Haziran 13, 2009

TBL Final Serisi - Efes Pilsen

Selçuk Ormancı’nın ilk iki maç ile ilgili analizleri an itibarıyla sitede. Yazdığı çoğu şeyin altına imzasını atan biri olarak aynı şeye girmeyeceğim ben. Kasım ayından beri siteye yazı göndermemişim, takıma nasıl küstüysem artık. Güzel şeyler olmadı değil doğrusu. “Engin Özerhun’un Oyun Kurucuyla İmtihanı” başlıklı bir yazı hazırlamıştım aslında tam. Kerem Tunçeri’nin Rusya’dan getirilmesi üzerine, onu da rafa kaldırdık. Özlenen guard değildi ama, güzel hamleydi sezon ortası şartları da hesaba katıldığında… Avrupa’da Efes Pilsen markasının misyonuna, vizyonuna, her şeyine ihanet olarak gördüğüm o başarısızlığı ve bunu tetikleyen süreci unutmuş değilim. Ancak, şu anda Ayhan Şahenk’e 2-2 ile dönülen bir final serisi oynanıyor ve yapılan yanlışlar sebebiyle bu seriye kayıtsız kalmak da mantıklı değil. Efes Pilsen adına ilk iki maç sonunda çizilen simsiyah tablo, dördüncü maç sonunda bembeyaz görünüyor sanki. Ben de gri tonları yakalamaya çalışacağım daha çok…

Ruhunu Arayan Takım

Yine burada bir “yuvarlak masa” yapmıştık. Orada yazdıklarımı tekrarlayacak değilim, ancak gerek Will Solomon’ın dönüşünü, gerekse de muhtemel final serisini yorumlarken Fenerbahçe Ülker’in en büyük avantajı olarak ‘winner’ oyuncu sayısını göstermiştim. Efes Pilsen oyuncuları arasında da bu karakteri kariyerinin kimi dönemlerinde gösterenler olmuştu tabii, fakat bu kadronun bugüne kadar karşılaştığı tek karakter testi Real Madrid’e karşı İspanya’da çıkılan maçtı ve Efes Pilsen o gün açık bir şekilde boş kağıt vermişti. Final öncesinde bakıldığında, takımın skor anlamında lideri gibi gözüken Smith zaten büyük beklentilerle getirildiği 2006 senesinin finallerinde Ömer Onan karşısındaki abuk performansı nedeniyle mimliydi. Bu yükü kim taşıyabilirdi? Son dönemde organizasyon anlamında takımda oyun kurucuların dahi önüne geçen (niye şaşırıyorsam, bu adamlardan birinin adı Ender sonuçta) Bootsie Tootsie kariyerinin hiçbir bölümünde bu denli bir yük ile muhatap olmamıştı. Bu sorumluluğu almaya en yakın isim, Syracuse gibi gelenekleri olan bir kolejden mezun olmuş, Avrupa’da hep elit liglerde önemli rollere bürünmüş Shumpert olabilirdi. Ancak, onun da sezon boyunca hiçbir zaman hücumda eline top verilen bir isim olarak tanımlanmaması, Ataman’ın Beşiktaş Cola Turka’dan buraya doğrudan taşıdığı Shumpert’ın bulduğu kolay basketle sonuçlanan çember altı oyunu dışında üzerine tek bir set çizilmemiş olması bu konuda çekinceler doğuruyordu.


İlk iki maçta da bu çekincelerin büyük oranda haklı çıktığını söyleyebilirim. Smith, son maçın ardından uzatılan mikrofona “Ben tek yönlü bir oyuncu değilim, bunu kabul edin. Hücumda şutumu hissetmiyorsam savunma kısmına odaklanır, işimi yaparım” buyurdu. Gerçekten de serinin dördüncü maçındaki savunmasının önünde ceketimin düğmelerini iliklerim. Zira defalarca izledim bu adamı ve Smith konusunda sık düşülen hatalardan biri olarak görürdüm “Smith iyi savunmacıdır” önermesini. Bana kalırsa baskılı savunma yapan, iyi bir top çalma spesiyalistidir. Ancak sürekli top çalma kovalaması, ilerleyen yaşla birlikte ağırlaşan bir çift bacakla birleşince sık sık yerini kaybediyor ve içinde bulunduğu takım için sıkıntı yaratıyor bu eğilim. Bir başka sık düşülen hata da kendisinin iyi bir skorer olduğu yönündeki inanç. Smith iyi bir şutördür, ancak kalabalık bir pota altına daldığı zaman kendi takımı için tehlikesi Derek Fisher seviyesindedir. Bazen savunma gafleti sayesinde çizgiye gidebilir, ancak bu ziyaretler Ömer Onan tarafından savunulduğu bir final serisinde nadiren gerçekleşiyor haliyle. Yani dış şut haricinde öyle majör bir hücum silahından bahsetmek kolay değil Smith için. Yine de Smith’in 2006 sonrası bir kez daha mental olarak Thornton ve Shumpert’ın direncini sergileyememesi sinir bozucu. Abdi İpekçi’deki maçlarda sorumluluk almaktan kaçınıyor, fakat bunu yaparken boş üçlükleri falan atmalı en azından. Onu Sinan bile yapıyor yani. Sinan demişken, sezon boyunca rotasyonda aldığı süreler açısından Mario West’e bile benzettik, ama sesimizi duyuramadık Ataman’a. Mevcut kadroda her maç 10-12 dakikalık bölümlerde başvurulması gereken bir adamdır, o dakikalarda 4 kişi hücum etmeyi göze alıp. Üçüncü maçtaki katkısı olmasa bugün muhtemelen bir beşinci maç olmayacaktı. Daha fazla söze gerek yok.

Yine Bana Ender Günler Düştü

4 kısa tercihi de çok konuşulan bir konu Efes cephesinde. Açıkçası şartların Ataman’ı böyle bir düşünüşe itmiş olması şaşkınlıkla karşılanacak bir durum değil. Rakibinin elinde bu kadar değerli uzun varken, sen Kaya ve Kasun’un zeka emareleri göstermesi için kenarda dua ediyorsan maç sonlarını güvendiğin kısalarla oynama isteği makul bir düşüncenin sonucu. Tanjevic geri adım atmadığı takdirde ‘mismatch’leri değerlendirme noktasında çok güvenilir bir Shumpert da varken elinde, kısaların feci bir gün geçirmiyorsa genelde iş görecek bir formasyondur bence bu. Ama ben zihinsel olarak maçın içine girebilmiş ve dizginlenmiş bir Kasun’u her halükarda maçı bitiren beşte görmeyi isterim açıkçası, çünkü Ömer Aşık dışında hiçbir uzun o baskete gitmek istediği sürece onu durdurabilecek düzeyde değil. 4 kısanın getirdiği bir başka sıkıntı da var aslında. İlk maçta Tanjevic “görüyorum ve artırıyorum” çekip de Green-Solomon-Ömer-Smith-Mirsad beşiyle götürünce son çeyreği, topu rakip sahaya 8 saniyede taşımaktan aciz bir Efes Pilsen izledik. Kerem Tunçeri ne yazık ki, ‘play-off’un ilk gününden bu yana sürekli bir düşüş içerisinde. Beşiktaş Cola Turka sezonunda özellikle final serisinde Popovic-Ender ikilisinden hangisi sahadaysa onu sağ dibe götürüp sırtına aldığı ve orta mesafeden gönderdiği şutla biten bir imza hareketi vardı mesela. Sahada Marques Green varken de o hücumu görmek istiyorsun mesela. Ama topu geveleyip, son saniyede Solomon’ın üzerinden attığı el üstü şutu izliyorsun onun yerine. Kerem’in hücumda bir opsiyon haline getirilememesinin suçunu da Ataman’ın hanesine yazıyordum aslında, ama final serisinde görüldüğü üzere durum böyle değil. İki elin belinde kulübeye bakınca da Ender’in şabalak suretiyle karşılaşıyorsun, yapacak bir şey yok. Bir adrenalin manyağına veriyorsun takımının direksiyonunu. Faul konusunda bu kadar cömert davranan bir uzun kadron varken de Kakiouzis’i kesip Vujanic’i geri çağırmak pek elle tutulur bir alternatif olmuyor. Bir de Vujanic yani, muhtemelen değmeyecektir. Ender topu sadece rakip sahaya taşıyacak, tepede Thornton veya Smith’e verip köşede bir yerden izleyecek hücumu. Son çeyrekler için daha mantıklı bir çözüm gözükmüyor bu şartlar altında.

"Kördöğüşü gibi bir maç oldu. İnanılmaz top kayıpları yaptık." - Ergin Ataman (Ender Arslan’ın 25 dakika aldığı birinci maç sonunda)


Genel Başkan Shumpert ile Güneşli Günlere

Seriyi buraya getiren katkı Sinan’dan geldi evet, ama daha o mucizevi son dakikaların öncesinde Fenerbahçe Ülker üçüncü maçın başında benim de beklediğim şekilde ağırlığını koymuş ve tampon bir fark oluşturmuşken önce ikinci çeyrekte her topu forse ederek maça ısınan, sonra üçüncü çeyrekte yüreğini koymaya devam ederek takımını skorda tutan, bunu yaparken ilk yarıdaki görüntüsünden arınıp neredeyse tek bir hata yapmayan adamın adı Preston Anthony Shumpert. En son Beşiktaş Meydanı’nda elindeki kofti bayrakla çocuklar gibi şen bıraktığım Orkun Çolakoğlu’nun deyimiyle “Genel Başkan”. Onun yaşam belirtileri göstermesi üzerine olayı sahiplenen ikinci oyuncu olarak ortaya çıkan bir adet de Marvis Linwood Thornton III var elde. Sezon başında sorguladığım bir adamdı, zamanla sevdiğim bir adam oldu. Çok da iyi kullanıldığını düşünmüyordum, ve aslında hala düşünmüyorum. Geçen sezon birkaç tane Montepaschi Siena maçı izlemiş olmanız benimle aynı fikirde olmanız için yeterli kriter. Thornton’ın ‘play-off’ boyunca ne yaptığına bakınca mükemmel istatistik haneleri görüyorsun, ancak takımda aldığı süre ve üstlendiği role oranla az şut kullandığını da görüyorsun. (Darüşşafaka Cooper Tires serisinde 42 dakikada 6/16, Galatasaray Cafe Crown serisinde 53 dakikada 7/14 şut isabet oranı var.) Bu tablodan sonra ilk maçtaki 4/14 beni sevindirdi açıkçası. Şutlar bir gün girecekti nasıl olsa, önemli olan karakter koyup farkındalık göstermekti. İlk maçın son dakikalarında yaptığı hataların da etkisiyle sonraki maçta kolay fauller aldı ve kendini koruyamadı Thornton. Bu sebeple o maçtaki 4/6 şut isabeti anlaşılabilir bir nicelikti ve sindiğini de göstermiyordu Tootsie’nin. En azından salonda görülen bu değildi. Bu oyunculara Kerem Gönlüm’ü de ekleyebiliriz. Dördüncü maçta kameraların da bir noktadan sonra kabak tadı veren aşırı ilgisi sonrası gördük ki, kendisi Molly Sims ile evliymiş. Motivasyon kaynağı bu mudur bilmiyorum ama kapasitesi ölçüsünde her zaman yararlı olmaya çalışan, Kaya ve Kasun gibi adamların yanında görünce sempati duymak zorunda hissettiğin bir adam kendisi. Bugüne kadar oynadığı takımlar arasında en büyük taraftar kitlesine sahip olanı muhtemelen Kolejliler. Buna rağmen maç konsantrasyonunu her zaman canlı tutabilmeyi başardı. Dördüncü maçta kapasitesiyle de barışık oynayınca takıma üst düzeyde bir katkı verdi. Bu üç isme gelecek maçlık katkılarla önümüzdeki 2 veya 3 maçta Efes Pilsen’in yeni galibiyetler alması olası olabilir. Daha da politik konuşulamazdı, ancak tahmine çok da açık bir seri değil gibi bahsettiğimiz seri. Favorim hala Fenerbahçe Ülker diyeyim, totem yok.

Hocam Ne Olur?

Seri 2-2 ile başladığı yere dönüyor. Ayhan Şahenk’te yine ikinci çeyrekle birlikte ter dökmeye başlayacağız, olmadık şutların üçlüğe kadar sekişini izleyeceğiz, alternatif bir tribün kültürü oluşturmaya çalışan Efesliler grubunun yanına kulübün onayıyla, kendilerine Derbentliler adını veren, maç sonunda sahaya su şişesi atan bir grup gönderilecek. Fenerbahçe taraftarı da “5 milyon verelim, bizim için bağırın” diye özetleyecek durumu. Daha bir sürü şey. Gerçi Abdi İpekçi’de durumun farklı olduğu düşünülebilir böyle yazınca. Oradaki maçlara gitmediğim için değinmek istemedim ama ekrana yansıyanlar da yeterli sanıyorum. Saha içinde son yıllardaki en kaliteli basketbola tanıklık etmediğimiz ortada, ama bunu saha dışından bu şekilde yorumlayan adamın Nur Germen olması da acayip değil mi mesela? Final serisinde savunmaların dozajının arttığı dönemlerde Avrupa basketbolunun karakteristiklerini hakkıyla sahaya koyan iki takım görüyoruz ve açıkçası ben zevk de alıyorum. Ama Türk basketbolunun asıl sınıfta kaldığı yer yine saha dışı oluyor bana kalırsa. Efes Pilsen koçunun ve Nedim Karakaş kişisinin -sıfatını bilmediğimden böyle yazdım ama menajer sanırım- açıklamaları olsun, Efes Pilsen yönetiminin mantıklı ve legal ancak bunun yanında da etiğe aykırı bilet uygulaması olsun, salondaki binlerin maruz kaldığı kötü koşullar ve ekrandaki milyonların maruz kaldığı niteliksiz spiker ve yorumcular olsun. Hadi geçmiş olsun.

Cem Pekdoğru, 2009

Haziran 03, 2009

Bir Devin Uyanışı: Efes Pilsen

Geçtiğimiz sezonun başında teknik kadro konusunda uzun bir süredir sürdürdükleri istikrarı bozarak takımın başına David Blatt’i getiren Efes Pilsen, sezonun ortasında bu isimle de yollarını ayırma kararı almış ve Ekrem Memnun ile devam edilen sezonun sonunda Efes Pilsen yıllar sonra ligi final göremeden kapatmıştı. Partizan deplasmanı öncesi yabancı oyuncularının bir kısmıyla yaşadığı problemden de kötü etkilenen Efes Pilsen’in kendisi adına son 15 yıllık sürecin en kötü sezonunu geçirdiği basketbol kamuoyunda hüküm süren görüştü. Bunun üzerine radikal kararlar alan Efes Pilsen yönetimi, direksiyonu önceki sezon Beşiktaş Cola Turka’da görev yapmış, eski coachu Ergin Ataman’a emanet etmeyi tercih etti. Kulüp tarihinin kilometre taşlarından biri olan 2000 yılındaki Final-Four başarısında da takımın başında bulunan Ataman ile eski sportif başarı dolu günlere geri dönmek isteyen Efes Pilsen kadrodaki tüm yabancılarını da değiştirme yoluna gitti. Montepaschi Siena’da özellikle oyunun savunma sahasındaki rolüyle dikkat çekmiş Bootsy Thornton, geçtiğimiz sezonu Real Madrid’de geçirmiş bir başka eski Efes Pilsen oyuncusu Charles Smith ve bir dönemin en büyük genç yeteneklerinden biri olarak lanse edilmiş oyun kurucu Milos Vujanic dış oyuncu olarak kadroya dahil edilirken, Ataman’ın Beşiktaş Cola Turka’dan eski öğrencileri Preston Shumpert ve Sinan Güler de dış oyuncu rotasyonuna katıldılar. Sezon boyunca sakatlıklar sebebiyle beklenen katkıyı veremese de Benetton Treviso’dan Engin Atsür de geçen yazın bir başka imzası oldu. Pota altında takımın en güçlü yanlarından birini oluşturan Kakiouzis-Kerem-Kaya-Kasun dörtlüsünden de sadece Kerem Gönlüm 2008 kadrosunda bulunan bir isimdi.

Ancak her yeni kadro gibi bu kadronun da birbiriyle uyumlu çalışan parçalar haline gelmesi biraz zaman aldı. Bu süreç içerisinde, başarısız addedilen geçen sezonkinden bile daha kötü bir Avrupa macerası geçirildi. Euroleague tarihinde ilk kez grup aşamasından ileriye gidemeyen Efes Pilsen’de Mario Kasun’un sakatlığı ve transfer edilen Dwayne Jones’un beklenen katkıyı vermekten çok uzak oluşu gibi mazeretler ön plana çıksa da, takımın saha içinde iyi yönetilmediği ve bu işi kotarabilecek bir oyun kurucunun yokluğu da sıkça konuşuluyordu. Avrupa badiresi haricinde, ilk hafta yaşanan 105-91’lik Banvit mağlubiyeti dışında ligde işler iyi gitse de takımın bu noktada bir takviyeye ihtiyacı olduğu görülebiliyordu. İşte bu noktada Efes Pilsen’le kariyerinin önceki dönemlerinde de önemli başarılar elde etmiş Kerem Tunçeri Moskova’dan İstanbul’a getirildi ve bu transferin etkisine sakatlıktan dönen Kasun’un da olumlu performanslarıyla katılması, Lacivert-Beyazlılar’ı ligde adeta bir yenilmez armadaya dönüştürdü. Bu iki eklemeyle saha üzerinde de daha doğru bir basketbol sergilemeye başlayan Efes Pilsen’de kadroda rollerin yavaş yavaş belirgin bir hal almasıyla takım TeknoSA Türkiye Kupası’na da çok zorlanmadan ulaşacaktı. Fenerbahçe Ülker deplasmanında kaybedilen 84-80’lik maça değin, neredeyse beş ay boyunca mağlubiyet yüzü görmeyen Efes Pilsen’de play-off öncesinde başarısız Avrupa macerasının yarattığı karanlık tablo tamamen gözden kaybolmuştu. Takımını maç temposunda tutmak için, ligin son haftalarında iki yurt dışı seyahati organize eden teknik kadro bu performansıyla play-off aşamasına da büyük bir enerjiyle girdi. Normal sezon sonunda ortalamalara bakıldığında, 14.5 sayısıyla Smith, 7.5 ribaunduyla Kerem Gönlüm, 3.7 asistiyle Ender Arslan ön plana çıkan isimler gibi gözükse de normal sezonu dengeli bir süre dağılımıyla tamamlayan Ataman’ın takımında rotasyonu oluşturan tüm parçaların oyunun belirli alanlarına, istikrarlı olarak belirli katkılar verdiği gözleniyordu. Sezon ilerledikçe Efes Pilsen ekolünün bir parçası olan sert savunma tekrar sahaya koyulmakla beraber, uzun yıllar sonra ilk kez belirli bir ismin sürüklediği hücum görüntüsünden sıyrılan bir takım vardı sahada. Sezonun başlarında uyum sürecini atlatmakta zorlanan oyuncular ise, sahada bir makine düzeninde işliyordu adeta.

Bu olumlu tablo içerisinde ve 28-2 gibi Beko Basketbol Ligi’nin uzun yıllardır görmediği bir dereceyle girilen play-off döneminde ilk turda, lig sekizincisi Darüşşafaka Cooper Tires ile eşleşildi. Efes Pilsen sezon içindeki iki maçta -çoğunluğu kendi altyapısından yetişme- genç oyunculardan kurulu rakibine ortalama 18.5 sayı fark atmıştı. Bu seride de durum farklı olmadı ve Lacivert-Beyazlılar, Darüşşafaka Cooper Tires’ı 76-47 ve 87-60 sonuçlanan iki rahat maç sonrasında geçerek yarı finale çıkmayı bildi. Bu seride Smith 11.5 sayı, 3.0 ribaund, 2.0 asist, 3.0 top çalma ve 1.0 blok ortalamasıyla takım arkadaşlarının bir adım önüne çıktı. Skor anlamındaki en büyük yardımcıları da Preston Shumpert, Kerem Gönlüm ve Mario Kasun oldular. İkinci rakip kağıt üzerinde daha dişli gözüken normal sezon dördüncüsü Galatasaray Cafe Crown idi. Ancak makine işlemeye devam ediyordu ve Sarı-Kırmızılı ekip zaman zaman direnç gösterse de, iki maçın sonucu da son çeyreğe girilmeden hemen hemen belli olmuştu. 103-77 ve 90-78 biten iki maçla gövde gösterisi yapan Efes Pilsen’in finaldeki rakibi ise kuşkusuz daha zor olacak, zira kupanın diğer talibi Fenerbahçe Ülker de bugüne kadar play-off süresince yenilgi tatmadı. Galatasaray Cafe Crown serisindeki bireysel istatistiklere baktığımızda ise Charles Smith’in iki maçta tutturduğu 23.0 sayı, 5.0 ribaund, 3.0 asist ve 2.5 top çalma rakamları Galatasaray Cafe Crown cephesinde hesapta olmayan bir katkıydı. Smith, bu etkileyici rakamlara ulaşırken, bu rakamları bir kat daha değerli kılan % 65.4 ile şut atmasıydı. Bir önceki kısa Efes Pilsen macerasında, özellikle de Ülkerspor ile oynanan final serisinde çok kötü şut atan Smith, play-off boyunca 12/25 ile üç sayı atarak finalde karşılaşacağı eski rakibine de bir mesaj göndermiş oldu. Bootsy Thornton Darüşşafaka Cooper Tires serisinde hissettirmeye başladığı ‘hücumda oyun kurucularla birlikte takımı organize etme’ misyonunu yarı final serisine de taşıyarak, pozisyonunda nadir rastlanan 6.0 asist ortalaması tutturdu. Oldukça az şut kullandığı seride 10.0 sayı ortalamasını da yakalayan Thornton, 5.5 ribaund ve 2.0 top çalmayla oyunun diğer alanlarına da katkıda bulundu. Mario Kasun da 13.0 sayı ve 8.5 ribaund ile oynayarak, Türk basketbolunun yetiştirdiği en nadide uzunlardan bir demeti elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker’e karşı takımının pota altındaki en büyük gücü olacağını gösterdi.

Nisan 08, 2009

Genç Silahşörler

Tüm spor organizasyonlarında taraftarı en mutlu eden şey, takımlarının hanesine eklenen yeni bir galibiyettir kuşkusuz. Fakat birçokları için en az bunun kadar değerli olan, bir yıldızın doğuşuna tanıklık etmektir. Beko Basketbol Ligi’nde 25 haftayı geride bırakmışken oynanan maçlara bakıldığında taraftarları bu açıdan tatmin eden birçok performans gördüğümüzü söyleyebiliriz. Bazı oyuncular ilk adımlarını attı, bazıları emekleme dönemini geçiriyor, bazıları ise artık takımları için vazgeçilmez bir parça olmaya başladı bile. Biz de bu yazıda bu isimleri mercek altına alıyoruz.


Ligimizde bu sezon en dikkat çekici gelişmelerden biri, birçok takımın planlarını genç oyuncularının gelişimlerini hesaba katarak yapmış olmasıydı. Hatta takımların bir kısmı yabancı seçimlerinde de kolejden henüz yeni mezun olmuş ve üst düzey basketbolda ilk tecrübesini yaşayacak oyunculara yöneldi. Bu yazıda da yerli oyuncularımız gibi bu ligin sahip olduğu katma değer açından onlar kadar önem taşıyan yabancı oyuncuları da dikkate alacağız. Yaş çıtasını da 1987 olarak belirlemeyi uygun gördük.

Cenk AKYOL (1987)
Şu anda Regal FC Barcelona forması giyen Ersan İlyasova ile birlikte jenerasyonunun Avrupa çapında en yankı bulan iki oyuncusundan biri olan Cenk Akyol, alt yaş kategorilerinde defalarca final başarı gösteren o milli takımın en önemli skor opsiyonuydu. 2005 yılında NBA seçmelerine de katılan ve ikinci turda seçilme başarısı gösteren oyuncu, bu sezon kendisinden beklenen patlamayı sonunda gösterdi ve Efes Pilsen’in ilk beşine yerleşmeyi başardı. Aslında Cenk, geçen sezon kiralık olarak gittiği Galatasaray Cafe Crown’da da özellikle Avrupa kupalarındaki performansıyla bugünlerin müjdesini vermişti. Bu sezon bilhassa dışarıdan üretimiyle takımına büyük katkı veren genç oyuncu, birçok karşılaşmada da istatistik hanelerinin tamamını doldurup çok yönlü kimliğini ortaya koydu. Şu ana kadar 24 maçta ortalama 14 dakika süre şansı bulan Cenk, bu süreye maç başına 6.2 sayı, %45 isabet yüzdesiyle 1.2 üçlük, 1.8 ribaund, 1.2 asist ve 0.9 top çalma sığdırdı. Takımının Antalya Büyükşehir Belediyesi karşısında aldığı galibiyette de 6/7 üç sayı isabetiyle kaydettiği 22 sayı ile haftanın en çok konuşulan isimlerinden biri olmayı başardı.


Oğuz SAVAŞ (1987)
Türk basketbolunun son dönemde yetiştirdiği en parlak uzun oyunculardan biri de Oğuz Savaş. 1986-87 jenerasyonunun Ersan İlyasova ve Cenk Akyol ile birlikte en çok altı çizilen ismi olan 22 yaşındaki oyuncu, bu sezon aldığı sürede dramatik bir artış görülmemesine rağmen TBL kariyerinin sayı, ribaund, asist ve top çalma alanlarında en verimli yılını yaşıyor. Bu sezonla birlikte dış atışlarını da ciddi bir hücum tehdidi haline getirdiği gözlenen Oğuz (%39 ile toplam 14 üçlük), ligdeki çıkışını Avrupa arenasına da yansıtmayı başardı. 27 sayı, 9 ribaund ve 3 asistle oynadığı kritik Lottomatica Roma karşılaşması sonrası haftanın oyuncusu seçilen genç pivot, bu sezon da Fenerbahçe Ülker’in şampiyonluk mücadelesinde en güvendiği isimlerin başında geliyor.

Emir PRELDZIC (1987)
2006 yazında İzmir’de yapılan 20 yaş altı turnuvasında gösterdiği performansla tüm dikkatleri üzerine çeken Emir Preldzic, en iyi beşe seçilme onurunu yaşadığı bu turnuvadan tam bir yıl sonra kendisini bu sefer İstanbul’da bulacaktı. Bogdan Tanjevic’in vatandaşı Gasper Vidmar ile birlikte Fenerbahçe Ülker’e getirdiği ve takımın uzun vadeli planlarının merkezine oturttuğu Sloven oyuncu, bu sezon tam anlamıyla patladı. Geçen sezonun başında zaman zaman bocaladığı gözlenen Preldzic, 2008-09 sezonunun başlamasıyla birlikte takımın hücumdaki en önemli silahlarından biri haline geldi. Geçen sezon 7.2 olan sayı ortalamasını 8.9’a, 3.2 olan ribaund ortalamasını 4.5’e çekmesi artan süreleri doğrultusunda makul artışlar gibi gözükebilir. Ancak geçen sezon maç başına 1.7 olan asist sayısını 4.2’ye yükseltmesi geçen sürede ne kadar olgunlaştığının belki de en büyük kanıtı. Sloven yıldızın bu asist ortalaması, onu ligin en çok asist yapan 10 oyuncusu arasına sokuyor ki bu oyuncular arasında orijinal pozisyonu oyun kurucu olmayan tek isim Preldzic. Ligin en delici oyuncularından biri olmaya devam eden Sloven oyuncu, bu yıl dış şutlarını da bir istikrara kavuşturmuş durumda. Takımın kendisinden Euroleague kulvarında aldığı verimi de düşünecek olursak, Tanjevic ve Fenerbahçe Ülker yetkililerinin ne kadar doğru bir transfer yapmış olduklarını görmek çok zor olmayacaktır. İkna olmayanları da Mete Aktaş ve Anıl Aksaç’ın yaptığı şu röportaja yönlendirelim: http://www.tbl.org.tr/beko/roportaj_detay.asp?roportaj=4615


Gasper VIDMAR (1987)
Türk seyircisiyle tıpkı Emir Preldzic gibi İzmir’deki U20 Erkekler Avrupa Şampiyonası’nda tanışan Gasper Vidmar, geldiği günden bu yana vatandaşına oranla eleştirilerden daha çok nasibini aldı. Preldzic’in bu sezon yaptığı atılımı göstermekten uzak olsa da, Vidmar’ın genç bir uzun oyuncu olarak daha fazla toleransı hak ettiği ortada. Geçen sezon sağlam savunmasını yavaş yavaş bir istikrara kavuşturmaya başlayan Sloven oyuncu, bu sezonla birlikte alçak posttaki numaralarını Fenerbahçe Ülker seyircisine göstermeye başladı. Parmak hassasiyeti ile de dikkat çeken Vidmar, fiziken rakipleriyle baş edebilecek düzeye gelirse hücumda yumuşak ellerinin karşılığını almaya başlayacaktır. Bu sezonki istatistiklerine baktığımızda ise, maç başına 17 dakikada 7.0 sayı, 3.8 ribaund (1.4 hücum + 2.4 savunma), 1.0 asist, 0.9 top çalma gibi tatmin edici rakamlar göze çarpıyor. Bu sezon en uzun süre oyunda kaldığı Aliağa Petkim karşılaşmasında 33 dakikada 8/8 saha içi isabetiyle bulduğu 17 sayı, 7 ribaund, 3 asist, 3 top çalma da fırsat verildiğinde bunu kullanmakta hiç tereddüt etmediğinin bir kanıtı olsa gerek.

Mehmet YAĞMUR (1987)
Alt yaş kategorilerinde ülkemizi en iyi şekilde temsil eden jenerasyonlardan biri olan 1986-87 doğumlulardan oluşan takımın bir parçası olan Mehmet Yağmur, altyapısından yetiştiği Pınar Karşıyaka formasıyla 4 sezon kadar ligde ter döktükten sonra geçen sezon büyük beklentilerle Beşiktaş Cola Turka’ya geçmişti. Bu sezonun geride bıraktığımız bölümünde dönem dönem o beklentileri karşılar gözüktüğünü söyleyebiliriz. Geçen sezonun özellikle son dönemlerinde Christian Dalmau’nun formsuzluğu ve yabancı kısıtlamasının da yardımıyla Ergin Ataman tarafından önemli şanslar verilen genç guard, bu sezon da Hakan Demir’in ‘bench’inde en güvendiği isimlerden biri haline geldi. Aralık ayının sonuyla birlikte rakamlarında büyük bir artış gözlenen oyuncu, daha sonra tekrar durulmuş olsa da Mire Chatman’ın uzun bir süre sahalardan uzak kalacağı da düşünülecek olursa performansını tekrar bir üst seviyeye taşıyacaktır. Bunun en büyük göstergesi de Chatman’dan yoksun çıkılan ilk maç olan Aliağa Petkim karşılaşması oldu belki de. Bu maçta 38 dakika oyunda kalan Mehmet, 24 sayısına 6 ribaund ve 4 asist ekleyerek yeni coach Burak Bıyıktay’ın da güvenini kazanmış oldu. Mehmet’in bugüne kadar yakalamış olduğu ortalamalarsa şöyle: 22 dakika, 7.8 sayı, 2.2 ribaund ve 2.6 asist.


Erhan YETİM (1987)
Ligimizde ilk olarak Tuborg Pilsener formasıyla boy göstermiş, ancak ilk önemli sürelerini İzmir’in diğer temsilcisi Pınar Karşıyaka’da almaya başlamış olan Erhan Yetim, geçen sezon aldığı kısıtlı dakikalarda takımının pota altına getirdiği enerjiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Bazı maçlarda ribaund kategorisinde çift haneleri de zorlayan Erhan, bu sezon da aldığı 13 dakikaya sığdırdığı 2.6 ribaund (1.1 hücum + 1.5 savunma) ile aynı misyonu üstlenmişe benziyor. Genç oyuncu hücumuna çeşitlilik katabildiği takdirde, fiziken gelişimini tamamladığında ligimizin önemli pota altı oyuncularından biri olabilir.

Emre BAYAV (1987)
Geçtiğimiz sezonun sonlarına doğru form grafiğini artırarak, Pınar Karşıyaka kenar yönetiminden önemli süreler almayı başaran Emre Bayav bu sezon da Darüşşafaka Cooper Tires’a önemli katkılar veriyor. Sezon başında Efes Pilsen’in kadrosunda bulunan genç pivot, derin kadroda gelişimine katkı sağlayacak süreleri alamayacağı öngörülünce soluğu ligin genç ekibinde buldu ve bugüne kadar da etkileyici performanslar çıkardı. Bu sezon maç başına 17 dakika süre alan Emre, bu süre içerisinde 6.4 sayı ve 4.2 ribaund ortalamalarıyla oynadı. Babası Engin Bayav’dan aldığı genlerin yanına üst düzey bir fizik ekleyen ve fundamentalını da her geçen gün geliştiren Emre ligimizde en çok umut vaat eden uzunlardan biri.


Mutlu DEMİR (1987)
Efes Pilsen altyapısından çıktıktan sonra, özellikle Beykozspor formasıyla önemli bir TBL tecrübesi yaşayan 1987 doğumlu Mutlu Demir, daha sonra transfer olduğu Banvit formasıyla istediği süreleri alamadı. Sezon başında da Selçuk Ernak’ın çok fazla değerlendirmeyi tercih etmediği Mutlu, yeni yılla birlikte Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi’ne geçiş yaptı ve Konya ekibinde rotasyonun bir parçası olmayı başardı. Maç başına 9 dakika süre alan genç pivotun yeni ekibiyle ortalamaları da 4.3 sayı ve 1.5 ribaund şeklinde. Bu performansını ilerideki haftalarda da sürdürdüğü takdirde, kenar yönetim tarafından daha büyük bir role uygun görülmesi olası.

Caner ÖNER(1987)
Bu sezon Quan Prowell’ı bir kenara koyarsak sezona başladığı yabancılardan istediği verimi alamayan ve ligin dibine demir atan Casa TED Kolejliler’in kötü sezonundaki en güzel şey Caner Öner belki de. Halen özellikle çizginin gerisinden istikrarı yakalamakta zorlansa da, genç oyuncu kötü geçen TTNet Beykoz deneyiminden sonra tekrar ayağa kalkmış gözüküyor. 2006-07 sezonunda tamamı gençlerden kurulu Alpella kadrosunun en önemli skor opsiyonlarından biri olarak öne çıktıktan sonra, geçen sezon TTNet Beykoz’da beklentilerin aşağısında kalan Caner, bu sezon maç başına 23 dakika süre alıyor. 8.4 sayı ve 2.1 ribaund gibi olumlu istatistikler yakalayan Caner’in üç sayı yüzdesi (%26.7) ve top kaybı (1.5) alanlarında ise kendini geliştirmesi gerektiği ortada. Pozisyonundaki birçok oyuncuya kalıp ve boy açısından ağır basan oyuncu, kendisi de bunun farkına varır ve bu silahını daha sık kullanmaya başlarsa adından önümüzdeki yıllarda da sıkça söz ettirecektir.


Caner ERDENİZ (1987)
Geçen sezonun sonlarına doğru kendisini zaman zaman gösterme fırsatı bulan Caner Erdeniz, bu sezon Casa TED Kolejliler’de kenardan gelen en büyük silahlardan biri haline geldi. Pozisyonuna göre çok uzun olmayan boyuna rağmen, atletikliğiyle ribaundlara ve takım savunmasına da önemli katkı veren Caner bu hızlı gelişimini sürdürdüğü takdirde önümüzdeki sezonlarda daha yukarıdaki takımlarda, daha önemli rollerde karşımıza çıkabilir. 16 dakikaya sığdırdığı 5.8 sayı ve 2.7 ribaund ortalamaları tatmin edici ama basketbolunu bir seviye yukarı taşıyabilmesi için şutunu da bir tehdit haline getirmesi şart. Yabancı oyuncuları ile yollarını ayırma kararı alan Casa TED Kolejliler’de önümüzdeki haftalarda tecrübe eksikliğini gidermek için de yeterli şansı bulması oldukça olası. Geçen hafta Erdemir önünde aldığı 32 dakikada 23 sayı, 7 ribaund, 3 top çalma yaparak bu şansı ne ölçüde kullanacağı konusunda da birkaç ipucu verdi aslında.

Barış HERSEK (1988)
Aldığı ceza sonrası 2007-08 sezonunu kayıp bir sezon olarak geçiren Barış Hersek, bu sezon Darüşşafaka Cooper Tires’a transfer olduktan sonra adeta hayata döndü. Milli takım formasıyla çok olumlu geçirdiği 2008 yazı sonrası sezona Efes Pilsen ile hazırlanan genç oyuncu, takımda pozisyonunda oluşan şişkinlik nedeniyle Darüşşafaka Cooper Tires’a gönderildi. Bu takımda aldığı sorumluluk ve yakaladığı istatistikler de kararın ne kadar doğru olduğunun bir göstergesi. Bu sezon ortalama 24 dakika alan Barış, zaman zaman double-double ile flört ederken, bazı maçlarda da üç sayı çizgisinin gerisinden üretimiyle beğeni topladı. 21 sayı, 6 ribaund ve 3 top çalma ile oynadığı Pınar Karşıyaka maçı gibi birkaç üst düzey performansını da gördüğümüz 1988 doğumlu oyuncu, büyük bir potansiyelin emarelerini gösteriyor. Oyununun eksik yanlarını geliştirmesi için de yeterli zamana fazlasıyla sahip.


Mesut Kadir ÇIPA (1988)
Geçen sezon takımında aldığı rolde bir küçülme gözlenmesine rağmen Kadir Çıpa, bu yıl da aldığı sürelerde hücumda kendisinden beklenen katkıyı vermeyi başarıyor. 18 dakika aldığı Aliağa Petkim karşılaşmasında 3/4 saha içi isabet oranıyla bulduğu 7 sayı, 3 ribaund ve 1 asist de bunun göstergesi. Geçen sezon 10 dakika ortalamayla oynayan Kadir’in bu sezonki dakika ortalaması 6 civarında, ancak teknik kadronun güvenini hak ettiği takdirde ileriki yıllarda önemli bir hücum silahına dönüşebilir. Darüşşafaka Cooper Tires’ın genç kadrosuna enerji katan isimlerden yalnızca biri.

Melih MAHMUTOĞLU (1990)
Listemizdeki en genç iki isimden biri olan Melih Mahmutoğlu, buna rağmen takımında en çok rol alan oyunculardan biri. Darüşşafaka Cooper Tires formasıyla TBL kariyerindeki ilk sezonunu yaşayan Melih, henüz ikinci maçında Erdemir önünde 38 dakika sahada kaldı ve bu süre içerisinde 3/3 üç sayı isabeti ile kaydettiği 13 sayı gözlerin ona çevrilmesine yetti. 18 yaşında gösterdiği bu denli etkili performans sonrasında coach Ekrem Memnun’dan önemli süreler almayı başaran Melih’in en büyük karakteristiği çizgi gerisinden büyük bir yüzdeyle yaptığı üretim. Geride kalan 25 haftada, rakip potalara toplam 41 adet üçlük gönderen genç guardın, bu sayıya %40’lık bir yüzdeyle ulaşmış olması bunu daha anlamlı kılıyor. Maç başına 20 dakikada yakaladığı 1.7 üçlük isabetiyle yakaladığı 8.2 sayı ortalamasına içeriden üretimiyle katkıda bulunur, savunmasını sertleştirir ve diğer istatistik hanelerini de doldurmaya başlarsa bu genç adamın, Türk basketbolunun önümüzdeki yıllarına damga vurması kaçınılmaz olacaktır.


Furkan ALDEMİR (1991)
Listemizdeki son isimse Furkan Aldemir. Aslında henüz 17 yaşında böyle bir sorumluluğun altından bu denli başarıyla kalkmasıyla takdiri zaten hak ediyor. Bunun yanında aldığı dakikalarda pota altı savunmasına kattığı enerji ve ribaundlardaki efektifliğiyle de geleceği hakkında büyük umutlar yeşermesini sağlıyor. Belki Mike Benton ve Leon Williams’ın varlığında bugünkünden fazla süre alması pek mümkün değil ama önümüzdeki yıllarda süreleri arttıkça daha büyük rollere soyunacağı ve daha fazlasını göstereceği aşikar. Furkan halihazırda da rotasyonda istikrarlı olarak aldığı sürelerde 1.8 sayı ve 2.4 ribaundluk bir katkı sunmakta.

Aslında bu listenin konsepti dahilinde sezon başından bu yana takımları içerisindeki rollerini bir istikrara kavuşturmayı başarabilmiş isimleri inceleme altına aldık. Hatta bu yüzden sezon boyunca özellikle Darüşşafaka Cooper Tires forması giyerken önemli performanslar sergilemiş Bora Hun Paçun’u es geçmek durumunda kaldık. Bilindiği gibi genç oyuncu sezon sonuna kadar Makedonya’nın Rabotnicki takımının formasını terletecek. Fakat bir isim var ki, yaşadığı şanssızlıklar sonrası kriterlerimize tam olarak uygun bir sezon geçirmemiş olsa da onu görmezden gelemedik…

Bonus Track: Enes KANTER (1992)
Şu anda Avrupalı otoriteler tarafından Türk basketbolunun geleceği olarak lanse edilen bir isim Enes Kanter. Aslında ismini bir süredir duyuyorduk, ancak bu yaz altyapı turnuvalarında gösterdiği performanslarla Enes’i uluslararası kaynaklardan da dinlemeye başladık. Önce 18 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nda kendisinden yaşça büyük oyuncular karşısında, yaş faktörünün en önemli olduğu pozisyonda oynamasına rağmen olağanüstü rakamlara imza attı (19.1 sayı, 14.6 ribaund), sonra da kendi yaşıtları karşısında mahalledeki çocuklarla tek pota yapan üniversiteli bir ağabey gibi oynadı: 22.9 sayı, 16.5 ribaund, 1.5 blok. Enes, kuşkusuz çok özel bir oyuncu. Her şeyden önce tam bir ribaund spesiyalisti, ancak sahada her alanda katkı yapmaktan da geri kalmıyor. Orta mesafesi şu anda bile öldürücü, pivot hareketlerine çok hakim. Fiziksel gelişimi ise halen devam ediyor. Şu anda 2.06 olarak belirtilen boyunda da belli bir uzama gerçekleştiği takdirde, Avrupa basketbolunun en dominant uzunlarından birinin doğuşuna tanıklık etmiş olabiliriz.


1992 Zürih doğumlu Enes’in potansiyelinden Fenerbahçe Ülker coachu Bogdan Tanjevic de haberdardı tabii ki. Sezon başında 1992 doğumlu bir oyuncuya takım kadrosunda yer vermekten çekinmeyen Tanjevic, genç oyuncusuna gerek ligde, gerekse de Euroleague mücadelesinde önemli süreler verdi. Alba Berlin önünde 10 dakikaya 5 sayı, 3 ribaund ve 1 top çalma sığdıran Enes, DKV Joventut deplasmanında da tam 16 dakika sahada kaldı. Ligde de 5 maçta forma şansı bulan ve Kepez Belediyesi karşısında 8 sayı ve 12 ribaunda imza atan genç yıldız, tüm takımın güvenini kazandığı bir dönemde yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası uzun bir süredir Fenerbahçe Ülker formasından uzak.

Cem Pekdoğru, 2009
http://www.tbl.org.tr/beko/arastirma.asp?mid=5419

Nisan 07, 2009

Küçük Rol Yoktur, Küçük Oyuncu Vardır


Selamlar sevgili gönül dostları. Başkan “Misafir ol gel bana” dedi, biraz gecikmeyle de olsa buradayım. Aslında bu yazıyı yazma motivasyonunu bir Philadelphia maçı sabahında hissettim. Forumda ikinci denememde iyi bir galibiyet serisi yakalamışım, üç Texas takımı ardı ardına önümüzde diz çökmüş, Ariza’nın ilk beşe yerleşmesi hem kendi performansı, hem de ‘bench’ üzerinde olumlu sonuçlar vermiş derken öyle bir ‘boxscore’ duruyor ki karşımda…

Sigaraya yeniden başlama kararı almadığım için kendimi şanslı addediyorum, muhtemelen bu kararı da son haftaya lider girip şampiyonluğu Sivasspor’a bırakan Mustafa Denizli yönetimindeki Beşiktaş aldırır. Philadelphia gibi bir takıma, saha avantajının ortada olduğu ve momentumu aldığın bir dönemde içeride son çeyrekte 14 sayı öndeyken maç veriyorsun. Rakibinin istikrarsızlık abidesi Louis Williams, Reggie Evans, Donyell Marshall, Donyell Marshall ve Donyell Marshall’dan oluşan ‘bench’i, taraftarını sezon başında şampiyonluk konusunda en çok umutlandıran etkenlerden olan senin ‘bench’ine 36-18’lik bir skor üstünlüğü kuruyor. Bu buzdağının yalnızca görünen kısmı, buzağının hası -Bülent Baba, no offense but- Farmar’ın sahada oyun kuruculuk kisvesi altında yaptığı dansözlüklere değinmiyorum bile...


Amerika Birleşik Devletleri’nde “Razzie Awards” (Altın Ahududu Ödülleri) adı verilen ve Oscar töreninden hemen önce sahiplerini bulan bir ödül var, orada yaşamış olan arkadaşlar da var, bilirler kuşkusuz. Sene boyunca tüm filmleri izleyen eleştirmenler, en kötü performansları itinayla seçerler. Ben Affleck, Halle Berry, Kevin Costner, John Travolta, Brad Pitt ve Burt Reynolds gibi birçok isim bu ödüle layık görülmüş, bir kısmı ödülü almak üzere törene de katılmışlardır. Ben bunun bir benzerini burada da verelim derim, isim olarak da bir yandan Brian Cook önünde saygı duruşunda bulunmamıza da imkan verecek “Cookie Awards” uygun olabilir. Forumda en çok küfüre maruz kalan kurabiyeyi kapar. Açıkçası, Vladimir Radmanovic’in de yolcu olmasından sonra bu ödül için Walton’ın pek bir rekabete izin vermeyeceğini düşünmekteydim. Fakat bağımsız aday Farmar geldi ve kontrata sırt üstü uzanan Vujacic ile birlikte Puke’u ciddi ciddi tehdit eder konuma geçti. Bu üçlünün Anadolu’dan gelen saf delikanlı görünümündeki, çocuğumuz Bynum için de ne kadar kötü arkadaşlar olduğunu bilmem eklememe gerek var mı... Son olarak da Fisher. Aslında Fisher yıllardır bildiğimiz, savunmada ayakları oldukça yavaş, hücumda üçgeni işler kılmaktan öteye çok da inisiyatif alması beklenmeyen aynı adam. Ancak bir Orlando buluşmasında camianın ağır toplarının koyduğu teşhis hala geçerli: Azgın Teke Sendromu (Böser Geissbock Syndrom)


Bu durum üzerine düşünülmesi gereken bir konu. Bynum’ın sakatlığı sonrası Odom’ın ilk beşe kayması, ikinci beşin hücumdaki akıcılığını neredeyse sıfıra indirdi. Şu anda da Ariza’nın da ilk beşe çekilmesiyle, ‘bench’teki en güvenilir isim olarak Mbenga ya da Powell ismini zikreder çoğu taraftar muhtemelen. Artık zevke göre değişir o tercih… Peki sezon başında üzerine titrediğimiz, daha ziyade “Second Unit” olarak adlandırmaktan hoşlandığımız o ekibe ne oldu? Bir sakatlıkla, sadece Odom gibi bir oyuncunun eksikliğiyle yıkılabilecek bir şey miydi? Bu retorik sorunun cevabını aramayacağım. Ben biraz geçmişe, ama çoğu okuyucunun ucundan kenarından tanıklık ettiği yakın bir geçmişe götüreceğim sizleri. “Three-Peat” döneminde başarıya giderken, Phil Baba ve arkadaşları doğru formülü bulmuşa benziyorlardı, bugün eldeki malzeme o formülü uygulamak için yeterli midir? Bizim cevap arayacağımız soru bu.

Öncelikle 1999-2002 benim tam olarak ortaokul dönemime tekabül ediyor, hele o ilk şampiyonluk sırasında NBA ile ilişkim sadece Ender Bilgin’in ağzından, Ali Özsoy’un kaleminden çıkan kelimelerin insafına kalmış durumda. Corliss Williamson desen veliaht, o derece… O yüzden ben de, izlediklerimle okuduklarımı harmanlayarak bir şeyler yapmaya çalışacağım, şimdiden belleğimin yetemediği noktalar için affola.


Söz konusu döneme damga vuran takımı diğerlerinden ayıran kuşkusuz iki adamdı. Onlardan biri bugün hala Staples Center semalarında, ama bu sefer yanında Shaquille O’Neal kadar dominant bir pivot yok, dolayısıyla o denli güçlü bir duodan bahsetmek pek mümkün değil. Bu yüzden yan parçalar daha anlamlı oluyor, Gasol-Bynum ikilisi dışında kalan herkesi de “rol oyuncusu” olarak niteleyebiliriz sanıyorum gönül rahatlığıyla… Kıyasımızı bu çerçevede yapalım.

İlk şampiyonlukla başlayalım. Chicago’nun hesaplardan silindiği ilk tam sezon, play-off boyunca genelde dokuz kişilik bir rotasyon kullanılıyor. Şimdinin azgın tekesi Fisher’ın, o günkü rotasyondaki yeri tam olarak California çocuğu Farmar’ın yerine denk geliyor. Tecrübe abidesi, üç yüzüklü Ron Harper’ın arkasında 15 dakika süre alıyor. Üç şampiyonluk sezonu içerisinde Shaq’in en dominant olduğu ve “The Diesel”in neredeyse evinin arka bahçesinde tek pota yapıyor izlenimi verdiği sezonda Fisher’dan kimse hücumda sorumluluk almasını bekleyemezdi tabii. Ama tek bildiğim, sahada kaldığı süre içerisinde takıma Farmar’ın bugün verdiği zararın yarısını vermediği ve sadece düzenin bir parçası olmayı başarabildiğidir. Glen Rice’ın bu kadroda tam olarak bir karşılığı olduğunu söylemek zor, her zaman çok verimli olmasa da skora gitmeyi bilen bir herifti. Özellikle de veliaht Corliss’ın takımı Sacramento’ya ve finalde Indiana’ya karşı zaman zaman Kobe’nin rolünü de çaldı Rice. Bir de apartmanın afacan sakini Rambo Berk’in üzerinde Hornets formasını görürdük hep, adamın adını duyunca ilk çağrıştırdığı ablamın Yılan Hikayesi-İkinci Bahar ikilemindeki yanlış tercihi olur hala… Bu da böyle bir anı da hücumda gençlik yıllarındaki üretkenliğini koruyamamış olsa da A.C. Green kadar savunmada nerede duracağını bilen bir adam var mıdır bugünkü takımda? Çift hane gördüğü maçlar tüm sahil şeridinde davullarla zurnalarla kutlanırdı tamam da, bugünkü takımda öyle bir veteran olsa, Powell ve Mbenga gibi adamlar böyle bir tecrübeye karşı idman yapsa ve sonraki şampiyonluklara bilense hoş olmaz mıydı? Joe Smith Ohio’da değil de California’da olsa? Belki ekstra bir maddi külfetti, ama hepimiz biliyoruz ki, Daniel Negreanu istese tek gecede alabilir Jerry Buss’ın o kadar parasını… Birbirimizi kandırmayalım. A.C. Purple&Gold gibi oyun kurucu bölgesinde de eski dostlardan bir somut tecrübeye, Harper’a güvenmişti Phil Baba. Bugün Fisher’a aynı ölçüde güvenebiliyor mudur emin değilim, play-off gelince daha doğru tercihler yapıp Harper’ın o gün verdiği katkıyı verebileceğini düşünüyorum yine de ben.


Tabii ki o gün esas oğlan 34 numarayı giymekteydi. Fakat sorarım size en Sergen Yalçın halimle, Lakers takımı bir konferans yarı finali beşinci maçında, son şampiyonu eleyerek gelmiş bir takımı 65 sayıda tutarak maç kazanıyorsa burada konuşulması gereken o esas oğlanın 15 sayısı mıdır, o esas oğlanın 21 ribaundu mudur, yoksa tüm o savunma direncini sağlayan Harper, Rick Fox, Brian Shaw, Green gibi parçalar mıdır? Muhtemelen esas oğlanın 21 ribaundudur, ama sonuncu saydığım unsur da önemlidir yani… Bence. Yine bugün herkes bir Slovenyalı’nın yarattığı illüzyona kapılmış giderken ve geçen sene bıraktığı o adamı her yerde aramasına rağmen bulamazken bir de şampiyonluğu getiren Portland serisinin son maçına bakalım… Bugün bu yaşında Bynum karşısında ter döken Shaw, o gün 3/4 üçlük ile 11 sayı atıyor, hafızam beni yanıltmıyorsa o müthiş geri dönüşün bir parçası da bu üçlükler… Sasha Vuja-chips? Robert Horry mayıs kedisi zaten, ihtiyaç duyulduğu anda o dipte tetiği çekiyor. Bunun yaşla da ilgisi yok, yarın Bilgi’ye gelse yine yazar gerektiği anda… Bugün Odom’ı dışarıda boş gördüğünüzde kaçınızın yüreğine bir sızlama gelmiyor? Bugün Odom’ı penetre ederken gördüğünüzde… Neyse bu sürer gider.


2001’e geçelim. En sevdiğim sezon. O dönemki kankam iflah olmaz bir Allen Iverson apaçisi. Serinin ilk maçında, cep telefonunun yaygın olmadığı, olanların da Ericsson 688 olduğu o güzel zamanlarda, sabaha karşı telefon çalıyor. Bütün ev ahalisi ayakta. Arayan o “Allen Iverson apaçisi”… Tamam maç güzel maç da, yarım saat sonra zaten serviste göreceksin beni, nedir bu acele? O anda Tyronn Lue ile empati kurmuş vaziyetteki ben, “Bu seri daha bitmedi arkadaş” diye söylenerek çantamı hazırlamaya koyulurken Shaq, Kobe ve arkadaşlarının da bazı planları varmış neyse ki. Hatıralar sardı 4 1 yanımı, neyse devam edelim biz plan yapan o arkadaşlarla. Harper 37 yaşına gelmiş, Green sanırım Miami yapmış. Rice ve ‘salary’deki 7 milyonluk yerine de teşekkür edilip, o günkü şartlarda daha bir ihtiyaç gibi gözüken bir başka eski dost Horace Grant ve aynı büyüklükteki ‘salary’ yükü karşılığında Madison Square Garden’a gönderilmiş. Kariyeri boyunca sürekli takas edilen Rice için bile bir son nokta heralde o 4 takımlı, 12 oyuncu içeren takas. Rotasyon artık yedi kişi… Kobe’de sezon boyunca bariz bir silkinme gözlense de, play-off zamanında ilk silkinen Portland ile oynanan ikinci maçta 19 sayı, 8 ribaund, 6 asist ve 5 top çalmayla Fox ve örgüleri olmuş. Bugün bir play-off karşılaşmasında böyle bir ‘stat-sheet’i -ki ben böylelerine üstat-sheet diyorum daha çok- görmeyi Ariza’dan bekleyebiliriz belki, ama o bile hem fazlasıyla iyimser olur, hem de çocuğa haksızlık… Süpürge 1… Sacramento. Birinci maçta Fisher, Fox’ın yaptığının bir küçük boyunu 11-8-4-3 ile yapıyor. Fisher’ın 8 ribaund aldığı günleri yad edip (bu sene okul defterinin ilk sayfası gibi bir 5 ribaundluk performans var ilk maçta, sonra yok) ikinci süpürgeyi çıkaralım. Üçüncü süpürgenin kurbanı San Antonio olurken, Alamadome Fisher’ı izliyor, maç başına 17.5 sayı aşk ediyor “The Ayarcı”… Fox, Grant ve Shaw’da da hayat var. Finalde psikolojik olarak tam bir dönemeç olan First Union Center’daki ilk maçta Horry ve üçlemesi başrolde: 3/3 üç sayı isabeti, 15 sayı. Bu takım şampiyon olmasın da kim şampiyon olsun? Matt Geiger mı, Jumaine Jones mu, yoksa kızıl saçlı bir Kanadalı mı? Blame Canada!

Devam filmi çok beğenilince üçüncüyü çektik tabii. Önceki iki şampiyonlukta ‘garbage time’ oyunculuğundan öteye gidemeyen Devean George üçüncü yüzüğünü daha çok seviyordur şüphesiz. Çok kötü yüzdeyle çıktığı maçlar da olmadı değil, ama play-off boyunca 17 dakika gibi bir yer işgal etti rotasyonda. Daha ilk beş merkezli bir rotasyon var, Fisher-Kobe-Fox-Horry-Shaq beşlisi kalıyor sahada oyunun genelinde ve her biri de önemli katkılar veriyor. Oyuncuların sorumluluk sınırları daha kesin çizgilerle çizilmiş, Shaw ve George dışında katkı veren çıkmıyor pek kenardan. Bir maçta Lindsey Hunter’ın ciddi çabaladığını hatırlarım. O genelde tek maç çıkar sahneye zaten, 2005 finallerinde de öyle olmuştu. İlk turda Portland’ı yine süpürdük, Dale Davis ve Shawn Kemp’in olduğu bir garip pota altına karşı eskisi kadar da zor olmadı. O dönemde okulda bir Blazers taraftarı arkadaş vardı, ona selam olsun. Muhabbetimize “Kaç kaç bitti?” sorusuyla maydanoz olup, “3-0” cevabını alınca hiç duraksamadan “Kimler attı?” diye soran arkadaşa da ayrı bir selam. Ortaokul böyle muhabbetler için var, “Shaq (2), Kobe attı” deyip savuşturacaksın.


İkinci turda ilk maçta 12 sayısına 9 ribaund ekleyen bir Samaki Walker vardı sahada. Üçüncü maçın ikinci çeyreğinde Shaq’in kenarda olduğu bir bölümde San Antonio’yu içeriden adeta işleyen ve rakip plakayı almaya çalışırken 12 sayıyı bulan da yine Samaki. Ben bu adamı severdim, adı güzel ondandır heralde. Ama şu yukarıdaki sahneyi izleyen bir Laker, aynı adamı yıllar sonra Yaz Ligi’nde iş kovalarken görünce nasıl acımasın yüreği? Son maçta Fox’tan 17 sayının yanında 7 asist… Yola devam! Suckramento bu sefer bilenmiş. Bir yandan LGS stresi, öte yandan bu serinin stresi. 14 yaşında çocuk için fazla. Seri geçiliyor, sınavda 93 net… Ama seri nasıl geçiliyor? Böyle bir seri iki kişiyle kazanılmaz ve biz de iki kişiyle kazanmadık. İlk maçta Horry’nin 18 sayı, 8 ribaund, 4 top çalması var. Üçüncü maçta Hunter ve Shaw geçmişten birkaç kuple sunuyor, yetmiyor. Dördüncü maçta Horry’nin bir 15 sayısı var, bir de 3 sayısı var. Aman karıştırmayalım… Yedinci maçta Kobe ve Shaq şukela tamam, ama Horry 16 sayı-12 ribaund-5 asist, Fox 13 sayı-14 ribaund-7 asisti haybeye yapmıyor, dikkat! Finalin ilk iki maçını sınav sebebiyle izlememiştim, hala pişman değilim. ‘Bench’ desen ortalama 12 sayı atmış final serisi boyunca, ama sor bir takımın ihtiyacı var mı kenara bakmaya? Fox-Fisher-Horry dönüşümlü olarak bir adım ileri atıyor ve duoya destek çıkıyor. Bu takım şampiyon olmasın da kim şampiyon olsun? Aaron Williams mı, Brian Scalabrine mi, yoksa kızıl saçlı bir Kanadalı mı? Blame Canada!

Geçen gün Rick Fox başlığı açtım, herkes duygu doldu. Brian Shaw’u kenarda abidik gubidik gözlük seçimleriyle görmek bile bizim için bir eğlence, insanlar “Shawshank Redemption” izlerken onu hatırlıyor, o derece. A.C. Green’e o soyadını yakıştırabilen bir Laker, ben görmedim. Tyronn Lue bile sezon ortasında point guard eksikliği hissedilince akla ilk gelen isimlerden biri, yabancıya gitmesin istiyor herkes 12. koltuk. Derek Fisher’ın bu yıl yaptıklarını başka bir guard yapsa, Cookie alamasa da “Smush Parker Özel Ödülü” onun olurdu şüphesiz. Bu krediye nasıl sahip oluyor? Çünkü bize üç sene üst üste bu mutluluğu yaşatan adamlar sadece Shaquille O’Neal ve Kobe Bryant değil, aynı zamanda bu adamlar da… Yağmur çamur dinlemeden her hafta maçına gittiğimiz, uğruna Çiçek Pasajı’nda 1 Galatasaray taraftarı yanağı + 1 çatal = Karakolda 1 gece denklemini tecrübe ettiğimiz özbeöz takımımız bize 20 yılda üç şampiyonluk armağan edemezken, işte bu adamlar yaptı bunu üç sene üst üste. Travis Knight, John Salley, Sam Jacobson, John Celestand, Isaiah Rider, Mike Penberthy, Stanislav Medvedenko, Mark Madsen, Mitch Richmond, Joe Crispin, Greg Foster, Jelani McCoy. Ladies and gentlemen, please stand up and give them a big round of applause.

Cem Pekdoğru, 2009
http://www.lakerstr.com/content/view/275/2/

Kasım 26, 2008

Lost in Transition

He leaned back and gave himself to the hushed music at the pub. He was in Berlin for four days and it had been the third consecutive night he had spent in that ramshackle pub. He was studying psychology and came here to observe the behaviours of the society, and reactions to reunification. He had the address of a family friend, but he couldn’t find that area of the city. Besides, staying in a hostel seemed useful for his travel purpose. Or maybe he was just too lazy to search for an address. Actually, he didn’t know which one was the real reason because he was half-asleep after a typical sleepless night in his noisy hostel.

Then suddenly he felt a warmth in front of his face. He opened his eyes and saw the young girl upright over him, holding a Zippo. In contrast to the abstractness of his interrupted inner monologues, the shining of her beauty looked so real. She bent over him and asked ironically: “May I light your cigarette, sir?” By then, he was unaware of the cigarette hardly standing between his lips. “Sure,” he replied, “thanks.” That was an awkward reply, at least not wise enough to impress somebody. But she seemed to be fond of this puzzled look on his face. She took a seat on the stool next to him with an admirable smile on her face.

He motioned the bartender over, and the bald man came to refill the glass with beer. He said: “Make it two!” but the girl interrupted him, shouting: “I want gin & tonic.” The baldhead seemed high on drugs, but he did just what he was asked to do. He filled the glass with ice cubes, and poured a shot of gin into the glass. Then he added tonic water and some lime juice to it. In the end, he stirred it with great determination. It was paradoxical that the drugs he had taken made him look more self-disciplined. The girl stared him even then. He used to like girls drinking heavy and found it sexy. Actually he himself was regarded as one of the heaviest drinkers among his clique. But he was attached to ‘Weizenbier’ so much, and his favourite drink, whiskey, is too expensive for a traveller like him.

She asked him his name and why he was there. He told her his story and the reason why he was in Berlin. He used to act diffident talking about his studies, but she looked interested in that psychological mumbo jumbo. Or maybe she just liked him and pretended like she cared what he talked about. Apparently she wasn’t just a hot girl, she was also a smart one. She managed to give this impression, even not trying to speak big words. And after a full glass of gin & tonic. However he still couldn’t help his paranoid nature.

Then suddenly a young man entered the bar and he directly walked to the girl’s stool. He ignored all the people he passed including the man next to the girl’s stool. He was in an arrogant mood and began to shake her by the shoulders.

“Leave me alone,” she said.

The lout, who probably had Balkan origins kept on hurting her. He was supposed to do something to stop the Balkan, but he was still hesitant about interfering in her life. He didn’t even know her name yet.

But finally, he intended to sit up. That caught the Balkan’s attention.

“Who the hell is he?” said the Balkan.

“It’s none of your business,” she replied.

“Yeah, you’re right. But maybe Pedja could find it interesting.”

The Balkan stood closer then, and looked him in the eyes. There was no ignorance in this glance, but threat.

“Look girl, Pedja doesn’t like what you’ve done lately. We need to talk. You know I like you, girl. Don’t persevere in this break-up thing. The guy loves you desperately.”

“Saša, let’s make it clear: You don’t like me, and I don’t like you. But I really don’t have time to chat with you right now, pal. Just piss off!”

“OK then, tomorrow night I’ll be back here,” said the lout, and finally he went out of the bar with an irritating grin on his face.

He thought of talking to the girl for a while, but she was apparently not in good mood anymore. The entrance of the Balkan had obviously changed the atmosphere in the bar. The girl began to behave distant towards him. She finished her second gin & tonic and stood up quickly, and walked to the bar door.

“Do you wanna come walk with me, Simon?”

“Why not?”

After a period of silence he continued: “What is the thing between you and that man? He doesn’t seem a good type of man to me.”

“Oh, you mean Saša. What a douchebag! He is one of Pedja’s folks.”

“Boyfriend?” he interrupted.

“Well, we dated a long time, but broke up last April. Actually he’s some kinda good guy, but sometimes he behaves just like Saša. You know, that rude way of immigrants. Anyways, he tries to win me back, and sometimes uses his stupid friends.”

“Do you love him?”

“Aaah, you know, it was a sort of long relationship. I used to think that I love him, but now I don’t feel sure anymore.”

Simon nodded.

“Enough about Pedja, let’s talk about you for a while,” she said smiling, “I know your name, why you are here… well, that’s everything I know.”

“Actually it’s pretty everything about my life.”

She laughed. “What a strange guy!” she murmured, smiling. “Actually I was thinking I can know what’s going on in men’s minds. But you disproved it.” She laughed over and over again: “Gosh, what an unpredictable man!”

“So, where do you live?”

She burst into laughter again. But that was not a typical laugh of a drunk girl, though, just as admirable as the smile in her face when he saw her first at the bar.

“You’re so fast, honey. Even faster than Pedja!”

“Come on, I didn’t mean that!” Simon said. He was content to make her laugh, but he also didn’t want to be misunderstood. He admitted that he was fond of this girl. Well, she obviously attracted him at first sight. But he wasn’t that type of man. He was sick of immature boys in his high school who see girls as objects and value them based on their sex appeal. And he didn’t want to leave such an impression on her.

But those words he said affected the atmosphere badly. She didn’t look happy anymore. And her smile was lost in a look of brooding sorrow. She said with a sad voice: “Am I so unattractive that you don’t even give a thought to sleep together?”

“No, look honey. You know I… You know I didn’t mean that.”

“It was just overreacting. You hurt my feelings, Simon.”

That sorrow look on her face made her a completely different girl. Or made her a woman.

“I… I didn’t want to…”

He tried to convince her of his goodwill, but words failed to fall from his lips.

“You don’t need any explanations,” she said and a strong gesture followed that. She lifted her hand slightly, but in a stable way as well. Like she knew what she wanted. Apparently she wanted him to stay away from her. But that was not easy for him at that point. He just kept looking at her with great desire, with a totally different psychology. Her feminine body parts, which he hadn’t made much of until then, were absolutely the focus of his attention. She had the perfect body, the kind that deserved to be painted by Boticelli.

That was not the way of his high-school buddies, he felt something real and that was nothing about the hormones. In that small period of time, he managed to react reflectively and catch her hand in a gentle hold. She looked surprised, it’s obvious that she didn’t see that coming and didn’t know how to react to that unexpected move from Simon. Now he moved his other hand from her waist to her hips, feeling the delicious curve there. She couldn’t behave unresponsively for long, because she felt the same way about Simon. She drew his knuckles to her lips. And then they kissed. All those things between them weren’t like a ritual of a young couple having spent the night together. Maybe that was a random thing, but it was like the whole cosmos wanted to see them as a pair. He could hardly pull himself away from his lover’s lips for a second: “So, where do you live?”

Dissolving into laughter was not her reaction that time. She had an inviting look on her face, though. She didn’t attempt to give him the impression of a “good girl” from the beginning, so that one was understandable in the context. They ran the streets of Berlin and couldn’t help themselves from kissing and touching. It was all too new and exciting for Simon. They passed an old man who stared at them disapprovingly, but they didn’t care. She deflected to crossroads over and over again, but he didn’t bother about it. He just enjoyed the time and left the control to his lover completely.

The next morning, he woke up in a typical East German flat. He saw the beautiful body lying next to him and could still be proud of what he did last night. He thought back on the passionate love and searched for ways to reward his lover. She deserved to wake up to something special. He thought of a tasty breakfast at first, but the fridge was almost empty except two bottles of cheap beer. He gave up this idea and looked for another. Suddenly, he revived in his mind a florist image. He had seen it just before they came to her apartment block, as far as he remembered. It had been closed then, but it was not so unusual at the weekend. So he decided not to wake his lover up.

He went down the stairs. He was so impatient that he hardly noticed the greeting from an old man at the ground floor. The street looked totally different in the daylight. He was somewhat confused, but he was hundred percent sure that he had seen a florist around the neighborhood. He had not even been drunk, maybe a little in love. Then he even remembered the name of the florist: “Blumen-Insel”. He turned back and asked the old man where he can find a place to buy flowers.

“Oh, you young lovers!” he said, and described the way to the florist. “Don’t buy a red rose, try something different.”

Simon smiled and hit the road. Apparently it was not as close as he thought, but there was no major distance at all according to the old man. There were just some turns he had to take.

He turned left three times, and right once as he was told by the elder. But the streets didn’t look familiar to him. As he thought that he was lost, he decided to ask the address once more. He entered a small grocery in the neighborhood.

“Excuse me, do you know where the florist named “Blumen-Insel” is? How can I go there?”

“I pass there on my way home. I can accompany you if you want.”

That was a customer with extra-thick glasses, and Simon counted himself lucky to come upon that man: “That would be very kind of you, sir.”

It was not so far away from the grocery, they did all the way in ten minutes. The man with glasses wasn’t a talkative type, but Simon didn’t care about him. He was just worried about his lover he had left in the bed. He thanked to the man once more. “Yellow chrysanthemums would be an excellent choice for your girlfriend,” the man said. He thanked again, and “What a boring man,” he thought simultaneously. Blumen-Insel… It was in front of him with all its liveliness. It was like a sacred place for him, a place he could die for just a scene of it. The signboard was just like the image in his brain: Green font with shades of pink, all on a grey background.

He entered the store. The florist wasn’t more high-spirited than the man with glasses. Maybe those people couldn’t wake up that early on a Monday morning in real terms. “A bouquet of white and red tulips,” he said in a rush. She looked still uninterested, but decided to stand up finally. She started to pick out the flowers. Simon asked her to move a little bit more quickly. She just turned her head to him for one second, and kept working with the same dilatoriness and moroseness. She made a package for the arrangement. That meant the end of the torture for Simon. As he went out through the door, he felt just like a prisoner at the end of his punishment.

But the world outside was not so nice to him. He was surprised in daylight just as a prisoner got out of the prison after long years. He found himself in a completely different world and a great confusion. The apartment blocks around him were totally identical in size and shape. It seemed like they were derived from the same product line. There weren’t any differences when he lifted his head. There were some contrasts at the floor, but they were usually too small to notice or just pointless. He ran to the end of the road. Then he turned back and ran through the street to the other side. But it meant nothing at all. The street got more crowded as the people took their ways to their offices as usual. But he didn’t even know what he was supposed to ask them. The only thing in his mind was his lover and what she might think when she woke up. There were no sign of him, no notes left behind. As he thought those things, he began to run even faster looking for some salvation. But the apartment blocks are still identical to each other, the busy people were still unfamiliar, his lover was still far away from him, her beauty was still unquestionable. He thought, and thought, and thought. He ran, and ran, and ran.

Cem Pekdoğru, 2008
Edited by Frazer Whyte