Ocak 06, 2011

Fil İllüzyonu


Üç gündür batug.com’un geri dönüş heyecanına ortak olurken, bir yandan da siteye ne yazısı göndereceğimin kararsızlığını yaşıyordum. Güzel insan Kubilay Kahveci de tacizleriyle işimi kolaylaştırmadı sağolsun. Sonunda aklıma “asırlardır çağdaş” üniversitemde rastladığım 2-3 kafası sağlam hocadan biri olan Frazer Whyte’la geçmişten bir konuşmam geldi. Kendisinden Creative Writing dersini alıyordum ve Galatasaray’ın Seyrantepe projesinden daha sancılı ilerleyen büyük kısa film projemin senaryosunu iteleme yanlısıydım. Ben senaryoyu ‘yıkılan duvarların ülkeyi hiç terk etmeyecek gölgesinde yarım kalmış bir aşk hikayesi’ gibi süslü sözlerle pazarlamaya çalışırken, “Write what you know” diye sözümü kesti bilgece. Ona ait bir söz olmadığını biliyordum, fakat temelde çok basit gözüken bir şeyi hayatın anlamı gibi tınlayacak şekilde söyleyebilen o adamlardan biriyle karşı karşıyaydım. Düşününce son filmleri dışında bütün filmografisini -bütçe konusunda artık herhangi bir kısıtla karşılaşmamalarına rağmen- memleketleri Liege çevresinde yaratmış Dardenne Kardeşler falan geldi aklıma o gün. Anlaşılan daima akşamdan kalma gözüken bu İskoçyalı amca çok yanlış söylemiyordu. O yüzden yeni dönemde de bildiğim şeyi yazmaya devam ediyorum. Hola Ender!

Aydın Örs, Ergin Ataman ve Oktay Mahmuti şeklinde seyreden ve Hakan Demir’le devam etmesi beklenen zinciri 2007 yazında kırıp David Blatt ile anlaşan Efes Pilsen’in, geçmişteki başarıları geçmişteki isimlerle tekrarlama yönündeki iyimser düşüncesinin nasıl geri teptiğinden size bolca bahsettim son iki yılda bu satırlarda. Sekteye uğratılan bir döngünün, dışarıdan bir hamleyle yeniden çalışır hale getirilmesinin mümkün olmadığını anlaması da tam olarak o kadar sürdü Efes Pilsen yönetiminin. Aslında rutin öğrenme sürecini göz önüne alırsak, bayağı bir gelişmeden söz edebiliriz. Takip eden yaz ise kulübün geleceğini risk altına alan yasa tasarısı nedeniyle önlerini tam olarak göremediklerinden olacaktı ki, arkasında çok uzun bir düşünüş barındırmadığı aşikar Velimir Perasovic ismine yöneldiler. Bundan önce kısa vadeli işlerle kaybedecek vakti olmadığını herkesin bildiği Erman Kunter gibi bir basketbol adamına yapılan bir yıllık sözleşme teklifi ise -aslında bu yazıda bulunmayı bile hak etmeyecek kadar- aciz bir çabaydı. Fakat her zaman dile getirdikleri hükümet kaynaklı mağduriyetleri nedeniyle uzun vadeli planlar içine giremediğini düşündüğümüz aynı yönetim, herkesi yine ters köşeye yatırarak Sırbistan’daki en vaatkar uzunlardan biri olan Miroslav Raduljica’yla 2015 yılına kadar süren bir sözleşme imzalıyordu.

Diğer yurt dışı transferleriyse benim artık yazmaktan sıkıldığım klasik işleyişin birer sonucuydu. Hiçbir zaman üst düzey bir scouting sistemine sahip olmasa da özellikle ‘talent assessment’ hadisesinde doktora yapmış olan Mahmuti sayesinde lig içinden ve Balkan topraklarından iyi transferler yapan Efes Pilsen’in, zinciri kırdıktan sonra yaptığı tüm transferlerle bir benzerlik taşıyordu Lawrence Roberts ve Andrew Wisniewski isimlerinin seçimi. Bu iki Amerikalı’nın ortak özelliği eski kıtadaki kariyerlerinde hiçbir yerde tam anlamıyla olduramadıktan sonra, 2009-10 sezonunda nihayet bir patlama sezonu yaşamaları ve bunun sonucunda da “her oyuncunun bir fiyatının olduğu” kulüplerine iyi birer kar bırakarak transfer yapmaları. Efes Pilsen’i 3-4 sezondan daha uzun süredir takip ediyorsanız, kulübün eskiden bu tip transferlerde masanın alıcı tarafından ziyade satıcı tarafında yer aldığını zaten biliyorsunuz. O yüzden bu oyuncuların vatandaşları olan Marcus Brown, Trajan Langdon, Antonio Granger, Henry Domercant, Willie Solomon gibi isimleri hatırlatmam belki yersiz olacak. (Amerikalı olmasa da kolejden getirilip, iki senenin ardından Real Madrid’e satılan Kaspars Kambala’yı da ekleyin.) Bugünse bir oyuncunun -mesela- Pınar Karşıyaka’da geçirdiği sezonun ardından, Efes Pilsen’de parlatılıp Avrupa basketbolunun güç merkezlerinden biri olan -mesela- Olympiakos’a gitmesi artık mümkün değil. Ligimizdeki Amerikalılar Domercant’e karşı istedikleri kadar kıskançlık duysun, bir süredir yerel ligden Efes Pilsen’in ilgisini çekenler Erwin Dudley gibileri oluyor! Sahi o transfer neydi öyle? İnsanoğlunun 2010 yılında yaptığı en büyük gaflet olabilir mi? Bence kafaya oynar. “Ama Türk statüsünde oynuyor” popüler bir cevap, bunu gündeme getiren arkadaşlarla aynı havayı soluduğumuz gerçeğini zaten Beşiktaş’ın Marcio Nobre transferi sonrasında tecrübe etmiştik. Bir de Cenk Akyol transferi var bunun gibi ne idüğü belirsiz olan. Koçu eleştirmek için fırsat kollayan bazı köşe kadılarının “Ama dünya ikincisi milli takımın guard ikilisi” diye başlayan cümlelerine alet olmaktan öteye gitmiyor bu transferin fonksiyonu da. Hem de bozuk saatin doğruyu göstermesi gibi gelişse de, son dönemde şubedeki en mantıklı seçimlerden biri Perasovic iken. En azından bir önceki yazımda bahsettiğim kavramlardan "israflı yaratım" değil de, "yaratıcı israf" daha çok vurgu alacaktır Efes Pilsen rotasyonundan bahsederken.

Nikola Vujcic’i sona sakladım. Aslında en güzeli bu olduğundan değil, kronolojiye sadık kalmak istediğimden. Ama kariyerinin şu noktasından sonra rolünü bir noktada sabitleyebilirseniz ve çok ağır bir yük bindirmezseniz hakikaten de en faydalı olabilecek transferdi bu isimler arasındaki. Normal sezon aşamasında fena da iş yapmadı. Ancak hala sadece Darjus Lavrinovic savunduğu zaman eski günlerdeki gibi gözükebiliyor. Yine de Final-Four hedefindeki takımlar için, böyle yavaş yavaş oyuna elleri ya da ayaklarıyla değil de beyinleriyle hükmetmeye başlamış veteranların varlığı her zaman çok değerli olmuştur. (Burada UCLA ocağından kardeşim Çağrı Turhan’ın enfes Saras yazısına bir tık!) Efes Pilsen Final-Four hedefinde bir takım mı? Well, that’s what he said.

Geçtiğimiz senelerde teknik ıvır zıvırlardan daha fazla konuşuyordum, farkındayım. Fakat kendisini 10 yılı aşkın süredir Efes Pilsen sempatizanı olarak tanımlayan biriyseniz, bunlardan konuşmanın gittikçe daha zor bir hal aldığını siz de duyumsuyor olmalısınız. Top 16 döneminin başlamasına henüz iki hafta var ve bu dönemde yapılacak doğru eklemeler takımların çehresinde beklenmedik değişiklikler yaratabiliyor. (İki sezon önce Kerem Rusya’dan getirilmiş olmasaydı, takımın yine de şampiyonluğa ulaşabileceğini düşünen gerçekten var mıdır bilmiyorum.) Fakat kötü yapılan bir botoks nelere kadir, onu da Şebnem Dönmez’le karşılaşıp sesinden tanıyabildiğim günler çok yakın olduğundan iyi biliyorum. Bir devir kapanmış resmen... Geçen sezon Pops Mensah-Bonsu gibi bir fırsat varken uzun transferi yapmayıp, Bojan Popovic ile vasat bir back-up oyun kurucu tercih eden Efes Pilsen’in yaptığı ikincisine daha yakındı ne yazık ki.

Tüm bu transfer muhabbetlerini bir kenara koyarsak, Portekiz’den Türk sporunun kaderini değiştirecek bir üçlü de getirseniz Rakocevic’i merkeze oturtan bir sistemle Euroleague’de başarıya gitmenin mümkün olmadığını da hatırlatalım. Çok fazla ümitlenmeyelim diye... Çekilen grubun lanse edildiği gibi kuradan çıkan ölüm grubu olduğuna katılamayacağım. Real Madrid ikinci torba takımları içinde benim nazarımda tercih edilebilir olanlardandı. Efes Pilsen ve Partizan’dan birinin bunu başaracağına doğrusu çok inanmıyorum, fakat kura öncesinde Top 16’de gelecek bir hüsranın Ettore Messina’nın düşe kalka ilerlediği Real Madrid macerasının sonu olabileceğini düşünüyordum. O dahil herkes için hayırlı bir son olurdu bu. Geçen sezon daha kötü yönetilen bir Efes Pilsen’in İstanbul’da yendiği Montepaschi Siena’nın bu sezon daha iyi bir görüntü verdiği doğru. Fakat orada Ksistof Lavrinovic’in -kardeşi ölçüsünde olmasa da- yarattığı savunma problemlerinin, oyun kurucu bölgesinden sağlayamadıkları dış şut tehdidinin ilerleyen aşamalarda daha büyük problemlere yol açacağını düşünüyorum. Makyajın akması için bu grup çok büyük ihtimalle yeterli olmayacak, ama normal sezonun en iyi ikinci derecesine sahip takımı olmanın ağırlığını taşımadıklarından eminim. Final oynamaları beni epey şaşırtır en azından. Partizan ise deplasman koşulları açısından korkutucu olsa da, her gün herkese yenilebilecek kadar dağınık bir takım görünümünde. Hala takım demek iddialı olabilir, sadece bir oyuncu yığını. Efes Pilsen adınaysa normal sezonda Mike Batiste dışında hiç karşılaşmadıkları türden bir uzun olan Aborijin tosunu Nathan Jawai saha dışı koşullardan daha büyük bir problem kaynağı. Ayrıca 22500 kapasiteli bir salonu neyle doldurursan doldur, o Pionir atmosferini yakalaman mümkün gözükmüyor. (“Mümkün değil!”) Jawai sorununa çözüm olabilecek kadrodaki tek ismi ise top oynarken en son Adidas Cup için gittiğimiz Sinan Erdem’de görmüştük. Onun ne ölçüde hazır olacağı takımın 2-4 intervalinde salınması beklenen derecesinde belirleyici olacaktır. 2 daha yakın gözüküyor yalnız...

Daha teknik bir değerlendirmeyi Top 16 öncesinde sıcak sıcak servis etme temennisiyle huzurlarınızdan ayrılıyorum. “Sarunas Jasikevicius’un oynatılmasına yapılan itirazdan bahsetmemişsin ama” diyen çıkmaz sanırım onca eleştiriden sonra. Fakat onun da bazılarınca gereğinden fazla yorumlandığına inanıyorum. Efes Pilsen’in son yıllarda içinde bulunduğu acz için sembol olacak somutluklar arıyor olabilirsiniz. Buna gerçekten gerek yok. Sadece söyleyin, biz zaten anlarız.

Not: O kısa film senaryosunu tüm söylediklerime rağmen iteledim, onca dönem projesi içerisinde başka bir şeyle uğraşamazdım. Hem lisede okutulan kitaplar, izletilen filmler sayesinde duvarı genç Alman neslinden daha iyi biliyoruz muhtemelen. Aşkı da tattık bir şekilde. Bence olur yani. Zaten AA da geldi... (İTÜ öğrencisi vizyonu oley!)

Aralık 28, 2010

Luol Deng #9 - Chicago Bulls, Kısa Forvet


Thomas Hobbes’un başyapıtı “Leviathan”ın en can alıcı cümlelerinden biridir: “İnsanoğlu sürekli bir savaş hali içerisindedir ve bu savaş, herkesin herkese karşı savaşıdır.” Belki Hobbes’un sivil toplum ile ilgili kuramları herkese hitap etmiyor ama Luol Deng’in son iki yılı, ona bu cümlenin doğruluğunu sorgulatabilecek kadar zorlu bir sınavdan ibaretti.

6 yıllığına 71 milyon dolar kazanacağı bir kontrata imza attığı 2008 yazını takip eden sezonda Deng, belirgin bir form düşüklüğü yaşamış ve dizinden geçirdiği ciddi sakatlığın sonucunda da sezona erken nokta koymuştu. (1) O yaz boyunca Sudan asıllı forvetin kasasına giren milyonlar, kimsenin dilinden düşmedi. 2009-10 sezonu da beklentiler ölçüsünde bir öncekinden pek farklı sayılmazdı. Sakatlık nedeniyle hazırlık kampının neredeyse tamamını kaçırdığı bir sezon, ligin taktik dehasıyla ünlü olmayan koçlarından birinin elinde çöpe gidiyordu. Ancak hayatının hiçbir anında “intikam” duygusuna sırtını dayamayan bu Sudan yerlisi, naif bir şekilde yeniden zamanının gelmesini bekledi. Eleştirenlerin onu -birçok oyuncuda görüldüğü gibi- kendileriyle birlikte aşağı çekmelerine izin vermedi. Tom Thibodeau ile Chicago basketbolunun yeniden tanımlandığı bu sezon, o doğru zaman olacak gibi gözüküyor.

Aslında Chicago’nun geçen sezonki oyun planında, bütün yetenekleri göz ardı edilen ve sıradan bir oyuncu muamelesi gören Deng’i birkaç kez izlemişseniz, yeni sezonun üçüncü maçındaki 40 sayı (14/19 şut isabet oranı) ve 11 ribaundluk patlaması sizin için çok büyük sürpriz olmamıştır. Deng elbette ki o günden beri böyle oynamaya devam etmiyor, fakat Thibs’in takımında şutunu bulamadığı maçlarda da oyunun başka alanlarında yarar sağlayabileceğinin farkında ve parkede bunun güvenini yaşıyor.

Deng’in geçtiğimiz yaz yaptıklarına üstünkörü bir bakış atalım: Avrupa Şampiyonası elemelerinde ülkesi Büyük Britanya adına oynadı. (2) Birer haftasını Sudan ve Kenya’daki mülteci kamplarında geçirdi. Fakat tüm bu yoğunluğun içinde, bu sezon her zamankinden güçlü bir dönüş gerçekleştirme hedefi için çalışmaktan geri durmadı. Çaylak sezonunda yalnızca %26.5 ile attığı 117 üçlüğü bir kenara koyarsak, Deng kariyeri boyunca hiçbir sezonda çizgi gerisinden çembere 100 kere bakmamıştı. (Hayır söz sanatı yapmıyorum, gerçekten kafasını kaldırıp bakmamıştı.) Bu sezon ilk 12 maç itibarıyla 50 üçlük denemesinde bulundu bile.

Deng insanların su kalıntısı bulduğunda Tanrı’ya şükrettiği bir kültürden çıktı ve hiçbir zaman onlarca kimyasal arıtma sürecinden geçen içme suyunu hizmetkarından isteyecek kibirli bir yıldız olmayacak. O da Sudan’daki kökleri gibi, yeteneği için her gün Tanrı’ya şükretmeye devam edecek ve bu yeteneğini israf etmemek için her şeyi yapacak.

(1) 2008-09 sezonunda yalnızca 14.1 sayı, 6 ribaund ve 1.9 asist ortalamalarıyla oynamış ve adeta “hedef adam” haline gelmişti.
(2) Çocukluğunda ailesi Sudan’da süregelen iç savaş nedeniyle, meclis üyesi babası tarafından Mısır’a taşındı. Buradan da Güney Londra’ya göç ettiler ve Deng’in 2012 Londra Olimpiyatları elçiliğine kadar giden yolu başlamış oldu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Kasım 28, 2010

Wesley Matthews #2 - Portland Trail Blazers, Şutör Guard


2010 yazı tarihin en çılgın transfer dönemlerinden birine sahne olurken, pazardan payına istediği oyuncuları düşüremeyen takımların bir kısmı, gölgede kalmış diğerlerine hayal bile edemeyecekleri kontratlar önermeyi tercih ettiler. Arz-talep dengesini alt üst eden söz konusu şartlarda, geçen senenin en büyük hikayelerinden Wesley Matthews da okkalı bir bedelle Blazers’ın yolunu tuttu.

Geçen yaza kadar hiç kimsenin adını dahi bilmediği Matthews’a önerilen 5 yıl için 34 milyon dolarlık kontrattan sonra birçokları, Marquette mezunu (1) şutör guardın abartıldığını söylemeye başladı. Abartılmak? Hayatı boyunca hak ettiği değeri bulamamış Wesley için yeni bir tecrübe olacak. Magic Johnson’ın yedeği olarak 1987 ve 1988 sezonlarında iki şampiyonluk kazanan Wes Matthews ile eyaletinin şöhretler müzesine giren bir 400 metre koşucusu olan Pam Moore’un çocuğu olan Wesley, şüphesiz genlerinden destek alıyor. Ancak verdiği tüm röportajlarda başarısının arkasındaki isim olarak annesini gösteriyor ve babasıyla ilgili soruları geçiştirmekle yetiniyor. Zira babası kariyerine devam etmek için Avrupa yollarına düşünce, Wesley’nin tüm sorumluluğunu üstlenen ve onu bugünlere getiren annesi olmuş. Hatta Matthews bu ilişkiyi yüceltmek adına kolunda bir de dövme taşıyor. (2)

Bu alışılmadık hikayesinin yanı sıra, Matthews’un lige adımını atışı da çok doğal yollardan olmadı. 18.6 sayı ortalaması yakaladığı ve onu konferansının en iyi ikinci beşine taşıyan güçlü bir seneye rağmen genel menajerlerin görmezden geldiği Matthews, Jazz’in yaz ligi kadrosu için aldığı daveti iyi kullanarak sezon öncesi kampına da arka kapıdan girdi. Antrenmanlardaki çalışma etiği ve birkaç hazırlık maçındaki yüzdeli oyunuyla Jerry Sloan’un dikkatini çekti ve Korver-Miles ikilisinin sakatlıklarında ilk beşe yerleşti. Sloan ona o kadar güveniyordu ki sezon ortasında Ronnie Brewer’ı takasla yollamaktan çekinmedi. Matthews’un güçlü play-off performansına rağmen (3) yeni sezona başlarken tecrübeyi ön plana alan Jazz, Raja Bell’i kadrosuna dahil etmeyi tercih etti. Bakalım Matthews bugüne kadar her zaman yaptığı gibi, bu seçimi de haksız çıkarabilecek mi?

(1) Kolejdeki dört senesini de tamamlayıp diplomasını alan Matthews gibi yıldızlar artık pek sık bulunmuyor. Marquette’te geçen sezon Mersin BŞB forması giyen Dominic James ile de takım arkadaşıydı.
(2) “Dynamic Duo” yazısının yanlarında her ikisinin baş harfleri (PM ve WM) bulunuyor.
(3) Denver serisine kötü başlayan Matthews, seriyi maç başına 13.6 sayıyla bitirmeyi başardı. Savunmasıyla ilk turda Carmelo Anthony, ikinci turda da Kobe Bryant’ın saygısını kazandı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Arron Afflalo #6 - Denver Nuggets, Şutör Guard


En parlak süperyıldızının takas söylentileri, koçunun sağlık problemleri ve yaşanan sakatlıklar sonrası zayıflayan pota altı rotasyonuna rağmen Nuggets hala herkesin kafasında tartışmasız bir play-off takımı ve konferansının baş aktörlerinden biri. Bunu belki de kendi kararlarından çok bir başka takımın, Pistons’ın, seçimlerine borçlular. 2003 ‘draft’inde ikinci sıradan Darko Milicic’e yatırım yapan Joe Dumars, Carmelo Anthony’yi Nuggets’ın kucağına bırakmıştı. Melo’nun üzerine yapılanan Nuggets, onları ‘contender’ seviyesine taşıyan parçayı da yine Motown’dan aldı. Iverson-Billups takasının mutlak kazananı olan Nuggets’a doğu yakasından gelen son kıyak ise Arron Afflalo.

Detroit’te geçirdiği iki sezonda parlak rakamlar yakalayamasa da savunma görevleriyle ön plana çıkmıştı Afflalo. Fakat atletizminin ve skorer içgüdülerinin bu ligde bir sonraki adımı atması için yetersiz kalacağını savunanlar da azınlıkta değildi. Pistons yönetimi de böyle düşünmüş olacak ki, Afflalo’yu karşılığında hiçbir şey almadan Denver’a gönderdi. Yeni evindeki ilk yılında ortaya koyduklarıyla, bu finansal hamlenin ne kadar yanlış olduğunu bazı gözlere gösterdi. Fakat Afflalo bu sezon daha esaslı bir mesaj verme niyetinde ve sezona başlangıcı da bunu destekler nitelikte. (1)

Ben Howland’ın UCLA kariyerinde bağladığı ilk liseli olan Afflalo, koçun tercih ettiği tüm guardlar gibi önemli bir savunma ününe sahip olsa da ikinci senesiyle birlikte hücum anlamında da takımı taşımayı başarmıştı aslında. (2) Buna rağmen lige henüz oturmamış şut stiliyle gelen Afflalo, geçen sezon çizginin gerisinden 43.4% ile atarak nasıl bir kişisel gelişim delisi olduğunu da açığa vurdu. Sözü koçu George Karl’a bırakalım: “İnsanların ligin elit şutörlerini sayarken Arron’un adını zikretmemesini anlayabiliyorum, ama bu değişecek. Biz kariyeri boyunca 40% üzerinde bir üçlük isabetiyle oynayacağına inanıyoruz.”

Eğer olaylar Karl’ın öngördüğü gibi gelişirse Afflalo ligdeki her şampiyonluk adayına, gelişkin bir Bruce Bowen katkısı verebilir. Belki istikrara oturttuğu hücum katkısı, savunmacı olarak da hak ettiği değeri nihayet görmesiyle noktalanır. (3)

(1) İlk beş hazırlık maçı itibarıyla 20.6 sayı ortalaması tutturmuş durumda. Asıl hasarı 44.4% ile soktuğu dış şutu yarattı.
(2) Dijon Thompson’ın ayrılmasından sonra hücumda daha fazla rol alan Afflalo, ‘sophomore’ yılında 15.8 sayı ile takımın en skorer ismi haline geldi. Son sezonunda bu ortalamayı 17.4’e çekti ve konferansının en iyi oyuncusu seçildi.
(3) Geçen sene en iyi savunma takımı için sadece 1 oy alabilmişti. Bu aynı zamanda Lamar Odom ve Jermaine O’Neal’ın da oy sayısı!

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

GÜNEYDOĞU GRUBU: FLORIDA ESİNTİSİ


Geçen sezon dört play-off takımı çıkararak konferansın güç merkezi haline gelen Güneydoğu’da, senaryosunu Pat Riley’nin yazdığı soygun filmi bu statüyü daha da kuvvetlendireceğe benziyor. Fakat Heat yükselirken, Hawks ve Bobcats’in adını 2010 yazının kaybedenleri arasına pek ala yazabiliyoruz. Wizards’ı ise gelecek sene konuşuruz.

MIAMI HEAT

Gelenler: LeBron James, Chris Bosh, Mike Miller, Zydrunas Ilgauskas, Juwan Howard, Eddie House, Dexter Pittman (R), Da’Sean Butler (R)
Gidenler: Michael Beasley, Jermaine O’Neal, Quentin Richardson, Dorell Wright, Daequan Cook, Latavious Williams

Heat bu yaz LeBron James ve Chris Bosh’ı kadrosuna dahil etti. Bunu şimdiye kadar öğrenmediyseniz, lütfen bir an önce dünyamıza iniş yapın. Sıradanlaşma yolunda ilk adım olarak cumartesi geceleri Okan Bayülgen izlemeye başlayabilirsiniz. Şimdi ben geçtiğimiz yazın en popüler sorusunu cevaplamaya çalışacağım: Topaç duruyor mu, yoksa dönmeye devam mı ediyor? Yok diğeriydi... Bu yeni süper takımın limitleri ne?

“Gökyüzü” diye cevap verenler olacaktır, fakat Dwyane Wade’in sakatlığı nedeniyle sezon öncesi maçlarda da pek az bir arada görebildiğimiz bu takımın neler yapacağını kestirebilmenin pek kolay olmadığını düşünüyorum. Elbette kanatlardaki Wade-James ikilisi, tarihte West-Baylor kombinasyonu dışında bir kıyasa izin vermiyor ve bu ikiliye Bosh’ı da katarsak rakipler için ikili sıkıştırma getirmeye alışık oldukları üç oyuncuyu savunmak pek kolay bir iş olmayacak. Ama yeni kurulan bir takım olarak bazı eksik parçaların olduğu aşikar. Kadro Mike Miller gibi versatil bir oyuncunun da eklenmesiyle çok kullanışlı bir hal aldı ve koçun 4 ve 5 numaralarda James-Haslem ile küçük bir takım sürme opsiyonu da, oyun kurucuya Miller’ı çekip takımı uzatma opsiyonu da süreç içinde masaya gelecektir. Fakat Dwight Howard gibi başa çıkılması gereken canavarlar varken, takımdaki “hali vakti yerinde” tek 5 numaranın Joel Anthony olması hoş değil. Bunun yanında oyun kurucu bölgesinde geçen sezonun asist-top kaybı oranı en iyi ikinci oyuncusu olsa da Carlos Arroyo çok yeterli gözükmüyor, ama iş görebilir. Mario Chalmers’ın ise 2009-10 gibi kötü bir sezon geçirmesine bu üç kişilik dev kadronun tahammülü yok.

Anadolu takımlarına da yer kalsın, sonuca bağlayalım. Geçen sezon rüştünü ispat etmiş Filipin asıllı koç Erik Spoelstra’nın bağlantıları, onun Stan Van Gundy’nin kaderini paylaşmayacağını açık ediyor. Bence böyle bir kadronun altından kalkabilecek bir isim, fakat oldukça deneysel bir yapısı var. Bu deneyleri sahada görmeden söyleyeceklerimiz çok sağlıklı olmayacaktır ama bu takımın üstünden gelinmeyecek zaafları olmadığına inanıyorum. Şampiyon olabilirler, hem de hemen şimdi!

Sezon Tahmini: 64-18
ORLANDO MAGIC

Gelenler: Quentin Richardson, Chris Duhon, Malik Allen, Stanley Robinson (R), Daniel Orton (R)
Gidenler: Matt Barnes, Adonal Foyle

2009 yazında Hidayet-Carter değişikliği başta olmak üzere taşları yerinden oynatacak esaslı hamleler yapan Magic, normal sezonun sonunda bir anlamda başarıya ulaşmış gözüküyordu. Vince Carter sezona yaptığı kötü girişi All-Star arasından sonra unutturmuştu ve takım ligin hem en iyi ikinci savunma takımı, hem de en iyi ikinci hücum takımı olarak kayıtlara geçmişti. Fakat koşu 2009 sezonuna göre daha kısa sürdü ve Celtics’e kaybedilen konferans finali suratları astı.

Aslında takım bu sene bir silkiniş gerçekleştirecekse, bunu o asık suratların yardımıyla yapacak. Kariyer çizgisi, başlangıcı itibarıyla Shaquille O’Neal’ınkiyle benzeşen Dwight Howard’ın yeni bir seviyeye geçeceği sezon bu olabilir. Yerel basının izlenimlerine göre saha dışında ‘lakayıt’ kelimesiyle nitelendirilebilecek tavırlarını geride bırakan D12, sezon öncesi maçlarda da yıllardır beklenen yeni silahını repertuvarına eklemiş gözüktü: Orta mesafe şutu. Bunu şimdiden söylemek iddialı olabilir, zira Howard geçen sene de hazırlık kampında bu şutları bolca kullanmıştı. Fakat bu gerçekten bir tehdit halini alırsa Howard’ı bire bir savunmak hayli zorlaşacaktır. Geçen sezon bunu Kendrick Perkins ile yapmayı beceren Celtics, Magic’in bütün hücum işleyişlerini sekteye uğratmıştı ve yan parçaların kendi şutunu yaratma ve diğerlerine pozisyon yaratma konusunda yetersiz oyunculardan oluşması her şeyi mahvetmişti. Göreceğimiz yeni Howard sürümü bu açıdan kilit olabilir.

Kariyeri boyunca oyun sertliğine hep şüpheyle bakılan ve bir türlü “büyük maçların adamı” olamayan Carter, bu kötü repütasyonu silme fırsatını geçen sene de harcadı. Bu sene onun da hücumda daha agresif bir kafa yapısıyla geri döneceği konuşuluyor. Tüm bunlar, daha önce Magic’i şampiyonluktan mahrum bırakan “play-off basketboluna adaptasyon eksikliği” derdine ilaç olabilecek detaylar. Hatta geçmişin aksine, kenarda takım elbisesiyle arz-ı endam edecek Stan Van Gundy resmini de buraya ekleyebiliriz. Fakat artık Florida’nın güç merkezinin Orlando olduğunu söylemek pek kolay değil...

Sezon Tahmini: 61-21

ATLANTA HAWKS

Gelenler: Josh Powell, Etan Thomas, Jordan Crawford (R), Pape Sy (R)
Gidenler: Josh Childress

Bazı takımlar vardır, bütün kritik karar anlarında doğru seçimler yapsalar bile bir nokta geldiğinde tıkanırlar, limitleri o noktayı aşmalarına izin vermez. Deron Williams ve Chris Paul yerine Marvin Williams’ın seçildiği 2005 yazının o talihsiz gününden ileri saralım, Hawks genelde hep doğru şeyleri yaptı. Fakat takımın lüks vergisi ödemelerine imkan tanımayan mali durumu, oyuncular için ideal bir adres olarak görülmemesi hamle alanlarını kısıtlıyordu.

Joe Johnson’a verilen kontratı (6 yıl, 124 milyon) daha masum kılacak bir arkaplan olduğu kesin, fakat yine de bu hareketin ileriki yıllardaki sonuçları düşünüldüğünde büyük bir hata olduğunu kabul etmemek imkansız. Mike Woodson’ın gidişiyle görevi devralan, baş asistanı Larry Drew bu kadronun yeteneklerinden daha iyi yararlanabilir, geçen sene görmezden gelinen Jeff Teague takımın beşine yerleşip Mike Bibby’nin aksine birkaç oyun kurucuyu savunabilir. Fakat tüm bunlar, orta vadede işleri ileri götürmeye yetmeyecektir. Jamal Crawford’un muhtemel takası, çaylak Jordan Crawford’un patlaması için zemin hazırlayabilir. Yine de bu sene saha avantajını kazanamayacaklarını ve maceranın ilk turda noktalanacağını sanıyorum.

Sezon Tahmini: 44-38

CHARLOTTE BOBCATS

Gelenler: Shaun Livingston, Kwame Brown, Dominic McGuire, Matt Carroll, Eduardo Najera, Sherron Collins (R)
Gidenler: Raymond Felton, Tyson Chandler, Alexis Ajinca

Tarihinde ilk kez play-off gördükten sonra yeni sezona diledikleri kadar rahat giremiyorlar. Raymond Felton’ı elde tutamadıkları bir sezonda, parayı hala gerçekleştirilemeyen bir potansiyelden fazlası olmayan Tyrus Thomas’ın önüne döktüler. Belki Thomas geçen sene ışığını verdiği gibi, bir seviye daha atlayabilir. Larry Brown’ın böyle sorunlu kariyerlerden iyi şeyler çıkardığını hepimiz biliyoruz. Fakat Felton’ın yokluğunda oyun kurucu bölgesinin, kaç maç sağlıklı kalabileceğine dair bahisler açılan Shaun Livingston ve hayal kırıklığı bir sezonu geride bırakan savunma yoksunu D.J. Augustin arasında kalması kesinlikle başlarını ağrıtacak.

Birer sene daha yaşlanan Gerald Wallace ve Stephen Jackson geçen sene sırtladıkları yükün altına yeniden girebilir, oyun kurucu bölgesindeki dilemma iyi sonuçlanır ve 5 numara rotasyonundaki zayıflık takımın savunma karakteriyle giderilebilirse 8. play-off bileti için aday olabilirler. Olasılık dersinde başarılı olamamıştım ama düşük bir yüzdeden bahsettiğimiz aşikar. Yazın kötü bir Jose Calderon takasından son anda paçayı kurtardılar, ama Boris Diaw’ı kullanarak bir oyun kurucu getirmeleri sürpriz olmaz.

Sezon Tahmini: 37-45

WASHINGTON WIZARDS

Gelenler: Kirk Hinrich, Yi Jianlian, Hilton Armstrong, John Wall (R), Kevin Seraphin (R), Trevor Booker (R)
Gidenler: Mike Miller, Randy Foye, James Singleton, Quinton Ross, Vladimir Veremeenko

Geçen senenin izlerini silmeye çalışan ve bu doğrultuda Antawn Jamison, Caron Butler ve Brendan Haywood gibilerini kapı dışarı eden Wizards, şansının da yardımıyla yeniden yapılanma yolunda oldukça büyük adımlar attı. Pollin ailesi organizasyona son kıyağını lotaryadan birinci sırayı çekerek yaptı ve bunun meyvesi olan John Wall etrafına yeni bir takım kurma misyonunu yeni sahip Ted Leonsis’e bıraktı.

Leonsis ile birlikte başkentte net bir söylem değişikliği göze çarpıyor. Daha geçen sezon başında “Sağlıklı bir Wizards bu ligin altını üstüne getirir” minvalinde cümleler kuran Ernie Grunfeld, artık tekrar iddialı hale gelme süreçlerini geniş bir takvime yayma eğiliminde. Saha içerisinde ise, geçen sezon Gilbert Arenas olayı patlak verene kadar da pek iyi görünmeyen tabloyu Wall’un değiştirmesi umuluyor. T-Wolves ve Pistons kariyerlerinde genelde topun kıymetini bilen, oyun zekası yüksek guardlarla çalışan Flip Saunders için böyle bir ışığa sahip olmak önemli. Wall ile birlikte Andray Blatche ve JaVale McGee gibi oyuncuların göstereceği grafik belirleyici olacak, ama karşımızda henüz bir play-off takımı yok.

Sezon Tahmini: 33-49

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.