Aralık 31, 2014

Editörlerin Seçkisi: 2014’ün En İyi Albümleri

Sun Kil Moon - Benji

Uzak bir kuzen, yakın bir müzisyen, unutulmuş bir ilkokul arkadaşı, ölümünün her anına tanıklık ettiği eski sevgilisinin annesi. Mark Kozelek tüm bu ölümlerle hesaplaşmaya çalışırken çemberin kendi çocukluğunda tamamlandığını fark ediyor. Dünya yanarken Benji hepimizi sırtımıza hafif bir şeyler geçirip, elimize bir kadeh alarak seyre koyulmaya davet ediyor.

The Twilight Sad - Nobody Wants to Be Here and Nobody Wants to Leave

Esaslı bir eksen kaymasını da içinde bulunduran No One Can Ever Know’u takip eden yeni The Twilight Sad albümüne herkes ters ayakta yakalanmış gözüktü. Fakat İskoç grubun korumayı becerdiği, stabil kalabildiği bir ruh hali var. Ve o çok sevdikleri gürültü katmanlarını terk etmeden, acıyı bir Terence Davies filmi inceliğinde işlemeye bu albümde de devam ediyorlar.

Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra - Fuck Off Get Free We Pour Light On Everything

Ocak ayında çıkan yeni Thee Silver Mt. Zion albümü, bizi kolektifin dört yaşındaki en yeni üyesi Ezra’nın cümleleriyle karşılıyor. Constellation tayfasının esas oğlanlarından Efrim Menuck bu albümde “radikal bir Bob Dylan” etiketlerini ardında bırakıp, bilgece sözlerini yepyeni bir perspektiften paylaşıyor. Kendi deyimiyle “aynı rota üzerindeki farklı varyasyonlar” olan şarkı sözleri, bu kez bir babanın kaygılarını taşıyor. (Menuck’a yılın bir diğer armağanı olan yeni Amen Dunes albümünde de rastlayabilirsiniz.)

Sharon Van Etten - Are We There

Tramp ile tahripkar bir ilişkinin hikayesini dinliyorduk. Tüm o benzersiz dizelerin yazarı, bizimle göz teması kurmaktan kaçınıyordu ve neredeyse o şarkıları dinleyerek düşüncesizlik etmiş olduğumuzu hissediyorduk. Are We There ile artık Sharon Van Etten’ın New York’taki apartman dairesindeyiz ve o günler hakkında şakalar yapabiliyoruz. Gözümüzün içine bakıyor ve bir fotoğrafımızı çekiyor.

Angel Olsen - Burn Your Fire For No Witness

Amerikan taşrasının kadın ozanlarının bir süredir devam eden yükselişi 2014’te iyiden iyiye görünür oldu. Yıl sonu listelerinin zirvesini ele geçiren St. Vincent ve Sharon Van Etten dışında Marissa Nadler uzaklarda bir yerlerde kök salmaya devam etti, Norveç’teki mektup arkadaşları Jenny Hval ve Susanna ülkeyi daha sık ziyaret etmeye başladı. Bu şahlanmanın işaretlerinden biri de Angel Olsen’ın gündüz düşleri kıvamındaki vokali ve tereddüt taşımayan sözleriydi.

Cem Pekdoğru, 2014
redbull.com/tr

Şubat 12, 2014

Reptile Youth: Büyük Hayaller



Son dönemde Danimarka’dan çıkan en heyecan verici projelerden Reptile Youth, geçen hafta Avea Escape To Music kapsamında Roxy sahnesindeydi. Grubu oluşturan Mads Damsgaard Kristiansen ve Esben Valløe’yi konser öncesinde söyleşi için yakaladık, müzikal yolculuklarını ve Danimarka’dan çıkmakta olan başka heyecan verici şeyleri sorduk.

İlk kez bir şarkınızı dinlediğimde, müziğinizin bir kitleye gereksinim duyduğunu hissettim. Soundcheck sırasında da o hissi hatırladım, eksik olan bir şey var gibiydi. İstanbul’a sizden önce konserlerinizin ünü ulaştı, tesadüf olmasa gerek.

Mads: Bu hissi başkalarından da duyduk. Reptile Youth bir konser grubu olarak başlamıştı. Çıkıp şarkılarımızı çalmaya başladık. Bunu en iyi nasıl yapabiliriz, en iyi tınıyı nasıl yakalayabiliriz gibi sorularla ilgileniyorduk sürekli. Bu sırada kayıt sürecini hiç düşünmedik. Eninde sonunda bunları kaydedeceğimizi içten içe biliyorduk tabii, ama başlangıçta buna yoğunlaşmamıştık.

Yaratım sürecinde de kitlenin o enerjisinden beslendiğimizi düşünüyorum. Canlı çalmayı çok seviyoruz ve orada her şeyden soyutlanmış farklı bir dünya yarattığımızı hissediyoruz.

Bazı şarkılarınızda çok güçlü sözler göze çarpıyor… Yabancı bir dilde üretmenin güçlüğe dönüştüğü zamanlar oluyor mu?

Mads: Aslında çok rahat hissediyorum İngilizce üretirken. Danca şarkılar yazdığım da oluyor ama İngiliz dilini daha çok seviyorum. Birçok grubun sözleri fazla önemsemediğini gözlemliyorum. Bu belki daha çok son 10-20 yıl için geçerli bir eğilim. Çünkü eski dönemlerin şarkılarını dinlediğimde, her zaman bir lirik düşünce etrafında kurulduğunu görüyorum müziğin. Günümüz müziğinde çoğu zaman şarkı, bir şey söylemeye niyetlenmiyor bile.

Müziğinizin yapı taşlarından biri de dans kesinlikle. Siz dans etme eylemini nasıl görüyorsunuz? Bazı şarkılarınızı ele geçiren karanlık havayı düşünürsek, karanlık bir yanı da var mı dansın?

Mads: Aslında var, ama genel anlamda dans benim için karanlık bir şey değil. Seni karanlıktan çıkaran bir şey. Çünkü bana göre tüm karanlık, kafamızın içinde. Dansta kontrolü kaybettiğini hissettiğin çok hoş bir an var, o anda beyin de devre dışı kalıyor ve böylece karanlıktan çıkmanın bir yolunu buluyorsun.

Dansı iki farklı şeyin kombinasyonu olarak tanımlıyorum; fiziksel bir ifade şekli ve kontrol kaybı.

İlk albümünüzdeki 10 şarkı için, her biri farklı bir yönetmenin elinden çıkma 10 video yayınladınız. Bu denli yoğun bir görsel kullanımının, şarkıyı anlamlandırmaya çalışan dinleyici için bir tehlike yaratabileceğinden çekindiniz mi? Bir tür algı manipülasyonu…

Esben: Böyle olduğu da düşünülebilir. Ama ben bunu bir tehlike olarak görmektense, dinleyicinin perspektifini genişletebilecek bir fırsat olarak düşünmüştüm. Bugünlerde denk geldiğim müzik videolarının birçoğunu sıkıcı buluyorum. Sanatçının yarattığı eseri öylece bırakmayıp, yeni bakış açılarına zemin hazırlayacak -kimi zaman provokatif- görseller oluşturması fikri hoşuma gidiyor.

Bu bağlamda Reptile Youth’un müziğin ötesine geçip, bir hareket haline gelmesinden mutluluk duyacağınızı söylüyorsunuz. Danimarka diyorsunuz, bir tür sanat kolektifinden bahsediyorsunuz. Aklıma Dogme 95 geliyor.

Mads: Kesinlikle böyle bir şeyin başlangıcı olmak istiyoruz, video projesi de bu düşüncenin bir ürünüydü. Ayrıca bunu Danimarka ile sınırlı tutmak istemiyoruz. Portekizli, Norveçli, Kanadalı, Amerikalı, İspanyol, İngiliz yönetmenlere de ulaştık bu proje için. Onların videolarına rastladık, iletişime geçtik, olağanüstü bir şey yaptıklarını ve bizim için de bir video çekmelerini istediğimizi söyledik. Aralarında Reptile Youth diye bir grubun varlığından haberdar olan yoktu. Ama müziğimizi dinlediler, fikrimiz ilgilerini çekti. Belki onları tamamen özgür bırakmamız da hoşlarına gitti.

Dogme 95 konusunda… İşin aslı, yeni albümümüzün çıkış şarkısına çekeceğimiz video için bir yönetmene ihtiyaç duyduğumuzda “Neden Lars von Trier’le irtibata geçmiyoruz” dedik. Kulağa mantıklı gelmiyor, evet. Ama denemeden bilemezdik. Meseleye böyle yaklaşıyor olmasaydık, ilk albümümüzde David M. Allen’la çalışma şansımız da olmazdı.

Bazı hayranlarınız grubun hak ettiği değeri görmemesinden şikayetçi, seslerini çıkarmaktan da hiç çekinmiyorlar. Bunu Danimarka’nın indie müzik coğrafyasındaki konumuyla ilişkilendirdiğiniz oluyor mu? Mesela, Pitchfork’un Manhattan’daki ofisinin üç blok ötesinde bir apartmandan çıktığımız bir paralel evrende hayatımız daha kolay olurdu gibi… Belki bunu önemsemiyorsunuzdur bile.

Esben: Tabii ki önemsiyoruz ama ben uzun vadede böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Dinlemekten hoşlanacağımız ve bize ilham veren türden şeyler yapmaya çalışıyoruz.

Mads: Yola “Pitchfork’un sevebileceği şarkılar yapalım” diye çıkmak da çok tehlikeli. Bazen sadece pazarlanabilir olanı keşfetmeye odaklanıyorlar, ucubik gruplara yöneliyorlar. Herkes de bunun farkında. Danimarka çıkışlı olanlar da vardı bunlar arasında. Albümleri bir hafta boyunca Pitchfork gibi sitelerin anasayfasında dururdu, ama o sırada Danimarka’daki konserlerinde yirmi kişi bile olmazdı. Medyanın şişirdiği bir grup olmaktansa, sadık bir kitleye sahip olmayı tercih ederim. O insanlara yavaş yavaş ulaştığımızı hissediyorum.

Esben: Ben Pitchfork’u takip ediyor olsaydım, evimde yalnızca bir kere dinlediğim 10 bin tane plak olurdu muhtemelen. Biz o albümleri yapan grup olmak istemiyoruz, bir şekilde tarih içinde yerini bulan bir şeye can vermek istiyoruz. Gelip geçici bir moda olmanın özenilecek bir tarafı yok.

Cem Pekdoğru, 2014
redbull.com/tr

Ağustos 06, 2013

Soçi'ye Boykot? [Çeviri]

İsimleri kolay kolay aynı yazıda buluşmayacak üç kişi: Vladimir Putin, John Carlos ve Harvey Fierstein. Putin, elbette, judo hünerleriyle, ‘ödünç aldığı’ Super Bowl yüzüğüyle veya zehirlediği düşmanlarıyla namını duymuş olabileceğiniz Rusya devlet başkanı. Harlem’de doğup büyüyen John Carlos, 1968 Olimpiyat Oyunları’nın 200 metre madalya töreninde ırkların eşitliği ve insan hakları adına yumruğunu havaya kaldıran iki atletten ismi Tommie Smith olmayan. Harvey Fierstein ise… Harvey Fierstein işte. Tony Ödülü sahibi, ikonik Broadway sanatçısı ve uzun süredir bir LGBT hakları aktivisti. Bu tamamen farklı üç dünyaya ait tamamen farklı üç insanın yollarını dramatik biçimde kesiştiren, geçtiğimiz hafta The New York Times’ın konuk yazar sayfasında Fierstein tarafından kaleme alınan ve Rusya’nın Soçi kentinde düzenlenecek 2014 Kış Olimpiyatları’nı boykota davet eden iğneleyici bir yazı oldu.

Fierstein çağrısının nedenini henüz açılış cümlesinde doğrudan doğruya açık ediyor: “Rusya Başkanı Vladimir V. Putin, eşcinsellere savaş ilan etti.” Bunun bir mübalağadan ibaret olduğu yanılgısına kapılanlar için Rusya, herkese yetecek kadar delil sunuyor. Putin ve Rusya’nın vekilleri, ülke çapında eşcinsel yaşamı her veçhesiyle kriminalize etmek için hazır görünüyorlar. Rus Duması yakın zamanda “gelenek dışı cinsel ilişkilerin” propagandasını yasaklayacak bir tasarıyı oy birliğiyle (436-0) onadı. Bu yasanın kapsamı öyle geniş ki herhangi bir kamusal alanda (internet forumları, okul derslikleri ya da bir sokak köşesi) salt LGBT bireylerin varlığını tanımış olmak bile hapis cezası için geçerli bir neden oluşturuyor. Yine Putin döneminde sadece gey çiftlerin değil, yalnız yaşayanların veya evli olmayan çiftlerin de evlat edinmesi yasa dışı ilan edildi. Tüm bunlar evlilik eşitliğinin yasalaştığı bir ülkede oldu. Ve sonu gelecekmiş gibi de gözükmüyor. Bir önceki başkanımızın “Pootie Poot” lakabını taktığı (gerçekten!) yakın dostu, gey olduğundan şüphe duyulan turistlere iki haftalık hapis cezası öneren bir yasanın da altına imzasını attı. (Son olarak dört Hollandalı turist “çocukları eşcinselliğe özendirdikleri şüphesi” ile tutuklandılar.)

Vladimir Putin şu anda, Rusya yasalarına dayanarak, Papa’yı tutuklatabilir.

Bu yasalaştırma bombardımanının, pek çoklarınca, bir dizi şiddet olayını ve muhtelif cinayetleri tetiklediği düşünülüyor. Hükümetin eşcinsellere yönelik nefret suçlarının takipçisi olmak gibi bir derdi yok, fakat bir ankete göre Rusya’daki LGBT bireylerin %15’i -yalnızca son 10 ay içerisinde- bizzat fiziksel bir saldırının adresi oldu.

Harvey Fierstein yasa koyucuların, Olimpik sporculara ve seyircilere de “gey oldukları şüphesiyle” tutuklanabilecekleri yönünde gözdağı verdiğine dikkat çekiyor. Ardından Putin yönetimindeki Rusya’yı Nazi Almanyası ile benzeştiriyor: “Olimpiyat Komitesi, boykot tehdidiyle birlikte, bu yasaların kaldırılmasını talep etmek zorunda. 1936’da dünya, Almanya’daki Olimpiyat Oyunları’na katıldı. Katılımcılardan pek azı, Hitler’in Yahudi karşıtı siyaseti hakkında ağzını açabildi. O gün o kararı verenler şimdilerde gururla Jesse Owens’ın zaferini işaret ederek geçmişi  yad ediyorlar. Bense aynı günleri, Holokost ve dünya savaşının gerçekliği altında tiksinerek işaret edebiliyorum. Tahammülsüzlüğe tahammül göstermenin bir cezası olmalı.”

Fierstein’ın boykot çağrısı, Rusya içinde de yankı buldu. 23 LGBT aktivistinin imzasını taşıyan bildiride şöyle yazıyor: “Rusya’daki LGBT komünite, varlığına devam etmek için acilen uluslararası desteğe ihtiyaç duyuyor. […] Eşcinsel karşıtı şiddet, Vladimir Putin rejiminin yanına kar kalmamalı. Rusya mallarını ve şirketlerini ve Soçi’deki Olimpiyat Oyunları’nı boykota çağırıyoruz.”

Bununla birlikte, Kış Oyunları’na boykot çağrısını yanlış bir taktik addeden LGBT toplulukları da var. Rusya’nın önde gelen LGBT aktivistlerinden Nikolay Alekseyev, bunun yerine 7 Şubat’taki Kış Oyunları açılış töreniyle eş zamanlı düzenlenecek bir Soçi Onur Yürüyüşü teklif etti. Alekseyev’in kitleleri harekete geçirme konusunda kayda değer bir gücü var. Daha önce Alekseyev’in, oyunlar süresince LGBT sporcuların ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir korunak alanı olarak tasarladığı, “Soçi Onur Evi” de Adalet Bakanlığı tarafından henüz proje aşamasındayken engellenmişti.  Alekseyev’e göre, “Bir onur yürüyüşü düzenlemek; tüm dünyanın dikkatini Rusya’daki devlet güdümlü homofobiye yöneltmek ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ikiyüzlülüğünü teşhir etmek adına çok daha etkili bir yol olacaktır. Yaşasın 2014 Soçi Onuru!”

Boykot çağrısının akıbetinden bağımsız olarak, Putin’in LGBT komüniteye düzenli saldırısını Soçi Olimpiyatları ile birleştirmek büyük bir politik dehaya delalet. Sadece anaakım medyada görmezden gelinen bir meseleyi uluslararası ilginin odağına taşımak manasında değil, Soçi pekala otoritesi sarsılmaz görünen Putin’in Aşil topuğu olabilir. Soçi’nin astropik ikliminde hiç akıl karı olmayan sebeplerle düzenlenecek bu Kış Oyunları, geçmişteki -yaz ve kış fark etmeksizin- tüm Olimpiyat Oyunları’ndan daha pahalıya mal olacak. Her şeyden evvel Putin’in iş ortaklarına ‘ihalesiz olarak’ verilen inşaat kontratları, kamuya ait fonlardan 30 milyar doların uçup gitmesine neden oldu. Bu bir Olimpiyat değil. Bu daha ziyade bir soygun. Haşmetmeab Putin günden güne daha çok şu modele yaklaşıyor: Ucuz bir taktikle LGBT komüniteye saldırarak, gündemi -Soçi’de olup bitenin, bir şahikası gibi durduğu- büyük hız kazanan yolsuzluk ve adaletsizlik vakalarından temizlemek.

Fakat bu saldırıları durdurmanın en iyi yolu boykot mu? ABD ve diğer ülkeleri oyunlardan çekilmeye çağırmak, yakın zamanda Rusya’daki Onur Yürüyüşü’nden ajanslara düşmüş gaddar fotoğrafları gören herkesten çabuk bir sempati toplayacaktır. Bunun gerçekten etkili olup olmayacağı ise daha çetrefilli bir soru. 1935’te Amatör Atletizm Birliği, Berlin’de düzenlenecek 1936 Olimpiyatları’nı boykot etmenin kıyısından dönmüştü. Jesse Owens’ın destansı performansı ve dört altın madalyasına rağmen, o gün ABD’nin aksi yönde karar alıp, mevcudiyeti ile Hitler rejimini meşru kılmamasının çok daha esaslı bir hareket olarak tarihe geçeceğini reddetmek zor.

Öte yandan, Başkan Jimmy Carter ve ABD’nin Moskova’daki 1980 Olimpiyatları’nı, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini öne sürerek, boykot etme kararı ise bugün herkesçe yapmacık bir Soğuk Savaş pozu olarak görülüp lanetleniyor ve bunun bir grup sporcuyu rüyalarını gerçekleştirme olanağından alıkoymaktan başka bir getirisi olmadığı ifade ediliyor.

Açılmış bir gey olan (aynı zamanda bir Rus ile evli) Amerikalı artistik patinajcı Johnny Weir da aynı paralelde, bu tip bir tutumun Rusya’dan çok sporcuları cezalandırmak olacağı düşüncesiyle olası bir boykotun açıkça karşısında yer alacağını dile getiriyor: “Rusya’nın benim halkımı tutukluyor, bir azınlığa duyduğu nefreti açıkça gösteriyor ve insan haklarını her yönden ihlal ediyor olduğu gerçeği yürek burkan büyük bir rezalet ama ben yine de yarışacağım. Hiçbir polis memuru ya da hükümet, beni Olimpiyatlar’da yarışmaktan mahrum edemez.”

Güçlü bir beyan. Ne yazık ki kimseyi herhangi bir konuda yüreklendirmediği gibi, LGBT sporcuların, seyircilerin ve onlara destek verenlerin nasıl olup da Olimpiyatlar’ı bir mücadele platformu olarak yeniden tanımlayabilecekleri konusunda da yol gösterici bir yanı yok.

Putin’e baskı kurmak isteyen cesur sporcu-aktivistler için ideal senaryoyu gözler önüne seren ise son köşe yazısıyla Dan Savage oldu: “Bir boykot olmayacaksa -LGBT ve LGBT destekçisi sporcular Soçi’deki Kış Olimpiyatları’nda yarışacaksa- oyunlar sırasında en az Tommie Smith ve John Carlos’un Mexico City’deki hareketi kadar kuvvetli ve zihinlerde yer edecek bir protesto düzenlenmeli. Tüm dünyanın gözleri onların üzerindeyken, madalya töreni sırasında.”

Harika bir yaklaşım. Bugün çok azımızın hatırladığı bir şey; 1968 Olimpiyatları öncesinde Afro-Amerikan sporcular ve onları destekleyenler örgütlenmiş ve bir boykot çağrısı yapmışlardı. Boykot işi yatsa da, Lew Alcindor (Kareem!) bunu umursamadı ve oyunlara katılmadı. Tommie Smith ve John Carlos ise oraya gittiler, kürsüye çıktılar. Protestolarını da yanlarında taşıyarak… İki farklı politik tavır. Bugün hangisini hatırlıyoruz?

“Boykot mu, protesto mu” tartışmasındaki düşüncelerini almak için John Carlos’a telefon ettim.

“İşin özü şu ki; evinde oturursan, mesajın da seninle birlikte evde oturur. Adalet ve eşitliğin yanında duruyorsan, hislerini ilan etmek için olabilecek en büyük megafonu bulma mecburiyeti de beraberinde geliyor. Mesajının toprağa gömülmesine izin verme, kendini toprağa gömme. Sesini kitlelere duyurmak boykotun çok ötesinde. Biz evde oturmayı seçseydik, bir daha hiçbir zaman gerçek anlamda sesimizi çıkaramayacaktık.”

Dr. Carlos’a haklı olabileceğini fakat bunun ancak birisinin ortaya çıkma cesaretini göstermesi ve sonunda da hesabı üstlenmesi ile mümkün olabileceğini söyledim. Madalyanı kaybedebilirdin, Olimpiyat Köyü’nden atılabilirdin ve bir spazm gibi işleyen kısa süreli medya desteğinin ardından sular çekildiğinde yıllar boyu orada kalmak üzere dışarı itilebilirdin. “Evet, bu cesaret gerektiriyor. Ama yaptığının doğruluğundan eminsen, o doğruyu yaparsın. Eğer ileri gidilecekse, birileri fedakarlıkta bulunmalı. Yaptığının karşılığını görmeye ömrün belki yeter, belki yetmez. Ama doğruyu yapmışsan, fedakarlığın mutlaka takdir bulacaktır.”

Amerikan Olimpiyat Komitesi, Soçi Oyunları’nı boykot etmeyeceğini açıkladı. Rusya’daki politik ve fiziksel saldırıların karşısında bir ışık yakmanın en iyi yolu, bu mücadeleyi Soçi’ye taşımak olacak. Saha içinde ve dışında. Sonrasında ise -bunun olacağından bir kuşku duymuyorum, soru ne zaman olacağı- Greenwich Village’da büyük bir panel düzenlemeliyiz. Harvey Fierstein, John Carlos, Tommie Smith ile birlikte Soçi’yi saldırıların durdurulması talebi için bir sahne olarak kullanma cesaretini gösterecek herkesin katılımcısı olabileceği büyük bir panel… Belki Putin’i de davet ederiz. Böylece her gün şeytanlaştırmaya çalıştığı insanlarla tanışma fırsatı bulur. Aman yüzüklere dikkat!

Cem Pekdoğru, 2013
5 Ağustos 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mayıs 28, 2013

Bir Çiçek, Kaç Bahar? (I)

Geçtiğimiz ayın sonunda Amerikan spor kültürünü baştan aşağı değiştirebilecek, esaslı bir kararın haberini aldık. 12 NBA sezonunu ardında bırakan Jason Collins, büyük liglerde aktif sporculuk yaşamını sürdürürken “açılan” (cinsel kimliğini açıklayan) ilk gey oldu. 

Kişisel hayatını daimi bir işkence haline getiren bu sırdan azade olmak isterken, temel saiklerinden biri doğru yöndeki örgütlü bir ilerlemenin ilk adımını atmaktı. Sports Illustrated’daki -birçok spor yazarının kariyerine meydan okuyacak kadar etkileyici bir üslupla yazılmış- açıklama metninde, geçen sezonki koçu Doc Rivers’ın sözlerini alıntıladı. “Bir yere çabuk ulaşmak istiyorsan, tek başına yola çık. Fazla mesafe katetmek istiyorsan, grup halinde yola çık.” Açıkça destek talep ediyordu. Takım arkadaşlarından, meslektaşlarından, siyaset adamlarından, Stanford mezunlarından, herkesten. Ve bunların her birinden, başta tahayyül edemeyeceği kadar büyük bir destek aldı. Aslında karşımızdakinin homofobinin son kalelerinden olan, halen testosteronun yönettiği bu maço çevreyi dönüştürebilecek kadar esaslı bir haber olduğunun ayırdına varmamızı sağlayan şey metnin kendisi değil, bu tepkilerin işaret ettiği tonu tamamen farklı yeni bir dilin suretiydi.

14 yıllık hakemlik kariyeri 2009’da futbol federasyonu, askeriye ve mahkemenin el birliği etmesiyle geri dönüşü olmayan bir yola sokulmaya çalışılan Halil İbrahim Dinçdağ’ın mücadelesi ise (kimseyi şaşırtmayacak ama) görece sessiz sedasız devam ediyor. Davanın 21 Mayıs’taki sekizinci duruşmasında sunulan bilirkişi raporu yeni bir umut kapısı araladı. Ancak tıpkı Collins gibi, Dinçdağ da özel yaşamının kendi iradesi dışında ifşa edilmesi ve meslek haklarının elinden alınması üzerine başlattığı bu mücadeleyi bunlarla sınırlı görmüyor. Artık sadece spor dünyasını temizlemekle ya da gelecekteki hakemler için bir örnek teşkil etmekle ilgilenmiyor, günlük hayatın her alanında nefret söylemi eşliğinde toplumun dış çeperlerine buyur edilen tüm “marjinal” ilan edilmiş kimseler için bir öncü olma amacı güdüyor.

Geçtiğimiz ay içinde Dinçdağ’ın siddethikayeleri.com’a verdiği, yaşadıklarının kabaca bir izleğini sunan söyleşi fazla yankı bulmadı. Neden sonra bu söyleşi sırasında elindeki bir pankartla verdiği poz, sosyal medyada -bu tip mücadeleler için- nadir bir ‘viralite’ kazandı. Pankartı bitiren cümle ilham vericiydi: “Mücadelenizde tek de olsanız vazgeçmeyin çünkü, bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle başlar.” 

Collins açılma kararı için destek talep etmeden önce, bunu 2003’te değil de 2013’te yapıyor olduğu için şanslı hissettiğini vurgulamıştı. Aslında on yıl, bu tip konularda bir toplumun genel tavrının dramatik değişimler göstermesi için yeterli bir süre addedilmez. Fakat Amerikan toplumundaki LGBT uyanışı, bu açıdan önemli bir istisna. Eşcinsel evlilikleri onaylayan nüfusun bu süreçte üçte bir oranından, yüzde elli üzerine çıkışı da bunu yansıtan verilerden. Bu kabulü hızlandıran şeylerin başında, Collins gibi öncülerin ayağa kalkıp eyleme geçme kararları geliyor. Kariyerinin zirvesinde açılma kararı alırken kendini bir ‘vebalı’ konumuna soktuğunun bilincinde olan ve böylelikle tüm sponsorluk anlaşmalarını çöpe atan Martina Navratilova. Ya da beyzbol ligindeki ilk siyah olarak, ülkedeki en büyük güçlerin birlik olup açtığı savaşa rağmen sevdiği oyuna sıkı sıkıya tutunup 10 sezonluk bir kariyer elde eden Jackie Robinson. Bunlar yalnızca spor dünyasındaki örnekler ve bize şunu hatırlatmaya yarıyorlar, gerçekten de her bahar bir çiçekle başlıyor

Türkiye’de de LGBT dayanışmasının, tüm ihtimallerin karşısında olduğu bir dönemde filizlenip birçok hayata ışık olduğunu söylemek lazım. İkili cinsiyet düzenine karşı mücadeleleri, diğer kolektiflerden utanç verecek kadar sınırlı bir destek bulsa da kısa zamanda toplumda önemli bir farkındalık halesi yarattı. Fakat gerçekliği ıskalamamalıyız, bu mücadele aynı oranda yasal ve hukuki kazanımlara dönüşemiyor. Öte yandan en son R.Ç. davasında da geniş ölçeklerde kanıksanmış bir hal aldığı görülebilen nefret, öylece karşımızda duruyor.

Burası farklılıkların kutlandığı bir ülke değil ve yakın zamanda da olmayacak. Faşizm, yasakçılık ve iktidar hoyratlığının sıradanlaştığı günlerde, lanetlenmiş “marjinal” sıfatı Dinçdağ gibilerine tahsis edilecek ve elbette faturaya tabi olacak. Bu da bize şunu hatırlatacak, bir çiçekle bahar gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Nisan 09, 2013

Kevin Ware'in Acısına Bakmak

“Anlaşılan o ki, acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir.”

Alıntının ait olduğu “Başkalarının Acısına Bakmak” basılmış son Susan Sontag kitabı, kötürümleşmiş uzuvların resmedilmesinden yola çıkmış bir tefekkür. Daha genel çerçevede ise takip ettiği “Fotoğraf Üzerine” ile açık bir tematik bağ taşır, yalnızca bu kez Sontag özel olarak savaş fotoğraflarının etkisine eğilir. Sontag burada savaşın beraberinde getirdiği, daha menfur imajlardan söz eder ya, Kevin Ware’in hikayesine de uyar.

Louisville’in ikinci sınıf öğrencisi guardı, Rick Pitino’nun genişletmeye çabaladığı rotasyonunda yeni yeni süreler almaya başlamıştı. Sezon boyu kenardan getirdiği enerjiyle ülkenin en iyi savunmasını ayakta tutan takviye kuvvetlerden oldu. Turnuva döneminde ise bir seviye daha atlamış, o kusursuz savunma yapısı içinde takımın ikinci top kaybı yaratıcısı haline gelmişti. Hücumda iç-dış dengesini sağlamanın takımının mükemmeliyete giden yolunda son engel olduğu düşünülürken, %41 isabet oranıyla attığı üçlükleriyle yardıma yetişen yine o olmuştu.

Ülkedeki sporsever gözlerin çevrildiği Louisville-Duke maçında ilk devrenin bitimine 6 dakika 33 saniye kala, tüm bu yukarıdakiler anlamını yitirecekti. Tyler Thornton’ın üçlüğü fileden geçerken kamera bir anda pota altında yere kapanan iki Louisville oyuncusuna kesti. O anda üçlüğü savunan Ware ile ilgili bir sorun olabileceğini düşünememiştim. Her maç yüzlerce kez görülebilecek, çok tanıdık bir şekilde sıçramıştı Thornton’a doğru. Boyalı alanda dizleri üzerine çökmüş oyunculara odaklandım, ‘bir çarpışma oldu belki’ dedim. Bu sırada kamera uzak plana geçiş yaptı, üçüncü oyuncu  ve koç da kareye girdi. Yakında duran iki oyuncunun gözlerini kaçırmaya çalıştıkları şeyin ayırdına o an varabildim. Maçın yayıncısı CBS bu mütereddit havayı kısa bir süre sonra dağıtacaktı. Belki sonradan pişmanlık duyacakları bir karar verdiler, Ware’in yere iniş anı ağır çekimde ekrana getirildi.

“Bu zalimliklerin temsil edilmesi için hiçbir ahlaki yükümlülük de söz konusu değildi. Sadece kışkırtma: Bana bakabilir misiniz? Bir görüntüye irkilmeden bakabilmenin yatıştırıcı bir tarafı vardır. Ama irkilmenin de ayrı bir hazzı vardır.”

Hayır, işin aslı CBS’in pişmanlık duyabileceğini düşünmek tanıdığınız en naif kişi için bile fazla iyimser olur. Ve tanıdığınız daha naif kişiler olduğundan eminim. Sontag’ın kitabına da giren ‘kan varsa, iş yapar’ düsturu, anaakım medyanın baş tacı olmaya devam ediyordu. Nitekim en azından birkaç kişiyi kurtarabilme ümidiyle uyardıklarım dahi, görüntüyü izlemekten kendilerini alamadılar. Düsturun haklılığı bir kez daha onaylandı. O medyanın parçası olan bazıları reflekslerine engel olamadılar ve bu görüntüyü binlerce kişiye ilk yetiştiren olmak için davrandılar. Kolej basketbolunu takip etmenin çocukluktan gelen bazı sorunlara işaret ettiğinin düşünüldüğü bu ülkede bile… Ware’in ortasından ikiye ayrılan kaval kemiği, günümüzün seyirci/röntgenci kültüründe ‘şoke olma yetisini kaybeden’ bireyi bir kez daha su yüzüne çıkarmaya yaradı. Eğer güvenli bir mesafeden bakılıyorsa, başkalarının acısı en fazla ‘iç gıcıklayıcı’ olabiliyordu. Bu görüntüleri en ısrarlı biçimde paylaşanların, lisedeki beden eğitimi dersinden beri eline bir basketbol topu almamış tipler olması tesadüf değildi.

“Bizim ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz?”

Ware’in sakatlığı başka sevimsiz şeylerin de belirmesine yol açtı. NCAA’in ‘parası ödenmeyen bir tür soytarı’ ile eşdeğer amatörlük statüsü ve pratikte sadece uzuvların hayat boyu işlevini kaybetmesi halinde devreye giren sakatlık sigortasının yetersizliği gibi… Reklam sloganlarındaki S harfini Ware’in forma numarası (5) ile değiştirdikleri yeni tişörtleri piyasaya süren ayakkabı markası da fırsatı kaçırmadı ve bu trajediyi bile bir sömürü unsuruna dönüştürebilecek kadar sinizme batmış olduğunu gösterdi. Nasıl olsa NCAA ve okul idaresinin desteğini arkasında hissediyordu.

Tüm o savaş fotoğraflarında olduğu gibi karanlığı delen, bizatihi bu mezalimin kurbanı olan adamın bakışlarıydı. John Berger’ın adlandırdığı şekliyle, çaresizliğin yenilmezliğini devreye sokarak takım arkadaşlarına, kazanma hırsıyla beslenen koçuna ve herkese bir anlığına ilham kaynağı oldu. Ware’in yeteneğini küçümsemek istemem, fakat bu sakatlıktan tam anlamıyla dönebilse bile yıllar sonra insanların ona dair bildiği tek şey o an olacak: “Şu ucubik sakatlığı geçirip de kaval kemiğini eline alan çocuk değil mi?” Ware taburcu olduktan sonra kendi deneyimini anlatması istendiğinde o anda hissettiği şeyin acı değil, katıksız bir şok olduğunu söyleyecekti. Onu duydukları tuhaf hazla etiketleyenlerin aksine, o en azından bu insani yetisini kaybetmemişti.

Cem Pekdoğru, 2013
8 Nisan 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.