NCAA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NCAA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ocak 20, 2016

Yeryüzünde İki Sürgün

“hepsi beyhudeymiş
ey vatanım
henüz vaktimiz varken
gel dostça ayrılalım”

(Juan Goytisolo, Kimlik Belirtileri,
çev. Neyire Gül Işık)



Becky

San Antonio Spurs, yeni sezonun dördüncü maçı için Madison Square Garden’da. Takım üçüncü çeyrekte iyi sinyaller vermiyor, bir ara hücum ritmi tamamen kayboluyor. 82 maçlık bir takvimin en önemsiz görünen durağında dahi sezon için belirleyici bir şeyle karşılaşılabileceğini bilecek kadar uzun süredir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar. Son çeyrek öncesinde altı kişilik geniş asistan kadrosu Gregg Popovich’in yanında saf tutmuş, koçun söylediklerine kulak veriyor. Bir açık kalp ameliyatındaki doktorlar kadar ciddi görünüyorlar.

Asistanlardan bir tanesi için burası herhangi bir durak değil. Becky Hammon, kadın basketbolunda ortalama bir programa sahip olan Colorado State’i saygın bir konuma yükseltmekle geçirdiği dört yılın ardından 1999 WNBA seçmelerine girmiş, ancak adı okunan 50 oyuncudan biri olamamıştı. Sebebini anlamak zor değildi; çok değerli draft hakkını 1.68 boyunda, yavaş bir beyaz oyuncudan yana kullanacak kadar açık görüşlü bir takım yöneticisi çıkmamıştı. Bu büyük etiketlerin sahada gördükleri oyun zekasını, top hakimiyetini ve şut kabiliyetini gölgelemesine izin veriyorlardı. Hiç kimsenin onlara Becky Hammon’ı neden pas geçtiklerini sormayacaklarından emin olmaları da işlerini kolaylaştırıyordu muhakkak. Sonunda ona bir şans vermeye cüret eden ve sezon öncesi kampına çağıran takım New York Liberty oldu.

MSG tarihindeki en unutulmaz yüz gece arasında bir Liberty maçı olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, Hammon’ın sekiz sezonluk Liberty hikayesinin birçok seyircinin kişisel tarihine unutulmaz geceler eklediğinden eminim. Henüz birkaç ay önce bu salonda kendisine bir “Onur Yüzüğü” bile takdim edildi. Güney Dakota’da yetişmişti ve insanların Güney Dakota’da yetişenlerden beklediği gibi günlerini avcılık, balıkçılık ve Cumhuriyetçilik ile geçiren bir aileden geliyordu. Şu anda ise olduğu yere aitmiş gibi duruyor – bir New Yorker. Yüzündeki gülümseme ve kırışıklıklar arasında yolumu yitiriyorum. Bu yüzün bir çocuğa mı, yoksa bir nineye mi ait olduğuna karar veremiyorum. John Berger’a göre tarihi anlarda bu olurmuş; böyle anlarda bazen iki, üç, hatta dört kuşağın bir saate sığdığı ve birlikte var olduğu görülürmüş. 1999 NBA finallerinden beridir, bir Knicks-Spurs maçına zaplayan hiç kimse zihnini tarihi bir ana tanıklık etme fikriyle meşgul etmemiştir. Ama bu, kesinlikle tarihi bir an. Birkaç sene içinde Becky Hammon bir NBA takımının başında sahaya çıkan ilk kadın başantrenör olduğunda bunun farkına varanların sayısı artacak.

Hammon tarih yazmaya dün gece başlamadı ve yaptığının etkileri yarın sabahın ötesine geçecek. O gün geldiğinde tanınabilir olacak tarihi anlardan bir başkası ise şimdilerde 2008 yazında ikamet ediyor.

2003 sezonunda yaptığı patlamanın ardından beş sezonda dört kez All-Star seçilen Hammon, buna rağmen takımı tarafından San Antonio Silver Stars’a gönderilmişti. Yeni evindeki ilk sezonunda oyununu bir adım daha yukarıya taşıdı ve o yılın MVP oylamasında ikinci sırayı aldı. Ödülü kazananın bir Avustralyalı olduğunu göz önüne alınca, o gün basketbol oynayan en iyi Amerikalı olduğu iddia edilebilirdi. Ama herkes böyle düşünmüyordu. Beijing 2008 öncesinde duyurulan 23 kişilik milli takım kadrosunda Hammon’a yer yoktu.

Günlerini hak ettiği değeri görmemekten şikayet ederek geçiren insanların çağında bir sandalye de o çekebilirdi. Yeteri kadar sebebi vardı. Bunun yerine hayatı boyunca yaptığını tekrarladı, ne istediğini bilerek girdiği bir odadaki en akıllı kişi oldu. Olimpiyat rüyasını gerçeğe dönüştürmek için kapısını çalan Rusya’nın teklifini kabul etti.


J.R.

Odadaki en akıllı kişi olmayı alışkanlık haline getirdiyseniz, bir yerde yanlış yapıyorsunuz demektir. Bir an önce farklı odaları denemeye başlamalısınız. Yoksa bunun bir yüke dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta bir lanete.

J.R. Holden’ın gençliği aptalca hatalarla doluydu. İki saat mesafedeki bir kolej partisine gitmek için büyükannesinden yadigar külüstürüyle yola çıktığında ya da NCAA turnuvasına katılmak adına son şansını Patriot League yarı finalinde üst üste iki teknik faul ile oyundan atılarak heba ettiğinde odadaki en akıllı kişi olmadığı açıktı. Hayatı boyunca basketbol oynamak istiyordu, yetenekleriyle birkaç menajeri etkilemeyi başarmıştı ama bu yeterli olmayacaktı. Sahada sorumluluk üstlenebileceğine, doğru kararlar verebileceğine ikna olacak bir koç bulmalıydı.

“Mezun olduktan bir ay sonra evde oturmuş, yaz bitince ne yapacağımı düşünüyordum. Basketbol oynamak için iki teklif almıştım. İçinizden ‘bu müthiş bir şey olmalı’ diyorsunuz, öyle değil mi? Yanılıyorsunuz. Bir menajer bir Macar takımıyla anlaştığını, karşılığında ayda 1200 dolar kazanacağımı söyledi. Birkaç ay sonra başka bir menajerden bir telefon aldım. ‘Hollanda’da bir takım buldum, ayda 1500 dolar ödüyorlar’ dedi heyecanla. Bana profesyonel basketbol kariyerimi başlatma fırsatı sunmuş bu takımlara saygısızlık etmek istemem ama elimde Bucknell diploması olduğundan haberleri var mıydı? İşletme bölümünden mezun olmuştum ve sabah-dokuz-akşam-beş çalışarak kolaylıkla daha fazla para kazanabilirdim.”

Tam ümitsizliğe kapılmak üzereyken, 22. yaş gününde İsveç’ten bir telefon aldı. Eğer bir haftalık deneme süresinde koçu etkileyebilirse, Broceni adında bir Letonya takımı yıllık 30 bin dolar ödemeye hazırdı. Koç Valdis Valters ile ancak bir tercüman aracılığıyla iletişim kurabiliyor, çoğu zaman çeviri sırasında bir şeylerin kaybolduğu hissine kapılıyordu. Dahası, koçun 16 yaşındaki oğlu şimdiden basketbol sahasına ait olduğunu gösteren bir özgüvenle oynuyordu ve tıpkı kendisi gibi oyun kurucuydu. Bavulunu kapıya yakın tutuyordu. Valters dördüncü günde ikna oldu ve takımın tüm transfer bütçesini bir çaylağın önüne döktü. Aradığı koçu Riga’da bulmuştu.

Birkaç ay sonra Dubai’de bir özel turnuvaya katıldılar. Profesyonel kariyerinin ilk Christmas tatili evden hayli uzakta geçiyordu. Fakat burada iyi bir hediye bulmuş, o sezon Zalgiris’le Euroleague şampiyonu olacak Tyus Edney ve Anthony Bowie ile tanışmıştı. Holden’ı sahada gördükleri gibi oyununa hayran kalmış, kendilerini bu yetenekli çaylağın ilk akıl hocaları ilan etmişlerdi. Avrupa’daki en değerli kariyer tavsiyesini ise aynı yıl bir başka Avrupa efsanesinden alacaktı. Slovenya milli takımının guardı Ariel McDonald’ı sahada fena benzetmiş, ancak duyduğu tek şey övgü sözcükleri olmamıştı: “İyi maç çıkardın, müthiş bir gösteriydi. Ama kaybettin. Buraya her yıl çok iyi skorerler geliyor. Kariyerleri boyunca vasat kontratlar yapıp vasat takımlarda oynuyorlar. Sen de çok iyi bir skorersin. Avrupa’da gerçekten büyük bir oyuncu olarak anılmak istiyorsan, kazanmayı da öğrenmen gerekecek.”

Çaylak sezonu sona erdiğinde sahada her şey yolundaydı. Bununla birlikte altı aydır ailesini görmemişti, Riga’da yaşayan tek siyah olduğundan neredeyse emindi, bir deplasman maçında ırkçılığın en uç noktalarını deneyimlemişti, evinin önünde düz vites olduğu için kullanamadığı bir otomobil duruyordu ve geceleri köşedeki markete gitmeye bile çekiniyordu. Avrupa’da yaşanacak daha iyi yerler vardı. Hayır, bu coğrafyaya ve küçük insanların küçük cehennemlerine asla geri dönmeyecekti.

Belçika ve Yunanistan’da geçen üç sezonun ardından yeniden o coğrafyadaydı. Orada olmak için bir buçuk milyon sebebi vardı. Bu yüklü kontratın yanında kulüp kendisine Moskova’da müthiş bir daire ayarlamıştı. Çevresinde Riga anılarını depreştirecek pek bir şey yok gibi görünüyordu. Birkaç ay sonra fikri değişecekti. Kendini ‘gururlu bir siyah Amerikalı’ olarak tanımlayan biri için dayanılmaz bir tacizle geçiyordu günleri. Çaresiz hissettiğinde McDonald’ın sözlerini hatırlıyordu. Avrupa’da bir ‘kazanan’ olmak için eline CSKA’dan daha iyi bir fırsat geçmeyecekti.

CSKA’daki ilk kontrat süresi boyunca üç kez Final Four oynadı. İlk iki denemesinde yarı finalde ev sahibi takımla eşleşmelerini kötü şansa bağlamış, kazanmaya yaklaştığını hissetmişti. Üçüncü deneme kendi evlerinde olacaktı, Dusan Ivkovic harika bir koçtu ve bu kez herkesin favorisi onlardı. Bir kez daha yarı finalde kaybettiler.

İyi anlaştığını düşündüğü Ivkovic’le ilişkisi de günden güne geriliyordu. Öyle ki kaybedilen bir Rusya Kupası finalinden sonra Sergey Kuşçenko’nun odasında sorguya çekilen Ivkovic, köşeye sıkıştığında oyun kurucusunun son top savunmasını suçlamıştı. Başkan Kuşçenko, Holden’ın Rusya’daki en büyük hayranlarındandı. Favori oyuncusunu odaya çağırdı ve koçunun önünde Kazan maçındaki son topu sordu. Kupayı kaybettiren gerçekten Holden bile olsa, kulüpteki günleri sayılı olan tek kişi Ivkovic’ti.

Kuşçenko bir gün Holden’ı Rusya milli takımının bir maçını izlemeye davet etti. Bir yıl sonra, Vladimir Putin’in onayıyla Rusya vatandaşlığına kabul edilen ilk siyah Amerikalı oldu. Üç yıl sonra, İspanya’da Rusya milli takımıyla Avrupa Şampiyonası finaline çıktı. Hava atışından önce saha kenarında en yakın arkadaşı Darius’ı gördü. Darius ayağa kalktı ve sağ yumruğunu havaya kaldırdı. J.R. aynı şekilde karşılık verdi. Maç bittiğinde nihayet bir ev sahibinin partisini mahvetmeyi başarmış, gerçekten kazanmıştı. Dört yıl sonra, Olimpiyat için Pekin yolundaydı. Telefondaki Amerikalı gazeteci, kendisiyle röportaj yapmak istediğini söylüyordu. “Neden beni arıyorsunuz, Becky konuşmuyor mu?”

Beijing

Becky konuşuyordu. Ama tek konuşan o değildi. ABD kadın milli takımının koçu Anne Donovan, “Bu ülkenin bağrında yetişip bu ülkenin ekmeğini yedikten sonra Rusya formasını üzerine geçiriyorsan, vatansever biri değilsin” diyordu örneğin. Erkek milli takımının başındaki meslektaşı Mike Krzyzewski’nin hedefinde ise J.R.’ın koçu David Blatt vardı. 1972’deki finali gözyaşları içinde radyodan dinleyen bir çocuk olarak şimdi sonucun adil olduğunu görebildiğini söyleyen Blatt için, “O artık bir Rus. Rus takımını çalıştırıyor ve muhtemelen artık onların bakış açısına sahip. Gözleri şimdi daha net görüyordur, gözyaşları kurumuş olmalı” diyordu. Keşke sadece Becky konuşsaydı.

Olimpiyat ne demek, diyordu Hammon. Daha sık sorulması gereken bir soruyu, o yaz Amerikan kamuoyunun önüne getirecek cesareti gösteren tek kişi oydu. “Benim baktığım yerden, Olimpiyat oyunları dayanışmayla, arkadaşlıkla, gezegendeki en iyi sporcuların bir araya gelmesiyle ilgili olmalı. Diğer ülkeler üzerinde nasıl hakimiyet kurduğunuza bakıp böbürlenmekle ilgili bir şey olmamalı.”

Hiçbirimiz bugün geçerliliğini koruduğunu düşünmüyoruz, ancak Olimpizmin Temel Prensipleri içinde yer alan bir kavram daha var: çabanın hazzı. Becky Hammon ve J.R. Holden, bu hazzın çevresine inşa edilmiş birer hayatı yaşıyorlar. Olimpiyat tarihinde bir yeri de en çok bu yüzden hak ediyorlar.

Karşımızda Juan Goytisolo’nun ruh ikizleri durmuyor, bunu görebiliyorum. Bu öykünün kahramanları, bilakis, kimliklerini kucaklamış iki Amerikalı. Mutlak iyilere ya da mutlak kötülere yer olmayan bir öyküde, hayatlarının merkezinde; kendi meskenlerini, kendi cennetlerini buluyorlar. Her şey, dikenli yolları sevmeyen maduniyet düşkünlerinin veremeyeceği bir kararı vermeleriyle başlıyor. Ve en azından bu yolda Yurtsuz Juan’ın kitabından bir sayfayı yanlarında taşıdıklarını söyleyebiliriz. “Kendinin olanı kökten eleştirme, yabancı olanı gönülden anlama çabası.”

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 9, Merkez Kort: Kararlar)

Nisan 09, 2013

Kevin Ware'in Acısına Bakmak

“Anlaşılan o ki, acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir.”

Alıntının ait olduğu “Başkalarının Acısına Bakmak” basılmış son Susan Sontag kitabı, kötürümleşmiş uzuvların resmedilmesinden yola çıkmış bir tefekkür. Daha genel çerçevede ise takip ettiği “Fotoğraf Üzerine” ile açık bir tematik bağ taşır, yalnızca bu kez Sontag özel olarak savaş fotoğraflarının etkisine eğilir. Sontag burada savaşın beraberinde getirdiği, daha menfur imajlardan söz eder ya, Kevin Ware’in hikayesine de uyar.

Louisville’in ikinci sınıf öğrencisi guardı, Rick Pitino’nun genişletmeye çabaladığı rotasyonunda yeni yeni süreler almaya başlamıştı. Sezon boyu kenardan getirdiği enerjiyle ülkenin en iyi savunmasını ayakta tutan takviye kuvvetlerden oldu. Turnuva döneminde ise bir seviye daha atlamış, o kusursuz savunma yapısı içinde takımın ikinci top kaybı yaratıcısı haline gelmişti. Hücumda iç-dış dengesini sağlamanın takımının mükemmeliyete giden yolunda son engel olduğu düşünülürken, %41 isabet oranıyla attığı üçlükleriyle yardıma yetişen yine o olmuştu.

Ülkedeki sporsever gözlerin çevrildiği Louisville-Duke maçında ilk devrenin bitimine 6 dakika 33 saniye kala, tüm bu yukarıdakiler anlamını yitirecekti. Tyler Thornton’ın üçlüğü fileden geçerken kamera bir anda pota altında yere kapanan iki Louisville oyuncusuna kesti. O anda üçlüğü savunan Ware ile ilgili bir sorun olabileceğini düşünememiştim. Her maç yüzlerce kez görülebilecek, çok tanıdık bir şekilde sıçramıştı Thornton’a doğru. Boyalı alanda dizleri üzerine çökmüş oyunculara odaklandım, ‘bir çarpışma oldu belki’ dedim. Bu sırada kamera uzak plana geçiş yaptı, üçüncü oyuncu  ve koç da kareye girdi. Yakında duran iki oyuncunun gözlerini kaçırmaya çalıştıkları şeyin ayırdına o an varabildim. Maçın yayıncısı CBS bu mütereddit havayı kısa bir süre sonra dağıtacaktı. Belki sonradan pişmanlık duyacakları bir karar verdiler, Ware’in yere iniş anı ağır çekimde ekrana getirildi.

“Bu zalimliklerin temsil edilmesi için hiçbir ahlaki yükümlülük de söz konusu değildi. Sadece kışkırtma: Bana bakabilir misiniz? Bir görüntüye irkilmeden bakabilmenin yatıştırıcı bir tarafı vardır. Ama irkilmenin de ayrı bir hazzı vardır.”

Hayır, işin aslı CBS’in pişmanlık duyabileceğini düşünmek tanıdığınız en naif kişi için bile fazla iyimser olur. Ve tanıdığınız daha naif kişiler olduğundan eminim. Sontag’ın kitabına da giren ‘kan varsa, iş yapar’ düsturu, anaakım medyanın baş tacı olmaya devam ediyordu. Nitekim en azından birkaç kişiyi kurtarabilme ümidiyle uyardıklarım dahi, görüntüyü izlemekten kendilerini alamadılar. Düsturun haklılığı bir kez daha onaylandı. O medyanın parçası olan bazıları reflekslerine engel olamadılar ve bu görüntüyü binlerce kişiye ilk yetiştiren olmak için davrandılar. Kolej basketbolunu takip etmenin çocukluktan gelen bazı sorunlara işaret ettiğinin düşünüldüğü bu ülkede bile… Ware’in ortasından ikiye ayrılan kaval kemiği, günümüzün seyirci/röntgenci kültüründe ‘şoke olma yetisini kaybeden’ bireyi bir kez daha su yüzüne çıkarmaya yaradı. Eğer güvenli bir mesafeden bakılıyorsa, başkalarının acısı en fazla ‘iç gıcıklayıcı’ olabiliyordu. Bu görüntüleri en ısrarlı biçimde paylaşanların, lisedeki beden eğitimi dersinden beri eline bir basketbol topu almamış tipler olması tesadüf değildi.

“Bizim ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz?”

Ware’in sakatlığı başka sevimsiz şeylerin de belirmesine yol açtı. NCAA’in ‘parası ödenmeyen bir tür soytarı’ ile eşdeğer amatörlük statüsü ve pratikte sadece uzuvların hayat boyu işlevini kaybetmesi halinde devreye giren sakatlık sigortasının yetersizliği gibi… Reklam sloganlarındaki S harfini Ware’in forma numarası (5) ile değiştirdikleri yeni tişörtleri piyasaya süren ayakkabı markası da fırsatı kaçırmadı ve bu trajediyi bile bir sömürü unsuruna dönüştürebilecek kadar sinizme batmış olduğunu gösterdi. Nasıl olsa NCAA ve okul idaresinin desteğini arkasında hissediyordu.

Tüm o savaş fotoğraflarında olduğu gibi karanlığı delen, bizatihi bu mezalimin kurbanı olan adamın bakışlarıydı. John Berger’ın adlandırdığı şekliyle, çaresizliğin yenilmezliğini devreye sokarak takım arkadaşlarına, kazanma hırsıyla beslenen koçuna ve herkese bir anlığına ilham kaynağı oldu. Ware’in yeteneğini küçümsemek istemem, fakat bu sakatlıktan tam anlamıyla dönebilse bile yıllar sonra insanların ona dair bildiği tek şey o an olacak: “Şu ucubik sakatlığı geçirip de kaval kemiğini eline alan çocuk değil mi?” Ware taburcu olduktan sonra kendi deneyimini anlatması istendiğinde o anda hissettiği şeyin acı değil, katıksız bir şok olduğunu söyleyecekti. Onu duydukları tuhaf hazla etiketleyenlerin aksine, o en azından bu insani yetisini kaybetmemişti.

Cem Pekdoğru, 2013
8 Nisan 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 20, 2013

Lew, Bill ve Shabazz

Ülkeyi köşe bucak dolaşıp yetenek avına çıkan NCAA koçları 2012 yazı için planlarını yaparken ajandalarının ilk sayfasında onun ismi yazıyordu: Shabazz Muhammad. Büyük ödülü kazanan UCLA olacaktı. Fakat aynı dönemde Sports Illustrated’da çıkan bir haber, geleneğinden gitgide uzaklaşan bir programı ve oyuncularıyla iletişiminde tartışmalı bir yaklaşım takınan bir koçu resmediyordu.

Tam 11 sezon fileleri son kez kesen takım olarak kolej basketbolundaki rekoru elinde bulunduran Bruins iyi durumda değildi. 2006’da Arron Afflalo ve Jordan Farmar’ın başı çektiği yetenekli bir kadroyla şampiyonluk maçını görüp takip eden iki sezonda Final-Four başarısını tekrar etmek, mevzubahis UCLA tarihi olunca adınızı ölümsüzleştirmeye yetmiyordu. Muhammad’in kolej yolculuğunun çok uzun soluklu olmayacağı ve bir senenin ardından profesyonel kariyerini başlatmak için firar edeceği biliniyordu. Yine de bu özel çocukta, 18 yıldır beklenen 12 numarayı Westwood kampüsüne getirmeye muktedir bir oyuncuyu görenler vardı. 2006-2008 arası başarıların arkasındaki isim olsa da çıkan haber, Ben Howland’ın saygınlığına şifa bulması zor bir yara bırakmıştı. Muhammad sıra dışı bir şey yapmalıydı ve acele etmeliydi.

2 DEV, 1 ÖĞRETMEN

1971 yazında Bill Walton’ın kampüse gelişi ise tamamen farklı bir manzarada gerçekleşiyordu. Lew Alcindor (henüz şehadet getirmemiş ve Kareem Abdul-Jabbar adını almamıştı) kolej basketbolunun gördüğü en dominant performansları yeni açılan Pauley Pavilion’ın parkesi üzerinde vermişti. Walton da burada oynayacaktı. Ve oyunun gördüğü en büyük öğretmenlerden John Wooden, kenarda her hareketini izliyor olacaktı. 2.10 boyundaki uzunun yeteneklerini gözden kaçırmak mümkün değildi. Daha ilk sezonunda NCAA yönetiminin oyunculara smaç vurmayı yasaklamasına neden olacak bir yırtıcılıkla oyunu çaresiz bırakan Alcindor’ın aksine Walton, mütenevvi hücum portföyünün yardımıyla rakiplerini daha zarif biçimde alt ediyordu.

Tek farklarının oyun tarzları olduğu söylenemezdi. Alcindor Westwood’da yalnız yaşadığı apartmanda, zamanının büyük bölümünü siyah hakları tarihiyle ilgili okumalar yaparak geçiriyordu. Onu Westwood kampüsüne getiren şey Wooden’ın varlığı değildi. Okul en önemli iki Afro-Amerikan mezununu (Jackie Robinson ve Ralph Bunche) Alcindor ile buluşturmuş, ikilinin siyah komünitenin sporda başarılı olması için alan açacak birilerine ihtiyaç olduğu yönündeki vaazları Malcolm X hayranı genci ikna eden şey olmuştu. Sivil Haklar Hareketi başladığında kampüs hayatında sözcükleri tasarruflu kullanmasıyla bilinen Alcindor, ilk kez yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Ku Klux Klan’ın beşiği Martinsville’de doğup büyüyen Wooden ile öğrencisi arasında sağlıklı bir iletişimin mümkün olmadığı çekincesi hakimdi.

KIZIL ‘ÇİÇEK’ WALTON

Walton ise aşağı mahallenin çocuğuydu. Fakat bu onun adaptasyonunu daha kolay kılmayacaktı. Woodstock jenerasyonunun bir parçasıydı, itaat mefhumu ile problemleri vardı. En ünlü hikayelerden biridir, yaz tatilinden beline kadar uzattığı saçları ve pasaklı sakallarıyla döndüğünde Wooden tıraş olup gelmesini ister. Walton bedeniyle ilgili tüm kararları ancak kendisinin vereceğini söyleyerek karşı çıkar. “Doğru, bu kararı ancak sen verebilirsin. Ben sadece bu takımla ilgili kararları verme yetkisine sahibim. Hislerini gerçekten anladığımı bilmeni isterim Bill… Ve seni özleyeceğimizi.”

Walton o gün bisikletiyle en yakın berberin yolunu tutar ve 15 dakika sonra tekrar antrenmandadır. Birkaç hafta sonra Wooden ofisine geldiğinde, masasının üzerinde meditasyon yapan kızıl saçlı bir devle karşılaşır. Bir başka gün takımdan birileri yanına gelir ve Walton’ın tutuklandığını söyler. Bir grup arkadaşıyla Wilshire Bulvarı’nda savaş karşıtı bir gösteri başlatıp, sonunda cadde üzerine uzanıp tek başına trafiği kapatan Walton’ı nezarethaneden çıkarmak Wooden’a düşer. Bir sabah uyandığında vejetaryen beslenmeye geçiş kararı alır Walton. Koçu tarafından ikna edilmesi haftalar alacaktır.

WOODEN SHABAZZ’I GÖRSEYDİ...

Tarih kitaplarını karıştırdığımızda bu hikayeleri değil, ulaşılan iki namağlup (30-0) şampiyonluğu, 88 maçlık galibiyet serisini ve Wooden’ın ünlü Başarı Piramidi’nin üçüncü katmanında yazan “Her şey takım halinde yapılmalıdır” öğretisini tehdit ettiği düşünülebilecek Memphis State maçını görürsünüz. (1973 finalinde Walton 21/22 şut isabetiyle 44 sayıya ulaşır.) Alcindor, Walton ya da herhangi bir öğrencisinin koçlarının ağzından “kazanmak” kelimesini bir kez bile duymadığını, başarı hakkındaki nutuklarının hiçbirinin “kazanmak” ile ilgilenmediğini ve oyuncularının içlerindeki güveni bu sayede inşa edip filizlendirebildiğini ise bu hikayeleri dinledikçe fark edersiniz.

Sezon başında NCAA’in açtığı amatörlük statüsünü sorgulayan dava, Muhammad’in sahaya çıkışını geciktirdi. Red Hot Chili Peppers’ın basçısı Flea, bir konserlerine “Shabazz’a Özgürlük” yazılı bir tişörtle çıktı. Muhammad bu desteğe aldırış eder gözükmedi. Yıllarca Grateful Dead ile turnelere çıkan, hatta bir keresinde Mısır’da onlarla birlikte çalan Walton muhtemelen farklı davranırdı. Alcindor’ın nasıl tepki vereceğini ise kimse bilemezdi. Yazık ki Wooden 2010’dan beri bizimle değil ve Muhammad içindeki cevheri işleyip istisnai bir basketbolcuya dönüştürmek için, söz geçiremediği oyun kurucusunu saha dışına çıkarmak için hakemlere oyuncusunun NBA logolu çoraplarını işaret eden bir koçla birlikte çalışmak zorunda.

Cem Pekdoğru, 2013
19 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 05, 2013

Kapıdan

Mart ayı, takip ettiğinin özel durumunun da etkisiyle, bizi en hazırlıksız yakalayan ay oluyor. Ayın başlangıcı basketbolu sevenler için gelmekte olan bir büyük olayın da müjdecisi… Düzeltiyorum; durağan, yetenek seviyesi tartışmalı, eski usul ve çirkin basketbolu sevenler için. Sezonları fazla eskitmeme ve ana yemeği dumanı üzerinde servis etme amacı güden Amerikan sporları için, bunun en yoğun yaşandığı yer kolej seviyesi. Garabet bir konferans dışı fikstürü takiben hayat kurtaran konferans maçları bile ancak mideyi gelecek olana hazırlama işlevi taşıyor. Ve o ana yemek her sene, şaşmaz şekilde, mart ayında masaya getiriliyor.

Geçen sezon John Calipari’nin meşhur (ve meşum) yöntemiyle fileleri kesen Kentucky, kolej basketbolu çevrelerini büyük bir paranoyaya sürüklemişti. İlk bakışta oyundan çok oyuncu odaklı bir yaklaşım tutturduğu için sempatik gözükebilen Calipari’nin, oyuncu/öğrenciyi koyduğu yerin ve bunun arkasındaki motivasyonun bilincine varıldığında ise filmin anti-kahramanına dönüşmesi için fazla zaman gerekmiyor. Kolej basketbolu sezonunun topun sektiği beş ayından ziyade öteki yedi ayına odaklanan bir mesai tutturan Calipari’nin sihri de oyuncuları ikna etme noktasında geliyor. Günümüz modernitesinin en kirli ayrıntılarıyla birlikte mazeret olarak gelmesine alıştığımız ‘ikna kabiliyeti’ tek başına ortamı bulandırmaya yetiyor. İlk baş antrenörlük deneyiminde Marcus Camby’yi UMass saflarına katmak için yaptığı küçük (40 bin dolarlık) jestler, Derrick Rose’un SAT puanlarında oynama yapma noktasına vardığında ise Calipari’yi günümüz Amerikan sporlarının en ihtilaflı kişiliği statüsüne taşıyan dalgayla karşı karşıya geliyoruz. Bu dalganın bütün sporu esir alma tehdidine kavuşmak için gereksinim duyduğu -2008 ile 2010’da kıyısından döndüğü- somut başarıya ulaştığı 2012 sezonunun, Calipari modelinin çevresindeki paranoyayı zirve noktasına taşıması bu açıdan doğal karşılanmalı.

Yoğun bir karamsarlığın gölgesinde girilen 2013 sezonunda ise distopya filmlerindeki felaket sonrası sokaklara uyandığımızı söylemek zor. Ülkenin dört bir yanından en yakışıklı gençleri kampüse toplamayı sürdüren Calipari’nin takımının bu seneki başarısızlığı, geçen sezon birinci sınıf öğrencilerinin yarattığı tantanada gözden kaçırılan veteran katkısının önemini vurgularken şampiyonluk yarışı da uzun yıllardır olmadığı kadar fazla takımı barındırıyor. Her hafta güncellenen AP sıralamasında zirvenin neredeyse sekmeden el değiştirdiği, elit konferanslar dışından bir takımın (Gonzaga) ülkenin en iyisi olduğu yönünde ciddi argümanlar sunduğu bir sezon. Dört tane birinci dereceden şampiyonluk adayının vuruştuğu Big Ten konferansında ulaşılan basketbol seviyesi de ümit aşılıyor. Bunların yanında sezon başındaki Shabazz Muhammad davasını krize götürmek yerine kendisinden beklenmeyen bir açık görüşlülükle çözen ve düşük APR derecesinden (okulun atletik programlarına mensup olan oyuncu/öğrencilerin akademik durumlarını ölçen bir kriter) dolayı Connecticut’ı gözetime alarak işin eğitim boyutunu gelenek sahibi okullara da ceza verebilecek kadar önemsediğini gösteren NCAA komitesinin hali de gerçek olamayacak kadar güzel.

Cem Pekdoğru, 2013
4 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Haziran 23, 2011

Kim Kimi Seçecek?

2011 NBA Draft bu gece New Jersey'de, Prudential Center'da gerçekleşecek. İlk sıralardan seçilmesi muhtemel Türk basketbolcu Enes Kanter'in nereye gideceği de merak konusu. Peki kim, hangi sıradan, kimi seçecek? Cem Pekdoğru tahminlerini yazdı.

1. Cleveland Cavaliers - Kyrie Irving, Duke
Kesinlikle güvenli bir seçim değil, ancak bu sınıfta makul olan Irving'i seçmek. Kimileri Williams'ın daha çok şey ispatladığını savunup, buradan Arizona power forvetinin seçilmesini bekliyor. Williams'ın kolej kariyerinde ispatladığı bir şey varsa, o da top pick malzemesinin yakınından bile geçmediği.

2. Minnesota Timberwolves - Derrick Williams, Arizona
Kahhhnnnnn! Aslında tam öyle değil. Genel menajer David Kahn bu hakkı pazarlamak adına yoğun çalışıyormuş. Gerçi kimi takımların kapısını çalıp olmayacak tekliflerde bulunuyormuş ama bu dünyada 'isteyenin bir yüzü kara' durumu popülerdir zaten. Kimse Kahn tarafından kazıklanmak istemez, bu herhangi bir hatadan daha çok acıtır şüphesiz. Bir yandan da Minnesota'nın bu girişimleri Williams'ın birinci sıradan seçilmesi ihtimaline karşı yürüttüğü söyleniyor. Williams için belli ki birçok takımın ümidi var, o yüzden herkes için sürpriz olacak bir draft günü takası da yaşanabilir. Fakat normal şartlarda Minnesota'nın bu sıradan Williams'ı seçmesi, daha sonra da Michael Beasley veya Kevin Love'ı manasız bir takasla göndermesi beklenir.

3. Utah Jazz - Enes Kanter, Kentucky
Utah hesabı temizledi ve işe sıfırdan başlama eğiliminde. Her ne kadar adları daha önce All-Star tartışmaları için geçmiş olsa da, Al Jefferson ve Devin Harris'in bir yeniden yapılanma sürecinde elde bulundurulması istenecek oyuncular olmadığını düşünüyorum. Kevin O'Connor da takımda dokunulmaz bir oyuncu olmadığına dair yaptığı son açıklamayla beni desteklemiş. Ben en azından Paul Millsap'i bir kenara ayırırdım, yine de bu beni 5 numara olarak kullanacağım Enes'i seçmekten alıkoymazdı.

4. Cleveland Cavaliers - Jonas Valanciunas, Litvanya
Hem Enes'in, hem de Williams'ın tahtadan silinmesiyle Cleveland'ın bu hakkı Knight'ın olası talipleri için pazarlayabileceğini düşünmek çok abes değil. Dönem dönem bu gece Cleveland adına karar vereceklerin Valanciunas'ı yetenek olarak Enes'ten yukarıda konumlandırdıklarını okumuşken, sadece gelecek sezon oynama ihtimali tehlikede diye geri adım atmaları hayli saçma geliyor. Ne yani, bu sene hazır bir parça alınca şampiyon mu olacaksınız? NBA'de bir sezonluk bir beklemeden çekinmesi gereken en son takım olabilir Cleveland. Seviyorsanız seçin bence. Zor bir kontrat ama geçmişte oyuncu istediği takdirde bu kontratların çok kolay bozulabildiğini gördük. Okuduklarıma göre de 2012-13 sezonunda oynaması tehlikede değil.

5. Toronto Raptors - Brandon Knight, Kentucky
Toronto belki de franchise tarihinin en yerinde kararlarından birini alıp Dwane Casey'yi başa getirdi. Sam Mitchell ve Jay Triano sonrasında esaslı bir yükseltgenme. Hala şampiyonluk rüyaları görmesi çok uzak bir takımdan bahsediyoruz. Hatta "Önümüzdeki 30 yılda hangi takım şampiyon olamayacak?" bahsi açılmıştı bir yerde. Ya da geyikti. Yine de başlamak için güzel bir hamle. Takıma oturtacağı savunma karakteri için zaman kaybetme lüksü yok, çünkü kariyerinin geri kalan kısmında hiç savunma yapmamış bir sürü oyuncu var. Knight doğrudan bu amaca hizmet etmiyor ancak pas geçilemeyecek kadar büyük yetenek olarak ellerine kaldı bu senaryoda. Onlar da pas geçmeyeceklerdir.

6. Washington Wizards - Jan Vesely, Çek Cumhuriyeti
Dün Max Ergül'ün açıklamalarını dinledikten sonra bu draft sonucunda Washington'ın Enes'in yeni adresi olacağını düşünmeye başladım. Bir garanti aldıkları açık, Enes de orayı istiyor. Flip Saunders'ın yerine John Calipari'nin geçmesi de an meselesi herhalde. Saunders ile başarıya gitmeleri de Calipari'nin repütasyonuna yeni boyut katar. Enes için Wolves'un hakkına göz diktiklerini düşünüyorum. JaVale McGee ve #18 paketiyle işi halletmeye çalışacaklardır, olmazsa teklifi yükseltip bu sırayı sunacaklarından emin değilim. Bir ihtimal Washington bu seçimi başka bir takım için yapıyor olabilir. Kendileri için seçerlerse Vesely'den gördüklerini beğenmişe benziyorlar bu yüzden Leonard'ı seçmelerinden daha olası.

7. Sacramento Kings - Kemba Walker, Connecticut
Maloof Biraderler'in ortalığı karıştıracakları yer burası. San Antonio'nun bu sıra için Tony Parker'ı önerdiği dedikodusu ajansımıza son düşenlerden. Sırtı konusunda red flag söylentileri dolaşan Biyombo, Buford-Popovich ikilisinin beğenecekleri tarzda bir eleman olabilir. Sacramento'nun ilk beklentisi oyun kurucu pozisyonunu, Tyreke Evans'ın stiline uyum gösterebilecek tarzda bir oyuncuyla kapatmak. Raymond Felton için bastırdıklarını okuyoruz, ihtiyaçlarını bu zayıf draft yerine FA pazarı yoluyla doldurmak istemeleri mantıklı. Tahminim bu sıradan seçilen oyuncunun soluğu başka bir takımda alacağı yönünde. Geri kalan her şey için Kemba Kart.

8. Detroit Pistons - Kawhi Leonard, San Diego State
Tristan için de hisler beslediklerini biliyorum. Ancak Greg Monroe'nun yanı için çok yakışıklı bir parça olmayabilir. Hiçbir oyuncuyu John Kuester dönemindeki performasıyla yargılamak istemem ancak Austin Daye'in yakaladığı fırsatlarda çok istikrarsız bir görüntü çizdiği ortada. Bir süredir gün sayan Tayshaun Prince'i de hesaba katarsak, 3 numara pozisyonunun öncelikli ihtiyaç noktası olduğunu düşünebiliriz. Leonard'ı seçerler, bu sıradan daha kötüsünü de yapabilirlerdi.

9. Charlotte Bobcats - Bismack Biyombo, Kongo
Larry Brown dönemi sonrası sendromları atlatma peşindeki bir başka takım, bu sıradan kötü bir seçimi daha kaldıramayabilirler. 9. sıra seçimiyle franchiseın kaderini değiştirmek istiyorlarsa bu doğru sene değil. Yine de hemen katkı sağlayacak bir oyuncuya ihtiyaç duyuyorlar, bu sebeple risksiz bir seçime gitmeleri daha makul karşılanabilir. Her ne kadar koçluğa Paul Silas'ı, genel menajerliğe de Rich Cho'yu getirerek geçmişin izlerini silme konusunda fena olmayan bir adım atmış olsalar da Bobcats’e uyan Biyombo'yu bulmuşken sorgusuz sualsiz üzerine atlamaları. Sonra Biyombo'nun sakatlıklar nedeniyle Diop kadar bile oyuncu olamaması. Kaderlerinin değişip değişmediğini göreceğiz.

10. Milwaukee Bucks - Jimmer Fredette, BYU
Geçen hafta boyunca pazarlandığı konuşulan bir seçim daha. John Hammond'ın takımın temel parçalarından memnun olduğu ve geçen seneki başarısızlığı sakatlık belasına atfettiği konuşuluyor. Geçen yaz elde gerçekten iyi bir çekirdek varken yapılan hamlelerin birinden dolayı pişmanlık duyuyorlar ve Corey Maggette'nin kontratını itelemek en büyük hedefleri. Ancak bu sırayı kullanma konusunda da hiç hevesli değiller. İddialardan biri de Utah'ı geride bırakmak için Indiana'ya Brandon Rush karşılığında verebilecekleriydi bu sırayı. Aşağıda Fredette'i isteyen birçok takım var. Kişisel sebepler. Bazıları yeteneğine de inanıyor olabilir gerçekten.

11. Golden State Warriors - Klay Thompson, Washington State
Daha önce ikinci turun başlarından gitmesini beklediğim Klay'in buralara kadar çıkmasının baş sorumlusu, lokavt kokusunu alıp erken profesyonellik kararlarından vazgeçen önemli yetenekler pek tabi. Yine piyasasını yükseltenler içinde Golden State’e danışmanlık yapmaya başlayan Jerry West de var. Yeni koç Mark Jackson'ın da yorumculuk kariyerinden bir çıkarım yapmamız gerekecekse, takas edilme ihtimali konuşulan Monta Ellis gibi hücumun büyük bir kısmını üstüne yıkabileceği bir oyuncuyla devam etmesi beklenebilir fakat belli ki karar mekanizmasında hiçbir zaman ilk söz sahibi olmayacak. West çok ağır blöf yapmıyorsa, Klay'in seneye de Pasifik'ten çok uzaklaşmayacağını öngörebiliriz.

12. Utah Jazz - Chris Singleton, Florida State
Utah yeniden yapılanmaya girerken, en derin boşluk kanat pozisyonunda gözüküyor. 2 numara için düşünebilecekleri Burks gibi yakışıklı bir isim de hala seçilmiş değil, ancak sözleşmesi sona eren Kirilenko'nun görevleriyle donatılabilecek ve Gordon Hayward'ın yanına iyi gidecek savunmacı bir 3 numara da iş görür. Fredette ihtimalini kovalayabilirler yine de.

13. Phoenix Suns - Tristan Thompson, Texas
Aslında Burks'ün tahtada daha aşağı kaymasını istemiyorum. Genel menajer olsam çok özel durumlar dışında ihtiyaca göre değil, yeteneğe göre seçim yapardım. En kötü ihtimalle elinde takas malzemesi olarak tutarsın. Ama NBA'de işler böyle yürümüyor. Vince Carter'ın salıverilmesi gündemde. Bu hareketten sonra dahi Jared Dudley, Grant Hill, Mickael Pietrus ve Josh Childress'tan oluşan, yeniden yapılanma yolunda bir takım için hayli kalabalık bir 2-3 rotasyonu kalacak. Bu yüzden de Tristan'la güvenli bir tercih yapabilirler. Lon Babby de hiçbir şekilde Nash-Gortat ikilisinin takasa açık olmadığının altını çizdi.

14. Houston Rockets - Nikola Vucevic, USC
Uzun portföyünün sınırlı olduğu bu sınıfta, Karadağlı ismin piyasasının artması şaşırtıcı değil. Yöneticiler bir kumar oynayacaksa, bunun en azından bir uzun kazanmak için olmasını tercih ediyorlar. Houston'ın ihtiyaçları da bunu gerektiriyor. Yao Ming’le ne yapacakları belli değil. Chuck Hayes bile özlenebilir yuvadan uçacak olursa. Daryl Morey'nin yine uzun rotasyonu konusunda umutsuzluğa kapıldığı birer günde takıma getirdiği Hasheem Thabeet ve Jordan Hill de henüz kimseyi ikna etmiş değil. Esaslı yeteneklerin çoğu kapılmışken böyle bir tasarrufta bulunabilirler.

15. Indiana Pacers - Alec Burks, Colorado
2-3 rotasyonlarına yeni bir parça istiyorlar. Şanslılar ki Burks hala seçilmemiş.

16. Philadelphia 76ers - Marcus Morris, Kansas
Bu kadar gürültüden sonra Andre Iguodala seneye geri dönecek gibi görünmüyor, yerine ikizlerden SF hamuru olanı oturtabilirler. Bence işler yolunda gitmez ve Marcus yıllar sonra iyi bir kolej oyuncusu olarak hatırlanır.

17. New York Knicks - Marshon Brooks, Providence
Jonny Flynn için Toney Douglas'ı önerdiklerine göre -belki biraz da sakatlık sebebiyle- FSU mezunundan ümidi kesmişler. Oraya Brooks'u oturtabilirler, Mike D'Antoni sisteminde de bayağı top gelecektir.

18. Washington Wizards - Jordan Hamilton, Texas
Kadroda herkese yetecek kadar yer var: Best Player Available.

19. Charlotte Bobcats - Kenneth Faried, Morehead State
Pota altına takviye yapma motivasyonlarından bahsetmiştim. Biyombo yetmediyse Faried'i de getiririz.

20. Minnesota Timberwolves - Donatas Motiejunas, Litvanya
Sofrada yeni bir boğaza yer yok: Project Pick.

21. Portland Trail Blazers - Reggie Jackson, Boston College
21. sıra çok tatmin edici durmuyor, ancak guard yedeği bulmak için iyi bir yer. Ben Morris'i daha çok yakıştırıyorum ama workoutları iptal eden Jackson'ın garanti aldığı takımın Portland olması da aklıma yatıyor.

22. Denver Nuggets - Markieff Morris, Kansas
Dövmeleri bile aynı olan ikizinden daha çok seviyorum bu herifi. Masaya koydukları NBA'de hiçbir takımın elinde bulundurmayı dert etmeyeceği şeyler, Denver'a da gider.

23. Houston Rockets - Iman Shumpert, Georgia Tech
Bu elemanda çok korkutucu bir Quinton Ross kumaşı görüyorum. Pis işleri yapan bir combo guard Houston'ın işine yararmış gibi, ama Iman'ın doğru isim olduğundan bayağı şüpheliyim. (İlk yapan ben olayım istedim: "Temizlik Iman'dan gelir!")

24. Oklahoma City Thunder - Tobias Harris, Tennessee
Bir anda herkes söz birliği etmişçesine önce Mirotic'i, sonra da Singler'ı yazmaya başladı OKC için. Jeff Green'in rolünü dolduracak birini henüz almadılar, buradan onu bulmayı hedefleyebilirler.

25. Boston Celtics - Tyler Honeycutt, UCLA
Los Angeles çocuğu Boston'da yapabilir mi? En son örnek Paul Pierce galiba, neden olmasın?

26. Dallas Mavericks - Jeremy Tyler
Şampiyonun kadrosu hayli sıkışık gibi, ancak yeni bir uzuna hayır demeyeceklerdir. Liseyi bırakıp top oynamak için önce İsrail'e, oradan da Japonya'ya geçen bu ilginç hikayeli çocuk beklentileri aşarsa yeni yapılanmaya taşınan bir parça da olabilir.

27. New Jersey Nets - Josh Selby, Kansas
11-20 arasından hiç oyun kurucu gitmemiş, çünkü ilk beş oyun kurucusu olabileceğine güvenilen hiç kimse yok oralara kalan. Deron Williams'a yedek olarak bu problem çocuğu düşünebilirler, tutarsa o gittikten sonra da kullanılabilir ama zor.

28. Chicago Bulls - Darius Morris, Michigan
Oyun kurucu yedeği mi istiyorsunuz? Alın size oyun kurucu yedeği, sonra Indiana'ya takas edersiniz.

29. San Antonio Spurs - Nikola Mirotic, İspanya
"San Antonio buradan yetenekli Avrupalı seçer" algısı beni de esir aldı. Çocuğun gelmek istediğini varsayarsak, kapanın elinde kalacak bir yetenek ama cidden...

30. Chicago Bulls - Kyle Singler, Duke
Chicago içindeki inanılmaz şutör guard boşluğunu 28. ve 30. sıralardan giderebileceğini düşünecek kadar iyimser değildir muhtemelen. Bu haklarını para karşılığında devretmelerini bekliyorum, alanın da yüreği Singler'ın ikinci tura düşmesine elvermez.

Şubat 28, 2011

Jared SULLINGER #0 - Ohio State Buckeyes, Power Forvet


20.4 sayı, 9.2 ribaund, 6 asist, 1.7 top çalma, 0.9 blok. Okuduklarınız bugünlerde NBA’e geçiş sürecinde küçük adımlarla ilerleyen şutör guard Evan Turner’a 2009-10 sezonunda yılın oyuncusu ödülünü getiren istatistikler. Ve son yıllarda NCAA düzeyinde benzerine pek sık rastlanmamış, oyunun her alanını domine eden bir oyuncuyu işaret ediyor. Aynı eyalette yaşanan LeBron James hadisesinden bile daha büyük sancılara yol açması beklenen bu ayrılıktan sonra, Ohio State’in derecesinin ne olmasını beklerdiniz? Hiç zahmet edip tahmin yürütmeyin, çünkü Buckeyes sezona yaptığı 18-0’lık girişle Ocak ayının sonlarına gelirken ülkedeki dört namağlup takımdan biri. Nasıl mı?

Ohio State koçu Thad Matta, hakkı pek verilmese de ülkedeki en iyi yetenek avcılarından biri. Spot ışıklarını üzerinde hisseden liseliler genelde rotayı Duke, North Carolina, Kentucky gibilerine kırma eğilimindeyken, bu dezavantajın üstesinden gelip birçok kaliteli ismi OSU bünyesine katmayı bildi. Yakın zamanda Greg Oden, Mike Conley, Daequan Cook gibi oyuncuları tek sezonun ardından NBA’e göndermesine rağmen, Ohio State kampüsü bu sezonki gibi bir ‘freshman’ performansı izlememişti. Ohio’nun göbeğindeki Columbus’ta tüm rakip uzunlara, mahallenin abisinin peşini bırakmayan ilkokullu veletlermiş gibi davranan Jared Sullinger’ı Matta’nın görmemesini bekleyemezdik tabii ki. (1) Fakat aynı çocuğun fiziklerin güçlendiği NCAA seviyesindeki henüz 7. maçında 40 sayı atacağını ve ilk iki ayın sonunda 18 sayı, 10 ribaund ortalamalarıyla ülkenin tartışmasız en iyi uzunu olacağını pek azımız öngörebiliyordu. Skorunu büyük oranda kalıbını kullanarak ve belli temel paternler üzerinden bulan Sullinger’ın, aynı post hareketlerinden kolejde de düzenli olarak ekmek yemesinden şüphe duyuluyordu.

Ohio bölgesinin en iyi koçlarından biri olan babası ve üst düzey NCAA basketbolu oynamış iki erkek kardeşini düşününce(2) ailedeki en fizikli çocuk olan Jared’ın basketbol yolunda ilerlemesi sürpriz değil. Babasının koçluğu boyunca takıntı derecesinde önem verdiği ayak hareketlerinin üstünlüğüyle şimdiden Charles Barkley benzetmeleriyle onurlandırılmaya başladı. Boyunun NBA’de aynı dominasyonu kurmasına izin vermeyeceği ortada, fakat NBA tarihi bu yoldan başarıyla geçen uzunlarla dolu. Jared’ın da onlardan biri olmaması için bir sebep yok.

(1) Northland Lisesi’nde babası Satch Sullinger’ın koçluğunda 24.5 sayı, 11.7 ribaund ortalamalarıyla ülkenin en iyi oyuncusuna verilen Naismith Ödülü’nü alırken, babası da aynı ödülün en iyi koç dalındaki sahibi oluyordu. Sullinger, James’ten sonra bu ödülü Ohio’ya getiren ikinci liseli oldu.
(2) Ailenin en büyük çocuğu J.J. eski bir Buckeye ve başından beri küçük kardeşinin Ohio State forması giymesinde büyük bir faktör olmuş.
J.J.: Sana işini öğretecek değilim ama, kardeşime burs vermeyi cidden düşünmelisin.
Matta: Julian’dan mı bahsediyorsun? (Julian şu anda Kent State forması giyen ortanca kardeş.)
J.J.: Hayır, Jared.
Matta: Şu şişman kardeşin mi?

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 28, 2010

Wesley Johnson #4 - Syracuse, Kısa Forvet


Finallerin heyecanı yerini draft muhabbetlerine bırakmış durumda ve siz bu dergiyi okuduğunuzda Wesley Johnson muhtemelen, 24 Haziran gecesi adı David Stern tarafından ilk 5 sırada okunmuş oyunculardan biri olacak. Johnson’ın adresinin, bir diğer Syracuse mezunu Jonny Flynn’in lobi faaliyetlerinin de etkisiyle Minnesota olabileceği söyleniyor, takımın 3 numara pozisyonunun görece zayıf olması da bu söylentileri güçlendiriyor. Fakat seçildiği takımı bir an için unutup, nasıl bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzdan bahsedelim biraz.

Genelde bu kalibredeki genç yıldızların son yıllardaki rotası benzer oluyor. Yeni yaş sınırlarıyla liseden geçişlerin önünün kesilmesiyle, erken yaşlarda adını duyurabilmiş büyük yetenekler ilk aşamada göz önünde bulunacakları bir kolej programı seçiyor ve orada bir öğrenciden çok bir NBA yıldızı gibi geçirilen senenin ardından draft kararlarını açıklıyorlar. Müstakbel 1. sıra seçimi John Wall ve Kentucky’deki diğer arkadaşları için de durum tam olarak bu. Fakat Johnson yoğurdu farklı bir şekilde yemeyi tercih edenlerden, hem de oldukça sıradışı bir şekilde.

Iowa State’i tercih eden Johnson, freshman sezonunda özellikle North Carolina önündeki performansı sonrasında ülke çapındaki gözlemcilerin radarına girmiş, fakat ikinci senesinde beklenen sıçramayı yapamamıştı. 2008 yazında Syracuse’a geçiş yapma kararı aldı. NCAA kurallarına göre onu bir sene boyunca kenarda oturtacak bir kararı… Fakat bu boş seneyi gelişimine ayırıp, bir avantaj haline getirmeyi başardı. Iowa State dönemine göre hücumda çok daha akıllı tercihler yapan ve bencil görünümünden tamamen arınmış bir oyuncu olarak geri döndü Wes. Bu tercihler de şut yüzdelerinde dramatik artışları getirdi. (1) NCAA’in saygın koçlarından Jim Boeheim’ın sıkı sıkıya bağlı olduğu alan savunmasında çok net çıkarımlar yapmak pek mümkün olmasa da, savunma sahasındaki potansiyeli ilk kez geçen sene bu kadar belirginleşti. Kuşkusuz 23 yaşındaki bir oyuncunun bazı alanlarda gelişim göstermesi normal karşılanmalı, fakat bahse konu isim Johnson ise karakteri ve disiplini daha fazlasını vaat ediyor. (2) Johnson’ın basketbol topuyla ancak 8. sınıfta tanışabildiğini de hatırlatalım, henüz tavanına yaklaşması için yolu olduğunu gösteriyor olabilir.

Yaptığı doğru tercihler şut yüzdesini artırsa da top hakimiyeti hala vasat ve top kaybı istatistikleri son senesinde de korkutucuydu buna paralel olarak. Fakat NBA’de hiçbir takımda hücumu bu kadar forse etmesi gerekmeyecek, bunu biliyoruz. Yaşı dışındaki en büyük çekince şutunu yaratabilme konusunda fazla ışık vermemesi ama NBA’de bir takıma yararlı olmak ve All-Star seviyesine ulaşmak için 20+ sayı ortalaması yakalamak bir ön şart değil. Bunu kanıtlayan yüzlerce örnek oldu bu oyunun tarihinde. Johnson da bu örneklerin sonuncusu olabilir…

(1) İlk sezonunda istikrarsız dış şutu eleştirilen Johnson’ın üç sayı yüzdeleri şöyle bir grafik izledi: 2007 sezonunda %29, 2008 sezonunda %33 ve geri döndüğü 2010 sezonunda ise tam %42. Saha içi yüzdesi de 2008-2010 arasında %39’dan %50’ye kadar çıktı.

(2) İkinci senesinde ayak bileğindeki sakatlığına rağmen sahaya çıkan Johnson, Syracuse sezonunda ise hemen her profesyonel basketbolcuyu kenarda tutacak bir el sakatlığıyla oynadı. Kendisine bu fedakarlığı sorulduğunda cevabı netti: “Kenarda yeteri kadar oturdum.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Haziran 23, 2010

Draft 2010


Wes JOHNSON

Oyuncuları yazmaya ‘draft’ değeri en düşük olandan başladığım içindir ki uğruna Can Birand’ı düelloya davet ettiğim Wes Johnson’ın profili sona kaldı. Doğrusunu söylemek gerekirse geçtiğimiz sezonun başına kadar Johnson adını zaman zaman duyduğum, fakat radarıma tam olarak girememiş bir oyuncuydu. Lisede bile belli bir yerde dikiş tutturamamış, sık sık öğretmenlerinden gelen “Sen memur çocuğu musun” sorusuyla muhatap olmuştu. Mezun olduğunda en iyi liselilerden biri değildi ancak tercih ettiği Iowa State ile birkaç iyi performans sonrasında ulusal bir repütasyon kazanmaya başlamıştı, özellikle de ‘freshman’ sezonunda MSG’deki North Carolina maçının ardından… Fakat burada da rahat durmayan deli oğlan, dikey geçişle Jim Boeheim’ın yanına atıyordu kapağı. Göze aldığı şeyi burayı okuyan çoğu kişi biliyor, üçüncü senesini literatürdeki adıyla ‘red shirt’ giyerek kenarda geçirdi Wes. Fakat son sezonunda yaptıkları bunun iyi verilmiş bir karar olduğunun göstergesiydi. Syracuse basketboluna çabuk adapte olan Johnson, takımın liderliğini eline aldı ve Orangemen’a Final-Four ile noktalanmasa da gayet iyi bir sezon yaşattı. Bu performansla kendi de büyüdü haliyle.

Oyunundaki en büyük çekincelerin başında kendi şutunu yaratamaması geliyor. Bu böyle, kıvırmanın anlamı yok. NBA’de bu özelliği bir ölçüde geliştirmesi şart. Bu noktada oyunuyla direkt ilgili olmayan ikinci çekince ortaya çıkıyor. Aslında sadece bir açıdan olumsuz bir durum bu, Johnson 23 yaşında. Ve ‘draft’ günü herhangi bir genel menajer Johnson’a imtina ile yaklaşacaksa sebebi bu olacak. Fakat fazla bilinmeyen bir şey daha var, batug.com farkıyla ilk bilen siz olun! Wes basketbol oynamaya sekizinci sınıfta başlamış, yani hayli geç. Bir Fatih Solak hikayesi adeta. Bu yüzden oyununda her geçen gün bariz bir değişim gözlemleyebiliyorsunuz. Iowa State döneminde yaptığı yanlış tercihlerden tamamen arınmış gibiydi örneğin boş geçen senesinin ardından. Top hakimiyeti halen istenen düzeyde olmadığından top kayıplarına bunun direkt bir etkisi olmadı, fakat şut yüzdesinde dramatik bir artış sundu Syracuse senesinde bizlere. Önceleri güvenilmez bulunan dış şutundaki artışa (2007: 29%, 2008: 33%, 2010: 39%) bakar mısınız?

Oyununun birçok yönünde rakamlara bu kadar net yansımasa da düzenli gelişmeleri görebiliyorsunuz. Boeheim’ın temel prensiplerinden olan alan savunması, çoğu zaman bir oyuncunun savunmasını değerlendirmeyi namümkün kılar. Bu Carmelo Anthony için de, daha yakın zamanda Jonny Flynn için de böyleydi. Bazen beklediğinizden iyi, bazen çok kötü çıkabiliyor bu iki örneğin de işaret ettiği gibi. (Flynn’den nefret ettiğim sır değil.) Bu 2-3 alan savunmasında bazen içeride, bazen dışarıda yer bulan Wes, her iki alanda da başarılı gözüktü ve sezonu neredeyse 2 top çalma, 2 blok ortalamalarıyla götürdü. Şu anda biraz tepeden bakılan savunması, belki zamanla hücumunu bile sollayabilir.

Aileleri de görüşen Flynn’in lobi çalışmaları sonrasında eğer bugünkü ‘draft’ sıraları korunacaksa Wolves’a gitmesi hiç sürpriz olmaz. Flynn etkeninden bağımsız olarak, Corey Brewer’ın geçen sezonki çıkışına rağmen ideal bir ekleme olacağını da düşünüyorum Minnesota’ya. Kim seçerse seçsin çok pişman olmayacaktır. Belki hiçbir zaman 20 sayı ortalamalarını kovalayan bir oyuncu olmayacak ama üçüncü-dördüncü opsiyon olarak güvenilir bir ilk beş oyuncusu olarak uzun bir kariyer onu bekliyor bence. Güçlü karakterinden pek bahsetmemişiz. Birçoklarını kenarda tutacak bir el sakatlığına rağmen, piyasasının düşmesini de göze alarak “Yeteri kadar kenarda oturdum, şimdi oynama zamanı” diyerek Syracuse’u sırtlaması birçok şeyi anlatıyordur sanırım.

Bunu seven bunu da sevdi: Danny GRANGER, Eddie JOHNSON, Travis OUTLAW


Greg MONROE

Greg Monroe son 20 yılda bir pivot yetiştirme merkezi gibi çalışan Georgetown’ın en yeni ürünü. Fakat üst devreleri Patrick Ewing, Alonzo Mourning ve Dikembe Mutombo gibi ortodoks bir uzun karakteri göstermiyor ve bu da kariyeri konusunda ‘scout’ları ikircikli bir tutuma sürüklüyor. Bu yüzdendir ki ‘freshman’ senesinde ilk üç sıra için ciddi aday olarak gösterilen Monroe’yu bu sene içerisinde zaman zaman lotaryanın dışında bile gördük.

Monroe’nun oyununu özel kılan yanı zaman zaman bir oyun kurucunun saha görüşünü ve pas yeteneğini gösterecek kadar ileriye giden basketbol zekası hiç şüphesiz. Fakat öte yandan da bu sınıftaki tüm rakiplerinden daha sönük atletizmi, bu sene durumu biraz düzeltse de önemli anlarda sinmesi ve hiçbir zaman gerekli mental kararlılığı istikralı bir şekilde gösterecek gibi durmaması onu listelerde aşağılara sürüklüyor. Buna sol eliyle potaya giderkenki rahatlığını ve etkileyici top hakimiyeti gölgeleyen bir zafiyet daha ekleniyor ki o da savunmacısı tarafından sağa penetreye zorlandığında yaptığı saçmalamalar ve bunun sonucunda gelen top kayıpları ve düşük şut yüzdesi. Hatta Hz. Synergy der ki, bu çocuk sola penetre üzerinden toplam teşebbüslerinin %57’sini basketle tamamlarken, aksi yönde bu oran %39’a düşüyor, top kayıpları ise 12 birimlik bir yükseliş göstererek %33’e çıkıyor. Kolejdekinin aksine NBA denen kurtlar sofrasında böyle bir handikapla fazla mutlu bir yaşam süremezsiniz. Top kayıpları küçülen rolle birlikte azalacaktır ama…

Mental kararlılık hadisesine gelirsek, maçtan maça performansında -ve daha önemlisi- arzusunda büyük dalgalanmalar yaşayan Monroe, ‘freshman’ senesinin ardından okula kötü bir fizikle dönünce daha büyük bir kuşku uyandırmıştı. Geçtiğimiz günlerdeki ‘draft’ öncesi ölçümlerde de boy ve kanat uzunluklarındaki tatmin edici sonuçlara rağmen, %11.2 gibi yüksek bir yağ oranı vererek bir Derrick Coleman alarmına daha sebep oldu. Liderlik yolunda ikinci senesinde önemli bir yol kat etse de, Hoyas’a tek bir NCAA turnuvası galibiyeti getiremeden kolej kariyerini noktaladığını not düşelim. Sert bir oyuncu olmaması insanların ribaund yetisine de önyargılı yaklaşmasına sebep oluyor fakat orada biraz haksızlık ediyorlar bence, eleman ikinci senesinde olası savunma ribaundlarının %25.2’sini almayı başarmış ve bu yüzde rakiplerinden sadece Cole Aldrich’e geçilmesine izin veriyor. Atılan dirsekten, kirli faullerden, gözdeki ateşten falan daha önemli bir kriter savunma için de.

4 numara savunmak için yeterli lateral hızı kazanması zor, o yüzden biraz daha kilo kazanıp 5 numarada savunduğu oyuncuların karşısında durabilecek seviyeye gelmesi lazım. Limitleri çok yukarıda değil ama eşsiz yetenekleriyle bir noktaya kadar gelmesi ve doğru takımda orta vadede ilk beş oyuncusu haline gelmesi beklenebilir. O yüzden risksiz seçim. Jerry Sloan’un yarı saha basketbolunda değerli bir parça olup Mehmet Okur’un yerini alabilir zamanla mesela, uzuna çok ihtiyaç duyan Detroit de adres olabilir.

Bunu seven bunu da sevdi: Chris WEBBER, Brad MILLER, Lamar ODOM


Quincy PONDEXTER

Quincy Pondexter, henüz lisede Brook Lopez ve Robin Lopez ile birlikte ortalığın altını üstüne getirdikleri takımda NBA gözlemcilerinin radarına girmiş bir oyuncuydu. McDonald’s All-American olamaması da esasen Lopez Biraderler’in ününün gölgesinde kalmasından dolayıydı ki Q-Pon uğradığını düşündüğü bu haksızlıktan dolayı halen McDonald’s yemiyor. True story! Bunların üzerine evden çok uzakta olmamak için daha iyi okulları geri çevirip Washington ile yoluna devam ediyor. Atletizmiyle herkesi etkileyip lotarya potansiyeli gösterdiği ilk yıldan sonra ‘draft’e girmesi beklenirken, geçen üç yılın ardından Pondexter’ı hala üniversitede “Fındıkkıran” oynarken görebiliyorsunuz. Neden mi?

Pondexter’ın hem babası Roscoe, hem de amcası Clifford basketboldan geliyor. Jerry Tarkanian tarafından keşfedilip, bir başka efsane Lute Olson’ın yönetiminde elde ettikleri 24-2’lik dereceyi devam ettirip UCLA’in dominasyonunu kırma şansları varken gözetim listesine girip takımı yalnız bırakan yetenekli ama kafası güzel çocuklar. Hatta NBA ‘draft’ tarihinin ilk ‘underclassman’lerinden bu ikisi. Bunun sonunda Bulls tarafından ilk turda seçilen Amca Cliff, bir Quentin Richardson kariyeriyle oradan oraya savruluyor. Üçüncü tura kadar düşüp NBA kontratı alamayan Baba Roscoe ise İtalya’dan Arjantin’e ekmek parası için dünyayı dolaşıyor ve 10 yıllık kariyeri sonunda ülkesine döndüğünde bulabildiği en iyi iş Charles Manson gibi azılı suçlulara konaklık eden California’nın en şöhretli hapishanesinde gardiyanlık oluyor. “Bonecrusher” lakabını alışı ve mahkuma şiddet suçundan hüküm giyişini merak ediyorsanız özellikle Esquire ve NY Times’da konuyla ilgili güzel makaleler var. Biz konumuza dönelim.

Q-Pon’ın önünde işlerin nasıl boka sarabileceğiyle ilgili belki de en iyi örnek küçüklüğünden beri canlı olarak duruyor. Tıpkı Şaban Işık gibi küçükken sıklıkla ‘nah’ çektiği için bugün Sosyoloji bölümünden mezun olan bu adamın doğuştan Pyotr Tchaikovsky hayranı olmadığı ortada…

Her ne kadar yaptığı seçim kariyeri açısından makul olan gibi gözükse de bir son sınıf öğrencisi olarak ‘draft’ sırasına olumlu yansımayacağı açık. Çok özel bir atlet, sorumluluk alma ve liderlik gösterme konusunda bu yaz büyük gelişim kaydetti. Savunmada her zaman ‘hustle’ sınırlarını zorlayan, kolej boyunca oynadığı 4 numaradaki boy dezavantajını hızıyla kapatabilen bir eleman. NBA’de boy olarak 3 numara için bile çok yeterli gözükmemesi, pozisyonlar arasına sıkışıp kalması endişelerden birisi. Bugün bir savunma spesiyalisti gibi gözükmese de o kumaşa fazlasıyla sahip. En büyük soru işareti ise dört sene boyunca hücumuna bir orta mesafe şutunu bile ekleyememişken, onun için hayati olan dış şutunu nasıl bir faktör haline getirebileceği. Fakat burada da Nate Robinson-Will Conroy ikilisi gittikten sonra kazanmak uğruna Brandon Roy’u oyun kurucuya çeken, oyuncu gelişimi için en iyi koçlardan biri olarak tanınmayan Lorenzo Romar’ın etkisini hesaba katmalıyız. Kendisine kolej seviyesindeki atletik avantajlarını kullanarak, mümkün olduğunca sık potaya gitmesi salık verilen Q-Pon’ın oyununun bu yönünü NBA’e taşıması mümkün gözükmüyor. Ama bunca yeteneği görmezden gelip, oyununu NBA’e adapte edemeyeceğini de söyleyemezsiniz… Sancılı bir süreç ve kendisini seçen genel menajer için de riskli bir proje olacak. Ama tutarsa…

Bunu seven bunu da sevdi: Desmond MASON, Mickael PIETRUS, Corey BREWER


Terrico WHITE

Bundan sadece iki sene öncesine gidip saygın ‘scout’ların ülke çapındaki liselileri sıraladıkları Top 100 listelerine baktığımızda, bunların hiçbirinde Terrico White ismine rastlayamıyorduk. SEC’nin mütevazı okullarından Mississippi de asıl yatırımını bir sene önce bağlanan oyun kurucu Chris Warren’a yapmıştı ve 2 numara için bu gence şans vermeyi seçti. Warren’ın yaşadığı uzun süreli sakatlığa birinci sınıf öğrencisini o bölgeye kaydırarak cevap veren Andy Kennedy’nin bu deneyi sayesinde White önce NCAA’in en güçlü konferanslarından birinde “Freshman of the Year” ödülüne layık görüldü, sonra da birçok ‘mock draft’te lotarya sıralarına kadar tırmandı. Bu sınıftaki herhangi bir oyuncunun gördüğü en dramatik yükselişle…

Fakat ‘sophomore’ sezonunda White için kapıda bekleyen limuzinin yeniden bal kabağına dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bunun nedeni de en az White kadar topla oynamayı seven Warren’ın iyileşmesi ve 2 numaraya geri dönen White’ın hücumun merkezindeki rolünden feragat etmek zorunda kalmasıydı. Kendisinin NBA seviyesinde de ‘combo guard’ oynayabileceğine ikna olmak isteyen ‘scout’lar bu sene gördüklerinden çok da memnun olmasa gerek. Koskoca bir sezon boyunca sadece tek bir maçta 3 asistten fazlasını yapan White, ‘draft’ değerini büyük ölçüde kaybetti ve ilk tura tutunabilirse kendisini şanslı addedecek bir konuma geldi. Warren’ın varlığında üçüncü sezonun da farklı olmayacağından çekinen White, rest yerine elinde hala para varken masadan kalkmayı tercih etti ve 24 Haziran 2010 gecesi Ole Miss tarihindeki ikinci ilk tur seçimi olmayı umacak.

White’a ilk baktığınızda omuz yapısıyla, kanat genişliğiyle müthiş bir NBA fiziği görüyorsunuz. Fakat bu fiziği ve müthiş atletizmini oyununa tam olarak aktarabildiğini söylemek kolay değil. Skorunun büyük bir bölümünü istikrarlı orta mesafe şutundan bulan, yumuşak stiliyle kararlı bir dış şut da geliştiren White’ın pota altı bitirişleriyse tatmin edici olmaktan çok uzak. Kentucky’ye karşı Patrick Patterson’dan poster yapan bir adamın, içeri girdiğinde temastan kaçarak ekseriyetle gözyaşı damlası ile skora gitmeye çalışması absürd bir görüntüye sebep oluyor. Öte yandan bu eğilim faul çizgisine ziyaretlerini de minimize ederek büyük bir atletizm israfına yol açıyor. Aynı zamanda 1 ve 2 numaraları rahatlıkla savunacak bir üst yapıya ve lateral hıza sahip White, bunun hakkını nadiren veriyor ve genelde savunmayı aktif dinlenme ile geçiriyor. O gamsız havasına, Tracy McGrady’yi kıskandıracak ‘lazy-eye’ sendromuna uygun bir tablo. Örneğin -lotarya için büyük rakiplerinden de olan- James Anderson’a kıyasla gözlerin üzerinde olduğu maçların hemen hepsinde sinmesi de bu karakterin bir uzantısı olarak alınabilir. Her şeye rağmen limitleri o kadar yüksek ve -karakteri dışındaki- zayıflıkları o kadar kolay onarılabilir zayıflıklar ki ilk turun sonlarında White için tetiği çeken genel menajerin çok akılsızca bir iş yapacağını söyleyemem… O.J. Mayo ile iyi bir ikili olmayacaklarını anlamışsınızdır ama memleketi Memphis’ten bu yönde bir hamle gelebilir.

Bunu seven bunu da sevdi: Randy FOYE, Flip MURRAY, Gabe PRUITT


Jarvis VARNADO

“The best shot-blocker in the country.” Herhangi bir arama motoruna Jarvis Varnado ismini yazarsanız, sizi karşılayan cümle bu olacak. Geçmişte salt böyle bir repütasyonun getirisi olarak lotarya sıralarına tırmanmış örnekler hafızalarda taze olduğundandır ki geçen sene bu zamanlarda Varnado’nun ilk turdaki yerini sağlama almış gözükmesi pek şaşırtıcı gelmiyordu. Henüz ikinci sezonunun başında televizyonda yayınlanan bir maçta yaptığı ‘triple-double’ ile gündeme geldikten sonra rakamlarındaki gelişimi ‘junior’ sezonuna da taşıyan Varnado geçen mayıs ayında bir kumar oynayarak, ‘draft’ değeri tavan yapmışken adını listeden çekmeyi tercih etti. Hücumdaki ham görüntüsünden sıyrılmak isteyen ve imkanı varken bu seviyede oyununa yeni boyutlar katmayı düşünen bir gence ancak saygı duyarım. Fakat gölgede geçen bir sezonun sonunda, takımı Mississippi State de NCAA turnuvası için komite tarafından yeterli görülmeyince bugün için ikinci tura kadar inmiş gözüküyor.

Boyu kısa görünüyor olabilir, fakat kanat genişliğinin 7-4 seviyelerinde seyrettiğini eklemek lazım. Buna rağmen oyunundaki ayarlamalarda hep bir power forvete evrilmeyi planlamakta Jarvis. Bu kararın doğruluğunu geçen hafta Los Angeles’taki ‘workout’larda Jerome Jordan karşısında düştüğü durumlar da destekler nitelikteymiş. Geçen sene çekilme kararının hemen ardından kilo almaya başlayıp epey yol kat etse de, hala rakipleri tarafından çok kolay itilebiliyor. Bunun bire bir savunmasına pek yardımcı olmadığı açık. Hücumda ise birkaç numarası (sol alçak postta aldıktan sonra sol omzu üzerinden dönerek bitirdiği sağ ‘hook-shot’ gibi) dışında tamamen ikinci şans sayılarından ekmek yiyor. Bu sezonki gelişimi de ‘scout’ları ikna etmişe benzemiyor ve uzun açısından zengin bu sınıfta ilk tura yeniden çıkabilmesi için yeterli malzemeye sahip değil gibi.

Orta mesafesine harcadığı mesai sonuç verirse ve sadece yardım savunması spesiyalisti olarak kalmayacağının emarelerini gösterirse her takımın ona verebilecek 10-12 dakikası olduğunu düşünüyorum. Atletizmi öğretemiyorsun sonuçta. Okulu bitirerek gelmiş olması da ‘draft’ sırasına çok olumlu etkimese de ilk seneden katkı vermesine yardımcı olabilir. Hem bu devirde önce diplomanı eline alacaksın, yarın öbür gün dizi eline alma ihtimaline karşı… Bir de bu adamın adı güzel, yaratıcı lakap önerilerine açık. Dallas’a falan gitmesin o yüzden, adamların Rodrigue Beaubois gibi bir nimetten çıkarabildikleri en iyi lakap Roddy-B zira…

Bunu seven bunu da sevdi: Chris ANDERSEN, Keon CLARK, Sean WILLIAMS