Aralık 07, 2015

Kayıp Tünel



Gece gelen bir telgraf daha... Kobe Bryant, serbest vezinde, basketbola vedasını duyuruyor.

Gözü hâlâ Kobe’nin üzerinde olanları yerinden sıçratacak bir haber değil bu. Son sakatlığından yüzde 20 isabetle maç başına sekiz üçlük deneyen bir oyuncu olarak dönmüştü ve günleri sayılıydı. Michael Jordan gibi bir veda turu yapmayacağını söylüyordu sık sık. Son maçını izlerken bile izlediğimizin son maçı olduğunu bilmemizi istemiyordu. Bunu bir zayıflık olarak mı görüyordu? Hâlâ bu sözde zayıflıkları dert ediyor muydu gerçekten? Ya da her biri yüz milyon doları aşan değerde kontratlara, sponsorluk anlaşmalarına imza atarken bile asıl kazananın kendisi olmadığını hisseden bir “televizyon yıldızı” olarak, bu uydurma turun da bir ürüne, mezarlıkta tertiplenen ticari bir panayıra dönüşmesinden mi rahatsızlık duyuyordu? Gerçekten kazanmak istiyorsa bunu Duncan ve Nowitzki gibi yıldızları takip edip daha düşük bir yıllık ücrete gönül indirerek ispatlaması gerektiğini buyuranlara “Neden fedakârlıkta bulunan ben olacakmışım ki?” diye karşı çıkan birinden bunu pekâlâ bekleyebilirdik.

Sezonun açılış maçında Kobe ve Lakers, Timberwolves’u ağırlıyordu. Duygusal bir maç olacaktı. Hava aydınlanmak üzereydi. Bir gün geçmesine rağmen hâlâ Flip Saunders’ın ölüm haberini hazmetmeye çalışıyordum. Oyuncular hava atışı için pozisyonlarını aldıklarında da gördüğüm daha çok Flip’in izleriydi: bir düşün gölgeleri. Birkaç hücum sonra bunun Kobe ve Garnett’i karşılıklı izleyeceğim son sezon olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Kobe’den emin değildim ama Garnett’in geri dönmeyeceği kesindi. Bu sırada Kobe, ligdeki yeni süperyıldız adaylarından Andrew Wiggins’in üzerinden ilk saha içi isabetini buldu.

Bu basketle 2013’ün Mart ayına döndüm. Lakers felaket bir sezon geçiriyordu. Howard ve Nash’in sahadaki hallerini görmeye katlanamıyordum. 20 sayıya ulaşmak için 20 şut atmak zorunda olduğu verimsiz gecelerde bile suçu Kobe’de aramıyordum. Bununla birlikte, belleğimde büyük bir yer kaplayan mucizevi Kobe gecelerine bir yenisini ekleyebileceğini de zannetmiyordum. O Mart ayında bir gece, Raptors’a karşı, Kobe tam da bunu yaptı. Herkesin ümit kestiği bir maçı önce uzatmaya taşıdı. Takım savunma yapmadığı için hücumda hata payı neredeyse sıfırdı, fakat efsunlu bir uzatma devresinin sonunda Raptors’ı bir kez daha tek başına yendi.

Alan Anderson’ın çaresiz gözlerini, kenarda takım elbisesi içinde ayağa kalkan Pau Gasol’ü düşünmeyi bırakıp maça geri dönüyorum. Kobe hemen hemen aynı noktadan üç şut daha deniyor, bunların ilkinde yaptığı crossover ile Tayshaun Prince’in hayaletini ekarte etmesinin ardından salonda büyük bir gürültü kopuyor. Ama üç şut da çembere girmeyi reddediyor. Bu resme alışkınım. O ağır sakatlıklardan sonra 2013’ün Ocak ayı bile tarih öncesi çağlar kadar uzak artık Kobe için. Staples Center sakinleri de bunu biliyor. Buna rağmen o zayıf crossover karşısında büyülenmiş gibi davranmaya çalışıyorlar. Bu kolektif “orgazm taklidi” acı verici bir şey mi, yoksa bilakis sporun yol açabileceği en güzel şeylerden birini mi izliyorum? Kobe ilk molaya 1/5 ile giderken sağ üstteki çarpıya tıklıyorum ve bu soruyla birlikte yatağa giriyorum.

Geçtiğimiz Pazar gecesi, Staples Center’ın boş koltuklarına bıraktığı bir mektup ve The Players’ Tribune’a astığı bir aşk şiiriyle karşılıyordu Kobe milyonlarca hayranını. Taraftarlara teşekkür ediyor, basketbol topuna ise son bir serenat yapıyordu. Bir yandan da bu veda turuna –tüm o yalancı büyülenme nidalarıyla beraber– ihtiyacı olduğunu itiraf ediyordu sanki. Takımına ne kadar zarar verdiğini ortaya dökmek için sıraya giren ileri istatistik meftunu yeni nesil yazarlara da “Hiç zahmet etmeyin,” diyordu, “zaten biliyorum.”

Vakit geldi. 24 numaralı oyuncunun işi tamam. Onu hak ettiği gibi uğurlamak için dört aydan fazla zamanımız var. Mektubun sabahında herkes bunun farkında, en iyi Kobe hikâyelerimizi sıralamaya başlıyoruz. 81 sayı attığı gece nerede olduğumuzu soruyoruz birbirimize, “İstanbul’da deli kar yağıyordu” diyoruz. Üç çeyrekte 62 sayı attığı Mavericks maçının daha etkileyici olduğunu iddia ediyor biri. Üst üste dokuz maçta 40 sayı barajını aştığı olağanüstü seriye ait bir maçı yakalayacak kadar şanslı olanlar, böbürlenme fırsatını kaçırmıyor. Ama bu sabah en güçlü hikâye sizin olmasa da olur. Listelere girmeyecek bir Raptors maçı, 34 yaşındaki bir Kobe bile işinizi görebilir.
Hiçbir zaman tünelin ucunu görmediğini, sadece kendisini bir tünelden koşarken gördüğünü yazıyor bir dizesinde. Yirmi yıllık bir tünel aslında bu. Ya da başka bir ifadeyle, yirmi yıl uzunluğunda bir tünel-zaman. Yalnızca Kobe’yi değil, onunla birlikte içine adım atan herkesi dönüştüren bir tünel. Sezon sonunda bu tünelden çıkıyoruz. Bize Garnett’in, Duncan’ın, Nowitzki’nin tünellerinden çıkan başkaları katılacak. Onca yıldan sonra güneşi yeniden göreceğiz. Yakıcı olabilir. Ve yeni bir tünele girmeye bir daha asla cesaret edemeyebiliriz.

Cem Pekdoğru, 2015
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ekim 20, 2015

Devam Et, Sonra Başlarsın


“Kenmore Meydanı’ndaki antik, yeşil stadyumun içinde beyzbol oynanmaya başladığı ilk günden bu yana, bu takımın kusuru hiç değişmedi. Çok yetenekli kadroların belli erdemleri göstermekten yoksun oldukları için zirveden uzak kaldıklarını gördük. Karakter? Red Sox’ın tarihinde sadece kabarık cüzdanlara ve daha da kabarık egolara yer vardı: Yirmi beş oyuncu için yirmi beş taksi.”

Sports Illustrated yazarı Leigh Montville, 1990’ın Temmuz ayında taraftarı olduğu Boston Red Sox için bu satırları yazıyordu. MLB’nin ilk dönemine damga vuran takımlardan olan Red Sox, 1918’deki şampiyonluğunun ardından 86 yıl boyunca Dünya Serisi kazanamayacaktı. Nesiller değişse de takım efsanesi Ted Williams’a atfedilen bu söz geçerliliğini yitirmedi. Montville, yan yana durmaya dahi dayanamayan egoları evlerine taşımak için antrenmanların bitiminde yirmi beş oyuncuya yirmi beş taksi çağrılan yılların esaretinden hala kurtulamadıklarını hissediyordu.

***

Phil Jackson böyle bir takıma rastladığında, oyuna hakaret edildiğini düşünürdü. 1987’de sürpriz bir şekilde açılan asistan koçluk pozisyonu için Chicago Bulls ile ikinci iş görüşmesine girdiğinde, Michael Jordan ve arkadaşlarını da bundan farklı görmüyordu.

1967 yazında New York Knicks tarafından draft edilmiş, aynı yaz takımın başına getirilen Red Holzman ile tanışmasını hayatındaki tüm ‘ruhani’ kesişmelerin üzerinde konumlandırmıştı. Madison Square Garden’ın ıssız kirişlerinde yan yana duran iki şampiyonluk flamasından sorumlu basketbol dehasıydı Holzman. Onunla birlikte çalıştığı yıllar, Jackson için bir basketbol nirvanasına karşılık geliyordu. Profesyonel basketbolda eşitlik idealine en çok yaklaşan takımın bir parçası olacak kadar şanslıydı. Topun ve sorumlulukların paylaşımı, ilkel sınırların tamamen yok olması ve pozisyonların iç içe geçmesi, soyunma odasındaki güçlü bağlar... Jackson’ın koçluk kariyerine ilham veren şeylerin tamamı o Knicks takımından geliyordu. Bununla birlikte basketbol ona Woodstock döneminden kalan arkadaşlarının bulamadığı bir sığınak, düzene güvenli bir mesafeden bakabileceği bir meslek sunmuştu. Fakat 1985’teki ilk iş görüşmesine gittiği haliyle (Ekvador gezisinde aldığı dev bir hasır şapka, tropikal bir gömlek, pasaklı bir sakal) NBA tarafından hiçbir zaman ciddiye alınmayacağını ve CBA ya da Güney Amerika liglerindeki mahkum hayatına devam etmek zorunda kalacağını biliyordu. Bir yerden başlamalıydı.

Ve başlamak için güzel bir yerdeydi. Takım içinde koç Doug Collins’e saygı duyan tek kişi kalmamıştı. İşini borçlu olduğu genel menajer Jerry Krause, şimdi düşmanları arasında liste başıydı. Süperyıldızı ile olan ilişkisi ise gitgide daha histerik bir hal alıyordu. 1988’in Noel arifesinde kaybedilen Hornets maçından sonra soyunma odasına girmiş, tahtaya YARIN 11:00, CHICAGO’DA ANTRENMAN yazmıştı. Jordan’ın başka planları vardı. Fikstür açıklandığında her zaman olduğu gibi ilk olarak Charlotte deplasmanına bakmış, Noel’i evde geçireceği için sevinmişti. Collins’in anlamsız mesajı için Chicago’ya kadar uçup geri dönemezdi. Sabah bütün takım toplanmış, takım otobüsünde Jordan’ı bekliyordu. Bu, maç sonlarından alışkın oldukları bir durumdu. Farklı olarak bu kez Jordan’ın gelmeyeceğinden eminlerdi. Collins en sonunda çareyi yardımcılarından birini Jordan’ın evine göndermekte buldu: “Beş dakikalığına da olsa lütfen yanımıza gelsin, antrenmanı iptal ettiğimi söyleyeceğim.”

Bu, Collins’in Bulls koçu olarak gördüğü son Noel oldu.

“Beni bir basketbol takımını Red Holzman gibi çalıştırabileceğine inandırmalı. Holzman döneminde Knicks’in oynadığı basketbol, benim için bu oyunun nasıl oynanması gerektiğini simgeliyor. Bulls basketbolu da bu temel üzerine oturmalı.”

Takımı satın aldıktan sonra Jerry Reinsdorf, koçundan beklentilerini böyle açıklamıştı. Beş yılın ardından nihayet aynı dili konuşan bir koç bulduğu için minnettardı. Fakat takımın 23 numarası bu dili öğrenmediği müddetçe, Reinsdorf ve Jackson’ın konuşmaları boşunaydı. Jordan’a göre Holzman’ın takımı yıllar önce kapanmış bir çağı temsil ediyordu. Jackson asistanlığının ilk günlerinde yanına gelip o takımda yıldızlarından diğer oyuncuları yukarı çekmelerini beklediklerinden, Walt Frazier ve Willis Reed’in bunu becerebildikleri için yıldız statüsü kazandıklarından bahsettiğinde teşekkür etmekle yetinmişti.

Fakat Jackson için asistanlık günleri artık geride kalmıştı. 1990 yazında, hayal kırıklığıyla biten bir başka Pistons serisinden çıkmış Jordan’ı ofisine çağırdı. Bire bire dayalı oyunun, hiçbir zaman Pistons seviyesindeki takımları alt etmeye yetmeyeceğini anlamasının vakti gelmişti. Girizgahı Jordan’ın işitmeye katlanamadığı iki sözcükle yaptı: Üçgen hücum.

***

Jordan’ın “grip” maçından önce, Pippen’ın “migren” maçı vardı. 1990 Konferans Finalleri’nin yedinci maçının sabahında Scottie Pippen daha önce tanışmadığı bir ağrıyla uyanmıştı. Migren maçı, aynı zamanda Bulls’un sezonunun son maçı oldu. Yaz boyunca Pippen, sahada olduğu 42 dakikanın bir saniyesini bile hatırlamadığını söyleyecekti. Chicago basını hatırlatmak için elinden geleni yapıyordu. O yıl kariyerinde ilk kez All-Star olan Pippen’ın sezonun kader maçında 1/10 ile şut atması Chicago berberlerinin favori sohbet konusu haline gelmiş; başında buz torbası, sırtında havluyla kenarda oturan Pippen imajı şehrin ve ülkenin ortak hafızasına kazınmıştı. Doktorları migrenin tek sebebinin stres olmadığını söylese de baskıya yenilmediğini göstermek için neredeyse bu ağrıların kronikleşmesini isteyecek hale gelmişti

Pistons şampiyon olmuş, John Salley takımın en değerli oyuncusunun kim olduğunu soran gazetecileri memnun edecek bir cevap hazırlamıştı: “Bizde havayı belirleyen tek bir oyuncu yok. Bizi takım yapan da bu. Eğer her şeyi tek bir oyuncu yapsaydı, takım olmazdık. Chicago Bulls olurduk.”

Başka bir çarem var mıydı? Salley’nin yorumlarını Jordan böyle karşılamıştı. Basketbol tarihindeki en popüler tavuk-yumurta tartışmasında yeni bir sayfa. Migren ağrıları dindirilebilirdi, fakat Pippen ve diğerlerinin daha büyük sorunları olduğuna inanıyordu. Yedinci maçtan sonra sezonun son antrenmanı için toplandıklarında gördükleri de onu onaylayacaktı: “İçeri girdiğimde solumda Horace ve Scottie’nin birbirleriyle şakalaştıklarını gördüm. Yetenekliler ama hiçbir zaman bu işi ciddiye almayacaklar. Sağımda çaylaklar var, yine bir aradalar. Kaybettiğimiz şeyin farkında olmadıkları her hallerinden belli. Beyaz çocuklar sıkı çalışıyor ama onlarda da yetenek yok. Diğerleri? Hangisinden ne bekleyebilirsin ki? Hiçbir işe yaramazlar.”

1984 yazında Air Jordan’ın ABD’nin en büyük üçüncü pazarına iniş yapması, yeryüzündeki sponsorlarının yüzünü güldürmüştü. Bulls’un pazarlama departmanı yoğun bir mesaiye girişmiş, Reinsdorf ilk günden Jordan hayranları arasındaki yerini almıştı. Jordan gittiği her şehirde kapalı gişe oynuyor, fakat altı sezonun sonunda ortada hala bir şampiyonluk çekirdeği göremiyordu. Bulls şampiyonluğu gerçekten istiyor muydu, yoksa tek istekleri bilet satmak mıydı? İmzaladığı milyon dolarlık ayakkabı anlaşmasına rağmen, tahtında gülümseyen Magic Johnson’ı gözünde canlandırabiliyordu. Amerikalılar için takım oyununu, basketbol zekasını ve kazanma karakterini temsil eden hala oydu. Jordan’ın temsil ettiği şeyler de vardı elbette. Bireysel mükemmeliyet ve kaybetmek gibi.

Takımın diğer kaptanı Bill Cartwright, sezona başlarken on bir yıldır beklediği yüzüğü Chicago’da da kazanamayacağından emindi: “O gördüğüm en büyük sporcu, belki de herhangi bir spordaki gelmiş geçmiş en büyük. İstediği her şeyi yapabiliyor ve bunu çok kolaymış gibi gösteriyor. Ama bir basketbolcu değil.”

***

Rivayetler. Gazeteci Sam Smith’in 1992 yılının başında yayınladığı The Jordan Rules bunlarla doluydu. John Feinstein’ın Indiana Üniversitesi’nin 1985-86 sezonunu hikayeleştirdiği A Season on the Brink, türünün ilk örneği olmuş ve ABD’de iki milyondan fazla satmıştı. Feinstein’ın kitabının bir numaralı pazarlamacısı, kitabı yazarken güçlü bir dostluk kurduğu kült koç Bobby Knight olacaktı. Smith bundan esinlenmiş olmalıydı, fakat kalkıştığı daha zor bir işti. Kitaptan bölümlerin basına sızmasıyla birlikte kıyamet koptu. Rivayetlerden biri, Cartwright hakkındaydı. Takımda kalan son arkadaşı, sahadaki koruyucu meleği Charles Oakley karşılığında Chicago’ya gelen deneyimli uzunu saf dışı bırakmak isteyen Jordan, bir seferinde, ilk beşteki diğer üç oyuncuyu toplamış ve “Cartwright’a pas veren benden top alamaz” demişti. İdmanlarda da paslarını, kasten, Cartwright’ı kötü gösterecek şekilde atıyordu. Antrenman sahasında Jordan’dan özel muamele gören tek takım arkadaşı Cartwright değildi. Krause’un büyük beklentilerle uzun rotasyonuna eklediği Will Perdue’ya bir mesaj vermek istediğinde yumruklarına başvurmuştu. Majesteleri çıplaktı. En azından rivayetlere inananlar için.

İşin aslı, rivayet edilen olaylar sorunlu Collins döneminin mirasıydı. Amerika’nın en meşhur dirseklerine sahip Cartwright, 1991 şampiyonluğuna verdiği katkıyla nihayet Jordan’ın onayını almıştı. Perdue da kitap çıktığında çoktan takımın maskotu olmuş, sahadaki en küçük olumlu hareketiyle bile alkışları toplamaya başlamıştı. Yine de bunların pek önemi yoktu, The Jordan Rules takım için yeni bir karakter testi haline gelmişti. Bir kitap, bazen, bunu da yapabilirdi. Yolculuğu yolculukta yazmış, okuyucusuna iletilemez olanı hissettirmeyi vadetmişti. Eğer John Wooden haklıysa ve “kazanmak için yetenek, tekrar etmek için karakter gerekiyor” ise 1992 Bulls takımının karakterini Smith’e vereceği yanıt belirleyecekti.

***

1991’in Ocak ayının sonunda Bulls, Merkez Grubu’nun liderliğini son şampiyon Pistons ile paylaşıyordu. Dereceleri onları kulüp rekoruna götürecek gibi duruyordu. Soyunma odasında ise Smith’in rivayetlerini destekleyen bir hava hakimdi. Jordan’ın yeteneklerinden şüphe duyduğu iki beyazdan biri olan John Paxson şunları söyleyecekti: “Kariyerim boyunca böyle bir şeyle karşılaşmadım. Spurs’te oynarken grup birinciliğinden 37-45’lik bir sezona gerilemiştik ama herkes oyundan keyif alıyordu. Burada ise devamlı kazanıyoruz ama hiç kimse mutlu değil. Kimisi dakikalarından, kimisi şutlarının sayısından, kimisi aldığı maaştan şikayetçi. Yıldızlar takım arkadaşlarının gönderilmesini, yöneticilerin kovulmasını istiyorlar. Hiç kimse burada olmak istemiyor. Ben hariç. Beni de yöneticiler istemiyor.”

Ed Nealy sezon öncesinde elden çıkarıldığında Paxson’ın günlerinin de sayılı olduğu düşünülüyordu. Aslında Bulls ile sözleşme imzaladığı ilk günden beri memur görünümlü bu oyun kurucuya fazla ömür biçen yoktu. İyi bir yedek olması umuluyordu. Craig Hodges ağır sakatlıklardan güçlü dönemeyince, çaylak B.J. Armstrong göreve hazır hale gelinceye kadar –geçici olarak– ilk beşe terfi etmişti. Krause ve Jordan onun yerine birini bulmak için iş birliği yaptılar, fakat yüksek profilli bir oyun kurucuyu Jordan ile birlikte oynamaya ikna etmek kolay iş değildi. Sonunda vazgeçtiler ve sezonu Paxson ile bitirmeye karar verdiler. Takımın çaylak Scott Williams’tan sonra en az para kazanan üyesiydi, kimsenin ona fazla değer vermediğini biliyordu ama orada olmaktan mutluydu.

Cartwright ise kariyerini Kaliforniya’daki evine yakın bir yerde bitirme niyetindeydi. Basketbol çevrelerindeki hayranlarından biri olduğunu bildiği Golden State koçu Don Nelson ile çalışmayı her zaman istemişti. Majesteleri imzalı yumrukların adresindeki Perdue, basketbolun kendisi için doğru meslek olduğundan hala emin değildi. Her ikisi de Jordan ile barış ilan edip takımda kaldılar.

Jordan’ın yeterince ciddi bulmadığı yardımcıları Pippen ve Grant’e gelince... Yönetimin yaklaşımı dayanamayacakları raddeye gelmişti. Pippen bir takımı tek başına sırtlayabilecek düzeye geldiğinin farkındaydı. Ama hala soyunma odasında tanıdıkları için Jordan’dan imza isteyen oyuncuydu. Sağdıcı Grant ise Bulls hücumlarında payına düşen sınırlı rol içinde potansiyelini asla göremeyeceğinden emindi. Şampiyonluktan bir sene önce, play-off maçlarına bir hafta kala, takasını istemişti. Jackson’ın takıma Grant üzerinden mesaj verme stratejisi de baş edilmesi güç bir boyuta ulaşmıştı. Fakat onlar da devam etmeyi seçtiler.

Jordan’ın istediği fizikli guard olması ümidiyle sezon öncesinde New Jersey’den getirilen Dennis Hopson, 1990 yazının “flaş” transferiydi. 1987’de Pippen’dan iki sıra önce seçilmiş, Nets yıllarında başına buyruk bir skorer profili çizmişti. Fırsat buldukça sefil bir şehirde yaşamaktan yakınıyor, gününün geri kalanını ise Bill Fitch ile dalaşarak geçiriyordu. Fitch ise henüz Hopson’ın yeteneğinden ümidi kesmemişti, yeni ve mutlu bir ortamda kendini bulabileceğini düşünüyordu. Jackson kolejdeki koçunun hislerine güvendi, transferi onayladı.

Hopson üçgen hücumun prensiplerine neredeyse alerjik bir tepki verecekti. Sezon sonunda hala nerede durması, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Lakers karşısındaki final serisine takımın on ikinci oyuncusu olarak çıktı. Soyunma odasında şampanyalar patlarken, gülümseyerek etrafını izliyordu. Çaresiz bir gazeteci, diğerlerine ulaşamayınca Hopson’ın yanında bitti.

 “Şu anda New Jersey’de olmak ister miydin?”

“Evet.”

Gülmüyordu.

Hopson, Levingston, Armstrong ve King, Hodges, Williams. Gönülsüzce de olsa, hepsi sezonun bir bölümünde Jordan’ın otobüsüne binmeye razı oldular. Devam ettiler ve sıcak bir Kaliforniya gününde kazanmaya başladılar. Battal beden gömleğinin terden mi, yoksa şampanyadan mı sırılsıklam olduğunu kestiremedikleri genel menajerleri de kutlamanın bitiminde aralarına katıldı. The Forum’un oyuncu çıkışına on iki taksi istedi.

Cem Pekdoğru, 2015
Socrates Dergisi'nin Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.
(Sayı: 6, Merkez Kort: Başlangıçlar)

Nisan 01, 2015

Bant Mag. No: 39 Yazıhane Yıllık


Ortak zevkleri sporun her nevi dalı olan Yazıhane (yazihaneden.com) tayfası, Şubat ayının sonunda, geçtiğimiz yılın üzerinden güzelce geçen kitapları Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken’i yayınladı. Yazıhane’ye uzun zamandır gönül veren insanlara “Hayaldi gerçek oldu” dedirten Kaan Kural, bu şahane topluluğu bir çatı altında toplayan Orkun Çolakoğlu ve kitabın editör ekibinden Cem Pekdoğru ile Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken üzerine konuştuk.

editör ekibinden Cem Pekdoğru cevaplıyor:

Editör ekibinden biri olarak kitapla ilgili tüm süreçlere hakimsin diye düşünüyoruz. Hatta fikir de sizden çıkıyor ve Kaan Kural’a gidiyor sanırım. Tam olarak kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

İlk günden beri aramızdaki konuşmalara sızan ama nasıl gerçeğe dönüştürüleceği üzerine çok fazla kafa yormadığımız bir fikirdi bu. Dijital ekranlar için yazan çizen insanlar, yaptıkları şeyin gerçekliğini bir somutluk üzerinden onaylamaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Bu yaratımı somutluk çemberine sokmanın en kestirme yolu da kağıt. Hatta seksenli yıllarda doğmuş birçoğumuz için, bildiğimiz tek yolun bu olduğunu da söyleyebiliriz.

Eylül ayında Kubilay ve Fikret bu fikri tekrar masaya getirdiklerinde üşengeçliğimizi bir kenara bırakıp nihayet kafa yormaya başladık. Kaan Abi’ye konuyu açtığımızda, yaptığı onca şeyin arasında ona en çok tatmin verenin “bir kitap yayınlamış olmak” olduğunu söyledi. Doc Rivers’ın soyunma odası konuşmaları gücündeydi bizim için.

Kitabın içeriğinin oluşması, isimlerin seçilmesi, yazılar, illüstrasyonlar, baskısı derken... O günler nasıl geçti? Unutamadığın bir an var mı?

Kitabın içeriğiyle ve sunumuyla ilgili birçok şey süreç içinde dönüşüme uğradı. Birincil ilham kaynağımız Best American Sports Writing kitapları olmuştu ve genel itibarı ile 2014 yılını imleyen bir şey hazırlamak hususunda herkes hemfikirdi. Tek sabitimiz de buydu galiba. Sonrası da editör ekibinin işiydi zaten, bir başka masada kitabın sizin okuduğunuz halindeki tematik izleği akıl ettik. Seçkiyi yaparken de bu izleği işletecek yazıları içeride tutmaya özen gösterdik.

Başlangıçta kitlesel fonlama yoluyla finanse etmek istiyorduk kitabı. Ancak bazı çekinceler yaşıyorduk, bir yayıneviyle iş birliği yapmak çok daha pratik bir yol gibi gözüktü. İllüstrasyonlar da en başından beri olmazsa olmazdı, ara sıra toplanıp Free Darko kitaplarında ya da Grantland’in üç aylıklarında yer bulan çizgilere hayran hayran bakıyorduk hepimiz en nihayetinde. Renkli baskı mümkün olmayınca bizim kitap onlara pek benzemedi ama Yağız, Hilal ve Güneş’in çizimleri, Kubilay’ın tasarımı sayesinde daha yakışıklı oldu.

Murat Başol’un Hrant çiziminin kitaba girme hikayesi de güzeldi: 19 Ocak’ta biz yazıları paketleme aşamasındayken, kitaptan habersiz, Emre’nin Hrant ve Ödemişspor’a attığı gol için yazdığı yazıdan yola çıkıp bir çizim yapıyor. Biz de Twitter’ın derinliklerinde bu çizime rastlıyoruz. Kullanmamıza izin verir mi düşüncesiyle kendisini bulduğumuzda yeni bir tane çizmeyi öneriyor. Basit bir tesadüf olarak da görebilirdim ama bu tür karşılaşmalara değer atfetmek hoşuma gitmiştir hep, bu da yayına hazırlık süreci yoğunlaşmışken hepimize iyi gelmişti. Bir de, kendi adıma konuşursam, Alp’in yazısı öyle hissettirmişti. Kitabı yılbaşına yetiştiremeyeceğimizi anlamaya başladığımız günlerdi yazı elimize ulaştığında. Ertesi gün zor bir iş günü olacaktı, sabahlamakta gönülsüzdüm. Sonunda ne oldu? Vapurda Anadolu Liseleri sınavından çıkmış Ender Arslan’ı ve kitabımızın neye benzeyeceğini düşünmeye çalışıyordum. Alp’in yazıları çoğu zaman bu kadar güçlüdür.

Türkiye’de “spor” denince akla ilk olarak elbette futbol geliyor. Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken, aslında gerçekten “spor” denince akla gelmesi gereken spor dallarına dair konuları işliyor. Kitaptaki yazıların tümü çok samimi bir şekilde yazılmış yazılar. Sence yaşadığımız şartlardaki spor anlayışını değiştirecek bir etkisi olur mu kitabın?

Üç yıl kadar önce Yazıhane’nin toplanması sırasında bu tür bir etki yaratmak umuluyordu sanırım. Kitaba ise pek böyle sorumluluklar yüklemedik aslında. Yazıhane vesilesiyle yolumuzu kesiştirdiğimiz insanlara bizden bir şey vermek istedik sadece, kağıttan bir şey. Batuğ Abi’nin önsözde ifade ettiği şekliyle “parçalı bulutlu havada bir zeplinin geçişi” gibi bakabiliriz tüm meseleye. Köpek Dişi’ndeki uçaklar gibi, bu zeplin de geçişine tanık olan birilerinin algısını değiştirebilir belki. Ya da değiştirmez. Bir okuyucu perspektifinden konuşuyorum tabii şu anda, herkeste farklı işleyecektir. Bir sürü kapısı var bence kitaptaki yazıların. Kapıların çoğu açık, istediğinizi seçmekte özgürsünüz. Hiçbirini seçmeyip dışarıda da kalabilirsiniz elbette. O da bir seçim. Ama içerisi havadar.

Kitabın birinci baskısı tükenmek üzere diye duyumlar aldık. Okuyucularımıza kitaba ne şekilde ve nerelerden ulaşabilecekleriyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

Evet bir ay içinde ikinci baskıya gitti kitap, şu anda yeniden yayına hazırlanıyor. Çetin Cem’in deyimiyle “tüm zamanların en beklenmedik başarısı” oldu, şaşırdık gerçekten hepimiz. Belli başlı kitapçılarda bulunabiliyor. Yayınevinin dağıtım ağı sizin oralara uğramıyorsa online kitap sitelerinden sipariş vermek de bir seçenek, hemen hepsinde denk geldik. Bant Mag Mekan’a da birkaç kopya bırakmıştık, kahvenin yanında iyi yol arkadaşı oluyor.

Bant Mag. No: 39'da yayınlanan Busen Dostgül söyleşisi.

Aralık 31, 2014

Editörlerin Seçkisi: 2014’ün En İyi Albümleri

Sun Kil Moon - Benji

Uzak bir kuzen, yakın bir müzisyen, unutulmuş bir ilkokul arkadaşı, ölümünün her anına tanıklık ettiği eski sevgilisinin annesi. Mark Kozelek tüm bu ölümlerle hesaplaşmaya çalışırken çemberin kendi çocukluğunda tamamlandığını fark ediyor. Dünya yanarken Benji hepimizi sırtımıza hafif bir şeyler geçirip, elimize bir kadeh alarak seyre koyulmaya davet ediyor.

The Twilight Sad - Nobody Wants to Be Here and Nobody Wants to Leave

Esaslı bir eksen kaymasını da içinde bulunduran No One Can Ever Know’u takip eden yeni The Twilight Sad albümüne herkes ters ayakta yakalanmış gözüktü. Fakat İskoç grubun korumayı becerdiği, stabil kalabildiği bir ruh hali var. Ve o çok sevdikleri gürültü katmanlarını terk etmeden, acıyı bir Terence Davies filmi inceliğinde işlemeye bu albümde de devam ediyorlar.

Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra - Fuck Off Get Free We Pour Light On Everything

Ocak ayında çıkan yeni Thee Silver Mt. Zion albümü, bizi kolektifin dört yaşındaki en yeni üyesi Ezra’nın cümleleriyle karşılıyor. Constellation tayfasının esas oğlanlarından Efrim Menuck bu albümde “radikal bir Bob Dylan” etiketlerini ardında bırakıp, bilgece sözlerini yepyeni bir perspektiften paylaşıyor. Kendi deyimiyle “aynı rota üzerindeki farklı varyasyonlar” olan şarkı sözleri, bu kez bir babanın kaygılarını taşıyor. (Menuck’a yılın bir diğer armağanı olan yeni Amen Dunes albümünde de rastlayabilirsiniz.)

Sharon Van Etten - Are We There

Tramp ile tahripkar bir ilişkinin hikayesini dinliyorduk. Tüm o benzersiz dizelerin yazarı, bizimle göz teması kurmaktan kaçınıyordu ve neredeyse o şarkıları dinleyerek düşüncesizlik etmiş olduğumuzu hissediyorduk. Are We There ile artık Sharon Van Etten’ın New York’taki apartman dairesindeyiz ve o günler hakkında şakalar yapabiliyoruz. Gözümüzün içine bakıyor ve bir fotoğrafımızı çekiyor.

Angel Olsen - Burn Your Fire For No Witness

Amerikan taşrasının kadın ozanlarının bir süredir devam eden yükselişi 2014’te iyiden iyiye görünür oldu. Yıl sonu listelerinin zirvesini ele geçiren St. Vincent ve Sharon Van Etten dışında Marissa Nadler uzaklarda bir yerlerde kök salmaya devam etti, Norveç’teki mektup arkadaşları Jenny Hval ve Susanna ülkeyi daha sık ziyaret etmeye başladı. Bu şahlanmanın işaretlerinden biri de Angel Olsen’ın gündüz düşleri kıvamındaki vokali ve tereddüt taşımayan sözleriydi.

Cem Pekdoğru, 2014
redbull.com/tr

Şubat 12, 2014

Reptile Youth: Büyük Hayaller



Son dönemde Danimarka’dan çıkan en heyecan verici projelerden Reptile Youth, geçen hafta Avea Escape To Music kapsamında Roxy sahnesindeydi. Grubu oluşturan Mads Damsgaard Kristiansen ve Esben Valløe’yi konser öncesinde söyleşi için yakaladık, müzikal yolculuklarını ve Danimarka’dan çıkmakta olan başka heyecan verici şeyleri sorduk.

İlk kez bir şarkınızı dinlediğimde, müziğinizin bir kitleye gereksinim duyduğunu hissettim. Soundcheck sırasında da o hissi hatırladım, eksik olan bir şey var gibiydi. İstanbul’a sizden önce konserlerinizin ünü ulaştı, tesadüf olmasa gerek.

Mads: Bu hissi başkalarından da duyduk. Reptile Youth bir konser grubu olarak başlamıştı. Çıkıp şarkılarımızı çalmaya başladık. Bunu en iyi nasıl yapabiliriz, en iyi tınıyı nasıl yakalayabiliriz gibi sorularla ilgileniyorduk sürekli. Bu sırada kayıt sürecini hiç düşünmedik. Eninde sonunda bunları kaydedeceğimizi içten içe biliyorduk tabii, ama başlangıçta buna yoğunlaşmamıştık.

Yaratım sürecinde de kitlenin o enerjisinden beslendiğimizi düşünüyorum. Canlı çalmayı çok seviyoruz ve orada her şeyden soyutlanmış farklı bir dünya yarattığımızı hissediyoruz.

Bazı şarkılarınızda çok güçlü sözler göze çarpıyor… Yabancı bir dilde üretmenin güçlüğe dönüştüğü zamanlar oluyor mu?

Mads: Aslında çok rahat hissediyorum İngilizce üretirken. Danca şarkılar yazdığım da oluyor ama İngiliz dilini daha çok seviyorum. Birçok grubun sözleri fazla önemsemediğini gözlemliyorum. Bu belki daha çok son 10-20 yıl için geçerli bir eğilim. Çünkü eski dönemlerin şarkılarını dinlediğimde, her zaman bir lirik düşünce etrafında kurulduğunu görüyorum müziğin. Günümüz müziğinde çoğu zaman şarkı, bir şey söylemeye niyetlenmiyor bile.

Müziğinizin yapı taşlarından biri de dans kesinlikle. Siz dans etme eylemini nasıl görüyorsunuz? Bazı şarkılarınızı ele geçiren karanlık havayı düşünürsek, karanlık bir yanı da var mı dansın?

Mads: Aslında var, ama genel anlamda dans benim için karanlık bir şey değil. Seni karanlıktan çıkaran bir şey. Çünkü bana göre tüm karanlık, kafamızın içinde. Dansta kontrolü kaybettiğini hissettiğin çok hoş bir an var, o anda beyin de devre dışı kalıyor ve böylece karanlıktan çıkmanın bir yolunu buluyorsun.

Dansı iki farklı şeyin kombinasyonu olarak tanımlıyorum; fiziksel bir ifade şekli ve kontrol kaybı.

İlk albümünüzdeki 10 şarkı için, her biri farklı bir yönetmenin elinden çıkma 10 video yayınladınız. Bu denli yoğun bir görsel kullanımının, şarkıyı anlamlandırmaya çalışan dinleyici için bir tehlike yaratabileceğinden çekindiniz mi? Bir tür algı manipülasyonu…

Esben: Böyle olduğu da düşünülebilir. Ama ben bunu bir tehlike olarak görmektense, dinleyicinin perspektifini genişletebilecek bir fırsat olarak düşünmüştüm. Bugünlerde denk geldiğim müzik videolarının birçoğunu sıkıcı buluyorum. Sanatçının yarattığı eseri öylece bırakmayıp, yeni bakış açılarına zemin hazırlayacak -kimi zaman provokatif- görseller oluşturması fikri hoşuma gidiyor.

Bu bağlamda Reptile Youth’un müziğin ötesine geçip, bir hareket haline gelmesinden mutluluk duyacağınızı söylüyorsunuz. Danimarka diyorsunuz, bir tür sanat kolektifinden bahsediyorsunuz. Aklıma Dogme 95 geliyor.

Mads: Kesinlikle böyle bir şeyin başlangıcı olmak istiyoruz, video projesi de bu düşüncenin bir ürünüydü. Ayrıca bunu Danimarka ile sınırlı tutmak istemiyoruz. Portekizli, Norveçli, Kanadalı, Amerikalı, İspanyol, İngiliz yönetmenlere de ulaştık bu proje için. Onların videolarına rastladık, iletişime geçtik, olağanüstü bir şey yaptıklarını ve bizim için de bir video çekmelerini istediğimizi söyledik. Aralarında Reptile Youth diye bir grubun varlığından haberdar olan yoktu. Ama müziğimizi dinlediler, fikrimiz ilgilerini çekti. Belki onları tamamen özgür bırakmamız da hoşlarına gitti.

Dogme 95 konusunda… İşin aslı, yeni albümümüzün çıkış şarkısına çekeceğimiz video için bir yönetmene ihtiyaç duyduğumuzda “Neden Lars von Trier’le irtibata geçmiyoruz” dedik. Kulağa mantıklı gelmiyor, evet. Ama denemeden bilemezdik. Meseleye böyle yaklaşıyor olmasaydık, ilk albümümüzde David M. Allen’la çalışma şansımız da olmazdı.

Bazı hayranlarınız grubun hak ettiği değeri görmemesinden şikayetçi, seslerini çıkarmaktan da hiç çekinmiyorlar. Bunu Danimarka’nın indie müzik coğrafyasındaki konumuyla ilişkilendirdiğiniz oluyor mu? Mesela, Pitchfork’un Manhattan’daki ofisinin üç blok ötesinde bir apartmandan çıktığımız bir paralel evrende hayatımız daha kolay olurdu gibi… Belki bunu önemsemiyorsunuzdur bile.

Esben: Tabii ki önemsiyoruz ama ben uzun vadede böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Dinlemekten hoşlanacağımız ve bize ilham veren türden şeyler yapmaya çalışıyoruz.

Mads: Yola “Pitchfork’un sevebileceği şarkılar yapalım” diye çıkmak da çok tehlikeli. Bazen sadece pazarlanabilir olanı keşfetmeye odaklanıyorlar, ucubik gruplara yöneliyorlar. Herkes de bunun farkında. Danimarka çıkışlı olanlar da vardı bunlar arasında. Albümleri bir hafta boyunca Pitchfork gibi sitelerin anasayfasında dururdu, ama o sırada Danimarka’daki konserlerinde yirmi kişi bile olmazdı. Medyanın şişirdiği bir grup olmaktansa, sadık bir kitleye sahip olmayı tercih ederim. O insanlara yavaş yavaş ulaştığımızı hissediyorum.

Esben: Ben Pitchfork’u takip ediyor olsaydım, evimde yalnızca bir kere dinlediğim 10 bin tane plak olurdu muhtemelen. Biz o albümleri yapan grup olmak istemiyoruz, bir şekilde tarih içinde yerini bulan bir şeye can vermek istiyoruz. Gelip geçici bir moda olmanın özenilecek bir tarafı yok.

Cem Pekdoğru, 2014
redbull.com/tr