Haziran 23, 2010

Draft 2010


Wes JOHNSON

Oyuncuları yazmaya ‘draft’ değeri en düşük olandan başladığım içindir ki uğruna Can Birand’ı düelloya davet ettiğim Wes Johnson’ın profili sona kaldı. Doğrusunu söylemek gerekirse geçtiğimiz sezonun başına kadar Johnson adını zaman zaman duyduğum, fakat radarıma tam olarak girememiş bir oyuncuydu. Lisede bile belli bir yerde dikiş tutturamamış, sık sık öğretmenlerinden gelen “Sen memur çocuğu musun” sorusuyla muhatap olmuştu. Mezun olduğunda en iyi liselilerden biri değildi ancak tercih ettiği Iowa State ile birkaç iyi performans sonrasında ulusal bir repütasyon kazanmaya başlamıştı, özellikle de ‘freshman’ sezonunda MSG’deki North Carolina maçının ardından… Fakat burada da rahat durmayan deli oğlan, dikey geçişle Jim Boeheim’ın yanına atıyordu kapağı. Göze aldığı şeyi burayı okuyan çoğu kişi biliyor, üçüncü senesini literatürdeki adıyla ‘red shirt’ giyerek kenarda geçirdi Wes. Fakat son sezonunda yaptıkları bunun iyi verilmiş bir karar olduğunun göstergesiydi. Syracuse basketboluna çabuk adapte olan Johnson, takımın liderliğini eline aldı ve Orangemen’a Final-Four ile noktalanmasa da gayet iyi bir sezon yaşattı. Bu performansla kendi de büyüdü haliyle.

Oyunundaki en büyük çekincelerin başında kendi şutunu yaratamaması geliyor. Bu böyle, kıvırmanın anlamı yok. NBA’de bu özelliği bir ölçüde geliştirmesi şart. Bu noktada oyunuyla direkt ilgili olmayan ikinci çekince ortaya çıkıyor. Aslında sadece bir açıdan olumsuz bir durum bu, Johnson 23 yaşında. Ve ‘draft’ günü herhangi bir genel menajer Johnson’a imtina ile yaklaşacaksa sebebi bu olacak. Fakat fazla bilinmeyen bir şey daha var, batug.com farkıyla ilk bilen siz olun! Wes basketbol oynamaya sekizinci sınıfta başlamış, yani hayli geç. Bir Fatih Solak hikayesi adeta. Bu yüzden oyununda her geçen gün bariz bir değişim gözlemleyebiliyorsunuz. Iowa State döneminde yaptığı yanlış tercihlerden tamamen arınmış gibiydi örneğin boş geçen senesinin ardından. Top hakimiyeti halen istenen düzeyde olmadığından top kayıplarına bunun direkt bir etkisi olmadı, fakat şut yüzdesinde dramatik bir artış sundu Syracuse senesinde bizlere. Önceleri güvenilmez bulunan dış şutundaki artışa (2007: 29%, 2008: 33%, 2010: 39%) bakar mısınız?

Oyununun birçok yönünde rakamlara bu kadar net yansımasa da düzenli gelişmeleri görebiliyorsunuz. Boeheim’ın temel prensiplerinden olan alan savunması, çoğu zaman bir oyuncunun savunmasını değerlendirmeyi namümkün kılar. Bu Carmelo Anthony için de, daha yakın zamanda Jonny Flynn için de böyleydi. Bazen beklediğinizden iyi, bazen çok kötü çıkabiliyor bu iki örneğin de işaret ettiği gibi. (Flynn’den nefret ettiğim sır değil.) Bu 2-3 alan savunmasında bazen içeride, bazen dışarıda yer bulan Wes, her iki alanda da başarılı gözüktü ve sezonu neredeyse 2 top çalma, 2 blok ortalamalarıyla götürdü. Şu anda biraz tepeden bakılan savunması, belki zamanla hücumunu bile sollayabilir.

Aileleri de görüşen Flynn’in lobi çalışmaları sonrasında eğer bugünkü ‘draft’ sıraları korunacaksa Wolves’a gitmesi hiç sürpriz olmaz. Flynn etkeninden bağımsız olarak, Corey Brewer’ın geçen sezonki çıkışına rağmen ideal bir ekleme olacağını da düşünüyorum Minnesota’ya. Kim seçerse seçsin çok pişman olmayacaktır. Belki hiçbir zaman 20 sayı ortalamalarını kovalayan bir oyuncu olmayacak ama üçüncü-dördüncü opsiyon olarak güvenilir bir ilk beş oyuncusu olarak uzun bir kariyer onu bekliyor bence. Güçlü karakterinden pek bahsetmemişiz. Birçoklarını kenarda tutacak bir el sakatlığına rağmen, piyasasının düşmesini de göze alarak “Yeteri kadar kenarda oturdum, şimdi oynama zamanı” diyerek Syracuse’u sırtlaması birçok şeyi anlatıyordur sanırım.

Bunu seven bunu da sevdi: Danny GRANGER, Eddie JOHNSON, Travis OUTLAW


Greg MONROE

Greg Monroe son 20 yılda bir pivot yetiştirme merkezi gibi çalışan Georgetown’ın en yeni ürünü. Fakat üst devreleri Patrick Ewing, Alonzo Mourning ve Dikembe Mutombo gibi ortodoks bir uzun karakteri göstermiyor ve bu da kariyeri konusunda ‘scout’ları ikircikli bir tutuma sürüklüyor. Bu yüzdendir ki ‘freshman’ senesinde ilk üç sıra için ciddi aday olarak gösterilen Monroe’yu bu sene içerisinde zaman zaman lotaryanın dışında bile gördük.

Monroe’nun oyununu özel kılan yanı zaman zaman bir oyun kurucunun saha görüşünü ve pas yeteneğini gösterecek kadar ileriye giden basketbol zekası hiç şüphesiz. Fakat öte yandan da bu sınıftaki tüm rakiplerinden daha sönük atletizmi, bu sene durumu biraz düzeltse de önemli anlarda sinmesi ve hiçbir zaman gerekli mental kararlılığı istikralı bir şekilde gösterecek gibi durmaması onu listelerde aşağılara sürüklüyor. Buna sol eliyle potaya giderkenki rahatlığını ve etkileyici top hakimiyeti gölgeleyen bir zafiyet daha ekleniyor ki o da savunmacısı tarafından sağa penetreye zorlandığında yaptığı saçmalamalar ve bunun sonucunda gelen top kayıpları ve düşük şut yüzdesi. Hatta Hz. Synergy der ki, bu çocuk sola penetre üzerinden toplam teşebbüslerinin %57’sini basketle tamamlarken, aksi yönde bu oran %39’a düşüyor, top kayıpları ise 12 birimlik bir yükseliş göstererek %33’e çıkıyor. Kolejdekinin aksine NBA denen kurtlar sofrasında böyle bir handikapla fazla mutlu bir yaşam süremezsiniz. Top kayıpları küçülen rolle birlikte azalacaktır ama…

Mental kararlılık hadisesine gelirsek, maçtan maça performansında -ve daha önemlisi- arzusunda büyük dalgalanmalar yaşayan Monroe, ‘freshman’ senesinin ardından okula kötü bir fizikle dönünce daha büyük bir kuşku uyandırmıştı. Geçtiğimiz günlerdeki ‘draft’ öncesi ölçümlerde de boy ve kanat uzunluklarındaki tatmin edici sonuçlara rağmen, %11.2 gibi yüksek bir yağ oranı vererek bir Derrick Coleman alarmına daha sebep oldu. Liderlik yolunda ikinci senesinde önemli bir yol kat etse de, Hoyas’a tek bir NCAA turnuvası galibiyeti getiremeden kolej kariyerini noktaladığını not düşelim. Sert bir oyuncu olmaması insanların ribaund yetisine de önyargılı yaklaşmasına sebep oluyor fakat orada biraz haksızlık ediyorlar bence, eleman ikinci senesinde olası savunma ribaundlarının %25.2’sini almayı başarmış ve bu yüzde rakiplerinden sadece Cole Aldrich’e geçilmesine izin veriyor. Atılan dirsekten, kirli faullerden, gözdeki ateşten falan daha önemli bir kriter savunma için de.

4 numara savunmak için yeterli lateral hızı kazanması zor, o yüzden biraz daha kilo kazanıp 5 numarada savunduğu oyuncuların karşısında durabilecek seviyeye gelmesi lazım. Limitleri çok yukarıda değil ama eşsiz yetenekleriyle bir noktaya kadar gelmesi ve doğru takımda orta vadede ilk beş oyuncusu haline gelmesi beklenebilir. O yüzden risksiz seçim. Jerry Sloan’un yarı saha basketbolunda değerli bir parça olup Mehmet Okur’un yerini alabilir zamanla mesela, uzuna çok ihtiyaç duyan Detroit de adres olabilir.

Bunu seven bunu da sevdi: Chris WEBBER, Brad MILLER, Lamar ODOM


Quincy PONDEXTER

Quincy Pondexter, henüz lisede Brook Lopez ve Robin Lopez ile birlikte ortalığın altını üstüne getirdikleri takımda NBA gözlemcilerinin radarına girmiş bir oyuncuydu. McDonald’s All-American olamaması da esasen Lopez Biraderler’in ününün gölgesinde kalmasından dolayıydı ki Q-Pon uğradığını düşündüğü bu haksızlıktan dolayı halen McDonald’s yemiyor. True story! Bunların üzerine evden çok uzakta olmamak için daha iyi okulları geri çevirip Washington ile yoluna devam ediyor. Atletizmiyle herkesi etkileyip lotarya potansiyeli gösterdiği ilk yıldan sonra ‘draft’e girmesi beklenirken, geçen üç yılın ardından Pondexter’ı hala üniversitede “Fındıkkıran” oynarken görebiliyorsunuz. Neden mi?

Pondexter’ın hem babası Roscoe, hem de amcası Clifford basketboldan geliyor. Jerry Tarkanian tarafından keşfedilip, bir başka efsane Lute Olson’ın yönetiminde elde ettikleri 24-2’lik dereceyi devam ettirip UCLA’in dominasyonunu kırma şansları varken gözetim listesine girip takımı yalnız bırakan yetenekli ama kafası güzel çocuklar. Hatta NBA ‘draft’ tarihinin ilk ‘underclassman’lerinden bu ikisi. Bunun sonunda Bulls tarafından ilk turda seçilen Amca Cliff, bir Quentin Richardson kariyeriyle oradan oraya savruluyor. Üçüncü tura kadar düşüp NBA kontratı alamayan Baba Roscoe ise İtalya’dan Arjantin’e ekmek parası için dünyayı dolaşıyor ve 10 yıllık kariyeri sonunda ülkesine döndüğünde bulabildiği en iyi iş Charles Manson gibi azılı suçlulara konaklık eden California’nın en şöhretli hapishanesinde gardiyanlık oluyor. “Bonecrusher” lakabını alışı ve mahkuma şiddet suçundan hüküm giyişini merak ediyorsanız özellikle Esquire ve NY Times’da konuyla ilgili güzel makaleler var. Biz konumuza dönelim.

Q-Pon’ın önünde işlerin nasıl boka sarabileceğiyle ilgili belki de en iyi örnek küçüklüğünden beri canlı olarak duruyor. Tıpkı Şaban Işık gibi küçükken sıklıkla ‘nah’ çektiği için bugün Sosyoloji bölümünden mezun olan bu adamın doğuştan Pyotr Tchaikovsky hayranı olmadığı ortada…

Her ne kadar yaptığı seçim kariyeri açısından makul olan gibi gözükse de bir son sınıf öğrencisi olarak ‘draft’ sırasına olumlu yansımayacağı açık. Çok özel bir atlet, sorumluluk alma ve liderlik gösterme konusunda bu yaz büyük gelişim kaydetti. Savunmada her zaman ‘hustle’ sınırlarını zorlayan, kolej boyunca oynadığı 4 numaradaki boy dezavantajını hızıyla kapatabilen bir eleman. NBA’de boy olarak 3 numara için bile çok yeterli gözükmemesi, pozisyonlar arasına sıkışıp kalması endişelerden birisi. Bugün bir savunma spesiyalisti gibi gözükmese de o kumaşa fazlasıyla sahip. En büyük soru işareti ise dört sene boyunca hücumuna bir orta mesafe şutunu bile ekleyememişken, onun için hayati olan dış şutunu nasıl bir faktör haline getirebileceği. Fakat burada da Nate Robinson-Will Conroy ikilisi gittikten sonra kazanmak uğruna Brandon Roy’u oyun kurucuya çeken, oyuncu gelişimi için en iyi koçlardan biri olarak tanınmayan Lorenzo Romar’ın etkisini hesaba katmalıyız. Kendisine kolej seviyesindeki atletik avantajlarını kullanarak, mümkün olduğunca sık potaya gitmesi salık verilen Q-Pon’ın oyununun bu yönünü NBA’e taşıması mümkün gözükmüyor. Ama bunca yeteneği görmezden gelip, oyununu NBA’e adapte edemeyeceğini de söyleyemezsiniz… Sancılı bir süreç ve kendisini seçen genel menajer için de riskli bir proje olacak. Ama tutarsa…

Bunu seven bunu da sevdi: Desmond MASON, Mickael PIETRUS, Corey BREWER


Terrico WHITE

Bundan sadece iki sene öncesine gidip saygın ‘scout’ların ülke çapındaki liselileri sıraladıkları Top 100 listelerine baktığımızda, bunların hiçbirinde Terrico White ismine rastlayamıyorduk. SEC’nin mütevazı okullarından Mississippi de asıl yatırımını bir sene önce bağlanan oyun kurucu Chris Warren’a yapmıştı ve 2 numara için bu gence şans vermeyi seçti. Warren’ın yaşadığı uzun süreli sakatlığa birinci sınıf öğrencisini o bölgeye kaydırarak cevap veren Andy Kennedy’nin bu deneyi sayesinde White önce NCAA’in en güçlü konferanslarından birinde “Freshman of the Year” ödülüne layık görüldü, sonra da birçok ‘mock draft’te lotarya sıralarına kadar tırmandı. Bu sınıftaki herhangi bir oyuncunun gördüğü en dramatik yükselişle…

Fakat ‘sophomore’ sezonunda White için kapıda bekleyen limuzinin yeniden bal kabağına dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bunun nedeni de en az White kadar topla oynamayı seven Warren’ın iyileşmesi ve 2 numaraya geri dönen White’ın hücumun merkezindeki rolünden feragat etmek zorunda kalmasıydı. Kendisinin NBA seviyesinde de ‘combo guard’ oynayabileceğine ikna olmak isteyen ‘scout’lar bu sene gördüklerinden çok da memnun olmasa gerek. Koskoca bir sezon boyunca sadece tek bir maçta 3 asistten fazlasını yapan White, ‘draft’ değerini büyük ölçüde kaybetti ve ilk tura tutunabilirse kendisini şanslı addedecek bir konuma geldi. Warren’ın varlığında üçüncü sezonun da farklı olmayacağından çekinen White, rest yerine elinde hala para varken masadan kalkmayı tercih etti ve 24 Haziran 2010 gecesi Ole Miss tarihindeki ikinci ilk tur seçimi olmayı umacak.

White’a ilk baktığınızda omuz yapısıyla, kanat genişliğiyle müthiş bir NBA fiziği görüyorsunuz. Fakat bu fiziği ve müthiş atletizmini oyununa tam olarak aktarabildiğini söylemek kolay değil. Skorunun büyük bir bölümünü istikrarlı orta mesafe şutundan bulan, yumuşak stiliyle kararlı bir dış şut da geliştiren White’ın pota altı bitirişleriyse tatmin edici olmaktan çok uzak. Kentucky’ye karşı Patrick Patterson’dan poster yapan bir adamın, içeri girdiğinde temastan kaçarak ekseriyetle gözyaşı damlası ile skora gitmeye çalışması absürd bir görüntüye sebep oluyor. Öte yandan bu eğilim faul çizgisine ziyaretlerini de minimize ederek büyük bir atletizm israfına yol açıyor. Aynı zamanda 1 ve 2 numaraları rahatlıkla savunacak bir üst yapıya ve lateral hıza sahip White, bunun hakkını nadiren veriyor ve genelde savunmayı aktif dinlenme ile geçiriyor. O gamsız havasına, Tracy McGrady’yi kıskandıracak ‘lazy-eye’ sendromuna uygun bir tablo. Örneğin -lotarya için büyük rakiplerinden de olan- James Anderson’a kıyasla gözlerin üzerinde olduğu maçların hemen hepsinde sinmesi de bu karakterin bir uzantısı olarak alınabilir. Her şeye rağmen limitleri o kadar yüksek ve -karakteri dışındaki- zayıflıkları o kadar kolay onarılabilir zayıflıklar ki ilk turun sonlarında White için tetiği çeken genel menajerin çok akılsızca bir iş yapacağını söyleyemem… O.J. Mayo ile iyi bir ikili olmayacaklarını anlamışsınızdır ama memleketi Memphis’ten bu yönde bir hamle gelebilir.

Bunu seven bunu da sevdi: Randy FOYE, Flip MURRAY, Gabe PRUITT


Jarvis VARNADO

“The best shot-blocker in the country.” Herhangi bir arama motoruna Jarvis Varnado ismini yazarsanız, sizi karşılayan cümle bu olacak. Geçmişte salt böyle bir repütasyonun getirisi olarak lotarya sıralarına tırmanmış örnekler hafızalarda taze olduğundandır ki geçen sene bu zamanlarda Varnado’nun ilk turdaki yerini sağlama almış gözükmesi pek şaşırtıcı gelmiyordu. Henüz ikinci sezonunun başında televizyonda yayınlanan bir maçta yaptığı ‘triple-double’ ile gündeme geldikten sonra rakamlarındaki gelişimi ‘junior’ sezonuna da taşıyan Varnado geçen mayıs ayında bir kumar oynayarak, ‘draft’ değeri tavan yapmışken adını listeden çekmeyi tercih etti. Hücumdaki ham görüntüsünden sıyrılmak isteyen ve imkanı varken bu seviyede oyununa yeni boyutlar katmayı düşünen bir gence ancak saygı duyarım. Fakat gölgede geçen bir sezonun sonunda, takımı Mississippi State de NCAA turnuvası için komite tarafından yeterli görülmeyince bugün için ikinci tura kadar inmiş gözüküyor.

Boyu kısa görünüyor olabilir, fakat kanat genişliğinin 7-4 seviyelerinde seyrettiğini eklemek lazım. Buna rağmen oyunundaki ayarlamalarda hep bir power forvete evrilmeyi planlamakta Jarvis. Bu kararın doğruluğunu geçen hafta Los Angeles’taki ‘workout’larda Jerome Jordan karşısında düştüğü durumlar da destekler nitelikteymiş. Geçen sene çekilme kararının hemen ardından kilo almaya başlayıp epey yol kat etse de, hala rakipleri tarafından çok kolay itilebiliyor. Bunun bire bir savunmasına pek yardımcı olmadığı açık. Hücumda ise birkaç numarası (sol alçak postta aldıktan sonra sol omzu üzerinden dönerek bitirdiği sağ ‘hook-shot’ gibi) dışında tamamen ikinci şans sayılarından ekmek yiyor. Bu sezonki gelişimi de ‘scout’ları ikna etmişe benzemiyor ve uzun açısından zengin bu sınıfta ilk tura yeniden çıkabilmesi için yeterli malzemeye sahip değil gibi.

Orta mesafesine harcadığı mesai sonuç verirse ve sadece yardım savunması spesiyalisti olarak kalmayacağının emarelerini gösterirse her takımın ona verebilecek 10-12 dakikası olduğunu düşünüyorum. Atletizmi öğretemiyorsun sonuçta. Okulu bitirerek gelmiş olması da ‘draft’ sırasına çok olumlu etkimese de ilk seneden katkı vermesine yardımcı olabilir. Hem bu devirde önce diplomanı eline alacaksın, yarın öbür gün dizi eline alma ihtimaline karşı… Bir de bu adamın adı güzel, yaratıcı lakap önerilerine açık. Dallas’a falan gitmesin o yüzden, adamların Rodrigue Beaubois gibi bir nimetten çıkarabildikleri en iyi lakap Roddy-B zira…

Bunu seven bunu da sevdi: Chris ANDERSEN, Keon CLARK, Sean WILLIAMS

Nisan 22, 2010

Western Conference First Round: Lakers - Thunder


Lakers taraftarı, takımın ‘post-season’a girerkenki enkaz hali düşünüldüğünde Oklahoma City’ye saha avantajını koruyarak gidecek olmaktan memnun olsa gerek. Bynum’ın da serinin ilk devresindeki rüzgarı sürdüremese de varlığı bile mutluluk sebebi olabiliyor. Son iki yıldır Bynum sakatlıklarının tedavi sürecini algılamak çok zordu bizler için ve takımdan yapılan açıklamalara olan güven de buna paralel olarak darbeler almıştı. Şu an için pek bir tehlike gözükmüyor ve Bynum’ın maç sonlarında verdiği geri bildirimler de olumlu yönde. Çok kritik bir maçı aldığımızı düşünüyorum fakat Bynum’ın olası bir tökezlemesinde bu serideki avantaj da kolayca kaybedilebilir.

Bynum, Gasol ve Odom’dan oluşan ön alanın Lakers adına en ağır basan nokta olduğu, seriye girerken de sır değildi. Öte yandan yine beklentileri çok yalanlamayan bir şekilde Westbrook da OKC adına kilit isim olacağının sinyallerini verdi. İlk maçın ilk çeyreğinde takımın her parçası gibi leyla bir görüntü çizince, sezonu formsuz kapatan UCLA çocuğu hakkında endişeye kapılmıştık. Fakat takip eden yedi çeyrekte faul problemleri izin verdiği sürece Lakers için en büyük baş ağrısı oldu. Fisher gibi bir savunmacı karşısında penetrelerinin öldürücü seviyede olması bekleniyordu. İlk maçta Thunder’ı skorda tutan o penetreler, ikinci maçta da Westbrook’a faul çizgisine bolca ziyaret imkanı taşıdı. Shannon’ın kullanılması gerektiğini savunanlar var, fakat hücumun sağlığı için onun sürelerinin belli bir seviyeyi aşmasını istemem şu iki maçta nispeten daha kontrol atında gözükse de. Bu noktada çok çaresiz kalınırsa -yine pek taraftarı olmasam da- ‘box-and-one defense’ kullanılabilir. Fakat Westbrook’un 30 attığı bir maçtan ziyade, Durant’in üretiminin Kobe tarafından kompanse edilemediği bir gündeki ekstra Westbrook basketleri önlem almaya itecektir Jackson’ı… Fisher ile girdiği bir play-off macerasında Westbrook’un yaptığı hiçbir şeyin tek başına Jackson’ı çaresizliğe itebileceğini düşünmüyorum.

O çaresizliğin kaynağı olabilecek adamınsa çok kötü iki sınav verdiğini düşünmüyorum kariyerinin kilometre taşlarından biri olan bu dönemde. Serinin ilk çeyreğinde Thunder cephesindeki havayı normal bir durum olarak algılamak adil olacaktır (ilk beşi toplamda 29 play-off maçı görmüş bir takımdan bahsediyoruz), ancak sonrasında şüphe edilen Westbrook ve Durant kolej kariyerlerinde de yaptıkları gibi sahne ışıkları üzerlerindeyken hiç geri adım atmadılar. Sadece Durant’in daha zor bir görevi vardı ve sezon içinde olduğundan çok daha motive bir Artest’in yakın markajına oyununu adapte etmesi zaman aldı. Hala tam olarak istediği düzeye de gelmemiştir muhtemelen. Çok iyi bir penetreci olarak bilinmese de, bu yönünün tehdit yaratacak düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. İlk iki maçta pek başvurmadığı bu opsiyona daha fazla başvurmasını ve bunun sonucunda serbest atış miktarını sezon ortalamasına yaklaştırmasını bekliyorum. (İlk iki maçta 17 kere çizgiye gitti. Aslında 10.2 olan ortalamasından çok aşağıda gözükmüyor fakat aradaki fark oyunun momentumunda rakamların gösterdiğinden fazla bir etki yaratıyor.) Jackson’ın seri öncesi açıklamalarının hakemler üzerinde büyük bir baskı oluşturduğunu falan düşünmüyorum. En azından şimdilik. Hakemlerin olağan ev sahibi sempatisi ve daha çok da Artest’in repütasyonuna bağlanabilir Durant’in ve genel olarak Thunder’ın rakiplerine oranla çizgiye daha güç gitmesi. Seri ilerledikçe dengeleneceğini düşünmekteyim bu faktörün.

Have you met Serge? Bugün o şerefe de eriştik, güzel oldu. Maçı bitiren beşte Krstic-Ibaka ikilisini kullanmak daha akıllıca sanki. Collison’ın faulleri de Bynum sahadayken iş görür ama diğeri daha ideal bir kombinasyon gibi… Beklenenin aksine Thunder’da olaya giremeyen elemanlarsa Harden ve Green oldular. İkinci maçın son çeyreğinde Kobe önünde düştüğü durumlar için belki onu suçlamamalıyız, fakat hücumda da çevresinde neler olup bittiğinden habersiz gibi Green. Harden’ı ise ben beğeniyorum ve genel çaylak profilinin aksine daha ‘old-school’ bir stili olan bu YMCA görünümlü adam bir faktör olmaya başlayacaktır Lakers ‘bench’inden gelen niteliksiz kısalara karşı… Yine de ilk iki maç özelinde Shannon ve çok kısıtlı süreler bulsa da Walton’ın katkılarından memnunum. Özellikle Shannon sezon boyunca hayat karartan tercihlerinden sonra, biraz daha sabırlı pozisyonunu bekleme konusunda. Bununla beraber pas özelliği çok yetersiz ve o görüntüden ancak bir yere kadar sıyrılabilir her ne olursa olsun… Hücum açısından asıl çekince noktası ise Artest’in boş şut sokamamaya devam etmesi olmalı Lakers adına. Seriye Artest ve Sefolosha’nın hücumdan ziyade savunma performanslarıyla etki edeceğinin farkındaydık, fakat RonRon’ın Sefa kadar ‘non-factor’ olmasını da beklemiyordum kendi adıma. İki maçta 2/14 üçlük ve toplamda 5/21 şut isabeti… Yuh! Farmar da UCLA’deki halefine karşı bir ‘challenge’ peşinde sanırım, en azından daha bir konsantre görünüyor bu yüzden. Fakat bu seride iki tane çeyrek sonu hücum kullanımı var ki, Ender Arslan görse kıskanır. Sasha -zihnen ve bedenen- sağlıklı olsa onun tercih edilmesini isterdim sanırım. Neyse ki Maynor ile fena eşleşmiyor… Ollie de Hollywood filmlerinde ‘onurlu zenci polis’ rolü için düşünülebilir, vakti gelmiş.

Türkiye’de 23 Nisan tarihine denk gelen üçüncü maçı Thunder’ın alması çok sürpriz olmaz, serinin Los Angeles’a 2-2 dönmesi kendine güveni yara almış Lakers için seriyi tekrar krize sokabilir. Fakat ben Gasol-Bynum ikilisinin kullandığı top adedinin, Kobe’nin kullandıklarına üstünlük sağladığı maçlarda iplerin Lakers’ın elinde olacağını düşünüyorum (1. maç: 24-19, 2. maç: 23-28) ve Thunder’ın fena gözükmeyen pota altı savunmasına rağmen boyalı alandaki üstünlüğün seriyi Lakers’a getireceğini tahmin ediyorum. Ford Center’ın boyalı alanının aslında boyalı olmaması da bizi engelleyemez. Engellerse de yeni doğan çocukların Thunder’ı tuttuğu bir dönemde, gelecek bu sempatik takımın olur.

- “Lakers bu maça iyi hazırlanmış, belli.”

- Cem Pekdoğru / 22.04.2010

Mart 03, 2010

Yeni Vizyon ve Sanatçılar

I

Phillip’in aklında anlaşılan akşam boyunca geliştirdiği bir felsefi fikir vardı ve şimdi bu fikri duyacaktım. Dedi ki: “İsrafı kötülük, yaratmayıysa iyilik olarak gören bir felsefi sistem geliştirdim. Herhangi bir şeyi yaratmak iyidir. Tek günah potansiyelini ziyan etmektir.”
Bu bana epey salakça geldiğinden dedim ki: “Şey, ben sadece şaşkın barmenin tekiyim tabii, ama Lifebuoy sabunu reklamlarına ne demeli, onlar da yaratılmış şeyler kesinlikle.”

Dedi ki: “Hı hı, ama anlarsın ya, o israflı yaratım. Hepsi ikiye ayrılıyor. Bir de yaratıcı israf var, örneğin şu an seninle konuşmak gibi.”


Son yıllarda Efes Pilsen’in transfer politikasına baktığımızda, bize çok farklı etiketlerle yutturulmaya çalışılmış olsalar da genel olarak artık pek esamesi okunmayan Yunanistan ve Fransa liglerinde istatistik patlatarak adını duyurmuş niteliksiz Amerikalılar ve ACB’nin parıltısını kaybetmiş ve -sevgili Kerem Yılmaz’ın ifadesiyle- ıskartaya çıkmış elemanlarına yönelim görüyoruz. Bu büyük resmin parçası olamayacak kadar güzel iki transfer dikkat çekiyor lakin… Bunların bir tanesi gençlik yıllarında Yugoslavya lobisinin de etkisiyle gereğinden fazla şişirildiğinden dolayı beklentileri hiçbir zaman karşılayamayacak olsa da Avrupa basketbolunun elit skorerleri arasına hiç düşünmeden yazacağımız Rakocevic’in TAU Ceramica’dan kadroya dahil edilmesi. Diğeri de yine aynı transfer sezonunda ortalama üstü bir NBA kariyerini arkasında bırakmış ve kariyeri boyunca içinde bulunduğu kadrolara sadece olumlu katkılarıyla konuşulmuş Nachbar’ın transferi. Bu kıtanın yetiştirdiği en versatil, savunulması en güç 3 numaralardan birini de tek başına vizyon gösteren Rakocevic hamlesinin hemen arkasına iliştirince son yıllarda hayatımıza girip, usulca çıkan o anlamsız isimleri bir kez daha andık minnetle. Defalarca aynı yanılgıya düşmeden, o yöndeki ısrarlı denemelerinden vazgeçemeyen yöneticilerin ülkesinde belki de işlemesi gereken bir süreçti bu… Peki çok mu isabetliydi seçilen isimler, yoksa sadece o yukarıda bahsettiğim vizyon olayına mı takıldı transferi düşünenler? Artık lokal başarılara sevinmeyi de öğrenen kulüpte, final serisindeki efsanevi geri dönüş sonrası gelen ‘zafer’ sonrası bir de saha dışı zaferiyle sille vurulacaktı rekabeti canlı tutan tek rakibe. Şu an hala Fenerbahçe Ülker’in Avrupa’daki malum başarısızlığı üzerinden kendilerini başarılı addeden zihinlerin kulüpteki varlığını hissederken, sezon öncesindeki bu mantalite de sürpriz olmamalı. Biliyorum, cevabı kendinden menkul bir soru yazdım ve o cevaba ilk yazıda değinmeye çalışmıştım ama yine de altını bir kez daha çizmek lazım sezona damgasını vuran bu olayın.

Yazının epigrafında yer verdiğim alıntı, ‘beat’ yazınının başlangıç noktası olarak kabul edilebilecek, fakat romana konu olan isimlerin yıpranmasını engellemek amacıyla yayınlanması 2008 yılına kadar ertelenen ve Türkiye’de “Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar” adıyla Sel Yayınları’ndan çıkan kült yapıta ait. Kitabı herkese önermek için fırsat kolladığım doğru, fakat Efes Pilsen’in bu sezonki durumunu ifade etmek için kullanılabilecek en güzel sözlerden biri olabilir -kitapta yine yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü Phillip Tourian olarak geçen- Lucien Carr’ın “Yeni Vizyon” tanımındaki ‘israflı yaratım’ ibaresi. Bağlantıyı nasıl kurduğumu pek hatırlamıyorum ama Montepaschi Siena maçı öncesinde koltukta sızmışken elimde bu kitap vardı, ona yoruyorum… Geçen sene takımın potansiyelinden maksimum düzeyde verim aldığını falan düşünmüyordum, benim basketbol anlayışımda bir Ergin Ataman takımı için bunu söyleyebilmem pek mümkün gözükmüyor her şeyden önce. Fakat Euroleague’de bu takım tarihinin en büyük bozgununu yaşarken, final serisinde kötü yönetilen fakat standart üstü Avrupa yıldızlarını elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker karşısındaki kadrodan Kasun ve Tunçeri gibi iki oyuncuyu kullanamıyordu. Tunçeri’nin Final-Four hedefini sesli düşünmeye alan bir takım için yeterlik göstermekten hayli uzak bir oyun kurucu olduğunun farkındayım, ama o hedefe hiçbir zaman inanmamıştık ki… Konu bütün normal sezonu Vujanic-Ender kombinasyonuyla götürmeye çalışırken Engin’den yararlanmamak için de her şeyi yapan bir takım için önemli bir upgrade olacağını düşünmemdi Tunçeri’nin. Böyle de oldu ve Tunçeri kariyerinin en iyi sezonunu geçirmese de 1 numaralı pozisyonda yeni bir atıcıdan ziyade bir hazırlayıcıya ihtiyaç duyan takımda bir amaca hizmet etti. Aynı şekilde kafasını saha içinde tutabilen bir Kasun’un, her ne kadar sırtı dönük oyunu yetersiz olsa da Euroleague seviyesindeki en dominant uzunlardan biri olabileceğini düşünmekteyim. Bunda Euroleague’de duvarların böyle bir dominasyona izin verecek kadar alçak olması, Kasun’un seviyesinden daha etkilidir şüphesiz. Ancak sadece pota altında birkaç zıplak uzundan fazlasını barındırmayan Maccabi’ye karşı hakimiyet ilan etmedi Kasun, hatta son maçta yine koçun tempoyu dikte edememesi sonucunda Pini Gershon’un, skorerleri öylesine kötü bir gün geçirirken bir zafer elde ettiğini kolaylıkla söyleyebilirim. Burada Kasun’un ikinci çeyrek boyunca unutulması ve oyuna girdiğinde de izin verilen hızlı tempoda bir oraya bir buraya koşarken yarardan çok zarar getirdiği bir ikinci yarı geçirmesinin rolü büyüktü pek tabii. Sadece 24 dakikada elde edilen 14 sayı - 13 ribaund gibi istatistiklere ancak saygı duyabilirsin, Siena pota altına karşı 18 dakikada yakalanan 17-9 da aynı saygıyı hak eder. Fakat daha fazlasının mümkün olduğunu bilmek insanın zihnini meşgul etmeye yetiyor. Lucien Carr’ın evrenindeki tek günahı ve ruhsal çemberini tamamlama noktasında yenmen gereken en büyük engeli düşününce böyle bir potansiyel ziyanı her zihni meşgul etmeli. Son iddialar sonrası Türk basketbolunda hakim konjonktüre ayak uydurmaya başlar görünen Efes Pilsen markasından soğuyan ve ilgilenmemeyi seçen güzel insanları anlayışla karşılıyorum, fakat şu yazıyı üç kere ‘sil baştan’ yaptıktan sonra pek sevmediğim epigraf kullanımıyla sonunda rahatlatarak bitirebiliyorsam benim için Efes Pilsen hala önemli…

Ruhsal çemberden bahsettim, Phillip Tourian karakterinin mutlak toplum teorisinden bir parçaydı o da…


II

“Herkes sanatçı olmalı,” diyordu Phillip. “Mutlak toplum tam bir sanatçı toplumu olmalıdır. Sanatçı vatandaşlardan her biri kendi ruhsal çemberini tamamlamalıdır.” “Ruhsal çemberden kastın nedir?” diye sordu Barbara.
...
Phillip teorisini açıklıyordu: “İnsanın ruhsal yaşamının çemberini kast ediyorum. Deneyim çemberini sanatsal anlamda ve sanat yoluyla tamamlarsınız ve topluma bireysel, yaratıcı katkınız budur.”

...
“Peki böyle bir topluma nasıl ulaşılacak?” diye sordu Cathcart.
“Bilmem,” dedi Phillip. “Sorduğun şey mutlak toplumun hemen öncesiyle ilgili. Bana ayrıntıları sorma.”
...
“Mutlak toplum öncesindeki sanatçılar,” dedi Phillip, “mutlak sanatçı vatandaşın çağdaş modelleridirler. Sanırım sanatçı insanların sayısı arttıkça, mutlak sanatçı toplumuna giderek daha yaklaşılır.”
“Eh,” dedi Barbara, “belki de Atlantik bildirisi mutlak bir toplum yönünde ilk adımdır. Ama Roosevelt’le Churchill’in sanatçı olmadıkları kesin.”
...
“Şey, Roosevelt’le Churchill’i bilmem,” dedi Phillip, “ama ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan tipini temsil ediyorlar.”


“Yeni Vizyon’u sadece sanatçılar bulabilir” diye bitirerek bu yazının iki bölümünü de birbirine bağlamış oluyor Carr, eksik olmasın. Sanırım problemimiz de tam olarak bu. Eğer bizim sıradan beyinlerimizin anlamaya yetmediği bir yaratıcılık söz konusu değilse, yapılan eklemeler israflı yaratımdan fazlası değil. Tunçeri-Kasun ikilisinin II. Ataman döneminin ilk Euroleague macerasında yer bulamadığından ve takımın dizginleri o mide kaldıran Vujanic-Ender guard ikilisine verilirken, 5 numaradaki boşluğun da Abdi İpekçi’de Panionios’a değil basbayağı Lonny Baxter’a kaybedilen bir maç sonucunda Top 16 kapısını kapadığından bahsetmiştik… Bu transfer sezonuna girerken ise farklı bir tablo vardı. Kasun’un sağlıklı kalacağı kabul edildiğinde 5 numarada öyle büyük bir problem mevzubahis değildi, ancak az önce bahsettiğim kabul sağlam temellere oturmadığından bir veteran katkısı makul olabilirdi. Santiago transferi bu noktada anlamlıydı ve işlevsel olabilirdi. Fakat takımda ayağı çabuk tek bir 4 numara yoktu, sadece Ataman’ın ısrarla 4 numaraya devşirmeye çalıştığı fakat o pozisyonda ancak Mirsad Türkcan’a karşı falan iş yapabilen bir Shumpert vardı. Ataman’ın sezon öncesinde gözünü Nachbar’a her çevirdiğinde, böyle bir oyuncunun ışığını gördüğünü kim tahmin edebilirdi ki? Final serisi boyunca doğru işleyen belki de tek nokta olan dış oyuncuların rol paylaşımı, Rakocevic gibi esaslı bir piyonun katılımıyla yeniden 9000 parçalı bir puzzle görünümünü alıyordu. Gerçekten de buradaki vizyonu bulabilmek, israftan olabildiğince kaçınmak için bir sanatçıya ihtiyaç vardı. Kenarda böyle bir kişinin varlığı gözlenmedi.

Mike D’Antoni’den ve oynattığı basketboldan nefret eden biri olarak burada Maccabi koçuna methiyeler düzmem en basitinden samimiyetsiz olur. Fakat ikisine de saygı duyarım. Bana kalırsa sonuna kadar gitmek istiyorsanız en sağlıklı anlayış değil D’Antoni-Gershon tadında bir basketbol. Fakat bugünkü Maccabi takımını oluşturan o düşük profilli oyuncularından, potansiyellerini minimum düzeyde ziyan ederek verim sağlayan ve bence geçtiğimiz çarşamba akşamının coaching anlamında net biçimde kazananı olan Gershon’a şapka çıkarmak lazım. Maccabi İstanbul’da kendi temposunu rakibe kabul ettirdiği bir maçı skorerlerinin olağandışı formsuzlukları nedeniyle sadece 56 sayıyla bitiriyor. Takımın 1 numaralı skor opsiyonu sezon ortalamasının 16 sayı altına inerken… Oyun kurucu olarak 2-3 sezon önce Snaidero Udine gibi bir takımdan kovulabilen bir Andrew Wisniewski’yi istihdam etmişken… Ve kadayıf kıvamındaki David Bluthenthal bahse konu maç özelinde go-to-guy olarak sahneye çıkarılmışken. Yine de sayı farkı avantajını kaybetmiyorsun böyle bir gecede.

Belki Avrupa basketbolunda kenarda bir sanatçı arıyorsak gideceğimiz ilk isim Gershon değil. Hatta muhtemelen Carr için Roosevelt ve Churchill ile aynı kategoriye giriyor ve ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan tipini temsil ediyor, bilemeyiz. Ama elindeki pek de nitelikli sayılamayacak materyalden bir şey yaratabilen ve mutlak iyiyi yakalayan isim Gershon mu, Ataman mı oluyor, bunu kesinlikle sezebiliyoruz… Sadece Wisniewski-Bluthenthal değil. Doron Perkins ve D’or Fischer iki sezon önce Bree adlı medeniyetin uğradığı fakat basketbolun pek uğramadığı 15 bin nüfuslu bir Belçika kasabasında beraber top oynuyorlardı. Güvenip takımıma almayı geçtim, yağmurlu bir gecede kapıma gelseler içeri almazdım… Guy Pnini 20 dakika süre alıyor, Raviv Limonad’ın da rotasyonda ondan aşağı kalır yanı yok. Sahada bu adamları izlerken, bir anda Twitter ülkesinde dolaşırken bir Efes Pilsen taraftarının sayfasında buluyorum kendimi, Gershon’u ‘kebapçı’ olarak nitelendiriyor. Sonra tribündeki yerimde doğrulup kafamı hafif sağa çeviriyorum… Orada basın tribününde Irmak Kazuk’un yanında konuşlanmış uzunca bir adam görüyorum, tanıdık geliyor. Sonra hafızamı hafif zorluyorum ve cevabı buluyorum, Sinan bu! Batuğ patronun Polonya küllüklerinde yazdığı şekliyle Saynın Culır! Titriyorum ve kendime geliyorum. Derken Boki önce acayip bir blok koyuyor. Muhtemelen kariyerindeki en güçlü ikinci blok… “Yaşanmışlıkların sonucu olsa gerek” diyorum. Onun için sevinçliyim ama çok da abartmıyorum. Son albümlerini pek tutmadığım Marillion’un nefret ettiğim bir mekandaki konserini Real Madrid maçına kolaylıkla tercih edebiliyorum.

Çizgi Dışı:

(1) Bojan Popovic ve Ermal Kurtoğlu son yazıdan bugüne kadroya eklenmiş isimler. Efes Pilsen, sezon başından beri iddiasız bir maça çıkmamış olmasına rağmen 12 farklı oyuncuyu ilk beşinde kullanmış bir takım olarak algı sınırlarını zorluyor. Tunçeri’nin olduğu bir takıma, temel olarak Tunçeri’nin yaptığı işi ondan daha kötü yapabilme dışında bir meziyet bulundurmayan bir back-up sağlıklı bir yaratım gibi tınlamıyor. Maccabi maçının ikinci çeyreğinde yapıldığı gibi, sahaya Euroleague sezonunun sonu yaklaşmasına rağmen birbiriyle daha önce beş dakika bile oynamamış bir beş sürüp direksiyonu da yeni çocuğa vermek genelde iyi sonuçlar vermiyor.

(2) Yazıda kullanılan alıntıların kaynağı olan Jack Kerouac-William S. Burroughs ortak yapımı ”Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar”, Sel Yayınları’ndan Dost Körpe çevirisiyle çıktı. Kerouac Türkiye’de satmaya başladı, hemen her yerde bulabilirsiniz.

(3) Yukarıdaki güzel kareler Efes Pilsen tribünün tanıdık simalarından Serdar Ocaksönmez’e ait, kullanım izni için teşekkürlerimi sunarım.

(4) Bizde de Twitter var: http://twitter.com/pekdogru
Nachbar, Rakocevic, Sinan ve Ermal’in de gayet aktif birer hesapları var, eğlenceli adamlar. Ulaşmak çok zor değil.

Ekim 25, 2009

Season Preview Magazine 2009-10: Toronto Raptors


TORONTO RAPTORS
CEM PEKDOĞRU

“Attention, Canada! I am Barney –from America.” NBA ile ‘merhaba merhaba’ seviyesindeki ilişkimden sıyrıldığım ve ciddi takip etmeye başladığım ilk yıllarda Fanatik Basket’in verdiği gökyüzü fonlu “Air Canada” posteri odamın en güzel duvarını süslemekteydi. Sevdiğim bir herif oldu her zaman Vince Carter… Sixers ile konferans yarı finalinde eşleştiklerinde, diğer yakada kendi takımım mücadele veriyor olmasına rağmen bir gözüm hep o eşleşmede olmuştu. Üzülmüştüm de sonunda… Şu anda Carter soğuk ülkede en çok sevilen sporculardan biri değil, aradan da çok zaman geçti ama benim için Raptors’ın herhangi bir takım olmamasında payı büyük. Bu takımı seçmemin arka planında da bu vardır belki. Belki de yoktur...

GELENLER
Hidayet Türkoğlu, Antoine Wright, Marco Belinelli, Reggie Evans, Amir Johnson, Jarrett Jack, Rasho Nesterovic, Sonny Weems, DeMar DeRozan

GİDENLER
Shawn Marion, Kris Humphries, Jason Kapono, Anthony Parker, Roko Ukic, Joey Graham, Pops Mensah-Bonsu, Nathan Jawai


Franchise için önemli sezonlardan birine girmek üzereler. Chris Bosh’ın 2010 yazında kapısı en çok çalınacak free agentlardan biri olacağı aşikar. Bryan Colangelo da bu durumun farkında olduğunu gösterdi yaz boyu süren çalışmalarıyla. Mark Lawrenson’ın, memleketimin öğrenci yurtlarında kalan her üniversitelinin bir şekilde beynine sızmayı başarmış “A good manager is an active manager” sözünü doğrulamaya çabalayan bir hareketler dizisi sundu. Bizi en çok ilgilendiren hamle, aynı zamanda ölü sezonun en süpersonik takaslarından biri olan dört takımlı, Shawn Marion ve Hidayet Türkoğlu’nu da içine alan takastı herhalde. Bir önceki cümledeki ‘memleketim’ vurgusunu fark edenleriniz olmuştur, daha yeni başlıyoruz. Bir sürü başka ekleme de yapıldı, bir kısmına yazının gidişatına göre değineceğim zaten.

Ancak bu yeni çocuklardan fark yaratmaya en yakın olanları, geçen sezon Jose Calderon’un yokluğunda Ukic-Solomon ikilisiyle sıkıntılı dönemler yaşayan oyun kurucu rotasyonunailaç gibi gelecek, dönem dönem 2 numaradan da süre alacak Jarrett Jack ve Golden State sezonlarında Don Nelson’ın stabil olmayan psikolojisinden en çok etkilenen isimlerinden biri olan, bunun sonucunda birkaç kere de “Kezban Paris’te” triplerine girerek basına ‘hozün’ dolu açıklamalar yaptığını hatırladığım Marco Belinelli. Tek doğru dürüst özelliği şut atmak olmasına rağmen, son yıllarda onu kullanma konusunda bile çekingen davranan Jason Kapono’nun yerine Reggie Evans’ın gelmesi de olumlu sayılabilir. Fakat Evans’ı bir kere görmüş olmak bile onun ligdeki en güvenilmez adamlardan biri olduğunu söylemek için yeterli olacaktır. Yine de Marion’ı kaybedip, ribaund olayının büyükçe bir kısmını Andrea Bargnani’nin omuzlarına yüklemeyi planlayan bir takımda dakikalar alabilir, hatta bir sorunun çözümüne az biraz katkıda da bulunabilir. Çapulcu deyip geçmemek lazım, Seattle’da dillere destan bir sezon geçirmişliği de yok değil.


1- Geçen sezona kıyasla takımın en büyük farkı ne?
Hidayet Türkoğlu. Tribünlere mi oynuyorum, pek sayılmaz. Benim için Toronto’dan yana en büyük farklılık bu sezon istesem de, istemesem de en az 3546 tane Raptors maçı izleyecek olmam. Burada takımın şu haliyle “bir Fransız, bir Alman, bir de Türk” diye başlayan fıkraları hatırlatması kadar Hidayet faktörü de pay sahibi şüphesiz. En azından play-off gelip çattığında daha az sıkıntı yaşayacağımızı düşünüp sevinebiliriz yayın hadisesinde… Zira Toronto’dan her şey olur, ama bu Doğu’da bir ikinci tur takımı olmaz gibi gözüküyor. En azından Türk izleyici için önemli bir fark olacak bu geçen seneye göre. Belki Raptors sevgisi de biraz ucuzlayacak. Daha ciddi yaklaşacak olursak da cevap pek değişmiyor aslında. Geçen sezon hepimiz Orlando’nun sürpriz çıkışını izlerken, Stan Van Gundy pota altında rakip savunmanın odak noktasını işgal eden canavarın etrafına dizdiği dört şutör formülüyle yoğurdu farklı bir şekilde yiyordu. Jay Triano bunu yapar mı, bilmiyorum. İzlediğim tek pre-season maçında Hidayet işin içine girebilmiş gözükmekten çok uzaktı ve söz konusu maç da sağlıklı bir veri oluşturmaktan bir o kadar uzaktı bu sebeple. Ama bunun Orlando’daki kadar iyi sonuç vermesini bekliyorsanız, optimizmin doruklarında dolaşıyorsunuz, bir an önce aramıza dönün… Her şeyden önce Calderon, Orlando’daki oyun kurucu grubundan tamamen farklı bir oyuncu tipi. Ve onun iyi yaptığı şeyler, Hidayet’in iyi yaptığı şeylerle birçok noktada çakışıyor. Hidayet’in Orlando’da zenginlik yaratan pas ve penetre özellikleri, direksiyonu Calderon’a vermiş bir takımda lüks gözükmeye başlayabilir ve bunun sonucunda 2+2=1.5 gibi bir denklemi görebilir bu gözler. O zaman da yayın akışları tatsız bir hal almaya başlar. Bu ihtimalin gerçekleşmesini pek istemiyoruz yani…


2- Takımdaki en büyük eksiklik ne?

Geçen sezon Matrix’in takasla takıma katılması sonrası Marion-Bargnani-Bosh gibi bir ön alan oluşmuştu ve Bargs’ın bu konudaki büyük zayıflığına rağmen toplamda iyi bir ribaund katkısı sağlıyordu bu üçlü. Hatta hücumda fazla dışa bağımlı olmakla eleştirilen İtalyan’ın bu karakteri ilk kez takım için tercih edilir bir hal almıştı. Savunmacısı olan uzunu dışarı çeken bir Bargnani, Marion için ekstra hücum ribaundu fırsatları anlamına geliyordu. Marion-Hidayet değişimi sonrası böyle bir denklem artık geçerli değil ve Raps, eski görüntüsüne dönüp ribaund sıkıntısı yaşayan bir takım olabilir yeniden.

Aslında takımdaki birçok güçlü ve zayıf noktayı tek bir oyuncu üzerinden anlatabiliyoruz Toronto’da, o da top pick lanetini en şiddetli biçimde hisseden oyunculardan Bargnani. Takım tıpkı Bargs gibi savunma yapamıyor, ribaund konusunda sıkıntı yaşıyor ama iyi şut sokuyor. Bu sezon kalesini Rüştü Reçber’e emanet eden Beşiktaş gibi yediğinden fazlasını atmak için çaba gösterecek Toronto yine. Colangelo’nun sevdiği bir oyun felsefesidir, ama uzun erimde genelde başarı getirmez. Bu takımın da şut yarışmasına dönecek bazı maçlar vadettiğini söyleyebiliriz, işte o maçların yarısından fazlasını kazanmalılar en azından. Bir de Belinelli takviyesini yaptıkları, Jack’in de zaman zaman süre alacağı 2 numaralı pozisyonda tüm bunlara rağmen işler çaylak DeMar DeRozan’ın performansına bağlı daha çok. Ve bu kanada bir takviye şart. (Espri için geri dönüşler buraya!) USC mezunu DeRozan bana draftteki yerinin hakkını veremeyecek bir oyuncu olacakmış gibi geliyordu kolej kariyerinden sınırlı izlenimlerim ölçüsünde. Birkaç maçına denk geldim yaz boyunca. Atletizminin kolej seviyesinde para edebilecek düzeyde olmasına rağmen fazlaca abartılmış olduğunu söyleyebilirim. Orta mesafe şutu, oyununun tek güvenilir yanı gibi gözüküyor. Bu savunma ile çok da içli dışlı olmayacak takımda o da kolayı seçer ve savunmaya pek takılmazsa sıkıntı olur. Yine de ilk beşteki yerini Belinelli’ye kolay kolay kaybetmez.


3- Takımın en güçlü olduğu unsur hangisi?
Net bir cevap vermek zor. Kadrodaki derinliğin geçen seneye oranla çok daha tatmin edici olduğunu söyleyebiliriz. Sakatlıklar tekrar gündeme gelecek olursa bu sefer bir cevabı olabilir Raps’in. Kontrat sezonuna giren bir süperyıldızları var, genelde iyiye işarettir bu durum. Seneye şampiyonluk için savaşan bir takıma kapağı atmak istiyorsa bir şeyler yapması gerekebilir, zira yeni açıklanan ücret tavanları sonrasında geçen seneye kadar devasa görünen bazı cap boşluklarının beklenen etkiyi yaratmadığını görebiliriz. Calderon bence bu ligde hak ettiği değeri göremeyen ve artık eskisi kadar sık rastlamadığımız güzel oyun kuruculardan. Geçen sezonun büyük bölümünde sakat sakat oynadığından kendisi de dem vurdu. Bu sezon olaylar istediği gibi gelişirse, takımın olası iyi başlangıcında All-Star muhabbetleri sırasında onun adını da zikredebiliriz.


4- Bu sezonki hedef ne olmalı?

Bu sezon aslında sportif başarı birinci derecede önemli olmayabilir. Takımın büyük ölçüde yenilendiği ve temel parçaların bir kısmının değiştiği bir ölü sezonun üzerine 2010 bir geçiş dönemi olarak kabul edilebilir kolaylıkla. Asıl ön planda tutulması gereken şey tesisleşme, kurumsallaşma ve misyon-vizyon düzleminde sindirerek yükselme. Diyerek sikerim-tavırlı, kalın kafalı, palavra beyinli kalabalığın içine girebilirdim Charles Bukowski üstadın deyişiyle. Ama önemli olan esas oğlanı tutmak olacak ve Bosh’ın gönlünün kalmaktan yana olduğunu düşünen de pek fazla kimse yok.

Bu takım için bir galibiyet hedefi koyacak olsam 50 galibiyet olurdu bu ama çok da olurlu bir hedef olmadığının farkındalığıyla söz ederdim bu sayıdan. Kaybettiğinden çok kazanan ve play-off havasını tekrar içine çeken bir Raptors gayet sevindirici olacaktır. Olmazsa… Blame Canada!


5- Off-seasondaki en önemli hareket hangisi?

Önem açısından Marion-Hidayet takası önce gelir tabii. Takımın oyun karakterini tamamen yeniden tanımlayacak bir değişiklik oldu bu. Ben hala bu hamlenin, arkasında çok da uzun soluklu düşünceler barındırdığını sanmıyorum Toronto adına. Sadece Colangelo’nun beynindeki “Bosh elden gidiyor, bir şeyler yapmak lazım, bu beyaz iyi oynuyor bak, beyazı da severim” gibi bir bilinç akışının ürünü gibi geliyor. Bir şeyler yapmak zorunda hissedildiği anda piyasanın sunduğu en makul isim olarak öne çıktı gibi Hidayet. İyi de bir kontrat aldı, ailesi de mutludur herhalde, hayırlı olsun. Fakat Anthony Parker’ın ayrıldığı bir dönemde yapılan Jack takviyesi de en az bir önceki kadar yakışıklı duruyor.


6- Bu sezon patlama beklediğiniz oyuncu kim?
Belinelli daha istikrarlı rakamlarla ayrılacaktır maçlardan, zaten daha önce izleyenler için büyük bir sürpriz olmayacak bu. Carlos Delfino’dan daha iyi gidecektir o bölgeye. Belinelli de zaman zaman şuursuzca potaya gider ama Delfino kadar da abartmaz bu olayı, bunu yaptığında ritmi de pek bozmaz aslında. Tabii NBA kariyeri boyunca Nelson yönetiminde oynamış bir adam hakkında geçmişe bakarak çok da iddialı fikirler belirtmemek lazım. Elemanın bir anlamda miladının eşiğinde olduğunu söyleyebiliriz. Bargnani’nin yukarıları hedefleyen bir takımda hiçbir zaman birinci ya da ikinci opsiyon olamayacağını herkes kabullendi, üçüncü opsiyon olur mu ondan da emin değiliz. Aynı şekilde Hidayet de son büyük kontratına imza attı diyebiliriz. Bu durumda Bosh’ın geleceği hakkında kimse kesin konuşamazken, lotarya seçimi DeRozan’ın hatalarına daha fazla tolerans gösterilecektir gelecek adına. Bu durum Belinelli için olumsuz bir hava yaratır mı? Eğer yaratırsa NBA seviyesinde uzun yıllar oynayacak bir adamın mental kararlığında olmadığını söyleyip başka bir sayfaya geçebiliriz. Diğer elemanlar kariyer çizgileri az çok belli isimler, ancak gidenlerden Kris Humphries falan patlarsa acı verir. Ayrıca belki objektif olamıyorumdur ama her sezon öncesinde olduğu gibi Calderon’un daha fazla saygı göreceğine inanıyorum bu sene sonunda.

cempekdogru@gmail.com

Ekim 13, 2009

Melekler Korusun

Siteye gönderdiğim son Efes Pilsen yazısına bir göz attım da, seri 2-2 ile Ayhan Şahenk’e dönerken ve Efes Pilsen ivmeyi kazanan takımken yine de şampiyonluğa inanabildiğimi söylemek mümkün değilmiş. Aslan payını Bogdan Tanjevic’e vermek gerekebilir, fakat özellikle Thornton, Shumpert, Sinan gibi isimlerin final serisi boyunca karakter göstermesi, ilerleyen yıllarda bu oyunculardan oluşacak çekirdeğe birkaç tane kaliteli ekleme yaparak Euroleague’de tekrar en yukarıyı hedefleyen bir takım yaratılabileceği anlamını taşıyordu benim için. Fakat Gönlüm hadisesinin transfer muhabbetinden başrolü çaldığı bu ölü sezonun, bende final serisi sonrası oluşan o olumlu düşünceleri gerçekleyebildiğini söyleyemiyorum. Genel olarak son iki yıldan hiçbir ders alınmamışçasına hareket edildi ve yine yapılan birçok doğru, yapılamayan birkaç doğru sebebiyle gölgede kalacakmış gibi gözüküyor. Gönlüm konusuna ise çok fazla değinmek istemiyorum, çünkü çok az şey biliyorum. Ancak Fenerbahçe Ülker kulübü adına yapılan açıklama ne kadar nahoş olsa da, Kasun’un kanında aynı maddenin bulunması birçok soru işaretine zemin hazırlıyor ve bir müessese olarak Türk sporunda önemli bir misyonu üstlenip, yıllardır bunun hakkını veren Efes Pilsen kulübünün bu soru işaretlerini ortadan kaldırmak için bir şeyler yapması gerekir. Bugünkü tavırsa ‘soğukkanlılık’ kelimesiyle meşru gösterilebilecek bir tavır değil. Umarım değişir.

Gelenler ve Gelmeyenler

Takıma katılan yeni isimler Igor Rakocevic, Bostjan Nachbar ve Daniel Santiago oldular. Pilot takım Pertevniyal’in uzunu Ali Işık da kupa maçları için kadroda bulunuyor şimdilik. Ama süre bulması çok mümkün değil. Aslında kadroya girmesini beklediğimiz asıl isim Dusan Cantekin idi, en azından alt yaş milli takımlarında adını sıkça duyduğumuz, beklenti içine girdiğimiz bir uzun kendisi. Fakat onun da bir sakatlığı varmış. Gerçi Ergin Ataman’ın koçluğunda önündeki en büyük engelin sakatlık olduğunu da sanmıyorum. Yukarıdaki kısa transfer listesinde oyuncuların özelliklerine, pozisyonlarına bakmaya gerek duymadan şu çarpıklığı görebilirsiniz ilk aşamada. Bunların hiçbirinin adı Ahmet, Müfit ya da Bahadır değil. Geçen sezonki yerli kadrondan takımdaki ikinci aklı başında oyun kurucunu kaybediyorsun ve dar uzun rotasyonunun en etkin parçalarından biri uzunca bir süre senden uzakta olacak. Buna rağmen herhangi bir yerli oyuncu gündeme gelmiyor ve ligin sonuna kadar sahada iki yerli bulundurmak zorunda olacak koç da tüm hazırlık karşılaşmalarını bunun farkında değilmiş gibi geçiriyor. Bu şartlar altında Türkiye Kupası’nda 21 sayıdan verilen Kepez Belediyesi maçı -yahut şut antrenmanı- da, yine benzer bir farkla öndeyken son topta kazanılabilen Beşiktaş Cola Turka maçı da çok şaşırtıcı olmuyor. Daha iki sezon önce David Blatt ile çekilen sıkıntılar nasıl unutulabiliyor, anlamak mümkün değil. Adam yokluktan sezon boyunca Mustafa Abi’yi ilk beş çıkardı. Hem de Ataman’ın şu anda elinde bulundurduğu oyuncu grubunun aksine o, yeni kurulmuş bir kadroya sahipti ve takım birlikte oynamaya ihtiyaç duyarken her hafta sonu sahada vasıfsız bir 3 numara 20-25 dakika süre alıyordu. “Bizim için bu sezon lig öncelikli değil, zaten her türlü play-off yaparız” gibi bir söylem de düz mantığın hası olmakla birlikte, gerçeğin bir hayli uzağında. Zira bu oyunculara sahada bir alışkanlık kazandırmak CSKA Moskva’yı İstanbul’a getirmekle olacak bir iş değil. Bir transfer olacaksa o oyuncuya da ‘mevsimlik işçi’ ya da ‘yazlık ev’ muamelesi yapmadan onu rotasyonun sağlam bir parçası haline getirmek şart. “Ama Türkiye şartlarında böyle bir oyuncu bulmak imkansız” dersen, Türkiye şartlarında bir takım olmaya devam etmek zorundasın.


Tabii tek maraz bu olsa Euroleague için daha ümitvar konuşabilir, bu sezon da ligi almayıverelim derdik. Fakat çok beğendiğim ve takıma sınıf atlatabilecek düzeyde gördüğüm Nachbar’ın transferine sevinemiyorsam, bunun sorumluları da belli. Gönlüm’ün cezasının hala belli olmamış olması komik, fakat işin bu noktaya varacağı da açıktı. Onu hesaplarda tutmak romantik bir çaba olurdu. Kaya, Kasun, Santiago üçlüsü var pota altında. Ve orijinal pozisyonu 3 numara olan, fakat Ataman tarafından zaman zaman 5 numarada bile kullanılabilecek oyuncular olarak görülen Shumpert-Nachbar ikilisi var. Geçen sezonki transferlerden biri de Kakiouzis idi hatırlayacak olursanız. Yani burada sorunun kaynağının yıllardır iyi pota altı ikililerinin Avrupa’da başarı için vazgeçilmez olduğunu tecrübe etmiş Engin Özerhun olmadığını söyleyebiliriz. Koçumuzun böyle bir ‘undersized PF’ saplantısı mevcut. Ancak bu saplantı Final-Four hedefiyle yola çıkan, bütçesi ve aldığı oyuncularla bunun altını da dolduran bir kulüpte geri dönüşü olmayan bir tahribata yol açabilir. Belki yerel ligin final serisinde Shumpert yeterli olabilir, ancak Euroleague’de bunun mümkünlüğü tartışmaya açık bile değildir bana kalırsa. Olympiakos ve Real Madrid’in bu yaz yaptıklarından sonra Final-Four yapamaması büyük sürpriz olur. Son şampiyon Panathinaikos da hala çok güçlü. Efes Pilsen ise Paris uçağındaki dördüncü koltuk için 6-7 takımla bir mücadele içinde olacaktır bence. Fakat büyük bir aday değil… Yukarıdaki üçlüyü hesaba katmasak dahi, Erazem Lorbek, Matjaz Smodis, Ksistof Lavrinovic, Lior Eliyahu, Mirza Teletovic, Andre Hutson, Shaun Stonerook, Terence Morris gibi oyuncular olacak karşıda -ki bu oyuncular 4 numaradan süre aldığında Efes Pilsen’in kadro içerisinden ideal bir savunmacı bulma ihtimali yok.

Daha Güzel Bir Dünya İçin

Yabancı kontenjanının yarattığı zorluklar yıllar boyu dillere pelesenk oldu, fakat kimse de bunun etkin kullanılacak bir altyapıyla ve nokta atışı transferlerle sorun olmaktan çıkacağını görmek istemedi. Partizan örneğini falan vermeyeceğim, absürd olur zaten. Sadece bu sezonki Efes Pilsen kadrosuna bakalım. Oyun kurucu pozisyonu yerlilerle geçilmiş, orada Tunçeri’nin sahada olmayacağı 15-20 dakikalık bir süre de Allah’a emanet edilmiş. Rakocevic’i oyun kurucu oynatırsan bilemem, ama o zaman da “Neden aldın bu herifi, Vujanic kalsaydı” derim. 5 numara için Kasun kafayı verebilirse iyi seçim, ama en güvenilir adam olmadığı ortada ve oraya bir de veteran eklemesi yapmışsın sadece Euroleague maçları için. Bu da anlaşılabilir. 2+1 tamam, dört adam için daha yerimiz var. Nasıl seçiliyor bu dörtlü: Thornton, Smith, Shumpert, Nachbar. Nachbar’ın sunmadığı neyi sunuyor Shumpert? Yüreği daha büyük. Kontenjanın varlığında orada şişkinlik yaratmak için yeterli bir özellik mi? Kesinlikle değil. Kalacaksa da Nachbar’ın gelmesi anlamsız zaten. Geçelim diğer çakışan doğrulara… Smith ayakları gittikçe yavaşlamasına rağmen, onun kadar top çalma ve blok kovalayan bir oyuncudan beklemeyeceğiniz kadar iyi bire bir savunmacı. Şutunu kendi yaratabiliyor, ancak zaman zaman kullandığı hücum ritmi dışındaki şutları, Rakocevic’in de bulunduğu bir takımda problemleri beraberinde getirebilir. Bu takımla iki final serisine çıkmış bu adamın hücumda sinmediği tek bir maç gösterebilir misiniz? Belki tek bir tane. Euroleague’deki kritik maçlarda da genelde sadece savunma katkısıyla var. Bu büyük maçlarda sinmeyen bir skoreri zaten kadronda bulunduruyorsun. Adamın adı Bootsy. Savunmada hemen hemen aynı katkıyı verebilecek, ceza şutlarını sokmayı da öğrenmiş bir Sinan var kadroda. Sinan-Bootsy ikilisinden bir Smith katkısı yakalamak çok mu zor? Yaratılacak bu iki kontenjan için bomboş 4 numara pozisyonuna yakışıklı bir Amerikalı ve geçtiğimiz ocak ayındaki CSKA Moskva maçını sadece 2 asistle bitirebilen takımında net biçimde upgrade yaratacak ve Rakocevic’in verimini iki katına çıkarabilecek ortalama üstü pass-first bir oyun kurucu pekala bulunabilir. Tunçeri’den daha iyi olmasına bile gerek yok, sadece Ender’e 15-20 dakika veren bir takımın Final-Four hayalleri kurmasını inandırıcı bulamıyorum.


Yazın yapılan hamlelere bir bakış atmış olduk bu yazıda. Bir sonrakinde de daha önce iki “Euroleague Sayı Kralı” apoletli oyuncuyu transfer eden, ama ikisini de geldikleri takım kadar iyi kullanamayıp deyim yerindeyse murdar eden Efes Pilsen’in yeni bir sayı kralıyla imtihanını yazmak istiyorum. Elde bir Pablo Prigioni olmayabilir, fakat bu Rakocevic’in hazırlık maçları ve kupa maçlarındaki oyun tanımının idealden çok uzak olduğunu görmemizi engellemez. Bu transferleri kim yaptıysa, onları çocukluğumuzdan bir şarkıyla selamlamak istiyorum:

Sağ elimde beş parmak,
Sol elimde beş parmak.
Say bak, say bak, say bak.

Hepsi eder on parmak.
Sen de istersen saymak.
Say bak, say bak, say bak.

Cem Pekdoğru, 2009