Fakat ligin yeni nesil yıldızlarının somut olarak
ölçülemeyecek etkisini de teraziye koyduğunuzda bu denge ters yöne kayıyor.
Twitter hesabını açtığınızda LeBron James’in çağrısıyla karşılaşıyorsunuz:
“Başkan’ın ofisteki işleri henüz bitmedi. O yüzden gidin ve oyunuzu verin.”
Kutlama faslında ona diğer genç süperyıldızlar Chris Paul ve Kevin Durant de
eşlik ediyor. Gençliğin idolü olan basketbolcular, aynı zamanda siyasal olarak
angaje görünüyor ve bu ABD için yeni bir şey.
Yetmişlerde
ligin imajı bugünle kıyaslanmayacak kadar batık durumdaydı. Afro-Amerikalı kesimi
lige dahil etmek bile başlı başına sıkıntılı bir süreç olmuştu ve hala bazı
şehir takımları taraftar tabanlarına siyah oyuncuları kabul ettirmekte
zorlanıyordu, yahut bizzat ırkçı yöneticileri tarafından bu çabalar engelleniyordu.
Beyazlara göre NBA her zaman kafası iyi dolaşan birtakım siyahların oynadığı
bir yerdi ve kolej basketboluna sadakat göstermeyi yeğliyorlardı. Siyahlar ise
ligin beyaz yıldızlarını kesinlikle tanımıyor, onları medya tarafından
pohpohlanmış yeteneksizler olarak görüyorlardı. Siyahların katılımına rağmen
sahadaki görüntü de halen sorunlu duruyordu. Zira yönetici grubunda nadiren bir
Afro-Amerikalı ile karşılaşabiliyordun ve bu da ülkedeki kölelik tarihi içinde
farklı bir alt metinde okunabilirdi: Beyazların para kazanması ve eğlenmesi
için ter döken kuvvetli siyahlar.
Seksenlerde
bu algıyı kıran iki isim vardı. Ve hayır, birinin adı David Stern değildi.
Magic Johnson ve Larry Bird kolejde başladıkları rekabeti yeni bir arenaya
taşırken, takipçilerini de yanlarında getirmişlerdi. Magic insan sevgisiyle
dolup taştığını ilk görüşte duyumsayabileceğiniz, rakipsiz bir hayat enerjisine
sahip bir yıldızdı. Michigan’da doğmuş, annesi Yedinci Gün Kilisesi’ne mensup
bir siyah… Bird ise çiftçi çocuğuydu, fakat Indiana’da en iyi rekabeti ararken
bütün gençliğini siyah çocuklarla maç ayarlayarak geçirmişti. Bununla birlikte,
politik eğilimlerini kendine saklayan ve bunu tefekkür düzeyinde tutup eyleme
geçmemeyi yeğleyen biriydi. Magic de farklı sayılmazdı. Fakat sadece dolaşıma
sundukları güdülerle bile algıları kırmış, sınıflar arası barış ortamına
katkıda bulunmuşlardı.
Onları takip eden süperyıldız ise Michael Jordan’dı. Bir
Demokrat olduğu biliniyordu. Ancak kişisel mükemmeliyeti bir fetiş olarak
yaşıyor, dikkat dağıtıcı hiçbir unsuru sistemine dahil etmiyordu. Lig
tarafından kendi deyimiyle ‘bir siyah militan’ olarak fişlenip, kariyerinin son
demlerinde hummalı muamelesi gören takım arkadaşı Craig Hodges onun harekete
geçmesini istiyordu. Birden çok kez ve açıktan açığa. “Kimsenin nasıl
davranacağını söyleyecek değilim, ancak fakir mahallelerdeki çocukların yanına
gittiğimde onlara idolü olan adamdan bahsetmemem mümkün değil. Neden gücünü
kullanıp, kendi halkı için bir ilham kaynağı olmuyor?”
Ülkenin dört bir yanında hala izleri sürülebilen ayrımcılık
siyah komünitenin başından ayrılmazken, mikrofonlar Jordan’a uzatıldığında
gelecek yanıt belliydi: “Bu olay hakkında yeteri kadar bilgiye sahip değilim,
bu yüzden yorum yapmıyorum.” Jordan topu dikkatlice taca atarken, işin aslının
bu olmadığını herkes biliyordu.
1990’da yaşanan spesifik bir olaysa Jordan’ın politik
yönsüzlüğü için bir nişane oldu ve hala bu konuda en çok alıntılanan söz, o
sürece aittir. O sene Jordan’ın memleketi North Carolina’da senato seçimleri düzenlenecekti.
Cumhuriyetçi aday ise görev süresi boyunca ırkçılıkla ilgili kabarık bir sabıka
kaydı oluşturmuş Jesse Helms idi. Demokrat
aday kampanyası sırasında Jordan’a ulaştı ve onun etki gücünü kullanmak
istediğini söyleyerek iş birliği talep etti. Bu ortaya çıkınca siyah nüfus
sokaklara dökülerek Jordan’ı adım atmaya çağırdı. O sıralarda lig global bir
marka halini almıştı ve Jordan’ın kendi markası da aynı paralelde semirmeye
devam ediyordu. İlk kez bir oyuncunun adı altında bir ayakkabı piyasaya
sürülmüştü ve daha sonra bu model tamamen firmadan özerk bir hal alarak
Jordan’ın kontrolüne geçecekti. Ve Jordan’a bir arkadaşı 1990 senato
seçimlerinde neden pozisyon almadığını sorduğunda cevabı şu oldu:
“Cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor.”
Sportif figürler ve sanatçıların ilham kaynağı özelliği
gücünü bugün de koruyor. Türkiye’de toplumsal ezberin dışına çıkan her söz,
kimden geldiğinden bağımsız olarak bastırılmaya devam ediyor. “Bütün Türkiye
halklarının verdiği şehitlerin durmasını istiyorum” diyen bir futbolcunun,
Türkiye’nin en yeteneklisi de olsa ‘yanlış işler peşindesin X Efendi’ kalıbıyla
uğradığı linci izlediğimiz günler hala çok uzak değil. Bu ortamda politik tavır
almaktan çekinmeyen her sportif figür çok değerli. Başkalarını tavır almaya
iten en ufak bir söz de öyle…
Cem Pekdoğru, 2012
12 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder