Şubat 19, 2013

Yıldızların Biraz Üzerinde

“Bir insan neden normal olmak istesin ki?” Bir otomobil reklamı bize bu soruyu yöneltiyor. Havalı ve ‘tarz sahibi’ üniversite öğrencilerini hedef kitlesi olarak belirlemiş bir markanın bu soruyu seçmesinin ardında yatan birkaç makul sebep var. Fakat hayatının erken dönemlerinde, bu yolculukta vadedilmiş herhangi bir cennet olmadığının ayırdına varabilen çoğunluğun bir parçasıysanız bu sorunun büyüsüne kapılmayacağınızı garanti edebiliriz. Zira normalden kırılma gösteren yanlarını kucaklayan ve her türlü normalleşmeye direnen bir birey olarak, hakim düzenin yolculuğunuzu bir ızdıraba çevireceğini çoktan biliyorsunuz. Tavizler verip, türlü maduniyet çalışmalarıyla uyum göstermenin yollarını aramazsanız, toplumun sizi “bir davanın gerillası” olarak kodlayacağını ve neredeyse size başka bir seçenek bırakmayacağını da. İmparatorlukların azamet gösterisi olarak kullandığı ziyafetlerdeki gibi, All-Star haftasında NBA’in yıldızlı gökyüzünün seyrine dalıp sarhoş olurken Royce White’ın ismi burada gündeme geliyor.

Yıldızların üzerinde gezinen uçarı bir tip… Lige kabul ettiği bir anksiyete bozukluğuyla birlikte adım atan ilk basketbolcu adayını, NBA bu etiketle karşılamıştı. Rockets tarafından seçildikten sonra onu pazarlamak için yeni bir yol geliştirdiler: “En büyük idolü olarak Michael Jordan’ı değil, John Lennon’ı zikretmeyi seçen bir genç adam.” NBA daha önce böyle bir karakteri karşılamamıştı, fakat bu işin üstesinden gelecek yegane takım Rockets olabilirdi. Öyle ki, son gün Dwight Howard’a tırmanmak için satın aldıkları seçim haklarının Rockets-White birleşmesiyle noktalanmasında lig komisyoneri David Stern’ün parmağını ararken buluyordunuz kendinizi. İdeale o kadar yakın bir senaryo hayata geçiyordu.

White’ın NBA’deki yolculuğunun başlangıcı ise idealden oldukça büyük bir kırılma gösteriyor. İzlerini geçmişinde, 10 yaşındayken, basketbol sahasında birlikte tam sahayı koşarken kardiyak bir anomali nedeniyle yere yığılan arkadaşının yarattığı travmaya kadar sürebildiği bir davranış bozukluğu var. Uçak yolculukları ise White için endişenin büyük sahnesi. Birçok takımı onu seçmekten alıkoyan, doktorlarının basketbol kariyerine şüpheci bir tavırla yaklaşmasına neden olan şeylerin başında da bu geliyor: “Bütün basketbol endüstrisi seni alt etmek üzerine kurulu.”

White bugünlerde bu sözleri daha somut olarak hissediyor. Fakat liseden son yılında kovulan, koleje geçtiğinde ise talep ettiği özel muameleyi kimseden göremeyince bir sezonun ardından okul değiştiren biri için bu tamamen yeni bir şey değil. Tek fark, artık çok daha kararlı gözüküyor. Medyadaki algısı şimdilerde “kafası karışık bir genç adam daha” boyutuna inmiş olsa da o özel bir ilgi talep ediyor. Kendi adına değil, artık hayata en çok onları temsil etmenin sorumluluğuyla tutunduğu zihinsel bozukluktan muzdarip tüm insanlar adına. Yeni bir “akıl sağlığı protokolü” istiyor mesela. Bunu yaparken çoğu zaman antipati topluyor. Twitter yoluyla herkesle iletişim kurmaya çabalıyor, fakat kendi doğrularını (ya da toplumun ortak doğrularını) ona genelgeçer doğrularmış gibi sunanlar karşısında küplere biniyor. Bu diyaloglar her defasında bu insanlar için dua ettiğini ve er geç doğru yolu bulacaklarına inandığını belirten bir sloganla kapanıyor. Rockets 16. sıradan seçip, garanti kontrat bağladığı bir yatırım için adımlar atmakta, beklendiği gibi, ortalama bir NBA takımından daha arzulu. Fakat White daha kökten bir çözümün peşinde.

Sabıka kaydını doldurmakla geçirdiği yıllardan sonra yeni bir yaklaşım getirmesinin 2010’u bulduğunu söylüyor White. “Çevreme baktım ve dedim ki: ‘Kahretsin, ben bir basketbolcu değilim. Bu gerçek yaşam.’”

Basketbolun uzun süredir birinci önceliği olmadığını fark edebiliyoruz. Rockets ile ortak bir rota belirleyemediği dört ay boyunca ne kadar idman yaptığı sorulduğunda, “Haftada belki bir şut atıyorumdur” dediğinde bizi onaylamış oluyor.* Takım için bazı vazgeçişler sunması (“Feda” demesi?) gerektiğini söyleyenler White’ın kişisel Sinirimi Bozan Şeyler listesinin ilk sırasında olabilir. Bu yüzden ortalama bir Rockets taraftarının yakın zamanda onu bağrına basması çok olası gözükmüyor.

Lakin White bir fark yaratmak istiyor, aynı zamanda bunu bir basketbolcu olarak yapmasının gerekmediğini düşünüyor. Bilakis, yaratacağı farkın basketbol sahası sınırlarında kalmayacak kadar ‘gerçek’ bir fark olmasını istiyor. Üst üste bilmem kaç maçta yüzde-altmış-ve-üstü şut yüzdesiyle otuz-ve-üstü sayı atmakla yaratılamayacak bir fark. Fakat mücadele alanı basketbol sahası olmak zorunda. Geçen hafta içerisinde Rockets’ın D-League (Gelişim Ligi) takımı Vipers ile ilk kez sahaya çıkmasının sebebi aslında bu.

Izdırap sonlu bir şey değildir ve ızdırabın sonu, onun aynı zamanda meşruiyetini yitirmesi anlamına gelecektir. Salı gecesi White’ın sahaya çıktığı an, özel bir basketbol kariyerinin başlangıcı olacağı için özel değildi. Onun özel bir basketbol kariyeri için yeteri kadar yetenekli olduğuna inanmadığımızı söylemiyorum, fakat benimle birlikte oyuna hakaret düzeyinde bir basketbol kalitesine sahne olan D-League’in YouTube kanalını açan 1600 kişinin motivasyonu bu değildi.

1600 kişi. İdeal bir başlangıç değil, küçük bir fark. Ama ‘gerçek’ bir fark.

* Bu sırada karşısındaki ismin Chuck Klosterman olması, gerçeği söylemeyecek kadar sıkılmış olabileceğini de düşündürüyor. Yöneticilerin de içinde bulunduğu bugünün Amerikalı yetişkinlerini temsilen tüm ABD içinden birisini seçmemiz gerekse aklımıza gelecek belki de ilk isim, White için sinir bozucu olmasını anlayabiliyorum. 

Cem Pekdoğru, 2013
18 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 12, 2013

Gaipten Yeni Haberler

Belirli bir tarihte nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlamak benim için zor bir iş. O tarihe açık göndermeler taşıyan bir şey yaşadığımda bile, hafızamdan ilgili detayları çağırmam mümkün olmuyor. Çağrışımlar olması gerektiği gibi kodlanmamış. “11 Eylül’de nerede olduğunu hatırlıyor musun” gibi popüler sorulardan bahsediyorum. Yaşadığın ülkenin tarihinden kıvrılım noktalarına da işaret ediyor olabilir. “Havada anayasa kitapçıklarının uçuştuğu o MGK toplantısının haberini aldığında ne yapıyordun?” Cevap: Kocaman bir boşluk.

Bu belirli günler ve haftalar yaşanırken -her iki örneğin de aynı seneye ait olması işime yarayacak- ne olup bittiğiyle ilgili en ufak bir fikri olmayan bir velet sayılmazdım. Evet, elbette 13 yaşında meseleyi çok dar bir perspektiften görebiliyordum ama hayatını televizyon karşısında geçiren bir velet olarak, günlük akışlarını bahse konu gelişmeleri aktarmak için çöpe atan kanallardaki muhabirlerin ses tonundan bile bunun ilerideki günleri nasıl etkileyeceğini sezebiliyordum.

Kişisel tarihimin kıvrılım noktaları söz konusu olduğunda durum değişiyor. Nerede olduğumu kolaylıkla söyleyebilmem bir yana, bu anlar hafızamda geri çağrıldıklarında bir sokak tabelası, bir deri ceket veya 2008 model bir Vespa ile birlikte geliyorlar.

David Blatt’in Efes Pilsen döneminin sonu anlamına gelecek Partizan maçının akşamında nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlıyorum. Keskin bir biçimde. Bu belki hikayeyi epey içselleştirdiğimi ve sonunda o kişisel tarihin bir parçası haline getirdiğimi gösteriyordur, bilmiyorum.

Lisedeki uzun yatakhane hayatından sonra ailemin yanına dönmüştüm ve bu yaşayışa uyum gösterebileceğime dair hiç ışık vermeyen bir yarıyıl sonrası üniversitenin Gümüşsuyu’ndaki yurtlarından birine başvurmuştum. Yurt müdüründen onay alabilmek için vize görüşmesine gider gibi giyindiğimi hatırlıyorum, o odayı çok istemiştim. Payıma düşen rutubetli bir oda olmuştu. Koridorun ilerisindeki Boğaz’a nazır odalara göz dikmek için daha ‘şanslı’ olmak gerektiğinin farkındaydım, yine de istisnai derecede iç karartıcı bir manzarası vardı. Tabii o günlerde böyle yaklaşmıyor, odanın üç kişinin yaşaması için çok küçük olduğu gibi gerçekleri görmezden geliyor ve daha iyi bir manzara için altın noktalar keşfetmeye çalışıyordum.

O akşam odaya geldiğimde biraz oyalanmış, kaçınılmaz sona direnemeyip nihayet kulaklıklarımla yatağı boylayıncaya kadar birkaç saati öldürmüştüm. Neden sonra nevresim takımını değiştirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Her zamanki gibi hepsini gelişigüzel katlayıp, çarşaftan dev bir topa dönüştürdüm. Odadan çıkmadan, top kucağımda, bilgisayarda açık olan basketbol sitelerinden birine girdim ve haberi okudum. Henüz olaya tüm yönleriyle vakıf olamamıştım, ama bunun Efes Pilsen basketbolu için anlamını sezebiliyordum.

Birkaç hafta öncesinde Son 16’nın başlangıcı olan Panathinaikos maçı için oda arkadaşlarımdan biriyle Abdi İpekçi’deydim. Blatt’in yabancı tercihlerinin yerel ligde onun başına iş açabileceğini düşünürken, Avrupa’da beş siyahtan oluşan bir ilk beşin bazıları için neden katlanılmaz olduğunu anlayamıyor ve o takıma yakıştırılan ve dahiyane bir şeymiş gibi öne atılan “Efes Dark” ismini bayağı buluyordum. Scoonie Penn’in gelişi sonrası Rashad Wright daha marjinal bir role kaydırılmış ve bu değişim, takım kimyasına iyi yönde etkimişti. Takımın bir an için mağlup olacağı yönünde bir şüphe oluşmasına izin vermediği PAO maçı, girilen bu yeni yolun nişanesi gibiydi. Çapraz grubun zayıflığı düşünüldüğünde, her sene inandırıcılığından biraz daha yitiren Final-Four hedefi o günlerde çok da ‘deli zırvası’ gibi gelmiyordu.

Haber şuydu. Kosova’nın bağımsızlık bildirgesi sonrasında Sırbistan’daki öfkenin birinci adresi ABD olmuştu ve protestolar maçtan birkaç gün önce ABD büyükelçiliğinin ateşe verilmesine kadar gitmişti. ABD hükümeti tüm vatandaşları için Belgrad’ı ‘riskli bölge’ ilan etmişti. Efes Pilsen kampında da bu seyahatten endişe duyan bir oyuncu grubu vardı. Kulüp bu grubu destekleyip yekvücut olacak bir yaklaşım göstermektense, Sırbistan polisinden aldıkları güvence üzerinden kafileye katılmayan her oyuncuyu ‘vatan haini’ olarak afişe etmeyi seçti. Euroleague’in önde gelen destekçi markalarından biri olarak tartışmasız bir lobiye sahip olan kulüp Sırbistan’daki büyük yatırımlarının selametini düşünüp bunu kullanmamayı yeğledi. Adı o günlerde Efes Pilsen olan kulübün yetkilileri ucuz milliyetçilik sloganları atıp, ustalıkla bunu bir cesaret/yürek sınavına çevirdiler.
O oyunculardan Drew Nicholas’ın İstanbul’a her geri dönüşünde ıslıklandığını duymak beni öfkelendirmiştir pek tabii. Yine de 28 Şubat 2008’e dair en üzücü çağrışım Efes Pilsen’in tüm basketbol geleneğine sırt çevirip, Avrupa şampiyonu bir koça yolunu bulması için en ufak bir fırsat tanımadan onu kovma kararı almış olmasıdır.

Bugünlerde Türkiye basketboluyla ilgili tartışmaların odağında, çıkış yolunu arayan bir başka yabancı koç var. Blatt’in dehasıyla yarışabileceğini düşünmesem de, buraya en az 2007 yazında Blatt’in sahip olduğu kadar parıltılı bir özgeçmişle gelen bir koç. Umarım karar vericiler, bu hikayeyi biraz olsun dikkate alırlar.

Cem Pekdoğru, 2013
11 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 22, 2013

Çamurun İçinde

Chicago yerel basınının önemli isimlerinden Arch Ward, 1933 yılında şehirdeki dünya fuarının bir parçası olarak beyzbol liginin en iyi oyuncularını bir gösteri maçı vesilesiyle karşı karşıya getirme fikrini ortaya atar. Bir lige ait tüm yıldızları tek bir sahada buluşturmak… Bu Amerikan bakışına çok uygun ve fiyakalı fikir, kısa zamanda ülkedeki tüm profesyonel liglere uyarlanır. All-Star adı verilen bu maçlarla Türkiye’nin basketbol seyircisinin buluşması ise 2004 yılını bulur. Başlangıçta geç kalınmış bir karar gibi görünür.

All-Star organizasyonları zaman içinde vadettiği temaşanın ötesinde anlamlar üstlenir ve aslında sezon içindekilerin kötü bir kopyası haline gelen maçlar nadiren önemli hikayeler çıkarırken, oyuncuların onurlandırılması işlevi ön plana çıkar. Kendini basketbola adayan birinin hayatının kaç yılını o oyunun zirvesine birkaç adım uzakta ya da tam tepesinde geçirdiğini kavrayabilmeye yarar tarihe düşülen bu notlar. ‘Orada olma’ durumunun orada ne yaptığından bağımsız bir değeri vardır. Bu bir kaybeden mazereti değil, düpedüz gerçekliktir. Orada yaptıklarıyla kötü bir ün kazanmış olanlar vardır ama öncesinde bunu orada yapabilmeye layık görülmüşlerdir. Jamaal Magloire 2004 All-Star’da aldığı her topta post-up yaptığında hepimiz durumu yadırgamıştık. Staples Center seyircisi bile hoşnutsuzluğunu belli eder homurtularını esirgememişti. Fakat tüm bunlar Magloire’ın NBA tarihinde All-Star seçilen ikinci Kanadalı olduğu gerçeğini gölgeleyemedi. Bugün baktığımızda 2004 yılı, o maç, Magloire’ın kendini adadığı bu oyunda pek azlarının gelebildiği bir mükemmeliyet seviyesine ulaştığının nişanesidir. Dahası, 19 sayıyla Doğu takımının en skoreri olmuştur. O güne tanık olanlar için çirkin bir 19 sayıdır, fakat hayatının en ‘ihtişamlı’ sahnesinde “Ben de buradayım” demesinin tek yolu böylesine çirkin bir 19 sayıdır.

Türkiye’de bu isim altında yapılan maçlarda bu işlevin izine rastlamaksa çoğunlukla pek mümkün değil. Örnek arıyorsanız bu senenin “Türk Yıldızlar Kadrosu” tek başına yeterli. Ligi takip eden herhangi birisine sorun, 15 haftada fark yaratmış bir yerli oyuncudan söz etmesini isteyin. (Takımların coğrafi bir temelde değil de yerli/yabancı ayrımı üzerinden oluşturulması tercihinde belki ülkedeki her şey gibi basketbolun da batıdan doğuya homojen dağılmamış olması kadar, aksi takdirde burayı gerçekten hak edecek bir yerli oyuncu bulmanın zor olacağı endişesi de etkili olmuştur. Bir çaresine bakılırdı onun da gerçi.) Biraz düşünmesi gerekebilir, fakat sonunda söyleyeceği ismi tahmin etmek zor değildir: Ligde double-double ortalamayla oynamaya devam eden iki oyuncudan biri olan, bunun yanına maç başına 1 blok da eklemiş ve tek maçını izlediğinizde dahi yeni yükselen takımındaki ağırlığını hissedebileceğiniz Nedim Yücel. Kariyerinin olgunluk eserlerinden birini sunan ve büründüğü ‘ruhani lider’ kimliğiyle arka arkaya dizilmiş tüm o rakamları anlamsız kılabilen bir yüz. Bu bir adanmışlık ise eğer, şüphesiz örnek bir çilekeş. Fakat bu seçkide bir yer edinmesine yetmiyor. Başlangıçta…

Neyse ki Kerem Gönlüm ve Furkan Aldemir, hafta içi antrenmanlarında sakatlanıyor. Bir sakatlık üzerine “neyse ki” denmesi kulağa hoş gelmiyor, biliyorum. Fakat bu esrarengiz hafta içi sakatlıkları Türkiye’deki All-Star etkinliklerinin değişmez ritüellerinden ve bu durumda geçmiş, size şüpheci olmak için sebepler veriyor. Maç başına 17 dakikaya 5 sayı ve 6.5 ribaund sığdıran Furkan’dan boşalan yeri dolduruyor Nedim. Kerem’in yerini de takım arkadaşlarından biri alıyor, yabancıya gitmiyor. Türkiye pasaportundaki Ermal Kurtoğlu ismiyle oynayan Ermal Kuqo, maç başına 9 dakika 54 saniye süre alıyor. Basketbol tarihinin en verimli maç-başına-9-dakika-54-saniyesi olsa gerek. Türkiye pasaportundaki Ali Karadeniz ismiyle oynayan Michael Wright ise 21 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı. Buna neredeyse yarısı hücum ribaundu olan 6.5 ribaundu ve 55% şut yüzdesini ekleyin. All-Star maçında oynamak için, ligin yıldızlarından biri addedilmek için, ‘orada olmak’ için yetmediğini göreceksiniz.

Cumartesi gecesi televizyonumu açtığımda beni bir bilgi mesajı karşılıyor: “2013 Beko All-Star şöleni, tüm ihtişamıyla Lig TV 3 ekranlarında.” Son iki yıldan kesitler geliyor gözümün önüne, Fatih Söylemezoğlu geliyor. İhtişam sözcüğü havsalamdaki anlamına oturmuyor. Şölen? Belki şu Dogme 95 filmine adını veren şölene benzer bir şeydir… Ivan Turgenyev’in başyapıtı “Babalar ve Oğullar”dan bir cümle: “Çamurun içinde oturuyoruz dostum ve yıldızlara uzanıyoruz.” Artık geç kalınmış bir karar gibi gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
21 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 15, 2013

Bizim Çocuklar Başardı

Geçtiğimiz aylarda bu köşede oyunu yorumlarken yolumuzu kaybetmemize sebep olan bazı çıkmazları sıralamıştım. Resme dahil olan ileri istatistiğin eğitilmemiş gözlerce kolaylıkla istismar edilmesi, koçu merkeze alan eleştirinin çoğu zaman ana hikayenin kaçırılmasına yol açması ve bunun gibi şeyler… Türkiye için o çıkmazların hala yolun çok ilerisinde olduğunu görmek içinse birkaç haftalığına yerel lig ile ilgili yayınlara göz ucuyla bakmak yetti.

Son kullanma tarihi geçmiş yabancı sınırlamasının buna zemin hazırladığını savunabilirsiniz. Yine de teamülü oluşturanın, hala, oyuncuların performansları/verimleri ya da potansiyelleriyle ilgilenmeyip sadece pasaportları üzerinden dönen tartışmalar olduğunu görmek can sıkıcı olabiliyor. Yabancılar üzerine kurulu takımlarla ligde tutunulamayacağı ezberi devam ederken, altı sezonda sekiz takım değiştiren yerli seyyahlara bel bağlayanların sonunun çoğu zaman daha kötü olduğu görülmek istenmiyor. Türkiye’deki basketbol ortamını zenginleştirmekle ilgili bir derdi olmayan, burayı mezuniyet sonrası birkaç yüz bin doları kolay yoldan iç edebilecekleri bir ülke olarak gören ve ‘istatistik hanelerindeki rakamları şişirip özgeçmişlerine ilave edilebilir kılmak’ olan temel amaçları doğrultusunda takım kimyalarında geri dönüşü olmayan bir tahribat yaratırken -üstüne üstlük- aşırı yetenekli gençlerimizin de önüne set çeken yabancılar. Yabancılarımız… Onlara güvenmek yerine ‘kendi yağında kavrulmak’ üzerine bir kariyer tasarlamış milli seyyahlarımıza, ligde 18 yılı deviren bir veteran olarak faul çizgisinden 35% ile isabet bulabilen veya hala 15 yıl önce altyapılarda Tony Parker’ın belini kırdığı günün hatırasıyla yaşayan ‘bizim çocuklara’ bel bağlayanlar arasından çıkacaktır kazananlar. Bu konuda ciddiyseniz, ilk işiniz vasatlığa adadıkları büyük eserlerinden bir kıta kiralamak olmalıdır.

Bu oyunun etrafında küçük de olsa bir toplumsal bellek halesi oluşabildiyse, dünyanın daha fazla bir küreye benzediği son yirmi yılda saha üzerinde buna önayak olanların içinde bizim çocukları seçmek ise pek de kolay değil. Basketbola o son yirmi yıl içinde tutulan nesillerin ağzını aradığınızda, kahramanı Harun Erdenay, Orhun Ene ya da Ufuk Sarıca olan her çocuk için odasına Petar Naumoski, David Rivers, Conrad McRae, Marko Milic veya Mitch Smith posterlerini (ya da onlarla ilgili gazete kupürlerini) asan bir başkasını bulabiliyorsunuz. Bu kahramanların bazıları sadece birkaç seneliğine Türkiye’yi ziyaret etmişlerdi ve şüphesiz birçoğu gerçekten de kolay birkaç yüz bin doların peşindeydi. Dönemin Galatasaray taraftarlarının nostaljik sohbetlerinde mutlaka rastlayacağınız Lloyd Daniels’ın, kendisiyle birlikte takımını da yükseltme gibi büyük hedefleri olmadığını anlamak için üç hücum izlemek yeterliydi. Buna mukabil, tüm tavırlarının toplamında oluşan persona o gün bir basketbol maçında rastlayabileceğiniz en ilham verici şeydi. 1994-95 sezonunda kısa bir dönem Efes Pilsen forması giyen Chris Corchiani’nin, her gün siparişlerini almaya gelen kapıcı çocuğu Kenan’ı evlat edinmesi gibi hikayeler dilden dile dolaşıyordu. (Kenan (Kevin) Corchiani birkaç sene önce Meleğin Sırları filminin yapımcı koltuğunda karşımıza çıkmıştı.) Dolan istatistik haneleri çevreye sirayet etmiyor değildi.

Çağı imleyen milliyetçilik adındaki büyük hezeyanı hatırlayıp, basketbol üzerinden dönen muhabbetlerdeki dilin en azından zenofobi sınırları içinde kalıyor/daha ileri gitmiyor olması nedeniyle kendimizi neredeyse şanslı addedeceğiz. Bunun yanında bahse konu ‘bizim çocuklar’ tanımının ne kadar muğlak ve geçişken olduğunu izlemek de ilgi çekici olabiliyor. Bogdan Tanjevic kendisini, henüz 20 yaşındayken, bir vatandaşıyla birlikte Türkiye’ye getirip “Bu çocuğun potansiyeline yatırım yapacağız” dediğinde büyük çaplı bir tepki yaratan Emir Preldzic’in Türkiye forması giymeye başladıktan sonra bir anda kurtarıcı statüsüne yükselmesi gibi şeyler. Onu Dejan Bodiroga’nın varisi ilan edenlerin, “Neden kendi çocuklarımıza değil de Sloven/Boşnak çocuklarına yatırım yapıyoruz” sorusunun eski sahipleri olduğunu görmekten söz ediyorum.

Hashtag: TB2L’de iki yabancıya hayır.

Cem Pekdoğru, 2013
14 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 01, 2013

Kötü Bir Tane

2012’de de sekmeye devam etti turuncu top, yolculuğunun köşe taşlarını belirlemeye çalışalım. Unutmak rahatlatıcı, ama düşündüğünüz kadar sağlıklı olmayan bir alışkanlık.

  • 1974-75 sezonundan sonra ikinci kez şampiyon olan Beşiktaş’ın başarı formülü, düşünen beyinlerde soru işaretleri bıraktı. Henüz bir yaz önce şubeyi kapatma söylentileri ayyuka çıkmışken, bunu yöneticilerin ancak sağılacak bir ürün potansiyeli gördükleri takdirde basketbolun varlığından haberdar gözüktüğünü kanıtlayan Allen Iverson ve Deron Williams transferleri takip etti. Tom Davis’i pek andırmıyorlardı ama ikisi de “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. İkincisinin forması salonun kirişlerine asıldı. Üç kupalı sezonun mimarı Ergin Ataman da “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. Basketbol şubesinin sponsoru yatırımı kesme kararı alınca Ataman, hiç vakit kaybetmeden teklifleri dinlemeye başlayacaktı. “Beşiktaş’ın çocuğu” titri ziyadesiyle ucuzladı.
  • Beşiktaş’ın aksine güvenip kararlarına saygı duyacağı genç bir koçla yola çıkmak, uyumlu yabancılardan oluşan bir kadro çekirdeği oluşturmak ve gelecekle ilgili planlar yapmak gibi sıkıcı yöntemlerle başarıya ulaşmaya çalışan Banvit, sezonun kırılma noktalarında yine kötü sınav kağıtları verdi. Bu da ne yazık ki yukarıdaki kestirme yolu daha iyi gösterdi. Şimdilik.
  • Çaresizce bir ‘reset’ düğmesi arayan Anadolu Efes’in, 2012’deki üçüncü koçuyla anlaşmasıyla birlikte geçen senenin üç Euroleague takımı da sezonu yeni koçlarıyla karşıladı. Aslında birinci ligdeki 16 takımın 10 tanesi için bu durum geçerliydi ve hiç de şaşırtıcı değildi. Kerameti kendinden menkul “Avrupa’nın en kaliteli ikinci ligi” sayesinde ülkenin hastalıklı ‘kalite’ anlayışını onaylayan yeni bir örneklem bulduk.
  • Galatasaray’ın kadın takımına transfer olan Ann Wauters’ın cinsel tercihinden rahatsızlık duyduğunu söyleyen ve daha büyük birtakım rahatsızlıkları olduğu açık insanların kurduğu bir basketbol sitesi, “Türk basketbolcuları korumak için” kolları sıvadı. Pek fazla tepki görmediler. 
  • Ülkede bir tribün kültürünün oluşacağı yönündeki beklentiler sinir bozucu derecede iyimserdi, gülmekten kendimizi alamadık. Tribünlerde ilk insanın bile utanç duyacağı ilkellik örnekleri görüldü, tekerlekli sandalye basketbol ligine de sıçradı.
  • Euroleague’de iki koçun bir masanın başında satranç oynadığı analojisi artık sıksa da, finalde kupayı sahadaki en büyük ‘kazanan’ karakterine haiz koçun (Dusan Ivkovic) ve oyuncunun (Vassilis Spanoulis) bulunduğu takım havaya kaldırdı. Bir süredir türü tehlikede olan hareketsiz uzunların soyu nihayet tükendi. Khryapa/Kirilenko hattı CSKA’yı finale taşırken, kazanan takımda bir başka mütecanis forvet ikilisi (Papanikolaou/Printezis) maçın en önemli dakikalarında Spanoulis’e koltuk çıktılar. Ivkovic önderliğinde Avrupa basketbolunda yılın imleyeni “kadro mühendisliği” oldu. Bilbao, Cantu, Galatasaray, Kazan gibi iyi yapılandırılmış ve iyi yönetilen takımlar farklarını gösterdiler.
  • 2010’daki kararından sonra, vücut bulmuş Schadenfreude tılsımına dönüşen LeBron James arınma sürecindeki ilk adımını attı ve ilk yüzüğünü parmağına geçirdi. Konu sıkıntısı çeken yazarlar erken “LeBron tarihin en iyisi olabilir mi” sorularıyla bir hafta daha kazandılar. Neyse ki kaybolan saygınlıklarını umursamaları gereken bir çağda yaşamıyorlardı.
  • Kevin Durant başka bir şey olduğunu 2012 boyunca da gösterdi. Yılın eleştirmekten en çok haz duyulan adamı Russell Westbrook, final serisinin dördüncü maçında milyonlarca kişiye telefonlarını kapattırdı. Yeni sezonla birlikte evrileceği yönünde ışık verdiği oyuncu, tüm tahriklere rağmen Durant ile oluşturdukları sinerjiye zeval getirmediklerini de düşününce önemli bir parçayı kaybetmesine rağmen Thunder’ın şampiyonluk tartışmalarındaki yerini uzun bir süreliğine sağlama aldı.
  • Olimpiyat Oyunları vardı, ABD yıldızlarla dolu kadrosuyla…
  • Lokavtın yaratacağı maddi hasardan çekinen Amerikan basketbol endüstrisinin yardımına Jeremy Lin adında bir genç adam koştu. Medyanın kelime oyunları çoğunlukla ayrımcı bir dil taşıyordu ama para kazanmalarına engel değildi. “Büyük Sarı Umut” fenomeni sonuna kadar sağıldı. Tamamen ilgisiz bir haberde, David Stern 2014 başında lig komisyonerliği görevini yardımcısı Adam Silver’a devredeceğini açıkladı.
  • John Calipari kazandı, kolej basketbolu ve kolej basketbolunu koşulsuzca sevmeye devam edenler (ben ve birkaç kişi daha) kaybetti.

Kadın basketboluna, en azından köşe taşlarını belirleme işine soyunacak kadar, ilgi gösteremediğim için üzgünüm. İyi seneler.

Cem Pekdoğru, 2012
31 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.