya tutunuyordu. Fakat bu sırada ABD’nin onuru için oynayan bu basketbol seferilerinin emekleri, anavatanda tamamen göz ardı ediliyordu. Basketbol dünyasının, hatta daha açık konuşalım dünyanın hakimi olarak Amerikan bayrağını göğsünde taşıyan her sporcunun kaderi altın madalya olmalıydı. Bu yüzdendir ki, benim gözümde birer kahraman olan o Amerikan takımının üyeleri ülkelerinin vatandaşlarına göre hep beraber bir başarısızlık hikayesi yazıyorlardı. Ama olimpiyat altını tehlikeye girmediği müddetçe, bu çok da büyük bir problem değildi.

Sydney’de düzenlenen 2000 Yaz Olimpiyatları ise bir kırılma anıydı. Elde defalarca All-Star olmuş üst düzey profesyonelleri barındıran bir kadro vardı. Fakat önce grup maçları aşamasında ilk kez rakibine çift haneli fark atamamış NBA oyuncularıyla tanışan Amerikan halkı, yarı finalde Sarunas Jasikevicius’un savurduğu üçlükle mağlubiyetin tadını tecrübe etmeye de çok yaklaşacaktı. Acil durum sinyallerini almamakta ısrar eden USA Basketball yöneticileri için, ülkenin en iyilerinden yoksun gittikleri Atina’da kaybedilen olimpiyat altınından sonra harekete geçmek kaçınılmaz olmuştu. Jerry Colangelo’nun 2008 Yaz Olimpiyatları için yeniden gerçek bir “Rüya Takım” planını devreye sokmasıyla zor bir finale rağmen ‘her zaman onların olan şeyi’ tekrar devralmayı başardılar. Bu düşünüşle Olimpiyat altınını kurtaran bu takıma “Redeem Team” adı verilecekti.

“COLANGELO’NUN B PLANI YOK”

Ülkenin onuru kurtarıldıktan sonra, sırada bir sonraki büyük turnuva için yeni bir oyuncu havuzu oluşturmak vardı. Yani 2012 Yaz Olimpiyatları için… Bir dahaki sefere unvanlarını korurken, rakiplerine İspanya’ya verdikleri kazanma ümidini dahi vermemekti Amerikan halkının amacı. Yani kapıyı tamamen kapatmak. Herkesin gözden kaçırdığıysa, Amerikan milli takımının ajandasında daha önce gidilmesi gereken bir adres daha olduğuydu: İstanbul.

Dört sene önce Japonya’da, Yunanistan’a kaybettikleri yarı final maçında façası fena halde bozulan Mike Krzyzewski’nin imajı düzeltilmeliydi. Birleşik Devletler’in basketbol tarihinde üst üste iki dünya şampiyonasını altın madalyasız kapatan bir koçun adı yazmıyordu. 2012 üzerindeki odak bozulmadan bu turnuvayı kazanabilecek bir takıma ihtiyaç vardı. Yani ‘idare etmeye yetecek’ bir kadro kurulmalıydı. Sonuçta 31 kişilik oyuncu havuzundan, Türkiye’ye gitmek üzere 24.5 yaş ortalamalı bir 12 kişi çekiliyordu. Parmağında şampiyonluk yüzüğü taşıyan Chauncey Billups ve Lamar Odom bir kenara bırakıldığındaysa, bu ortalama sadece 23’e tekabül ediyordu. Kadro gelecekte NBA’e hükmetmesi umulan bir dolu yetenekten kuruluydu. Fakat 2008’deki olimpiyat şampiyonu takımdan tek bir oyuncu yoktu. Bu bağlamda Amerikan halkının bu takıma uygun gördüğü isim şaşırtıcı değildi, onları “B-Team” olarak çağırıyorlardı.

Her ne kadar egoları LeBron James ya da Kobe Bryant kadar semirmemiş gençlerden bahsediyor olsak da, bu ismin takım için çok onur verici olmadığını tahmin etmek güç değil. Kevin Durant gibi sıra dışı bir süperyıldızın liderliğinde bunu problem etmiş gözükmeyen “B Takımı” ilk günden itibaren, onları küçük görenleri yanıltmaya kararlı olduklarını gösterdiler. Bu durum Coach K için de geçerliydi. Genelde koçların kafalarının bir köşesinde yer etmiş, riskli denemeleri uygulamaya geçirmesine hizmet eden hazırlık maçlarında bile Amerikan kenar yönetiminin kazanmak için oynadığı o kadar açıktı ki. Şampiyonanın başlamasına bir hafta kala oynanan İspanya ve Yunanistan maçlarını izleyen herkes bunu fark etmiştir. Belirlediği Rose-Billups-Durant-Iguodala-Odom beşini her maçın sonunda mutlaka sahada tutan, kafasında sildiği -All-Star unvanlı- Rajon Rondo’ya son bir şans vermekten imtina eden Krzyzewski’nin yenilgiye tahammülü yoktu. Hazırlık maçlarında bile, ülkedeki şüphe duyan kalabalığa “İşte, tam da beklediğimiz gibi” deme fırsatı vermemeliydiler.

YİNE, YENİ, YENİDEN: ABD’NİN UZUN PROBLEMİ

Bu yolda bazı sorunlarla da boğuşmak durumunda kaldılar. İstanbul’da 5 numara rotasyonunu oluşturması beklenen isimlerden önce Amare Stoudemire kadrodan ismini çekti. Ardından da Brook Lopez mononükleoz hastalığı, David Lee ise parmak sakatlığı nedeniyle kamptan ayrılmak zorunda kaldılar. İşler o kadar vahim bir hal almıştı ki, NBA’de henüz hiçbir şey ispatlamamış JaVale McGee apar topar kadroya çağrıldı. Birkaç gün öncesine kadar Yaz Ligi’nde oynayan bu çocuğun eldeki güvenilecek tek gerçek uzun olduğu ve kadroda tutulması gerektiği bile söylendi birçoklarınca. Krzyzewski bir karar vermek zorundaydı. Ülkemizdeki futbol programlarında da bolca tartışılan “Kadroya göre sistem mi, yoksa sisteme göre kadro mu” sorusu eski ordu üyesi koçun beynini meşgul ediyordu. Elindeki guard ağırlıklı kadroyu kısa vadede elden geçirmesi mümkün olmayan Krzyzewski’nin bu dilemması, ilk şıkkın seçilmesiyle sonuçlanıyordu.

Daha önce sırtı dönük oyunu olan bir uzunun FIBA basketbolu için elzem olduğunu defaatle deneyimlemiş Amerikan takımını zor bir görev bekliyordu. Eldeki oyunculardan sadece Tyson Chandler takımında 5 numara oynuyordu ve onun da sırtı dönük bir tehdit olacağını söylemek kötü bir şakadan ibaret olurdu. Dahası son iki senede yaşadığı sakatlıklar ondan çok şeyi alıp götürmüştü. Ribaund sezgileriyle NBA’de önemli bir 4 numara olmuş ya da bunun ışıklarını vermiş Odom-Love ikilisi de, rakip uzunların birçoğuna karşı aciz duruma düşebilirdi. Hatırlanacağı üzere 2006 yarı finali sonrasında basının manşetlerini Amerikan orijinli bir oyuncu süslemişti, fakat Sofoklis Schortsianitis bunu Yunan milli takımının formasıyla başarmıştı. “Big Sofo” eski formundan uzaksa da, en az onun kadar tehlikeli olabilecek isimler vardı. Tiago Splitter, Nenad Krstic ve Marc Gasol gibi uzunlara karşı bu 2.5 kişilik rotasyon neler yapabilirdi? Yunanistan karşısındaki hazırlık maçında Kostas Tsartsaris bile mezarından çıkıp bu pota altına 24 sayı atabilmişti. O günkü maçta sakatlıklar sebebiyle Bourousis-Schortsianitis ikilisi sahne alamıyordu da. Yani Amerikan uzunları henüz gerçek bir tehdit görmemişti.

ŞAMPİYONLUK YOLU ya da OTOBANI

Fikstür, Abdi İpekçi’deki serüven için zor bir başlangıç hazırlamıştı. Şampiyonanın ilk iki gününde gruptaki iki Avrupa takımıyla karşılaşacak ABD, üçüncü gün Brezilya önünde kayda değer tüm maçlarını geride bırakmış olacaktı. Boş günü takip eden İran ve Tunus maçlarının, rakip oyuncular için torunlara anlatılacak birer tecrübeden öteye gitmesi iyimser bir tahmin olurdu. Fakat Hırvatistan ve Slovenya, ABD takımının makyajının akmasını sağlayacak yapıdan uzaktı. Karşılarındaki en zorlayıcı uzunlar NBA kariyerinde klasik “yabancı adam” esprilerinin muhatabı olması dışında hatırlanır pek bir yanı bulunmayan Primoz Brezec ve yeni yeni serpilen Ante Tomic idi. Her iki takımın guard rotasyonları, yetenekli fakat tempoyu düşürme konusunda beceriksiz oyunculardan oluşuyordu. Roko Ukic’in yoğun baskıda takımını yönetmekte güçlük çektiği ve 2/11 ile şut attığı Hırvatistan maçı iki çeyrekte kopuyordu. ABD’nin 50-33’lük ribaund dominasyonuna sahne olan (Love-Odom ikilisinden 20 ribaund) Slovenya maçı ise, ilk çeyrekte Goran Dragic’in 2 faul alıp kenara gitmesiyle -fiilen olmasa da- bitiyordu. Kenardan gelen Eric Gordon, Rudy Gay, Russell Westbrook gibi isimler de bu iki galibiyette önemli rol oynadı. Özgüven tavan yapmıştı.

Brezilya da yüksek tempoda oynamaya meyilli olsa da, önceki iki rakiple benzeşmeyen bir karaktere sahipti. Caja Laboral’de muazzam bir sezon geçiren Marcelinho Huertas, tempoyu oyunun gerektirdiği yönde dikte eden aklı başında guard türünün en iyi örneklerindendi. Daha önce adını zikrettiğim Splitter ise önceki yıllarda Amerikalı uzunlara zorluk çıkaran oyuncu prototipini göz önüne alırsak, bu takımın panzehri olmaya adaydı. Buna Leandro Barbosa’nın ‘düzen dışı skorer’ kimliği eklendiğinde, Brezilya’nın maçı kazanmaya bir son dakika basketi kadar yaklaşması salondaki bizleri pek fazla şaşırtmıyordu.

Eliminasyon safhasında ise sırayla Angola, Rusya ve Litvanya oluyordu Birleşik Devletler’in karşısına çıkan takımlar. Büyük düşmandan kaçış planları doğrultusunda, şampiyona tablosunun diğer tarafını legal ya da illegal yollardan dolduran Sırbistan, İspanya ve Yunanistan’ın finale gelene kadar bir yerlerde tökezlemesinin ABD’nin işini hayli kolaylaştırdığını söylemek çok yanlış olmaz. Türkiye’yi de dahil edebiliriz, bu takımların -Angola dışında- hepsi sağlam yapılara ve iyi kimyalara sahipti. Ama hiçbiri bir Huertas ve Splitter’a sahip değildi. İyi oldukları noktalarda ise halihazırda uzmanlaşmış bir ABD takımını karşılarında buldular. Krzyzewski’nin öğrencilerine uygulattığı müthiş baskılı alan savunmasını küçümseyecek değilim. NBA’de hiçbir zaman birer savunma silahı olarak tanımlanmamış Iguodala-Gay ikilisinin rol oyuncusu olarak aldıkları savunma görevlerinin nasıl sonuçlar verdiğini de bittabi görüyorum. Ama yine bu takımın -Brezilya dışında- karşısında güçlü testler verecek rakipler bulduğundan emin değilim. Dört eleme maçında elde ettikleri ortalama 24 farkta bu kolay şampiyonluk yolunun payını göz ardı etmemeliyiz.

Fakat bu görüş bizi tehlikeli bir yaklaşıma sürükleyip, doğru tepkiyi vermekten alıkoyabilir. Hatta Atina 1998’deki bronz madalya sahibi ekibe, evlerine mağrur bir şekilde dönme imkanı tanımayan o benmerkezci Amerikalılar’dan birine dönüşebiliriz. Bu aşamada yapılması gerekense bu takımın hakkını vermek. Amerikan halkı Türkiye’den gelen haberleri YİNE kendilerine bahşedilen bir şeyin resmiyete dökülmesi olarak yorumlama eğilimi gösterseler de, biz burada bunu yapmayacağız.

EN ÖZEL B YÜZÜ ŞARKILARI GİBİ

Müzik piyasasındaki ‘single’ mefhumu, bir grubun çok tutulmuş ve moda tabirle ‘hit’ olmuş bir şarkısının tek başına bir albüm olarak satışa sunulmasına dayanır. Fakat yine de bir şarkıyı tek başına servis etmek ufak çaplı bir patavatsızlık anlamına geleceğinden, yapımcılar genelde gruptan ikinci bir şarkı isterler. Belki esas şarkının farklı bir versiyonuyla birlikte, bu “yancı” şarkının gideceği yer albümün B yüzüdür. Fakat müzik dünyasında, hiç beklenmedik şekilde A yüzündeki şarkıyı gölgede bırakan B yüzü şarkıları da görülmemiş değildir. Bu takımın üyeleri bana fena halde böyle şarkıları anımsatıyor.

İstanbul’a geldiklerinde şampiyona afişlerinde Bryant ve James’i gören bir süperyıldızın psikolojisini düşünün. Şimdi bu düşündüklerinizi unutun. Çünkü Durant görebileceğiniz en “radar altı“ NBA starı ve bu tür komplekslere sahip olmadığını her gün yeni bir örnekle gösteriyor bize. Hücumda Durant’e fazlasıyla bağımlı gözüken bu takıma şampiyonluğu getirenin savunma olduğundaysa hemen herkes hemfikir. Oyunun savunma yakasında Durantula, istisnai fiziğine rağmen sadece yan rollerden birine oturabiliyor. NBA’de ‘franchise player’ gömleğini üzerine bir türlü yakıştıramamış Andre Iguodala’nın, bu takımda üçüncü-dördüncü skor opsiyonu olduğunda savunmada nasıl ön plana çıktığını hep beraber izledik. Takımın imzası niteliğindeki arka alan savunmasında Westbrook, Gordon, Derrick Rose, Stephen Curry ve hatta 33 yaşındaki Billups’ın nasıl yırtındığını da… Şampiyona boyunca Odom’ı rotasyonda Kevin Love’ın önünde tuttuğu için kıyasıya eleştirdiğim Krzyzewski’ye, Mr. Kardashian’ın final maçındaki performansından sonra bir özür borçluyum.

Bazen B yüzü şarkılarının, aslen varlık sebepleri olan A yüzü şarkılarının üzerine çıkabildiğinden bahsetmiştim. İstanbul caddelerindeki ter kokusundan duyduğu rahatsızlık dışında pek fark etmediğimiz Danny Granger da dahil olmak üzere, bu kadro sadece B yüzü şarkılarından derlenmiş albümler gibi. Ve bazen böyle albümler, grupların külliyatındaki en nadide yeri işgal edebiliyorlar. (Bir yazıda daha Oasis ismini geçirip, her gün sabahı Gallagher Biraderler’le ediyormuş izlenimi vermek istemem ama “The Masterplan” en güzel örnek olmalı.) Amerikan halkı da buradaki altın madalyayı bir formalite olarak görmeyip, bu şarkılarla ihya olmayı bilmeli. Zira bu çocuklar, 2008 takımına gösterilen sevginin daha da fazlasını hak ediyorlar.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.


4 Chauncey Billups - Oasis, Acquiesce
5 Kevin Durant - The Cure, This Twilight Garden
6 Derrick Rose - Siouxsie and the Banshees, Supernatural Thing
7 Russell Westbrook - The Smashing Pumpkins, The Aeroplane Flies High
8 Rudy Gay - The Beatles, Baby You’re a Rich Man
9 Andre Iguodala - Porcupine Tree, Access Denied
10 Danny Granger - The Smiths, Half a Person
11 Stephen Curry - Slowdive, Losing Today
12 Eric Gordon - Suede, Europe Is Our Playground
13 Kevin Love - Vedat Sakman, Birisi Var
14 Lamar Odom - U2, Sweetest Thing
15 Tyson Chandler - The Church, Life Speeds Up

Russell Westbrook #7 - ABD, Point Guard


Russell Westbrook, Amerikan milli takımında Jerry Colangelo’nun hazırladığı geniş oyuncu havuzunda yerini aldığında bu daha ziyade bir proje seçimine benziyordu. Dünya Basketbol Şampiyonası için İstanbul’a gidecek nihai kadroda yer almaya aday bir genç yıldız değil de Chauncey Billups, Derrick Rose, Rajon Rondo gibi spot ışıklarını şiddetli biçimde hisseden oyuncuları kamp boyunca zorlayabilecek bir antrenman oyuncusu statüsündeydi belki de. Ancak bu, Westbrook’un hayatında ilk kez karşılaştığı bir muamele değildi.

Lisedeki son senesine kadar ancak basketbol geleneği olmayan bazı okulların “eğitim bursu” vermeyi düşündüğü Westbrook, son senesinde birkaç etkileyici performans sonrası UCLA koçu Ben Howland’ın dikkatini çekiyordu. Howland bu çocukta o dönemki yetenekli guard rotasyonunu[1] yedekleyip onlara idman verebilecek, uzun vadede de belki bir defansif silah olarak yararlanılabilecek bir oyuncuyu görüyordu. Fakat 2008 dörtlü finalinde Westbrook’un oyun kurucu pozisyonunda alabileceği sürelerin önüne set çeken Collison, Rose karşısında paspas olurken ön plana çıkan tek oyuncu 0 numaralı formayı giyiyordu. Yine de kimse RussWest’in bir lotarya seçimi olacağına ihtimal vermiyordu. San Antonio Spurs formasyonlu “dahi” Sam Presti draft gecesinde 4. sıradan onu seçtiğinde kimse buna bir anlam verememişti. Herkes Jerryd Bayless’ın Sonics/Thunder genel menajerini kısa zamanda pişman edeceğinden emin gibiydi. Ama Presti kazanan bir takımın oyun kurucusunda olmazsa olmaz özelliğin karakter olduğunu biliyordu. [2] Westbrook en uygun isimdi ve ilk iki sezonunda bunu herkese kanıtladı.

Bu yaz Amerikan milli takımı Vegas’ta toplanıp çalışmalara başladığında herkes Rose-Billups-Rondo troykasının takımın guard rotasyonunu oluşturacağını düşünüyordu. Mike Krzyzewski’nin çift kısalı sistemi tercih etmesi halinde FIBA basketbolu için biçilmiş kaftan şutörler Stephen Curry ve Eric Gordon’ın isimleri tartışmaya dahil olabilirdi. Westbrook ise Rose kadar hızlı, yahut Billups kadar şutör değildi. Onun getireceği savunma katkısını Rondo da fazlasıyla getirebilirdi!

Bazıları Rondo’nun ailevi problemlerinin onu İstanbul kadrosunun dışına ittiğini savunsa da, Coach K yaptığı açıklamalarla bunun -daha çok- teknik bir tercih olduğunu belli ediyordu. Ve zaman, Westbrook’a güvenen bir başka basketbol adamını daha haklı çıkardı. Westbrook birkaç sene öncesine kadar adını aynı sayfada geçiremediği Rose’un verdiği katkının çok üzerine çıktı. Takımın başarı formülü olan baskılı arka alan savunmasında başroldeydi. Bir oyun kurucu olarak takıma maç başına neredeyse 3 ribaundluk bir katkı sundu. Ve o ‘tehdit olabilecek bir dış şutu yok’ denen oyuncu, Türkiye’nin etkili alan savunmasına karşı en kritik anlarda soktuğu iki üçlükle altını ülkesine taşımayı başardı. Onu bir kez daha göz ardı edin, mahcup kalmanız çok zaman almayacaktır!

* Westbrook takıma katıldığında rotasyonda yıldız adayları Darren Collison, Arron Afflalo ve Josh Shipp’in arkasında düşünülüyordu. Bunlardan bir tanesi önümüzdeki sene Galatasaray Cafe Crown forması giyecek, Westbrook’un ise altın madalyası var.

** Sam Presti: “O NBA tarihinde lisedeyken ayakkabılarını kendi parasıyla almış tek dördüncü sıra seçimi. Ve insanlara yanıldıklarını göstermek için oynamıyor, sadece ne kadar iyi olabileceğini görmek için limitlerini zorluyor.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ekim 23, 2010

Season Preview Magazine 2010-11: Chicago Bulls


CHICAGO BULLS
CEM PEKDOĞRU

İki sezon önce karşılarına şampiyon unvanıyla gelen Boston’a karşı seriyi yedinci maça kadar götürerek saygı kazanan Chicago, o takımın çekirdeğini korumasına rağmen çok zor durumlara düştüğü bir sezonu geride bıraktı. Sezon ortasında yaz planları dahilinde yaptıkları cap boşaltma hamlelerine rağmen, seribaşı Cleveland’a karşı yine beklentilerin üstünde bir performans sergilediler belki. Fakat 2009-10 sezonu Bulls taraftarı için en çok 35 sayılık avantajı koruyamayarak kaybettikleri Sacramento maçı ile hatırlanacak. Yeni sezona girerkense Carlos Boozer ile eksikliğini hissettikleri ‘iç tehdit’ pozisyonunu doldurmuş, All-Star potansiyelli üç oyuncusunun etrafını güzel parçalarla süslemiş gözüküyorlar. Belki bunlardan da önemli gelişmeyse, artık kenarda takıma ve süperyıldız Derrick Rose’a gerçek anlamda bir şeyler katabilecek bir beynin var olması...


1- Offseason Notu: 7.5/10
Notlandırma olayıyla aram pek iyi değildir, ama kağıda şöyle bir göz gezdirerek başlayalım. Joakim Noah gibi bir enerji manyağından pota altında skor tehdidi dışında her şeyi fazlasıyla alan bir takım için FA piyasasında gidilmesi gereken belki de ilk oyuncu Carlos Boozer’dı. Elbette LeBron-Wade ikilisi için bazı adımlar atıldı, özellikle Dwyane Wade’i memleketine geri getirecek senaryoların olabildiğince zorlandığını öğrendik okuduklarımızdan. Fakat bu isimler tahtadan silindikten sonra en doğru adrese gittiler bana kalırsa. Amar’e-Bosh ikilisine oranla Chicago’daki ihtiyaçlara daha fazla cevabı cebinde taşıyor Boozer. Burada onu Deron Williams gibi tamamlayabilecek bir guardın eksikliğinde, sakatlık dönüşü de tam kapasite ile kullanılamayacağını öngörebiliriz. Fakat zamanla Derrick Rose’un oyun kurucu meziyetlerini geliştirmesiyle, iyi bir pick-and-roll kaynağı oluşacaktır. Belki burada cümleyi büyük bir IF ile kuruyoruz ama Chicago’nun kuracağı orta ve uzun erimdeki her hayal, Rose’un arzulanan gelişimi göstereceği varsayımına dayanıyor haliyle.

Kirk Hinrich’in yokluğu mutlaka hissedilecektir ve aynı anda iyi savunmacı ve -geçen sene düşüş gösterse de- iyi dış şutör olan bir elemanın Tom Thibodeau’nun sisteminde yarar sağlayacağını tahmin etmek güç değil. Fakat bu acayip yazda yapılan çılgınlıklardan en masumu belki Chicago’nun bu yaptığı. Buradan puan kırmıyoruz o yüzden. Beni asıl rahatsız edense, Captain Kirk’ten vazgeçerken 2 numaradaki mevcut zayıflığın tam anlamıyla giderilememiş olması. Kyle Korver NBA’deki önemli spesiyalistlerden biri kuşkusuz, fakat özellikle sakatlık sonrası ayak çabukluğu Koç Thibs için endişe verici olsa gerek. Diğer bir ekleme Ronnie Brewer ise geçen sene önce Wesley Matthews için vazgeçilebilen bir oyuncu haline geldi, daha sonra sakatlık problemlerinin de etkisiyle Memphis’te de bir ışık gösteremeden sezonu noktaladı. Muhtemelen üç yıl ve 12.5 milyonluk kontratından sonra “Bu fiyata bu kalite, HES doğrusu” dediler ve kaçırılamayacak bir fırsat olarak gördüler. “Bence yanlış yaptılar.” Karşısında Rose-Brewer-Deng üçlüsünü gören kafası yerinde bir NBA dış oyuncusu olsam, refleks olarak iki adım geri atıp ‘bok atar’ savunmasına geçerdim herhalde. “Kimi alacaklardı arkadaşım” diyorsunuz şu anda ekran başında, evet. Bence doğru isim J.J. Redick idi. Zaten teklif verdiklerinin ve bu tekliflerinin Orlando tarafından karşılandığının farkındayım. (Ve gidiş yolundan puan vereceğim.) Fakat bu teklifte biraz daha eli açık olmaları halinde, kendileri için ideal 2 numara olacaktı geri dönüşü. Öyle ki artık çok özür dileyerek “poor man’s Redick” olarak niteleyebildiğim Keith Bogans, savunma ve dış şut konusunda bariz defolar barındırmaması sebebiyle bugün kadroda bu iş için en uygun aday gibi geliyor benim gözüme.

Bunun yanında C.J. Watson, Ömer Aşık ve Kurt Thomas hamleleri de gayet akılcıydı. Brian Scalabrine’nin de daha ilk günden bir Kemal Aslan performansıyla kampın neşe kaynağı olduğu ajanslara düştü. Ondan beklenen de bu...

Koç pozisyonunda yaşanan upgrade ile birlikte 7.5 adil bir not olacaktır.

2- Sizce takımın en güçlü yönü nedir?
Savunma potansiyeli. Bu potansiyelin geçen seneki kadroda da üst düzeyde olduğunu söyleyebilirim, ancak genelde açığa çıkmak için bir tetikleyiciye ihtiyaç duyar. Thibodeau da bu iş için üç aday sayılacak olsa, son yıllardaki repütasyonuyla muhtemelen buraya adını yazdırırdı. Birçok alanda olduğu gibi bu gelişimde de ilk adımı atması gereken Rose. 47 kromozomlu NBA oyuncularından olan Rose’un, üstün fiziğini bir savunma silahına dönüşeceği yolda kendisine hizmet edecek şekilde kullanmasının tam zamanı. Zaten halihazırda bu potansiyeli gerçeklediği için 55 milyonluk bir kontrata imza atmış bir Noah, uzun kollarıyla geçen sene rakip uzunlara karşı iyi iş çıkarmış bir Taj Gibson ve Luol Deng, Bogans, Brewer, Ömer gibi bu alanda standart üstü katkı veren oyunculara sahipler.

3- Sizce takımın en zayıf noktası nedir?
İlk soruda da değinmiş olduğum gibi, bu takımı en çok zorlayacak şey hücumda iç-dış dengesini sağlamak olacak gibi gözüküyor. Rose birkaç yerde, yazın her gün 34560 şut attığını ve yeni sezona bomba gibi gireceğini açıklamıştı fakat İstanbul’daki şut performansıyla maskesi düştü. Gerçi dış şutunu yeni yeni oturtmaya çalışan bir oyuncu için, farklı bir üçlük mesafesine adapte olmak görünenden daha sancılı olabilir, anlayışla karşılamak lazım. Fakat geçen sene ligin en kötü üçüncü yüzdesiyle üç sayı atan ve şutlarının yalnızca yüzde 15.6’lık bölümü çizginin gerisinden gelen (Memphis’ten sonra bu alanda da sondan ikinci) takımı ayağa kaldıracak bir silkinme yaşamadığını sezon öncesi maçlarında da görüyoruz. Geçen sene takım için en büyük üçlük membaı anlamına gelen Hinrich, John Salmons ve Brad Miller kaybedilmişken, sahada ne kadar yer alacağı belirsiz olan Korver-Bogans ikilisi rakip savunmalara yeterli dış tehdidi yaratamayacaktır. Bunun da kapanan savunmalar, azalan iç-dış bağlantısı ve zor bulunan pick-and-roll fırsatları anlamına geleceğini basketbolu Cem Çağal kasetlerinden öğrenmiş olanlarınız dahi bir çırpıda anladı zaten.

4- Takımda kilit oyuncu kim?
Sayfalara sığmam, taşarım. Bu soruyu biraz kısa geçelim... Vinny Del Negro’nun yol açtığı ‘a priori’ hücumlardan kendisini sıyıracak Deng, kariyerinin zirve yılı olan 06-07 formuna geri dönüş yapabilir. Gerçi 2007 model Deng, sezon boyunca sadece 7 üçlük denemesinde bulunabilmiş bir adamdı ve bu durum mevcut kadro yapısında sıkıntılar yaratabilir. Fakat VDN’in tamamen ‘drive-and-kick’ üzerine kurduğu ve Deng’i de nokta şutör olarak tanımladığı hücumlara nazaran, daha komplike ve Deng’in mutluluğuna hizmet edecek şeylerin masaya geleceği kesin. Dışarıdan Deng’in buna cevap vermeye niyetli olduğunu görüyoruz, sezon içinde de her şey yolunda giderse takım için büyük bir rahatlama anlamına gelecektir bu ekstra katkı.

5- Nereye gider bu takım?
Bundan 7-8 sene evvel TRT ekranlarında yayınlanan ve o günlerde cuma geceleri yapacak daha iyi bir işi bulunmayan bendenizi koltuğa kilitleyen bir dizi vardı. Şehzade, Çekirge, Dede, Kovboy falan, bakın hala aklımda. Dizinin adı “Koçum Benim”di birçoğunuzun hatırladığı üzere, bahse konu ‘koç’ da Tarık Akan olmaktaydı. Dizinin benim için kült sahnelerinden biri şöyle gelişiyordu: Maçın bitimine takriben 10 saniye kala bizim takım bir basket yer, suratlar asılır ve mola gelir. Takım 1 sayı geridedir. Koçum Benim Şehzade’yi yanına çağırır, bir şeyler anlatır, o sırada biz dizinin müziğini dinliyoruzdur. Moladan dönülür, top oyuna sokulur ve Akan’ın ağzından o müthiş replikler çıkar: “Hücum edin, hücum edin!”

Geçen sene son topa kalan birkaç Chicago maçına denk geldim ve Del Negro ile Rose baş başa verdiğinde hep bu sahneyi hatırladım. Salt bu sene gerçekten yönetilebilecekleri için Chicago’nun hanesine fazladan 5-10 galibiyet koymak gerekir. Ben 50 galibiyeti geçip saha avantajına yelken açmalarının, çok ütopik bir hedef olduğunu düşünmüyorum. Fakat Boozer’ın sakatlık zamanlaması işleri biraz zora sokabilir. Zira şehre gelen sirk nedeniyle sezon başında uzunca bir deplasman serisi var. Muhtemelen Noah-Ömer ikilisiyle oynanacak bu dönemin ne kadar hasarla kapatılacağı, Merkez birinciliği noktasında Chicago adına belirleyici olabilir. Tabii Jerry Sloan altında geçen yıllarının ardından Boozer’ın, geri dönüşünde yeni sisteme adapte olmasının da biraz zaman almasını bekleyebiliriz.

Muhtemelen Chicago’daki herkes bu sezonu çok büyük başarıların elde edileceği sezon olarak değil de, o sezona giden yolda ışıkların gösterileceği sezon olarak algılama eğilimindedir. Biz de öyleyiz ve bugün yatağın iyimser tarafından kalkmış olmama rağmen, bu takım için konferans yarı finali oynamanın her türlü beklentiyi fazlasıyla karşılaması gerektiğini söylemeliyim. Süper güçlerden Boston ve Lakers’ın birkaç adım geri atacağı orta vadedeyse, bu takımının tavanının Miami ve Orlando kadar olduğunu söylemek güç. Fakat şampiyonluk muhabbetlerinde hak iddia edecekleri günlerden onları ancak, Boozer-Noah ikilisinin kabarık sakatlık geçmişleri alıkoyabilir.

Yazar Notu: Eskiden Cadde’de yapan yerler vardı, artık menülerde deep-dish pizza dikkatimi çekmiyor. Chicago insanı bu konuda daha geniş bilgi sahibidir, e-posta adresim aşağıda.

cempekdogru@gmail.com