Ocak 28, 2011

Landry Fields #6 - New York Knicks, Şutör Guard


Lige giriş yaparken Yılın Çaylağı ödülü için olağan şüpheliler sayıldığında Blake Griffin, John Wall, DeMarcus Cousins ve Evan Turner gibi isimler en büyük ilgiyi görenler oluyordu. Bu listeyi daha aşağıya sürükleyenler de vardı elbette, fakat Kasım ayında Doğu Konferansı’nın en iyi çaylağı seçilecek oyuncunun farkında olan pek fazla kimse yoktu. Landry Fields yeni Knicks takımının beşinde yer aldığı 19 maçı 10.8 sayı, 7.1 ribaund, 1.6 asist ile tamamladı. Evet, bir 39. sıra seçimi için korkunç rakamlardan bahsediyorum. (1)

Fields’ın ikinci turdan seçilmiş bir oyuncu olarak, New York gibi bir cadı kazanında ilk günden itibaren bu istatistikleri yakalamasının arkasında bir hile olduğunu söyleyebiliriz belki. Kolejde dört sene geçiren Fields 22 yaşında, yani sınıfının en “yaşlı” oyuncularından. Fakat olgunluğu yalnızca bir sayıdan ibaret değil. Zeka düzeylerinin kaçınılmaz bir getirisi olarak her zaman dalga konusu olan Stanford mezunlarından biri Fields. Hatta 2006 yazında beş yıldızlı liseliler Brook Lopez ve Robin Lopez’in gölgesinde okula kabul edilirken, hayatını basketboldan kazanabileceğinden pek emin olmadığından akademik kariyeri boyunca da oldukça başarılı olmuş. Geçen sezon boyunca saygın bir kolej basketbolu sitesi için karşılıklı oynadığı oyuncuları değerlendirdiği bir blog yazmış, aktif kariyeri sonrası hayatını koçluk üzerine kurma kararı almış bir İletişim mezunu bahse konu adam. Her yeni röportajını okurken, monitörden akan zeka pırıltılarına engel olmak mümkün değil.

İlk iki senesinde, savunmacılarından Lopez biraderlere giden yardımları cezalandırmak dışında bir görevi olmayan Fields son iki senesinde daha büyük roller almaya başladı. 2008 yazında eski bir Duke efsanesi olan Johnny Dawkins’in göreve gelmesi, Fields için büyük bir kırılma noktası oldu. Önce Lawrence Hill’in yanında iyi bir tamamlayıcı haline gelen Fields, senior senesinde ise işlerin kontrolünü tamamen ele aldı. Daha ziyade bir şutör guard olarak götürdüğü sezonu 22 sayı ve 8.8 ribaundla tamamlayarak, zayıflayan Pac-10 konferansının her iki kategoride de en iyisi olmayı başardı. Yani ribaund konusundaki istisnai meziyetleri doğu yakasındakiler için yeni bir tecrübe olsa da, California ahalisi için bu sürpriz değil.

Fields’a Knicks’teki başarısının sırrı sorulduğunda, birlikte çalıştığı isimler için şükran duyuyor ve onun gibi gençlere ne olursa olsun akademik kariyerlerini boşlamamalarını öğütlüyor. (2) Her zaman doğru yerde olmayı bilen ve Mike D’Antoni’nin muhtemelen sahada yanlış bir tercih görmeyi beklediği son isim haline gelen Fields için bu akademik kariyer belki de dediği kadar önemlidir. Kasım ayındaki %55.8 şut yüzdesiyle yine tüm NBA guardları arasında ikinci sıraya oturmasında, kusursuz bir bilekten ziyade doğru çalışan bir beynin önemi daha büyük anlaşılan. (3)

(1) Bu 7.1 ribaund aynı zamanda Kasım ayında Tüm NBA’de bir guardın ulaşabildiği en yüksek ortalamaydı.
(2) Dawkins başta olmak üzere tüm koçlarına sık sık saygı duruşunda bulunan Fields, draft öncesi dönemde birlikte çalıştığı eski Arizona efsanesi ve Tuborg Pilsener oyuncusu Miles Simon ile bugünlerde Bornova Belediyesi’nde oynayan Michael Roll’a da değinmeyi ihmal etmiyor.
(3) İlk sırada bulunan Tony Parker, Fields’ın aksine oyununu penetre üzerine temellendiren bir oyuncu ve bu şut yüzdesine ulaşması nispeten daha normal olarak algılanabilir.

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

30 TAKIM 30 HEDİYE



Türkiye’de bile caddeler 40 gün öncesinden havalı ışıklandırmalarla süslenmeye başlıyorsa, bizden beklenen fazla sorgulamadan Christmas ruhuna ayak uydurmamız herhalde. Bunu yapalım ve NBA’deki genel menajerlerin yeni yılın ilk sabahında yastıklarının ucunda nasıl bir hediyeyle uyanmayı hayal edeceklerine dair kafa yoralım. İçlerinde hala büyümemiş çocuklar barındıran -en azından- birkaç yöneticinin varlığından haberdarız, o yüzden böyle hayaller kurduklarını düşünmemiz çok da naif olmasa gerek...


Atlantik

Boston Celtics
Büyük üçlünün geçen seneye oranla bacaklarına birer yılın daha yorgunluğunun bineceği bir sezonda, Kendrick Perkins’in uzun süreli sakatlığı yeni soru işaretlerine yol açarken hiç kimsenin böyle enerjik bir başlangıcı beklemediği kesin. Celtics yeni yıl kapıdayken, ligin açık ara en oturmuş takımı görüntüsünü verdi ve her şey iyi gidiyor. Güney sahilinde çok uç şeyler yaşanmazsa, Rajon Rondo’nun bu hızıyla onları finalden edebilecek tek şey sakatlık faktörü olabilirmiş gibi. Bu bağlamda en düşünceli hareket Danny Ainge’in evine yeni bir leprikon heykelciği göndermek. İrlanda kültüründe bu ayakkabıcı cinleri yakaladığınız takdirde, onları serbest bırakmanız için size üç dileğinizi gerçekleştirme sözü verirler. “Sağlıklı bir Pierce, sağlıklı bir Garnett, sağlıklı bir Allen mümkünse...”

New Jersey Nets
Mikhail Prokhorov’un takımı satın almasının ardından, Jason Kidd sonrası dönemde bürünülen kaybeden takım kimliğinden sıyrılmak için bu takımın bir süperyıldızdan da önce yeni bir eve ihtiyacı olduğu ortada. Şimdilik seyirci çekebilecek yıldızları değil ama seyirci çekebilecek yıldızların sevgililerini takıma katma konusunda yol kat eden Nets (bkz. Kris Humphries-Kim Kardashian, Sasha Vujacic-Maria Sharapova ve hatta Jay Z-Beyonce Knowles ilişkileri) Brooklyn’e taşınma işlemini de gerçekleştirirse birçok yıldız için daha cazip bir takım haline gelecektir. Hem spor dünyasında son dönemde patlak veren John Terry ve Tony Parker skandallarını da hesaba katarsak, yukarıda saydığımız isimler gerçekten heyecan verici olabilir. Burada biraz daha cömert davranıp, tüm takıma birer Brooklyn bileti hediye ediyorum. Yalnızca gidiş.

New York Knicks
Şu dönemde NBA’in asparagası en çok seven medyasında manşetleri Carmelo Anthony süslüyor, fakat sezon ilerledikçe işlerin rayına oturduğu takım için ideal eklemenin Melo olacağı hayli şüpheli. Donnie Walsh çıkan çatlak sesler arasında bir Mike D’Antoni takımı için doğru parçaları bir araya getirmeyi başardı. Yazın bunları söylerken, David Lee’yi yok pahasına bırakmayıp Turiaf-Randolph-Azubuike üçlüsünü takıma dahil etmesini de çok iyi bir hamle olarak değerlendirmiştim. O grupta beklediğim mental kararlılığı gösteremeyen Anthony Randolph’ün yarattığı hayal kırıklığına rağmen, 39. sıradan seçilen akil adam Landry Fields yıllarca anlatılacak yeni bir draft başarısı anlamına gelebilir. Hal böyleyken yazın NY medyası tarafından doğranan Walsh’a iki kişilik bir Mauritius tatili hediye ediyorum, yengeyle biraz stres atarlar.

Philadelphia 76ers
Sezon öncesi tahminlerimde son sıradan play-off adayı gösterdiğim takımda, Elton Brand’in yeni koçla birlikte gösterdiği canlılık emarelerine rağmen henüz o denli bir silkinme yaşanabilmiş değil. Ed Stefanski şu sıralar her gece yatmadan önce Tanrı’dan, Noel Baba’dan ya da Cübbeli Ahmet Hoca’dan takımın sözde franchise oyuncusu Andre Iguodala için bir talip diliyordur muhtemelen. Bir an önce kavuşurlar da Philly’de tribünler yeniden dolar, güneş yeniden açar umarım. Üzerinde bunların yazacağı bir tebrik kartından fazlası çıkmayacak bu sene de Sixers’a benden...

Toronto Raptors
Doğum günlerinde ya da bunun gibi özel günlerde kitap hediye edenler, hep en sıkıcı arkadaşlar olmuştur. (Yahu bir de elinde “Olasılıksız” ile çıkagelenler oluyor. “Abi çok güzel bir kitap, bana da bir arkadaşım önermişti” falan...) NBA’de pastadan büyükçe bir dilim alması hiçbir zaman mümkün gözükmeyen bir takımı yönetiyor Bryan Colangelo, çok kolay bir iş değil. Son yıllardaki tartışmaya açık hamlelerine rağmen, babasına hürmeten onu rahat bırakıp kenar yönetime geçelim. 2010 yılına girerken Toronto’da takımın savunma yoksunu görüntüsünün Jose Calderon, Andrea Bargnani, Hidayet Türkoğlu ve hatta Chris Bosh gibi oyunculardan kaynaklandığını söyleyenler göze çarpıyordu. Bugün Hidayet ve Bosh artık Kanada’dan çok uzakta, Calderon sezona yedekte başladı ve artık takımın birincil planlarına dahil değil. Bargs ise bu noktaya gelmesi fazla uzun zaman alsa da en azından ribaund çekmeyi öğrendi. Ama takım hala maç başına 2346 sayı yemeye devam ediyorsa, Toronto’nun çocuğu Jay Triano da bazı eleştirilerin adresi olmalı. Çok yoğun bir düşüncenin sonucu değildi ama kendisine hediyem Turan Oflazoğlu’nun oyunu “Sokrates Savunuyor” olacak. “Hocam Sokrates hala savunuyor, senin takımının bu hali ne” yazacak iliştirdiğim kartın üzerinde. Zahmet edip okursa yararlı sözler var içeride: “Halkını karanlıktan çıkarmaya çalışmayanı, daha koyu karanlıklar boğar sonunda.”

Merkez

Chicago Bulls
Derrick Rose sezona yazın emin olamadığımız o gelişimi gösterdiğini bağırırcasına başladı. Orta mesafe şutu artık daha güvenilir, dışarıdan da neredeyse iyi bir şutöre dönüşmüş durumda. Bunun yanında “Maç sonunda kimin eline bakmayı tercih ederdiniz” sorusu için popüler bir cevap olacakmış gibi gözüküyor Rose. Gülün dikeni kontenjanından hala savunmada limitlerini zorlamasını sağlayacak bir efor göstermediğini ekleyebiliriz, fakat her şey güzel. Joakim Noah -sağlıklı olduğunda- ligin en iyi uzun savunmacılarından biri olduğunu ispat ederken, Carlos Boozer bile -henüz kontratının ilk senesinde olmasına rağmen- bir sakatlıktan beklenenden erken dönerek kişisel tarihinde bir ilke imza attı. Luol Deng güzel, Boğaz güzel, rakı güzel, ben var yine gelmek. Geldiğimde görmek istediğim tek şey 2 numara pozisyonundaki gelişme olurdu. Ronnie Brewer neredeyse tüm sayılarını smaç ya da turnikeler üzerinden bulan bir adama dönüştü, Kyle Korver ise bir Tom Thibodeau takımı için kabus seviyesinde bir ayak çabukluğuna sahip. Anahtar teslim çalışmıyoruz, onların da dilek listelerinin en tepesine “Keith Bogans’tan daha yakışıklı bir 2 numara” yazıp iyi şeyler umalım.

Cleveland Cavaliers
Harvard Üniversitesi’nin konuya ilişkin araştırmalarına çok hakim değilim, fakat ayrılık sonrası sendromu için en güzel yöntem çikolata sanırım. Endorfin salgılanmasını hızlandırdığı falan söylenir. Aslında Cleveland ahalisi şu sıralar LeBron James’i ‘tüm kötülüklerin vücut bulmuş hali’ olarak lanse etmekte ve onu dalgaya almaktan hala zevk alıyor gibi gözüküyorlar. Tecrübeyle desteklenen klinik görüşümü merak ederseniz, şu anda Ohio için de normal kronoloji seyrediyor. Askerlik günlerinin bitmesini iple çektiğimiz Sedat Koç’un benzetmesiydi yanılmıyorsam: Kız arkadaşınızın sizi terk ettiğini ulusal kanala çıkıp canlı yayında açıkladığını hayal edin. İlk reaksiyonunuz çok büyük bir hayal kırıklığı olsa da, dışavurduğunuz şey katıksız bir öfkeden ibarettir. Cavaliers taraftarı da şu anda o öfkeden besleniyor, fakat en büyük skor ümidi Mo Williams olan bu takımı izledikleri her gün öfke yerini o asli duyguya -yani hayal kırıklığına- bırakacaktır kademe kademe. Sonra sarhoşken aranılacak ilk numara da The Chosen One olacaktır. Bu süreci yumuşatmak için çikolata güzel bir yardımcı, size benden kocaman bir çikolata şelalesi.

Detroit Pistons
Bunu geçebiliyor muyuz? Hayır, cidden. Noel Baba olsa, eminim o da aynı şeyi yapar ve Joe Dumars’ın kulağına şöyle fısıldardı: “Çok kötü bir çocuk oldun Joe, sana bu yıl hediye yok.” 2004 yılındaki o efsanevi beşin üç önemli parçası hala bu takımın kadrosunda. Bunların yanına geçen sene transferleri ‘imza şov’ olarak sunulan Gordon-Villanueva ikilisini, uğruna Chauncey Billups’ın feda edildiği -Detroit basketbolunun gelecekteki yüzü- Rodney Stuckey’yi de ekleyin. Zamanında bu ligin çehresini değiştirmesi umulan Tracy McGrady de var elbette. Karşınıza 24 galibiyet alması şüpheli, takım kimyası açısından ligin gördüğü en sorunlu ikinci takım olabilecek bir paket çıkıyor. (Portland Jail Blazers tecrübesi hala unutulacak gibi değil.) Dean Smith tedrisatından çıkma son NBA koçu John Kuester’ın bir fark yaratmasını beklemek de fazlasıyla iyimser. Hala hediye istiyor musun?

Indiana Pacers
Birinci isim olduğu bir takımı en yukarıya çıkarabileceğinden emin olmadığım Danny Granger, potansiyelini gerçekleştiremeyecek uzunlardan biri olacağını öngördüğüm Roy Hibbert ve bu takım için fazla eski kafalı bulduğum Jim O’Brien ile başladıkları sezonda, tüm bu endişelerimi haksız çıkarabilecek bazı performanslar gösterdiler. Bu yolun sonunun gül bahçeleri olacağını iddia etmek için henüz çok erken, fakat Indianapolis seyircisinin ümitlenmek için artık daha çok sebebi var. Granger’dan beri -Hibbert’ı da bu gelişimi sonrası bir istisna kabul etmeliyim- hep kötü draft seçimleriyle dikkatimi çekmiş Indiana’da bu sene de o alanda gidişat kötü. Paul George sınıfının Damion James ile birlikte en dağınık adamı. “Born Ready” lakabıyla çocuk yaşta ünlenen Brooklyn efsanesi Lance Stephenson’ı kız arkadaşını merdivenlerden itip hastanelik ettikten sonra takip etmeyi kestim. Diğer seçim de Magnum Rolle zaten. Oyuncuyu izleyenlerin çok önceden uyardığı ölçüde bir hayal kırıklığı olma yolunda emin adımlarla ilerleyen bir Tyler Hansbrough da var. Türkiye’deki Pacers taraftarları içinde bile kolej basketbolunun ciğerini bilen arkadaşlar var, Larry Bird’e bu gençlerin özgeçmişini bırakıyorum.

Milwaukee Bucks
John Hammond’dan çok fazla bahsetmeyeceğim. Yazın yaptığı alışveriş sonrasında değerli parçalar alsa da bu hamlelerin, harcadığı paranın karşılığını vermeyeceği birçok yerde dillendirildi, ben de buna inanıyordum. Zaman da bu insanları haksız çıkarmışa benzemiyor. Geçen sene üst düzeydeki takım kimyasından artık pek bahsedemiyoruz. Corey Maggette, John Salmons, Carlos Delfino, Drew Gooden ve Brandon Jennings gibi sürekli kendi skorunun hesabını tutan oyuncularla takım bütünlüğünü korumanın ve bir yerlere gitmenin hiç kolay olmadığının defaatle deneyimlendiği bir ligde imkansızı deniyorlar. Sihrimi konuşturup Ersan İlyasova’ya uzaklarda yeni bir başlangıç şansı verebilecek bir takas ayarlardım hemen. Takımda özel hayranı olduğum bir diğer ismi, maskot Bongo’yu da pas geçmezdim.

Güneydoğu

Atlanta Hawks
Yeni yılda ne istiyor olabilirler? Orta düzeyde bir takımdan orta düzey beklentiler duyan, fakat bunu yaparken bazı oyunculara gereğinden fazla maaş bağlayarak takımı eksik olduğu alanlarda geliştirme fırsatını tepen bir yönetimden bahsediyoruz. Böyle bir takıma en uygun hediyeler yeni bir kazak, parfüm, çerçeve ya da ne bileyim Noel ruhuna uygun kırmızı bir iç çamaşırı falan olabilir. Umarım saat gece yarısını vurduğunda hayallerindeki orta düzey kızla öpüşüyor olurlar. Bakın, kırmızı çizginin çok ötesinde konuşuyorum.

Charlotte Bobcats
Kariyeri boyunca tartışılan yöntemlerine rağmen kısıtlı kadrolardan üst seviyede verim almayı beceren, kimilerine göre efsane statüsüne çoktan ulaşmış bir koç Larry Brown. Fakat Brown’ın devraldığı takımların gelişimini mercek altına alırsanız, bu beklentiler üstü derecelerin yalnızca yalancı başarılar olarak kaldığı örneklerin sayısı da az değildir. İşte bu örneklerde Brown şehri terk ettiğinde arkasında bıraktığı görüntü tamamen bir enkazdır. Bunu tetikleyen başlıca etkenler, bütçe kullanımı konusunda verdiği yanlış tavsiyeler ve yatırım yapmayı seçtiği oyuncuların tepetaklak giden kariyerleridir. Buradaki macerasının sonunun da bu olacağına dair endişelerim var, North Carolina ahalisi güzel günleri getirecek kişiyi kenarda ararken gözlerini biraz kaydırıp gerçek efsaneyi görmeliler. Oyunculuk sonrası kariyeri bugüne dek bir başarısızlık abidesinden ibaret olsa da, Michael Jordan evi olarak gördüğü şehrin takımıyla birlikte kazanmak için her şeyi yapacaktır. Bu üst düzey rekabetçi ruhu tanımak isteyenlere yol gösterecek kitap, aynı zamanda yılbaşı hediyem de: “For the Love of the Game”.

Miami Heat
Yeni toplanan ve çevresinde gereğinden büyük bir beklenti bulutu yaratılmış bir ekip için en zor dönemde, ters fikstürün de etkisiyle alınan birkaç mağlubiyet sonrasında sabırsız bir kesim Erik Spoelstra’ya gün biçmeye başlamıştı bile. Pat Riley’nin sezon sonuna kadar benche ineceğinden şüphe etmeyenlerin aksine, ben Filipin orijinli koçun yakın bir gelecekte görevden ayrılmayacağını düşünüyorum. Belki şu anda bocalıyor olabilir ve takım üzerinde beklediğim ölçüde deneysel hareket etmediğini de hayal kırıklığıyla gözlemliyorum. Fakat hem Riley’nin emeklilik yaşantısını bırakıp, hiçbir şekilde tatmin edemeyeceği beklentilerin altına girmeye yeltenmesi bu kadar zeki bir adam için fazla aptalca olur. Hem de takımdaki alfa karakter Dwyane Wade’in desteğini kaybetmiş gözükse de Spoelstra, CAA başta olmak üzere birçok güç merkezi için bir proje. Bence takımın bundan, bir oyun kurucudan ya da bir uzundan çok ihtiyaç duyduğu şey James-Wade ikilisinin bu zor birlikteliklerinin başarısı için kafa yorması. Belki Udonis Haslem ve Mike Miller’ın iyi dönmesi de önem sırasında bunu takip eder. Uygun gördüğüm hediye -sportif ya da değil- herhangi bir takımın parçası olan herkesin izlemesi gereken kült bir film: “Remember the Titans”. Öyle patlamış mısır eşliğinde izlenebilecek bir film değil, İç Savaş’ın hatıralarının canlı olduğu ormandaki sahneyi kaldırabilirlerse birçok şeyi başarabileceklerine delalettir.

Orlando Magic
Yazıyı Otis Smith büyük çaplı Noel alışverişine çıkmadan önce kafamda tasarlarken, şöyle bir hediyede karar kılmıştım: “Bugünlerde Noel ruhunu bozan tek şey Rashard Lewis’in dönüştüğü şey. Takımın en çok ücret alan oyuncusu olduğu gerçeğini (bu sene için 19.6 milyon dolar) bir kenara koyalım, şu anda sahada kalmayı Brandon Bass kadar bile hak etmiyor. Hatta Derrick Coleman’ı yüz nakliyle Shard’a benzetip, onu oynatsalar bundan kötü olamaz. Elbette bunu “Face/Off” seviyesinde bir tıbbi bilgiyle başarabilmek kolay değil, orada da imdada ben yetişiyorum.” Buna gerek kalmadı ve yapılan takasla Lewis başkentin yolunu tuttu. Birçokları takıma geri kazandırılan Hidayet Türkoğlu ve Jason Richardson’ın önemli artılar katacağında fikir birliğine varmış durumda, fakat diğer takas için yaygın kanaat Smith’in aceleci davrandığı yönünde. Zira Magic temelde NBA’in en kötü ikinci kontratından kurtulurken, karşılığında ligin en kötü kontratıyla birlikte Gilbert Arenas’ı aldı. Kimse Arenas’tan sakatlıklar öncesi günlerine dönmesini beklemiyor, fakat bu kumarın tutması için herkes onun rolüyle barışık bir veterana dönüşmesini dilemeli.

Washington Wizards
Gilbert Arenas’a sakatlık süreci henüz devam ederken verilen o akıllara zarar kontratı, nispeten daha kabul edilebilir bir başkasıyla değiştirdiler. Yani kulübün bacasından içeri giren bizden önce Otis Smith oldu ve takıma hediyesini verdi. Öte yandan takımın kurtuluşu olması beklenen yağız delikanlı, lige hızlı girişinin ardından sık sık maç kaçırmasıyla S.O.S. veriyor. Sezonun ilk ayı geride kaldığında sol bilek, sol ayak ve sağ diz sakatlıklarının her birinden maç kaçırarak oyununun en çok yönlü boyutunu gösteren John Wall için alternatif tıp yöntemlerine başvurmaları gerekiyor. Şöyle nefesi kuvvetli bir hoca önerebiliriz.



Kuzeybatı

Denver Nuggets
Carmelo Anthony’nin takasını isterken şımarık bir çocuğa dönüştüğü, Kenyon Martin’in yeni sözleşme alamamasına etik dışı bir tepki verip sakatlık sürecini kasten geciktirdiği bir ortamda Chauncey Billups gibi ‘winner’ bir karakter bile şalter indirdi. George Karl’ın sağlık durumu iyiye gidiyor ama aksine takımdan yayılan hastalıklı havayı hissetmemek mümkün değil. Bu durumda Ty Lawson ve Arron Afflalo gibi oyuncuların seviye atlaması ya da çaylak Gary Forbes’un geçen sene Joey Graham’den alınan katkının bir benzerini sağlaması iyi niyetli çabalar olarak kalıyor. “Remember the Titans” filminin bir kopyasını da onlara ulaştırmayı düşündüm önce, ama bunun da yeterli olmayacağı çok açık değil mi? Ben de olayın mesaj verme misyonundan çıkıp, güzel insan Chris Andersen’ın köpeğine Knox ismini verecek kadar sevdiği “Natural Born Killers” filminin Director’s Cut versiyonunu hediye edeyim. Ne kadar izlerseniz izleyin, yeteri kadar izlemiş sayılamayacağınız bir film nihayetinde.

Minnesota Timberwolves
Darko’ya özgürlük! David Kahn’ın pas yeteneğine yaptığı tarzda bir güzellemeye girişmeyeceğiz ama bir Lakers maçında Pau Gasol’ü oyunun her alanında sürklase ettikten sonra başlattığı yürüyüşü takdir etmek lazım. Biraz Sırp lobisiyle, bolca da Joe Dumars sosuyla tarihin en güçlü sınıflarının birinde ikinci sıradan seçilmesi onun suçu değildi. Hiçbir zaman çok iddialı olmamıştı, kimseye çok yetenekli olduğunu söylemiyordu. Hatta doğru dürüst İngilizce bile konuşamıyordu. NBA’in süslü dünyası için mutlak bir yabancının infazını izlediğimiz onca yılın ardından, sezona paslı bir giriş yapmış olmasına rağmen 10 sayı, 6 ribaund, 3 blok istatistiklerine uzanmış durumda. Ve sahiden de Kevin Love’ın yanında Al Jefferson’dan çok daha iyi duruyor. Hediyem bu, Darko’ya özgürlük!

Oklahoma City Thunder
Yılbaşı çekilişi için tam bilet veriyorum onlara. 2007 sınıfıyla ilgili yazımda da ölü sezonda kendilerini bekleyecek ikileme değindim. Jeff Green’le devam etmeleri, daha acil bir eksik gibi duran uzun hücum tehdidi açığını doldurmalarını imkansız kılacak gibi gözüküyor. Jerry Buss’ın her yıl gözünü kırpmadan 20-25 milyon dolar lüks vergisi ödediği bir ortamda, limitleri çok yukarıda olan kadrosunu korumakta zorlanan bir küçük pazar takımı görmek hoş değil. Belki büyük ikramiye bir başlangıç olur.

Portland Trail Blazers
Hepinizin dayanamayıp en azından bir kere yapmış olduğu espriyi yapacağım ben de. Tamamen benim finanse edeceğim bir İstanbul gezisinde tüm heyet önce Aya Sofya ve çevresini gezecek, sonra birer porsiyon köfte üzerine Tarihi Cağaloğlu Hamamı’na geçip tüm kötü enerjilerini göbek taşının üstünde bırakacaklar. Sağlık ekibiyle ilgili tüm iddialara rağmen, takımdaki sakatlık geçmişi dikkatle incelendiğinde bu iddiaların gerçeği yansıttığını söylemek haksızlık olur. (Örneğin Greg Oden’ın birbirini tetiklemesi mümkün gözükmeyen sakatlıkları üst üste geçirmesi.) Yani o alanda yapılacak bir iyileştirmeden ziyade, işaret ettiğim adres çok daha makul. Herkese de yüksek bütçeli Hollywood filmi, leprikon heykelciği falan hediye edilmez. Biraz toprağımızın adamı olalım...

Utah Jazz
Bu takımda da her şey çok güzel gidiyor. Deron Williams’ın zaman zaman MVP gibi oynadığı bir dönemi üst üste kazanarak geçirdiler. Bunu yaparken eşi benzeri görülmemiş bir geri dönüş serisi de yakaladılar. (Belki Euro 2008’deki Türkiye milli takımı rakip olabilir.) Maçları avans vererek kazanıyorlar, Jerry Sloan’un yıllardır değişmeyen sistemini benimsemiş ve kusursuz biçimde işleten bir oyuncu grubu mevcut, sakatlıklar konusunda da ilk kez bu sene şanslı bile sayılabilirler. Hazır progressive rock efsanesi Pain of Salvation ülkemizi ziyaret ediyorken, onlara da konser davetiyesi verelim. Kulise falan da girebilsinler hatta. Daniel Gildenlöw ile Andrei Kirilenko’yu aynı karede görmek paha biçilemez.

Pasifik

Golden State Warriors
Don Nelson’ın koçluk kariyerini noktalaması ve Chris Cohan’ın takımı yeni bir ortaklığa satmasıyla bir nefes alan Golden State sirki, Stephen Curry ve David Lee gibi yeni yüzlerle yükselmeyi ümit ediyor. Bunun daha yukarılar için yeterli bir yapılanma olup olmadığını zaman gösterecek. Nellie’nin teknik ekibinde -kulağa çok işlevsiz gelen- ‘defansif koordinatör’ göreviyle tanımlanmış yeni koç Keith Smart’ın görünürde savunma niyeti dışında takıma katabildiği pek bir şey yok. Şu anda mutlu kaybedenleri oynamaktalar, fakat ‘mutlu kaybeden’ olmak ile ‘profesyonel kaybeden’ olmak arasındaki çizgi göründüğünden daha incedir. Bunun bilincinde olan koç da ilk beş oyuncularının sırtına ekstra yük bindirmekten çekinmiyor. Bu hıza ayak uydurma süreci ise Monta Ellis dışında herkesi çok zorluyor, görünen o ki. Belki Ellis’in meşhur mopedinden tüm takıma birer tane hediye etmeliyiz.

Los Angeles Clippers
Profesyonel kaybeden demişken... Kurulduğu günden beri bu sıfata en çok yakıştırılan takım oldu Clippers. Her gün kaybetmenin yeni bir yolunu bulabilen Los Angeles’ın ‘öteki’ takımında bu döngüyü kırabilecek bu denli güçlü bir figüre rastlamıyorduk ne zamandır. Blake Griffin’den bahsediyoruz elbette. Müthiş atletizmi, oyun zekası, olgun pota altı hareketleri bir yana Griffin kaybetmeyi hiçbir zaman kabullenmeyen bir karakter. Lakers’a karşı yanında Eric Bledsoe, Brian Cook, DeAndre Jordan gibileriyle sahada olsa bile, geri adım atmayı bilmiyor bu vahşi melez. O her gün bir çaylak olarak aynı iş disipliniyle sahaya çıkarken, kadroda Baron Davis gibi basketbolu part-time iş haline getirmiş birinin bulunması ise büyük enfeksiyonlara yol açmaya gebe. Bu şartlar altında kenarda Vinny Del Negro’yu görmek de pek yardımcı olmuyor. Onlara göndereceğim kartın üzerinde de daha gelişkin birer saha içi ve saha dışı beyni dilekleri yer alacak.

Los Angeles Lakers
Bu sene daha doğru tercihler ve yükseltgenmiş bir şut yeteneğiyle geri dönen Shannon Brown ile yeni eklemeler Steve Blake ve Matt Barnes’ın istikrarlı katkıları birleşince “Killa B’s” (Katil Arılar) tandemini oluşturan Lakers, başarılı ikinci tur seçimlerinin yanında şık bir finansal hamleyle Sasha Vujacic’in kontratından kurtulmayı da bildi. Tüm bu olumlu gelişmeler, saha üzerinde olağanüstü bir başarıyla taçlanmasa da bahar dönemi için herkes umutlu. Tek sıkıntı geçen sezonki şampiyonluğun kilit isimlerinden Ron Artest’in yeni sezonu über-verimsiz bir oyunla açması. Genellikle transfer olduğu takımlarda iyi başlangıç sezonlarını, hayal kırıklığı bir sezonla takip eden Artest’in bu alışkanlığı devam ettirmesi Lakers’ı yüzük yarışında birkaç adım geri itecektir. Onun psikolojisini kendisinden daha iyi bilecek herhangi birisinin çıkacağını sanmıyorum. O yüzden önce Artest’e onu neyin iyileştirebileceğini sorar, sonra en yakın alışveriş merkezine doğru yola koyulurum.

Phoenix Suns
Onlar için de bizden önce davranan isim yine Otis Smith oldu. Lon Babby basketbol operasyonlarının başına geçtikten sonra, ilk iş olarak oyuncu temsilciliği yıllarındaki sadık müşterilerinden Hidayet Türkoğlu’na yeni bir yuva imkanı verirken hiç şüphesiz 4 numarada oynatılıp verim alınamayan ya da ancak ikinci beşle birlikte sahadayken topu eline alabilen birini tahayyül etmiyordu. Şimdi kontratı ondan iki sene daha kısa olan Vince Carter’dan gerçek bir beklenti içerisinde değiller ve Marcin Gortat o bekledikleri oyuncu olabilirse, finansal rahatlamanın dışında oyunlarında da bir katma değer sağlayabilirler. Ben Jude Law ve Nicky Wire ile birlikte dünyadaki en ünlü Tottenham taraftarlarından biri olan Steve Nash’e bir Gareth Bale forması vererek bu takımı geçmeyi planlıyordum. Zaten Phoenix’in bu sıcağında bana kimse Noel ruhundan bahsetmesin, Smith de harekete geçmişken boşuna yorulmayalım.

Sacramento Kings
Geçen sene iyi bir şeylerin başlangıcını yaptığını düşündüğüm Sacramento’da, yine bu paralelde güvenimi kazanan Paul Westphal kontrolü yitirmişe benziyor. İkinci seneye giriş yapılırken hala takımın 3 numarasını belirleyememiş olmak gibi ilginç sorunlar mevcut. Bir gün ilk beşte çıkan oyuncunun, bir sonraki maçta parkeye çıkmaması da şaşkınlık yaratmıyor. Bu konularda ağır yol almalarının ötesinde, Tyreke Evans’ın henüz geçen sezonki ritmini bulamamış olması da işleri zora sokuyor. Fena olmayan rakamlarına rağmen, lige girişinden önceki IQ temelli endişelerin yersiz olmadığını göstermekten geri durmayan DeMarcus Cousins’ı da ekleyince tünelin ucunu görmek kolay değil. Bir kez daha “Yeniden Başlat” tuşuna basmayı kaldırabilirler mi, emin değilim. Problem çocuğa akıl fikir ihsan eylemek güzel bir başlangıç olabilir. Haddimizi aşıp Tanrı moduna geçtik ama biraz...

Güneybatı

Dallas Mavericks
Yıllardır “şampiyon olamayacak en iyi kadro” unvanını kimselere bırakmadan girilen sezonlardan donra, bu sene Dallas cephesinde ilk kez büyük bir farklılık var. Ligde en efektif savunma yapan takımlardan biri haline geldiler, yani Rick Carlisle kendi kimliğini takıma oturtmayı becerdi. Bu gelişimde her şeyin tetikleyicisi olan adamsa, yıllardır istikrarlı bir savunma katkısı alamadıkları 5 numara rotasyonuna ilaç olan Tyson Chandler. Doğrusu geçen sezonki Charlotte performansı sonrası, umutsuzca yapılan bir hamle gibi gözüküyordu. En iyi dönemini yaş ya da sakatlık gibi faktörlerle geride bırakmış oyunculara yeni şanslar vermeyi en çok seven takım sahiplerinden biri olan Mark Cuban, belki de Jason Kidd’den sonra ilk kez turnayı gözünden vurdu. Kart veriyorum, Noel Baba ve geyikleri falan var üzerinde: “Yeni yıl sağlık, mutluluk, sağlıklı ve mutlu bir Rodrigue Beaubois getirsin.”

Houston Rockets
Yeni yılı beklemeden hediyelerini New Jersey yoluyla aldılar aslında. Yaz Ligi’nde gelişimini açık etmiş olmasına rağmen, Avery Johnson’ın Hikmet Karamanvari uygulamalarından nasibini alarak önce rotasyondan düşen ve sonra da ‘akıllansın diye’ D-League’e (Gelişim Ligi? Tezat?) gönderilen Terrence Williams soluğu en son olarak Houston’da aldı. Rick Adelman da çok kolay bir koç değildir belki, fakat kanatlardaki kalabalık rotasyona rağmen T-Will’in bu takımda oyununu yeniden tanımlayabileceğine inanıyorum. Hıristiyanlıkta yedi ölümcül günahtan biri açgözlülük (avaritia), bu yüzden yeni bir hediye beklemesinler. Hayır, Yao Ming konusunda ne yazık ki yapabileceğimiz bir şey yok.

Memphis Grizzlies
Conley-Mayo-Gay-Randolph-Gasol. Mike Conley’ye verilen kontratı tartışmakta serbestsiniz, fakat bu beşin lig için standart üstü bir beş olduğunu söylememiz pek iddialı olmaz. Fakat bu beşlinin dışında kalanlara gözümüzü çeviriyoruz da... En tecrübelisinin 1 yıldır ligde olduğu Arthur-Henry-Young-Vasquez-Thabeet beşlisi ve kaybeden takımlarda randıman vermesine imkan tanımayan bir karakterdeki (biraz James Posey’yi andırıyor bu açıdan) Tony Allen ile tüm rotasyon tamamlanıyor. Bunu fark eden Lionel Hollins son dönemde O.J. Mayo’yu ilk beşe çekmek gibi bir ayarlamaya gitse de bunun yeterli olmayacağı çok açık. Kendilerine Euroleague’de hiçbiri pozisyonlarının en iyi üç oyuncusundan biri olmayan Morris Finley, Keith Langford ve Ante Tomic’i hediye ediyorum. Parayı dert etmesinler. Eldekilerden kötü sonuç vermesi pek mümkün değil, %100 çalışıyor.

New Orleans Hornets
Bu sayıda bu konu daha ayrıntılı biçimde ele alınacak, fakat David Stern’ün satın aldığı Hornets’ın durumu Türk futbol tarihinde en çok TMSF eline geçen İstanbulspor’u andırıyor. Çok büyük bir camiadan kök almasına rağmen İstanbulspor’da işler o günden sonra hiçbir zaman rayına oturmadı. Hornets için benzer bir senaryonun gerçekleşmesini beklemek çok kötümser olur, fakat getirilecek çözümün Louisiana’yı kapsayacağı şu anda şüpheli. Kendilerine helal süt emmiş, eli açık, içkisi kumarı olmayan bir sahip diliyorum. Fakat bu devirde böylesini bulmak hakikaten zor. (Jerry Buss bile sonuncu maddeye takılıyor.) Ayrıca hediye paketi üzerine ne yazacağımız belli olmadığı gibi, üç sene sonra bakınca bu hediyeyi esasen Seattle Supersonics’e vermiş olduğumuzu bile görebiliriz.

San Antonio Spurs
Dallas’ın da toparlandığı bu sezonda, ligin güç merkezini Florida’dan gelen büyük manyetik dalgaya rağmen yeniden Texas’a çekmeyi başarmakta Spurs. Sakatlanana kadar James Anderson’dan, bugünlerde eski Kaf-Sin-Kaf oyuncusu Gary Neal’dan verim alarak aslolanın sistem olduğunu bir kez daha ele güne gösteriyorlar. Kariyerinin en iyi asist ve top çalma ortalamalarını gösteren ve 51% ile şut atan Tony Parker, ünlü TV yıldızı Eva Longoria ile evliliğinde boşanma sürecine girdi ve galiba San Antonio’da yaşanan en büyük problem bu. Aslında saha içine bir yansıması olmayabilecek bir şey bu en büyük problem bile. Her şey konuşulabilir ama bu takımın başarısının bağlı olduğu birincil faktör yine Tim Duncan. Onun robotik yapısını besleyecek bir şeylere ihtiyaç var. Çağın ilerisine geçen komedi dizisi Futurama’nın ilk sezonunda tüm ançüez rezervlerini satın alarak, robot yağı piyasasını eline geçiriyordu Fry. Spurs’e hediyem sınırsız ançüez, Duncan’ı bir kez daha en üst seviyede izleyebilmek için. Çünkü hala bu adamın seyrine doyum olmuyor.

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

SINIF 2007: NELER OLUYOR BİZE?


Geride bıraktığımız 1 Kasım bazılarımız için önemli bir gündü. SSK primlerini yatırmak için son gün falan da olabilir ama bizim ilgilendiğimiz önemi, 2007 draftinin ilk tur seçimleriyle kontrat uzatma (“contract extension”) opsiyonlarının kullanılması için son günü işaret etmesinden geliyordu. (1) Gündemi meşgul ettiği dönemde güçlü bir draft sınıfı addedilen 2007 girişlilerin sadece 5 tanesinin ‘extension’ alabilmesi, dolayısıyla kötü bir rekoru 2006 girişlilerden devralması gerçekten de o günkü yankıların haksız olduğunun bir göstergesi mi? Yoksa önümüzdeki tabloyu bize sunan günün koşulları ve bazı öngörülemeyecek istisnalar mıydı? Gelin, bu gençlerin üç senelik yolculuklarına bir bakış atalım ve işlerin nerede raydan çıktığını görmeye çalışalım.

Ama önce iyi örnekler... Potansiyel bir Şöhretler Müzesi adayının (Durant) hak ettiği parayı sessiz sedasız aldığı bu yazda, All-Star seviyesine ulaşmış -ya da oraları zorlamakta olan- iki oyuncu (Horford ve Noah) ve lotarya dışından da bir görev adamı (Dudley) şu an ellerindeki parayı nereye yatıracaklarını düşünmekte. Fakat 31 Ekim gecesi, ajanslara düştüğü anda görenleri sandalyeden düşüren kontratın sahibine de değineceğiz.

TAKDİRNAME

#2 Kevin DURANT

Söylenecek çok fazla şey yok. Zaten Durant de böyle düşünüyor olacak ki, LeBron James’in kötü bir Brezilya dizisi gibi gösterdiği imza sürecinin aksine ligin en yeni süperyıldızı, yeni kontratının haberini bir Twitter iletisiyle duyurmayı seçti. Belki ilk bakışta çok fazla üzerinde durulmaması gereken bir şey gibi gözüküyor, belki gerçekten de abartıyoruz. Fakat Durant’in geride kalan üç senede sahaya koyduğu ve bugün aldığı maksimum kontratı tartışılmaz kılan oyunu dışında, kazandığı “annelerin damat adayı” statüsü de konuşmaya değer. Böyle spor kahramanlarını özlemiştik...

#9 Joakim NOAH

Noah ile masaya otururken Chicago’nun da kafasında fazla bir soru işareti olduğunu sanmıyorum, belki olağanın biraz üstü sıklıkta seyreden sakatlık geçmişi. Ancak eğer işler olabilecek en kötü şekilde gider de kariyer bitiren bir sakatlık geçirirse dahi, Chicago’da hiç kimsenin böyle rekabetçi ve sahaya 110% efor koyan bir oyuncuya yapılan yatırımı hata olarak göreceğini sanmıyorum. Kendisine 5 yıl için yaklaşık 60 milyon vadeden bir kontrata imza attı Noah ve herkes bu parayı hak etmek için her şeyi yapacağından emin. Bu sene takımda işlerin yolunda gitmesi halinde Noah’nın muhtemelen artacak piyasasını da hesaba katarsak, Bulls yönetim ofisinin bu işi seneye bırakmadan halletmesi çok olumlu bir hamle.

#3 Al HORFORD

Bu sınıfta en üstteki arkadaşla birlikte All-Star onuruna ulaşmış iki oyuncudan biri olsa da, Horford’ın yeni kontratı biraz gecikmeli geldi. Genel menajer Rick Sund ve Horford’ın yeni menajeri Arn Tellem’ın son geceye kadar süren görüşmeleri sırasında basına yansıyan, uzatma olasılığının 50-50 olduğuydu. Bu yaz LeBron James, Dwight Howard ve Kevin Durant gibilerinin menajeri Aaron Goodwin’le yollarını sansasyonel şekilde ayıran Horford, yeni menajeriyle masaya maksimum kontrat için oturmuştu. Fakat yazın aynı masadan, bir diğer müşterisi Joe Johnson için “hayli yüklü” bir çekle kalkan Tellem’a ikinci maksimum şansı tanınmadı. Yine de bu 5 yıl 60 milyonluk kontratın bordroya eklenmesi, Atlanta gibi bir küçük pazar takımının geleceği için yeteri kadar soru işareti sunuyor. Muhtemelen Sund da geçen yazı düşünüp “O son tomarı saymayacaktık” diye efkarlanıyordur sık sık. Ligin ilk haftalarında olası bir Josh Smith takası için senaryolar üretilmeye başlanmıştı bile.

#4 Mike CONLEY

5 yıl için 40 milyon Amerikan doları alacak. Hem de bir play-off takımında bile oynamazken ve bahse konu takımın sahibi bu yaza kadar eli sıkı biri olarak bilinen Michael Heisley iken. Üç yıllık kariyerinde şampiyonluğa oynayan bir takımın ilk beş oyun kurucusu olma konusunda en ufak bir ışık bile vermemişti Conley. Üstüne üstlük Rudy Gay, O.J. Mayo, Zach Randolph ve Marc Gasol gibi her biri üst düzey birer skorer olan bir oyuncu grubuyla oynadığı 2009-10 sezonunu dahi, ortalama 32 dakikalık oynama süresine yalnızca 5.3 asist sığdırarak geçiren bir guard olarak belki de kısa kariyerinin dip noktasını yaşamaktaydı. Fakat ilk üç maçtaki vasat üstü oyunu Chris Wallace’ı ikna etmeye yetmiş anlaşılan. İkna eşiğinin öyle çok yukarıda olmadığı da Pau Gasol takasından sonra büyük bir sır değil.

Küçük Gasol kontratının son senesine girmişken, masaya oturmak için doğru ismin Conley olmadığı bir gerçek. Memphis taraftarları için tatsız bir gerçek de. Ve sanırım Wallace dışında herkes, bu kontrat imzalanmasaydı yeni CBA’in yürürlüğe gireceği 2011 yazında Conley’ye böylesine para dökecek herhangi bir takım olmadığının farkında. (2) 2015-16 sezonunda Conley’ye 9.3 milyon ödemekle yükümlü olacak genel menajere şimdiden bol şanslar...

TEŞEKKÜRNAME

#5 Jeff GREEN

Ray Allen’ı elden çıkarma kararı ve akabinde seçilen Durant-Green ikilisiyle, organizasyon için dönüm noktalarından biriydi 28 Haziran 2007 gecesi. İlk senesinde -satış süreci sebebiyle- doğal olarak Seattle halkı tarafından pek sahiplenilmeyen takımda yaptıklarıyla heyecan veriyorlardı. Bir Jordan-Pippen kombinasyonu oluşmamıştı elbette, ama bu yönde en güçlü parıltıya sahip ikili de buydu. Fakat bir sonraki haziran geldiğinde seçilen Russell Westbrook da en az bu ikili kadar yetenekli bir çocuğa benziyordu. Westbrook kariyerine yaptığı yakışıklı başlangıçla birisinin üzülmesine yol açacak gibi, zaten ilişkilerdeki “üçüncü” kavramının işleyişi de budur...

Pota altında hala büyük bir yetenek barındırmayan ve lüks vergisi ödemek için çok hevesli olmayan bu küçük pazar takımının, Green’in sözleşmesini uzatması fazla cömert bir hareket olurdu. Gelecek yaz ise Sam Presti için önemli bir karar aşaması olacak. Kadroda bir “yapıştırıcı” olarak büyük fayda sağlasa da, Green’in gidişini kaldırabileceğini düşünüyorum bu takımın. “Uncle Jeff” gibi tavanı belli bir oyuncuyu hak ettiğinden fazla parayla ihya etmek için sırada bekleyecek bir dolu genel menajer tanıyorum.

#1 Greg ODEN

NBA’e yeni ‘salary cap’ şartlarının getirildiği günden bu yana, uzatma opsiyonu takımı tarafından kullanılmayan 1. sıra seçimlerinin listesi çok uzun değildi. Hatta hemencecik yazabiliriz bu listeyi: Kwame Brown. Evet, Kwame’nin olduğu bir listeye ikinci sıradan giriş yapmak genelde iyi bir şey değildir. Fakat Oden için durumun göründüğü kadar vahim olduğundan emin değildim. Portland Oden’a halen güveniyor gibiydi ve o günün şartlarında Oden’ı seçmenin daha doğru olduğuna taraftar tabanını da ikna etmişlerdi. Buna rağmen söz konusu güveni, kendisine yeni bir kontrat uzatacak kadar aşırılaştırmamışlardı ve bu da anlaşılabilirdi.

Fakat 17 Kasım gecesi alınan haber herkesin kanını donduracak nitelikteydi. Geçen sene diz kapağından geçirdiği sakatlığın etkisiyle sezona henüz başlayamamış Oden’ın sol dizinde, bu sakatlıktan bağımsız bir kırığa rastlandı. Artık Oden her iki dizinden yaşadığı ciddi sakatlıkları atlatıp, sahaya dönebilen oyuncular listesine de giriş yapmak zorunda. Yakın geçmişte bunun tek örneği Kenyon Martin’di ve mikrokırık sakatlıkları onun performansını oldukça sınırlamış durumda. Oden her şeye rağmen üç sezondaki 82 maçında iş görecek bir uzunun ışıklarını vermişti zaman zaman. Tüm bunlardan sonra yazın onu 1. sıradan seçen takımdan teklif alıp almayacağı dahi merak konusu.

#12 Thaddeus YOUNG

Teşekkürname kategorisine aldığım oyuncular uzatma opsiyonları kullanılmamasına rağmen, bu seneki oyunlarıyla gelecek yaz saygın kontratlar elde edebileceğini düşündüklerimdi. (Bu sınıflandırmayı Oden’ın son sakatlık haberini almadan önce yaptım.) Bu çerçeveden bakılırsa Young biraz riskli bir seçim gibi gözükebilir. Zaten bu ödülü hemen gelecek sene almak zorunda da değil, ben özet olarak kariyer gelişiminin onu alt kategori için fazla değerli kılacağına inanmaktayım.

Georgia Tech çıkışlı oyuncunun, şimdiye dek performansıyla bir başarı hikayesi yazmadığı ortada. İnişleri gibi çıkışları da oldu, fakat bu üç yılı Philadelphia’da geçirdiğini de hesaba katmalı. Son dönemde bu şehre gidip gelen hiçbir oyuncunun “istikrar” kelimesiyle yakın bir ilişki sağlayamadığını, değişen koçların değişen rollere sebebiyet verdiğini görmezden gelemeyiz. Ve başarı için doğru formülü ararken yaşanan tüm bu sürecin en sancılı yansımasının da, Thad gibi “pozisyonlar arasına sıkışmış” bir oyuncunun üzerinde olduğunu...

GEÇER

#14 Al THORNTON

Clippers kariyeri boyunca maç başına 10 top kullanıp 4-5 isabet bulan, dolayısıyla “etkili bir skorer” olarak etiketlenebilecek bir oyuncuydu. Fakat oyunun diğer yanlarına katkısı o kadar kısıtlıydı ki, bu zayıflık hedefsiz Clippers’da bile göze batar hale geldi ve Thornton’ı geçen sezonun sonunda Washington’da yeni bir başlangıca sürükledi. Sezonun ilk haftalarına baktığımızda Thornton hala skora belli bir patern üzerinden gidebiliyor, dış şutu güven telkin etmiyor fakat ribaund ve top çalma hanelerini doldurmaya başlaması bazı şeyleri gördüğü anlamına gelebilir. Portföyüne ekleyecek birkaç numarası daha varsa, John Wall çevresinde kurulacak yeni takımda uzun vadede de bir rolü olabilir.

#6 Yi JIANLIAN

Yi NBA’deki dördüncü sezonuna üçüncü farklı takımda başladı ve hala kendisini kabul ettirebilmiş değil. Ülkemizdeki Dünya Basketbol Şampiyonası’nda önemli eksiklerinden olan sertliği oyun karakterine eklemiş gibiydi. Fakat geçen sezon takımdaki krizi kara dönüştüren Andray Blatche ya da takımın gelecek planlarında önemli bir yer işgal eden JaVale McGee’den süre çalmak istiyorsa, bu gelişimi sahaya da bir an önce yansıtmalı. Zor bir görev, ben olsam başkentte ev tutmak yerine güzel bir süit ayarlardım. Yi yavrum yi!

#10 Spencer HAWES

Açıkçası Hawes hakkında lige ilk adım attığında da beklentilerimi oldukça aşağıda tutuyordum. Klasik beyaz uzun zaaflarının bir bölümünü o da taşıyordu ama asıl şüphem fiziğini güçlendirse bile savunmada sağlam bir duruş göstermesi için gereken mental gücü bulup bulamayacağı konusundaydı. Rick Adelman’ın attığı tohumların da etkisiyle, pasa dayalı uzunların kabul gördüğü Sacramento’da kendisine iyi bir adres bulmuş gibiydi. Ancak ortaya fena rakamlar koymasa da hiçbir zaman istikrarı bulamadı. İyi bir yardım savunmacısı olmasını bir kenara koyarsak, rakip uzunlar Hawes orada hiç yokmuş gibi davranabiliyor hala. Ve ne olursa olsun ilk beş pivotunuzun serbest atış çizgisini sezon boyunca sadece 100 kere ziyaret etmesini istemezsiniz.

#7 Corey BREWER

Bu ligde başarılı olmak için çift katlı integral çözebiliyor olmak bir ön şart değil. Tabii Jeremy Lin gibi Harvard’da ekonomi bitirdiyseniz ya da Danny Granger gibi SAT sınavından 1510 çakıp inşaat mühendisliği okuduysanız bir fiyakanız olur. Ama dediğim gibi sahaya iyi bir şey koyabiliyorsanız, bunların eksikliği kesinlikle görmezden gelinebilir. Yeter ki tercihlerinizde Brewer kadar ölçüyü kaçırmayın ve arada bir zeka hüzmelerinizi etraftakilerle paylaşmaktan çekinmeyin. Amacım hiçbir oyuncuya hakaret etmek değil, ancak bundan üç sene önce o efsane Florida takımında en büyük yıldız potansiyelini Brewer’ın gösterdiğini söyleseydiniz sizi suçlayamazdım. Bugünse o takımın diğer iki parçası Noah ve Horford’ı izlerken bunu düşünmek bile bazı ülkelerde hapsi boylamanıza yol açabilir. Geçen sene ‘Sota sirkinde rakamlarında iyi bir gelişim yakaladı, ancak o rakamların hakkını veren bir oyun sergilediği tartışmaya gayet açık.

“AŞAĞI MAHALLEDE SİZİNKİ GİBİ ÇOCUKLAR İÇİN YENİ BİR OKUL AÇILMIŞ”

#8 Brandan WRIGHT

Kevin Garnett, Kobe Bryant ve Amare Stoudemire gibi oyuncuların seçildiği yıllarda, “daha garanti” seçimler yapmayı tercih eden ve sırasıyla Joe Smith, Todd Fuller ve Mike Dunleavy Jr.’ı seçen Golden State bu acı tecrübelerden sonra stil değiştirip potansiyeli ön plana koymaya başladı. Bunun meyveleri ise lotaryadan seçilen Patrick O’Bryant, Ike Diogu, Anthony Randolph ve adamımız Wright gibi isimler oldu. Bunlar içinden sadece Randolph’ün 30 yaşında hala basketboldan para kazanıyor olacağına dair bahse girebilirim. Golden State’in draft laneti için bir istisna olacağa benzemiyor ne yazık ki Jason Richardson karşılığında Charlotte’a seçtirilen bu çocuk da. Yanlış zaman, yanlış insan, kış güneşi...

#13 Julian WRIGHT

Ben 13. sıradan Wright’ı seçmekle iyi iş yaptığını düşünmüştüm New Orleans’ın. Aşağıda kalanlardan da o gün için çok fazla heyecan duyduğum isim yoktu. Orta mesafe şutunda bir istikrar sağlayabilirse heyecan verici bir oyuncuya evrilebilirdi, sabır gerekiyordu. Ama sadece yeni bir murdar edilmiş yetenek parçası olarak kayıtlara geçti eski Kansas topçusu. Bugünlerde Jay Triano’nun ‘bench’inde yaşamını idame ettirmeye çalışıyor.

#11 Acie LAW IV

Hemen yukarıdaki Warriors ve Hornets kararları da bugün bakınca çok absürd duruyor olabilir ama arkasındaki düşünüşü takip etmek çok zor değil. Amerikalılar’ın “high risk-high reward” düsturundan güç alan seçimler. Sadece öngörüldüğü ölçüde birer ödül olamamışlar geçen zaman içerisinde. Fakat sadece o günün pohpohlamalarına binaen, Law gibi yeteneklerinin NBA’de bir karşılık bulamayacağı aşikar bir oyuncunun üzerine atlamak? Law yakın zamanda bir kampüs kahramanı olduğu Texas A&M’de asistan koç olarak işe başlar. Ama Atlanta bu kötü seçimin bedelini Mike Bibby ile Jeff Teague arasında tercih yapmak zorunda kaldığı bu günlerde ödüyor.

ÖZEL BAŞARI BURSU

Bu sınıfta lotarya dışında kalıp da özel başarı bursuyla onurlandırılmaya en yakın oyuncular Aaron Brooks ve Rodney Stuckey gibi gözüküyordu. Ancak geçen sezon hak ettiği bir En Çok Gelişme Gösteren Oyuncu ödülü kazanan Brooks, genel menajer Daryl Morey’nin bu alandaki katı prensiplerine takıldı. Takım ‘contender’ seviyesine çıkmadığı sürece bağlayıcı kontratlar verip kulübün geleceğini ipotek altına almak Morey’ye göre değil ve bu yaklaşımını zaten geçen sezon Luis Scola’ya da aynı muameleyi göstererek dışa vurmuştu. Brooks da iyi bir sezon geçirdiği takdirde, tıpkı Scola gibi emeğinin karşılığını çok geçmeden alacağına inanıyor olsa gerek.

Fakat takımın yeniden yapılanma sürecinin baş aktörü olarak belirlediği ve kulislerde onun gelişimi uğruna Chauncey Billups’tan vazgeçildiği konuşulan Stuckey için uzatma opsiyonunun kullanılmaması bir şok etkisi yaratmışa benziyor. Lige 0-5 ile girildikten sonra, koçu John Kuester’ın direktiflerine kulak asmayarak oyuna girmeyi reddeden Stuckey yeni bir kriz yarattı ve takımdaki hastalık yayan havaya yeni bir boyut ekledi. Oyun kurucu pozisyonunda ancak çok özel takımlarda fayda sağlayabileceğini düşündüğüm Stuckey için aceleci bir karar vermemek ve sezon sonunu beklemek Joe Dumars’ın son yıllardaki en iyi hareketi olabilir.

#22 Jared DUDLEY

Özel başarı bursuna hak kazanan oyuncu ise yukarıdakilerden biri değil Dudley oldu. Son dönemde “takım kimyası” denince akla gelmesi gereken ilk isimlerden olan Dudley, saha içinde ve saha dışında Alvin Gentry’nin yeni takımının en önemli birleştirici unsurlarından. Charlotte’ta tutunamadıktan sonra Phoenix’te önceleri kenardan gelecek yeni bir dış şut kaynağı olarak görülüyordu sadece. Bugünse o işlevi hakkıyla yerine getirmesinin yanında, savunmaya da büyük bir sertlik sağlıyor. Bugün ‘bench’ katkısı söz konusu olduğunda akla gelen ilk takım Phoenix oluyorsa, ilk kıvılcımın Dudley’den geldiğini hatırlamalı.


(1) Lige 2007 yılında adım atan oyuncular acı tatlı üç yılı geride bıraktılar ve aralarında ilk turdan gidenlerinin bu yaz takımlarından kontratları bitmeden bir uzatma alma şansı vardı. Gelecek sene de aynı fırsata sahipler ama takımlarıyla görüşmeden önce RFA (sınırlı serbest oyuncu) statüsü kazanacaklar ve diğer takımların da, teklifleriyle bu oyuncuların kapılarını aşındırması söz konusu. Yine de oyuncuların asli takımları bu teklifleri karşılama hakkına sahip olacak.

(2) Bugünkü lokavt tartışmalarının da büyük ölçüde kaynağı olan bir ekonomik darboğaz var NBA’de. Kimilerine göre bu sadece “sözde” bir darboğaz ve durum o kadar da kötü değil. Ancak gelecek sene ligin oynanması dahi tehlikede iken, oyuncuların yeni CBA (toplu iş sözleşmesi) sırasında yıllık gelirlerinde belli tavizler vermesi bekleniyor. Bu belirsizlik de takımların önlerini tam olarak göremeden, kendilerini bağlayıcı kontratlar altına sokma isteğini hayli düşüren bir gelişme.

Cem Pekdoğru, 2011
NBA Türkiye Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Ocak 25, 2011

Ulan Chris, Sen de mi Buradasın?


NBA TV’nin yayın akışında görmeye alışık olmadığımız kalitedeki Hornets - Thunder maçını ıskalamak yakışmazdı. Eve dolayısıyla kotalı internet ortamına geri dönüş yapmışken hele... Bu sene hakkı daha geniş çevrelerce verilmeye başlanan evladım Russell Westbrook’u da son dönemlerde ihmal ediyordum. Gerçi üç gecede ikinci Oklahoma City maçını izlemek de kolay bir karar değil, hücumlarının bu sezonki niteliğini göz önüne alacak olursak. Fakat rakip de galibiyet serisini dokuz maça çıkarma niyetinde olan New Orleans iken yeterli motivasyonu buldum. Dolapta tek içmeye değer şey olarak Ballantine’s mevcuttu, son iki NOLA maçı gibi erken kopma ihtimaline karşı ona da kıyamadım. “Kızla izlenir” diyerek seyre koyuldum.

Anlaşılacağı üzere benim dikkatimi daha çok celp eden eşleşme Westbrook-Paul arasında olandı. Chris Paul ve Deron Williams’ın lige adım attığı günlerin çok geride kaldığını söyleyemeyiz. Geride kaldı elbette ama NBA’deki olağan “iyi” oyun kurucu sirkülasyonuna göre Rondo-Rose-Westbrook üçlüsünün biraz prematüre doğduğu da açık. Şikayetçi değiliz elbette, hatta John Wall’un da arkayı dörtlemesi için bir gözümüz hep o tarafta. Konuya dönelim, Deron’ın oyun stilini damak zevkine her zaman daha uygun bulmuş biri olarak Westbrook karşısındaki Paul mutlak düşmanımdı bu gecelik. Fakat kolay bir görev olmadığı da açıktı. Zira sezonun ilk iki kapışmasının ikisi de Westbrook’un takımına gitmiş ve adamımız bu iki maçta 27 sayı, 10.5 asist, 4 ribo, 3 top çalma ile CP3’yi büyük oranda gölgede bırakmıştı. Hatta toplamda 4/6 ile üçlük atıp, artık karşısında duranın o sakatlıktan önce bıraktığı Westbrick olmadığını da açık etmişti rakibine... Bu iki maçı izlemedim ama aralarındaki gerilimin de hissedilir bir boyuta ulaştığı söyleniyordu. Unvanı için ona meydan okuyan bu yeni çocukların belki de en iyisine, Deron’a sunduğu ölçüde bir H2H avantajı bırakmak Paul’un istediği en son şeydir mutlaka. Fikstür açıklandığında Utah’ı görünce hissettiklerinin iki mislini bir başkasını görünce yaşamak... (Gerçi biraz toparlamış CP3 orada durumu, ama hala şu an itibarıyla 4-12 geride Deron’a karşı.)

Belki benim için maçın eşleşmesinin Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden gelen D.J. Mbenga ile hasbehas Kongolu Serge Ibaka arasındaki eşleşme olacağını söylesem daha havalı olabilirdi. Haftaya Bağış Erten tarafından “Yenilsen de Yensen de” programına falan çağrılırdım. Fakat biliyoruz ki, bunlardan birisi namını “Air Congo” olarak yürütse de, önümüzdeki sezondan itibaren İspanya milli takımıyla oynamaya başlayacak. Diğerinin Belçika milli takımının bir parçası olması ülkenin yapısını düşününce daha masum geliyor ve kökenleriyle muhtemelen daha barışık, fakat Congo Cash de bu işleri çok umursayacak bir mizaçta değil. Ayrıca bu satırların yazarının da Afrika’daki savaş ortamı hakkında bilgisi, “Hotel Rwanda” izledikten sonraki birkaç Google araştırmasından öteye gitmez. O yüzden samimiyeti bozmayalım.

New Orleans bu maça son sekiz maçında sahadan muzaffer ayrılmış takım olarak gelmişti ve sezona yaptıkları şaşaalı girişten sonra radardan düşmüşken, hissettirmeden yeniden iyi top oynamaya başlamıştı. Orlando’yu yendikleri maçı da izlemiştim. Özellikle bu sezon Monty Williams tarafından rotasyondan siktir edilen Marcus Thornton’ın geri dönüşünü müjdelediği bir maçtı o. Koçlar için zor bir oyuncu olabilir, Marco Belinelli de bu sezon takımın gücünü aldığı savunmacı yapısına daha uygun bir çocuk olabilir. Fakat Willie Green’in arkasına düşmeyi de ne kadar hak ediyordu, ya da NBA’de kaç oyuncu onun arkasına düşmeyi hak ediyor bu da tartışılır. Hatta bence tartışılmaz da ama, politik doğruculuk yapıyorum. Tortor’un aldığı o maçtan daha parıltılı olanlarsa son iki galibiyetti kuşkusuz. Atlanta ve San Antonio gibi ligin elit kesiminden iki takımı arka arkaya yenmek tek başına büyük bir işken, buna bir de stil kattılar ve iki maçta toplam 131 sayıya izin verdiler. San Antonio’dan yedikleri 72 sayının 11 tanesinin altında da -büyük bir hayal kırıklığı sonrası- ayaklı zafer purosu halini almış Tiago “Usta” Splitter’ın imzasının olması maçın gidişatı hakkında bir şeyler söyleyecektir. Diğerinde de Atlanta’nın guard ikilisi 35 dakikada sayı bulamamış, 0/15 ile şut atmıştı. (Marvin Williams over CP3? Ouch!)

Maçtan önce Şaban Işık’la da görüştüm. Gün boyu sokakta karşılaştığı herkesin, “Hocam her şey iyi güzel ama OKC ters takım, bu iki tecavüz rehavet yaratır mı” diye kendisini soru manyağı yaptığından bahsetti. Maçın ilk çeyreği de halkın endişelerinin çok yersiz olmadığının göstergesiydi. İleri istatistiklere göre NBA’in en iyi üçüncü savunma takımı olarak ölçülen New Orleans, ilk çeyrekte 33 sayıya izin verdi. Aynı New Orleans’ın ligdeki takımları ‘pace’ faktörüne göre sıraladığımızda da sondan üçüncü sırada yer bulduğunu düşündüğümüzde, Westbrook önderliğinde OKC’nin çabuk gelerek maksimum 1-2 pas üzerinden şekillendirdiği hücumlar doğru bir mantaliteyi işaret ediyordu. (Basketball-Reference vardır ve birdir.) Zaten takım sete oturduğunda ortaya çıkan çirkin görüntüleri düşününce bunu her takıma karşı birincil hücum planı haline de getirebilirlerdi gayet. Kevin Durant’in şutu elinden çıkarışı kesinlikle bugün NBA’de izlemeye değer şeyler listesinde ilk üçe girer. Belki Ray Allen gibi kusursuz bir şut mekaniğiyle atmıyor, fakat karşısında kim olursa olsun sanki öyle biri hiç yokmuş gibi davranarak atılan o şutları ligde başka birinden izleyemezsiniz. Aynı şekilde bir Russ-West bitirişindeki enerjiyi de artık herkes takdir etmeye başladı, taraflılık gibi bir sorunum yok. Fakat iyi bir resim yapmak için, çok iyi iki fırça darbesinin yeterli olmayacağı gibi OKC hücumu da bu iki silahına biraz fazla bağımlı. Birçokları Ron Adams ismini zikretmek konusunda fazla hevesli, fakat benim bu sezon izlediğim 4-5 OKC maçında rahatsız edici boyutlara ulaşan hücum monotonluğu idi maçların ellerinden kayıp gitmesine yol açan...

Burada parmakların göstermesi gereken kişi kim, tam olarak emin değilim. Buna cevap arayanın Sir Alp Akbulut olması daha sağlıklı olur. Sam Presti’yi övmelere doyamıyoruz, fakat bu takımı sözde değil gerçek bir ‘contender’ seviyesine ulaştırmaya hala bir hamle uzaklıkta olduğunu düşünüyorum. Bu da bedavaya Eric Maynor almak, ‘draft’ten Cole Aldrich “çalmak” gibi hamlelerden fazlası olmak zorunda. Bir küçük pazar takımı olarak, bu işte kurban edilecek isim de Jeff Green olacakmış gibi gözüküyor. Uzun bir süredir. Tamam, lige attıkları günden beri Durant-Green ikilisini hepimiz mütevazı bir Jordan-Pippen olarak görme eğilimindeyiz ve sonrasında gelip kendini ispat eden Westbrook’a rağmen Green hala bu takımın yapıştırıcı parçası. (Evet evet, Amerikalılar “glue guy” diyör buna.) Ama takımın maksimumunu Green ile görmesi bence çok mümkün değil ve yazın -lokavt durumlarını göz ardı ederek- piyasasını yükseltecek düzeyde teklifler alacağından eminim. Geçen yazı gördükten sonra özellikle. Onunla devam etmek finansal açıdan da en doğrusu olmayabilir yani. Asıl sorgulanması gereken isimse, geçen sezon dergi için sorduklarında COY adayım olarak ismini vermiş olmaktan utanç duyduğum Scott Brooks aslında. Yazı sonunda bir kez daha geleceğim...

İkinci çeyrekte bu bağlamda Oklahoma City hücumlarının tıkanmasını izledik hep beraber. Özellikle de iddialı takımlar içindeki en üretkenlikten uzak ‘second unit’ sahaya girip direksiyon Westbrook’tan Maynor’a geçtiğinde momentum da net biçimde el değiştirdi. Burada Ibaka’yı hariç tutuyorum elbette, fakat istikrarlı olarak Nenad Krstic’ten daha fazla süre aldığı ve genelde maçın sonunu getiren oyuncu olduğu için beni tekzip etmiyor onun kenardaki varlığı. New Orleans cephesinde ise Thornton’ın devreye girmesiyle ve Paul’un son dönemde hiç olmadığı kadar iyi şut atmasıyla maç dengeye geldi ve devre skoru da 50-45 ev sahibi lehine şekillendi.

Samuel L. Jackson ile falan konuştular sonra. “Takımın şehirde kalması için doluluk oranına bir çekidüzen vermeleri gerekiyormuş, benim de çorbada tuzum olsun diye geldim” dedi. Kaan Kural “New Orleans’ı sever o” dedi. İkisi de etkendi herhalde orada olması için. Bir maç önce saha kenarında Jeremy Piven’ı görünce “Satın mı alacak acaba” diye sormuştuk ister istemez. Halbuki Jackson’ın taşakları daha büyük. Popüler kültür yanılsamaları...

Erken iki faul sonrası kenara gelen ve ilk yarıda takılma modunda seyreden David West’in devresi oldu ikincisi. Devreleri attı. Maç toplarını kaçıra kaçıra atmayı öğrenmiş, bu sezon bir tane daha maç kazandırdığını hatırlıyorum böyle. 24 dakikayı tek kalemde sildiğimin farkındayım, fakat kayda değer bir farklılık yoktu oyunda benim adıma. Varsa da kusura bakmayın, belki fazla ayıktım... İlginç olan ben istatistiksel olarak çok daha büyük patlamalar yaşamış oyuncular varken Ibaka’yı sezonun geri kalan bölümü için MIP adayım gösterebiliyorken, NBA’de milyonluk kontrat alan birtakım uzun adamların hala elemanın orta mesafesine çıkmıyor olması. 9 sayı yağlamış, iki ya da üç tane orta mesafe soktu. 10 ribaund ve 2 blok da iliştirdi ki, ilk yarının son topunda Paul’e aşk ettiği blok büyük keyifti. “Yürü be” dedim... Zira Paul özellikle ilk yarıda esaslı bir Yıldıray Baştürk rolüne soyundu. Top getirirken Westbrook’a sürtüp yere düşmeler, ellerini açıp “Hocam kart” demeler... NBA’in en sempatik yıldızı yazın bu imajına gölge düşürdükten sonra, şimdilerde de gazeteci kimliğinden çok ‘flopper’ kimliği öne çıkıyor. Son dönemde ilk kez bu kadar yüzdeli attığı maçtaki 24 sayısı ve 9 asistinden önce bunu söylemek zorundaydım, kimse de kusura bakmasın... Gelin, hep birlikte izleyelim.

Son olarak tekrar Brooks Hoca’ya dönüyorum. 55 küsur saniye varken Westbrook’un sağına soluna bakmadan attığı ve ikiye bir imkanını murdar etmenin eşiğinden döndüğü hücumun faturasını sana kesemem. Sonrasında da Durant’in çizilen seti uygulayacak zamanı kalmamıştı, o ikiye biri korumak için zaten... Fakat New York maçının son topunda hiçbir şey çizmediğin ortaya çıktı, bunu Durant’in soktuğu acayip şutun örtmesini bekleme! Bunun üzerine kötü repütasyonu kırmak için iyi bir fırsat da gelmişti bugün. 0.5 saniye kenardan OKC topu oyuna sokacaktı ve 2 sayıya ihtiyaç duyuyordu. Hepimizin bildiği gibi 0.5 saniye oyuncuya ‘catch-and-shoot’ imkanı veren bir süre değil. Fakat Brooks’un bildiğinden şüpheliyim, zira Thabo Sefolosha topu eline aldıktan sonra bir kişi bile çembere doğru atak etmedi. Sefa da topu serbest atış civarında konumlanmış Ibaka’ya verebildi. Brooks’un çizdiği şeyde hata yoktur belki, oyuncular çizileni doğru uygulayamamış ve koşu yollarını yaratamamış olabilirler. Fakat New York maçı sonrası bu iki son hücum teşebbüsünün hiç iyi görünmediği de aşikar. Bir de West’in her Oklahoma City maçını iyi oynadığının farkındayım -Tık!- fakat birkaç maçtır dezavantajlı gördüğü West-Green eşleşmesini bozmak için uzun beşlere dönmeyi tercih ediyor Brooks. Bu bence en fazla takımın hücumdaki akıcılığı için yeni bir darboğaz yaratmaya yarıyor, sonunda West karşısındakini umursamadan yine maç topunu sokuyor. Biraz daha yaratıcı olsak mı?

Not: Fonda Schiavone-Wozniacki maçı olduğundan biraz dağınık oldu gibi yazı. Francesca Abla sağolsun Angela Gossow gibi çığlık atıyor her topta. Bir de nedense onu destekliyorum. Yürekli falan oynuyor da aslen yüz olarak iyi arkadaşlarımdan birini hatırlattığından seviyorum galiba. Gönül isterdi ki diğerine benzeyen, “inanılmaz tatlı göğüsleri olan” arkadaşlarımız olsun. Ama ne yaparsın?

Ocak 06, 2011

Fil İllüzyonu


Üç gündür batug.com’un geri dönüş heyecanına ortak olurken, bir yandan da siteye ne yazısı göndereceğimin kararsızlığını yaşıyordum. Güzel insan Kubilay Kahveci de tacizleriyle işimi kolaylaştırmadı sağolsun. Sonunda aklıma “asırlardır çağdaş” üniversitemde rastladığım 2-3 kafası sağlam hocadan biri olan Frazer Whyte’la geçmişten bir konuşmam geldi. Kendisinden Creative Writing dersini alıyordum ve Galatasaray’ın Seyrantepe projesinden daha sancılı ilerleyen büyük kısa film projemin senaryosunu iteleme yanlısıydım. Ben senaryoyu ‘yıkılan duvarların ülkeyi hiç terk etmeyecek gölgesinde yarım kalmış bir aşk hikayesi’ gibi süslü sözlerle pazarlamaya çalışırken, “Write what you know” diye sözümü kesti bilgece. Ona ait bir söz olmadığını biliyordum, fakat temelde çok basit gözüken bir şeyi hayatın anlamı gibi tınlayacak şekilde söyleyebilen o adamlardan biriyle karşı karşıyaydım. Düşününce son filmleri dışında bütün filmografisini -bütçe konusunda artık herhangi bir kısıtla karşılaşmamalarına rağmen- memleketleri Liege çevresinde yaratmış Dardenne Kardeşler falan geldi aklıma o gün. Anlaşılan daima akşamdan kalma gözüken bu İskoçyalı amca çok yanlış söylemiyordu. O yüzden yeni dönemde de bildiğim şeyi yazmaya devam ediyorum. Hola Ender!

Aydın Örs, Ergin Ataman ve Oktay Mahmuti şeklinde seyreden ve Hakan Demir’le devam etmesi beklenen zinciri 2007 yazında kırıp David Blatt ile anlaşan Efes Pilsen’in, geçmişteki başarıları geçmişteki isimlerle tekrarlama yönündeki iyimser düşüncesinin nasıl geri teptiğinden size bolca bahsettim son iki yılda bu satırlarda. Sekteye uğratılan bir döngünün, dışarıdan bir hamleyle yeniden çalışır hale getirilmesinin mümkün olmadığını anlaması da tam olarak o kadar sürdü Efes Pilsen yönetiminin. Aslında rutin öğrenme sürecini göz önüne alırsak, bayağı bir gelişmeden söz edebiliriz. Takip eden yaz ise kulübün geleceğini risk altına alan yasa tasarısı nedeniyle önlerini tam olarak göremediklerinden olacaktı ki, arkasında çok uzun bir düşünüş barındırmadığı aşikar Velimir Perasovic ismine yöneldiler. Bundan önce kısa vadeli işlerle kaybedecek vakti olmadığını herkesin bildiği Erman Kunter gibi bir basketbol adamına yapılan bir yıllık sözleşme teklifi ise -aslında bu yazıda bulunmayı bile hak etmeyecek kadar- aciz bir çabaydı. Fakat her zaman dile getirdikleri hükümet kaynaklı mağduriyetleri nedeniyle uzun vadeli planlar içine giremediğini düşündüğümüz aynı yönetim, herkesi yine ters köşeye yatırarak Sırbistan’daki en vaatkar uzunlardan biri olan Miroslav Raduljica’yla 2015 yılına kadar süren bir sözleşme imzalıyordu.

Diğer yurt dışı transferleriyse benim artık yazmaktan sıkıldığım klasik işleyişin birer sonucuydu. Hiçbir zaman üst düzey bir scouting sistemine sahip olmasa da özellikle ‘talent assessment’ hadisesinde doktora yapmış olan Mahmuti sayesinde lig içinden ve Balkan topraklarından iyi transferler yapan Efes Pilsen’in, zinciri kırdıktan sonra yaptığı tüm transferlerle bir benzerlik taşıyordu Lawrence Roberts ve Andrew Wisniewski isimlerinin seçimi. Bu iki Amerikalı’nın ortak özelliği eski kıtadaki kariyerlerinde hiçbir yerde tam anlamıyla olduramadıktan sonra, 2009-10 sezonunda nihayet bir patlama sezonu yaşamaları ve bunun sonucunda da “her oyuncunun bir fiyatının olduğu” kulüplerine iyi birer kar bırakarak transfer yapmaları. Efes Pilsen’i 3-4 sezondan daha uzun süredir takip ediyorsanız, kulübün eskiden bu tip transferlerde masanın alıcı tarafından ziyade satıcı tarafında yer aldığını zaten biliyorsunuz. O yüzden bu oyuncuların vatandaşları olan Marcus Brown, Trajan Langdon, Antonio Granger, Henry Domercant, Willie Solomon gibi isimleri hatırlatmam belki yersiz olacak. (Amerikalı olmasa da kolejden getirilip, iki senenin ardından Real Madrid’e satılan Kaspars Kambala’yı da ekleyin.) Bugünse bir oyuncunun -mesela- Pınar Karşıyaka’da geçirdiği sezonun ardından, Efes Pilsen’de parlatılıp Avrupa basketbolunun güç merkezlerinden biri olan -mesela- Olympiakos’a gitmesi artık mümkün değil. Ligimizdeki Amerikalılar Domercant’e karşı istedikleri kadar kıskançlık duysun, bir süredir yerel ligden Efes Pilsen’in ilgisini çekenler Erwin Dudley gibileri oluyor! Sahi o transfer neydi öyle? İnsanoğlunun 2010 yılında yaptığı en büyük gaflet olabilir mi? Bence kafaya oynar. “Ama Türk statüsünde oynuyor” popüler bir cevap, bunu gündeme getiren arkadaşlarla aynı havayı soluduğumuz gerçeğini zaten Beşiktaş’ın Marcio Nobre transferi sonrasında tecrübe etmiştik. Bir de Cenk Akyol transferi var bunun gibi ne idüğü belirsiz olan. Koçu eleştirmek için fırsat kollayan bazı köşe kadılarının “Ama dünya ikincisi milli takımın guard ikilisi” diye başlayan cümlelerine alet olmaktan öteye gitmiyor bu transferin fonksiyonu da. Hem de bozuk saatin doğruyu göstermesi gibi gelişse de, son dönemde şubedeki en mantıklı seçimlerden biri Perasovic iken. En azından bir önceki yazımda bahsettiğim kavramlardan "israflı yaratım" değil de, "yaratıcı israf" daha çok vurgu alacaktır Efes Pilsen rotasyonundan bahsederken.

Nikola Vujcic’i sona sakladım. Aslında en güzeli bu olduğundan değil, kronolojiye sadık kalmak istediğimden. Ama kariyerinin şu noktasından sonra rolünü bir noktada sabitleyebilirseniz ve çok ağır bir yük bindirmezseniz hakikaten de en faydalı olabilecek transferdi bu isimler arasındaki. Normal sezon aşamasında fena da iş yapmadı. Ancak hala sadece Darjus Lavrinovic savunduğu zaman eski günlerdeki gibi gözükebiliyor. Yine de Final-Four hedefindeki takımlar için, böyle yavaş yavaş oyuna elleri ya da ayaklarıyla değil de beyinleriyle hükmetmeye başlamış veteranların varlığı her zaman çok değerli olmuştur. (Burada UCLA ocağından kardeşim Çağrı Turhan’ın enfes Saras yazısına bir tık!) Efes Pilsen Final-Four hedefinde bir takım mı? Well, that’s what he said.

Geçtiğimiz senelerde teknik ıvır zıvırlardan daha fazla konuşuyordum, farkındayım. Fakat kendisini 10 yılı aşkın süredir Efes Pilsen sempatizanı olarak tanımlayan biriyseniz, bunlardan konuşmanın gittikçe daha zor bir hal aldığını siz de duyumsuyor olmalısınız. Top 16 döneminin başlamasına henüz iki hafta var ve bu dönemde yapılacak doğru eklemeler takımların çehresinde beklenmedik değişiklikler yaratabiliyor. (İki sezon önce Kerem Rusya’dan getirilmiş olmasaydı, takımın yine de şampiyonluğa ulaşabileceğini düşünen gerçekten var mıdır bilmiyorum.) Fakat kötü yapılan bir botoks nelere kadir, onu da Şebnem Dönmez’le karşılaşıp sesinden tanıyabildiğim günler çok yakın olduğundan iyi biliyorum. Bir devir kapanmış resmen... Geçen sezon Pops Mensah-Bonsu gibi bir fırsat varken uzun transferi yapmayıp, Bojan Popovic ile vasat bir back-up oyun kurucu tercih eden Efes Pilsen’in yaptığı ikincisine daha yakındı ne yazık ki.

Tüm bu transfer muhabbetlerini bir kenara koyarsak, Portekiz’den Türk sporunun kaderini değiştirecek bir üçlü de getirseniz Rakocevic’i merkeze oturtan bir sistemle Euroleague’de başarıya gitmenin mümkün olmadığını da hatırlatalım. Çok fazla ümitlenmeyelim diye... Çekilen grubun lanse edildiği gibi kuradan çıkan ölüm grubu olduğuna katılamayacağım. Real Madrid ikinci torba takımları içinde benim nazarımda tercih edilebilir olanlardandı. Efes Pilsen ve Partizan’dan birinin bunu başaracağına doğrusu çok inanmıyorum, fakat kura öncesinde Top 16’de gelecek bir hüsranın Ettore Messina’nın düşe kalka ilerlediği Real Madrid macerasının sonu olabileceğini düşünüyordum. O dahil herkes için hayırlı bir son olurdu bu. Geçen sezon daha kötü yönetilen bir Efes Pilsen’in İstanbul’da yendiği Montepaschi Siena’nın bu sezon daha iyi bir görüntü verdiği doğru. Fakat orada Ksistof Lavrinovic’in -kardeşi ölçüsünde olmasa da- yarattığı savunma problemlerinin, oyun kurucu bölgesinden sağlayamadıkları dış şut tehdidinin ilerleyen aşamalarda daha büyük problemlere yol açacağını düşünüyorum. Makyajın akması için bu grup çok büyük ihtimalle yeterli olmayacak, ama normal sezonun en iyi ikinci derecesine sahip takımı olmanın ağırlığını taşımadıklarından eminim. Final oynamaları beni epey şaşırtır en azından. Partizan ise deplasman koşulları açısından korkutucu olsa da, her gün herkese yenilebilecek kadar dağınık bir takım görünümünde. Hala takım demek iddialı olabilir, sadece bir oyuncu yığını. Efes Pilsen adınaysa normal sezonda Mike Batiste dışında hiç karşılaşmadıkları türden bir uzun olan Aborijin tosunu Nathan Jawai saha dışı koşullardan daha büyük bir problem kaynağı. Ayrıca 22500 kapasiteli bir salonu neyle doldurursan doldur, o Pionir atmosferini yakalaman mümkün gözükmüyor. (“Mümkün değil!”) Jawai sorununa çözüm olabilecek kadrodaki tek ismi ise top oynarken en son Adidas Cup için gittiğimiz Sinan Erdem’de görmüştük. Onun ne ölçüde hazır olacağı takımın 2-4 intervalinde salınması beklenen derecesinde belirleyici olacaktır. 2 daha yakın gözüküyor yalnız...

Daha teknik bir değerlendirmeyi Top 16 öncesinde sıcak sıcak servis etme temennisiyle huzurlarınızdan ayrılıyorum. “Sarunas Jasikevicius’un oynatılmasına yapılan itirazdan bahsetmemişsin ama” diyen çıkmaz sanırım onca eleştiriden sonra. Fakat onun da bazılarınca gereğinden fazla yorumlandığına inanıyorum. Efes Pilsen’in son yıllarda içinde bulunduğu acz için sembol olacak somutluklar arıyor olabilirsiniz. Buna gerçekten gerek yok. Sadece söyleyin, biz zaten anlarız.

Not: O kısa film senaryosunu tüm söylediklerime rağmen iteledim, onca dönem projesi içerisinde başka bir şeyle uğraşamazdım. Hem lisede okutulan kitaplar, izletilen filmler sayesinde duvarı genç Alman neslinden daha iyi biliyoruz muhtemelen. Aşkı da tattık bir şekilde. Bence olur yani. Zaten AA da geldi... (İTÜ öğrencisi vizyonu oley!)