Mart 20, 2013

Lew, Bill ve Shabazz

Ülkeyi köşe bucak dolaşıp yetenek avına çıkan NCAA koçları 2012 yazı için planlarını yaparken ajandalarının ilk sayfasında onun ismi yazıyordu: Shabazz Muhammad. Büyük ödülü kazanan UCLA olacaktı. Fakat aynı dönemde Sports Illustrated’da çıkan bir haber, geleneğinden gitgide uzaklaşan bir programı ve oyuncularıyla iletişiminde tartışmalı bir yaklaşım takınan bir koçu resmediyordu.

Tam 11 sezon fileleri son kez kesen takım olarak kolej basketbolundaki rekoru elinde bulunduran Bruins iyi durumda değildi. 2006’da Arron Afflalo ve Jordan Farmar’ın başı çektiği yetenekli bir kadroyla şampiyonluk maçını görüp takip eden iki sezonda Final-Four başarısını tekrar etmek, mevzubahis UCLA tarihi olunca adınızı ölümsüzleştirmeye yetmiyordu. Muhammad’in kolej yolculuğunun çok uzun soluklu olmayacağı ve bir senenin ardından profesyonel kariyerini başlatmak için firar edeceği biliniyordu. Yine de bu özel çocukta, 18 yıldır beklenen 12 numarayı Westwood kampüsüne getirmeye muktedir bir oyuncuyu görenler vardı. 2006-2008 arası başarıların arkasındaki isim olsa da çıkan haber, Ben Howland’ın saygınlığına şifa bulması zor bir yara bırakmıştı. Muhammad sıra dışı bir şey yapmalıydı ve acele etmeliydi.

2 DEV, 1 ÖĞRETMEN

1971 yazında Bill Walton’ın kampüse gelişi ise tamamen farklı bir manzarada gerçekleşiyordu. Lew Alcindor (henüz şehadet getirmemiş ve Kareem Abdul-Jabbar adını almamıştı) kolej basketbolunun gördüğü en dominant performansları yeni açılan Pauley Pavilion’ın parkesi üzerinde vermişti. Walton da burada oynayacaktı. Ve oyunun gördüğü en büyük öğretmenlerden John Wooden, kenarda her hareketini izliyor olacaktı. 2.10 boyundaki uzunun yeteneklerini gözden kaçırmak mümkün değildi. Daha ilk sezonunda NCAA yönetiminin oyunculara smaç vurmayı yasaklamasına neden olacak bir yırtıcılıkla oyunu çaresiz bırakan Alcindor’ın aksine Walton, mütenevvi hücum portföyünün yardımıyla rakiplerini daha zarif biçimde alt ediyordu.

Tek farklarının oyun tarzları olduğu söylenemezdi. Alcindor Westwood’da yalnız yaşadığı apartmanda, zamanının büyük bölümünü siyah hakları tarihiyle ilgili okumalar yaparak geçiriyordu. Onu Westwood kampüsüne getiren şey Wooden’ın varlığı değildi. Okul en önemli iki Afro-Amerikan mezununu (Jackie Robinson ve Ralph Bunche) Alcindor ile buluşturmuş, ikilinin siyah komünitenin sporda başarılı olması için alan açacak birilerine ihtiyaç olduğu yönündeki vaazları Malcolm X hayranı genci ikna eden şey olmuştu. Sivil Haklar Hareketi başladığında kampüs hayatında sözcükleri tasarruflu kullanmasıyla bilinen Alcindor, ilk kez yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Ku Klux Klan’ın beşiği Martinsville’de doğup büyüyen Wooden ile öğrencisi arasında sağlıklı bir iletişimin mümkün olmadığı çekincesi hakimdi.

KIZIL ‘ÇİÇEK’ WALTON

Walton ise aşağı mahallenin çocuğuydu. Fakat bu onun adaptasyonunu daha kolay kılmayacaktı. Woodstock jenerasyonunun bir parçasıydı, itaat mefhumu ile problemleri vardı. En ünlü hikayelerden biridir, yaz tatilinden beline kadar uzattığı saçları ve pasaklı sakallarıyla döndüğünde Wooden tıraş olup gelmesini ister. Walton bedeniyle ilgili tüm kararları ancak kendisinin vereceğini söyleyerek karşı çıkar. “Doğru, bu kararı ancak sen verebilirsin. Ben sadece bu takımla ilgili kararları verme yetkisine sahibim. Hislerini gerçekten anladığımı bilmeni isterim Bill… Ve seni özleyeceğimizi.”

Walton o gün bisikletiyle en yakın berberin yolunu tutar ve 15 dakika sonra tekrar antrenmandadır. Birkaç hafta sonra Wooden ofisine geldiğinde, masasının üzerinde meditasyon yapan kızıl saçlı bir devle karşılaşır. Bir başka gün takımdan birileri yanına gelir ve Walton’ın tutuklandığını söyler. Bir grup arkadaşıyla Wilshire Bulvarı’nda savaş karşıtı bir gösteri başlatıp, sonunda cadde üzerine uzanıp tek başına trafiği kapatan Walton’ı nezarethaneden çıkarmak Wooden’a düşer. Bir sabah uyandığında vejetaryen beslenmeye geçiş kararı alır Walton. Koçu tarafından ikna edilmesi haftalar alacaktır.

WOODEN SHABAZZ’I GÖRSEYDİ...

Tarih kitaplarını karıştırdığımızda bu hikayeleri değil, ulaşılan iki namağlup (30-0) şampiyonluğu, 88 maçlık galibiyet serisini ve Wooden’ın ünlü Başarı Piramidi’nin üçüncü katmanında yazan “Her şey takım halinde yapılmalıdır” öğretisini tehdit ettiği düşünülebilecek Memphis State maçını görürsünüz. (1973 finalinde Walton 21/22 şut isabetiyle 44 sayıya ulaşır.) Alcindor, Walton ya da herhangi bir öğrencisinin koçlarının ağzından “kazanmak” kelimesini bir kez bile duymadığını, başarı hakkındaki nutuklarının hiçbirinin “kazanmak” ile ilgilenmediğini ve oyuncularının içlerindeki güveni bu sayede inşa edip filizlendirebildiğini ise bu hikayeleri dinledikçe fark edersiniz.

Sezon başında NCAA’in açtığı amatörlük statüsünü sorgulayan dava, Muhammad’in sahaya çıkışını geciktirdi. Red Hot Chili Peppers’ın basçısı Flea, bir konserlerine “Shabazz’a Özgürlük” yazılı bir tişörtle çıktı. Muhammad bu desteğe aldırış eder gözükmedi. Yıllarca Grateful Dead ile turnelere çıkan, hatta bir keresinde Mısır’da onlarla birlikte çalan Walton muhtemelen farklı davranırdı. Alcindor’ın nasıl tepki vereceğini ise kimse bilemezdi. Yazık ki Wooden 2010’dan beri bizimle değil ve Muhammad içindeki cevheri işleyip istisnai bir basketbolcuya dönüştürmek için, söz geçiremediği oyun kurucusunu saha dışına çıkarmak için hakemlere oyuncusunun NBA logolu çoraplarını işaret eden bir koçla birlikte çalışmak zorunda.

Cem Pekdoğru, 2013
19 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 05, 2013

Kapıdan

Mart ayı, takip ettiğinin özel durumunun da etkisiyle, bizi en hazırlıksız yakalayan ay oluyor. Ayın başlangıcı basketbolu sevenler için gelmekte olan bir büyük olayın da müjdecisi… Düzeltiyorum; durağan, yetenek seviyesi tartışmalı, eski usul ve çirkin basketbolu sevenler için. Sezonları fazla eskitmeme ve ana yemeği dumanı üzerinde servis etme amacı güden Amerikan sporları için, bunun en yoğun yaşandığı yer kolej seviyesi. Garabet bir konferans dışı fikstürü takiben hayat kurtaran konferans maçları bile ancak mideyi gelecek olana hazırlama işlevi taşıyor. Ve o ana yemek her sene, şaşmaz şekilde, mart ayında masaya getiriliyor.

Geçen sezon John Calipari’nin meşhur (ve meşum) yöntemiyle fileleri kesen Kentucky, kolej basketbolu çevrelerini büyük bir paranoyaya sürüklemişti. İlk bakışta oyundan çok oyuncu odaklı bir yaklaşım tutturduğu için sempatik gözükebilen Calipari’nin, oyuncu/öğrenciyi koyduğu yerin ve bunun arkasındaki motivasyonun bilincine varıldığında ise filmin anti-kahramanına dönüşmesi için fazla zaman gerekmiyor. Kolej basketbolu sezonunun topun sektiği beş ayından ziyade öteki yedi ayına odaklanan bir mesai tutturan Calipari’nin sihri de oyuncuları ikna etme noktasında geliyor. Günümüz modernitesinin en kirli ayrıntılarıyla birlikte mazeret olarak gelmesine alıştığımız ‘ikna kabiliyeti’ tek başına ortamı bulandırmaya yetiyor. İlk baş antrenörlük deneyiminde Marcus Camby’yi UMass saflarına katmak için yaptığı küçük (40 bin dolarlık) jestler, Derrick Rose’un SAT puanlarında oynama yapma noktasına vardığında ise Calipari’yi günümüz Amerikan sporlarının en ihtilaflı kişiliği statüsüne taşıyan dalgayla karşı karşıya geliyoruz. Bu dalganın bütün sporu esir alma tehdidine kavuşmak için gereksinim duyduğu -2008 ile 2010’da kıyısından döndüğü- somut başarıya ulaştığı 2012 sezonunun, Calipari modelinin çevresindeki paranoyayı zirve noktasına taşıması bu açıdan doğal karşılanmalı.

Yoğun bir karamsarlığın gölgesinde girilen 2013 sezonunda ise distopya filmlerindeki felaket sonrası sokaklara uyandığımızı söylemek zor. Ülkenin dört bir yanından en yakışıklı gençleri kampüse toplamayı sürdüren Calipari’nin takımının bu seneki başarısızlığı, geçen sezon birinci sınıf öğrencilerinin yarattığı tantanada gözden kaçırılan veteran katkısının önemini vurgularken şampiyonluk yarışı da uzun yıllardır olmadığı kadar fazla takımı barındırıyor. Her hafta güncellenen AP sıralamasında zirvenin neredeyse sekmeden el değiştirdiği, elit konferanslar dışından bir takımın (Gonzaga) ülkenin en iyisi olduğu yönünde ciddi argümanlar sunduğu bir sezon. Dört tane birinci dereceden şampiyonluk adayının vuruştuğu Big Ten konferansında ulaşılan basketbol seviyesi de ümit aşılıyor. Bunların yanında sezon başındaki Shabazz Muhammad davasını krize götürmek yerine kendisinden beklenmeyen bir açık görüşlülükle çözen ve düşük APR derecesinden (okulun atletik programlarına mensup olan oyuncu/öğrencilerin akademik durumlarını ölçen bir kriter) dolayı Connecticut’ı gözetime alarak işin eğitim boyutunu gelenek sahibi okullara da ceza verebilecek kadar önemsediğini gösteren NCAA komitesinin hali de gerçek olamayacak kadar güzel.

Cem Pekdoğru, 2013
4 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 19, 2013

Yıldızların Biraz Üzerinde

“Bir insan neden normal olmak istesin ki?” Bir otomobil reklamı bize bu soruyu yöneltiyor. Havalı ve ‘tarz sahibi’ üniversite öğrencilerini hedef kitlesi olarak belirlemiş bir markanın bu soruyu seçmesinin ardında yatan birkaç makul sebep var. Fakat hayatının erken dönemlerinde, bu yolculukta vadedilmiş herhangi bir cennet olmadığının ayırdına varabilen çoğunluğun bir parçasıysanız bu sorunun büyüsüne kapılmayacağınızı garanti edebiliriz. Zira normalden kırılma gösteren yanlarını kucaklayan ve her türlü normalleşmeye direnen bir birey olarak, hakim düzenin yolculuğunuzu bir ızdıraba çevireceğini çoktan biliyorsunuz. Tavizler verip, türlü maduniyet çalışmalarıyla uyum göstermenin yollarını aramazsanız, toplumun sizi “bir davanın gerillası” olarak kodlayacağını ve neredeyse size başka bir seçenek bırakmayacağını da. İmparatorlukların azamet gösterisi olarak kullandığı ziyafetlerdeki gibi, All-Star haftasında NBA’in yıldızlı gökyüzünün seyrine dalıp sarhoş olurken Royce White’ın ismi burada gündeme geliyor.

Yıldızların üzerinde gezinen uçarı bir tip… Lige kabul ettiği bir anksiyete bozukluğuyla birlikte adım atan ilk basketbolcu adayını, NBA bu etiketle karşılamıştı. Rockets tarafından seçildikten sonra onu pazarlamak için yeni bir yol geliştirdiler: “En büyük idolü olarak Michael Jordan’ı değil, John Lennon’ı zikretmeyi seçen bir genç adam.” NBA daha önce böyle bir karakteri karşılamamıştı, fakat bu işin üstesinden gelecek yegane takım Rockets olabilirdi. Öyle ki, son gün Dwight Howard’a tırmanmak için satın aldıkları seçim haklarının Rockets-White birleşmesiyle noktalanmasında lig komisyoneri David Stern’ün parmağını ararken buluyordunuz kendinizi. İdeale o kadar yakın bir senaryo hayata geçiyordu.

White’ın NBA’deki yolculuğunun başlangıcı ise idealden oldukça büyük bir kırılma gösteriyor. İzlerini geçmişinde, 10 yaşındayken, basketbol sahasında birlikte tam sahayı koşarken kardiyak bir anomali nedeniyle yere yığılan arkadaşının yarattığı travmaya kadar sürebildiği bir davranış bozukluğu var. Uçak yolculukları ise White için endişenin büyük sahnesi. Birçok takımı onu seçmekten alıkoyan, doktorlarının basketbol kariyerine şüpheci bir tavırla yaklaşmasına neden olan şeylerin başında da bu geliyor: “Bütün basketbol endüstrisi seni alt etmek üzerine kurulu.”

White bugünlerde bu sözleri daha somut olarak hissediyor. Fakat liseden son yılında kovulan, koleje geçtiğinde ise talep ettiği özel muameleyi kimseden göremeyince bir sezonun ardından okul değiştiren biri için bu tamamen yeni bir şey değil. Tek fark, artık çok daha kararlı gözüküyor. Medyadaki algısı şimdilerde “kafası karışık bir genç adam daha” boyutuna inmiş olsa da o özel bir ilgi talep ediyor. Kendi adına değil, artık hayata en çok onları temsil etmenin sorumluluğuyla tutunduğu zihinsel bozukluktan muzdarip tüm insanlar adına. Yeni bir “akıl sağlığı protokolü” istiyor mesela. Bunu yaparken çoğu zaman antipati topluyor. Twitter yoluyla herkesle iletişim kurmaya çabalıyor, fakat kendi doğrularını (ya da toplumun ortak doğrularını) ona genelgeçer doğrularmış gibi sunanlar karşısında küplere biniyor. Bu diyaloglar her defasında bu insanlar için dua ettiğini ve er geç doğru yolu bulacaklarına inandığını belirten bir sloganla kapanıyor. Rockets 16. sıradan seçip, garanti kontrat bağladığı bir yatırım için adımlar atmakta, beklendiği gibi, ortalama bir NBA takımından daha arzulu. Fakat White daha kökten bir çözümün peşinde.

Sabıka kaydını doldurmakla geçirdiği yıllardan sonra yeni bir yaklaşım getirmesinin 2010’u bulduğunu söylüyor White. “Çevreme baktım ve dedim ki: ‘Kahretsin, ben bir basketbolcu değilim. Bu gerçek yaşam.’”

Basketbolun uzun süredir birinci önceliği olmadığını fark edebiliyoruz. Rockets ile ortak bir rota belirleyemediği dört ay boyunca ne kadar idman yaptığı sorulduğunda, “Haftada belki bir şut atıyorumdur” dediğinde bizi onaylamış oluyor.* Takım için bazı vazgeçişler sunması (“Feda” demesi?) gerektiğini söyleyenler White’ın kişisel Sinirimi Bozan Şeyler listesinin ilk sırasında olabilir. Bu yüzden ortalama bir Rockets taraftarının yakın zamanda onu bağrına basması çok olası gözükmüyor.

Lakin White bir fark yaratmak istiyor, aynı zamanda bunu bir basketbolcu olarak yapmasının gerekmediğini düşünüyor. Bilakis, yaratacağı farkın basketbol sahası sınırlarında kalmayacak kadar ‘gerçek’ bir fark olmasını istiyor. Üst üste bilmem kaç maçta yüzde-altmış-ve-üstü şut yüzdesiyle otuz-ve-üstü sayı atmakla yaratılamayacak bir fark. Fakat mücadele alanı basketbol sahası olmak zorunda. Geçen hafta içerisinde Rockets’ın D-League (Gelişim Ligi) takımı Vipers ile ilk kez sahaya çıkmasının sebebi aslında bu.

Izdırap sonlu bir şey değildir ve ızdırabın sonu, onun aynı zamanda meşruiyetini yitirmesi anlamına gelecektir. Salı gecesi White’ın sahaya çıktığı an, özel bir basketbol kariyerinin başlangıcı olacağı için özel değildi. Onun özel bir basketbol kariyeri için yeteri kadar yetenekli olduğuna inanmadığımızı söylemiyorum, fakat benimle birlikte oyuna hakaret düzeyinde bir basketbol kalitesine sahne olan D-League’in YouTube kanalını açan 1600 kişinin motivasyonu bu değildi.

1600 kişi. İdeal bir başlangıç değil, küçük bir fark. Ama ‘gerçek’ bir fark.

* Bu sırada karşısındaki ismin Chuck Klosterman olması, gerçeği söylemeyecek kadar sıkılmış olabileceğini de düşündürüyor. Yöneticilerin de içinde bulunduğu bugünün Amerikalı yetişkinlerini temsilen tüm ABD içinden birisini seçmemiz gerekse aklımıza gelecek belki de ilk isim, White için sinir bozucu olmasını anlayabiliyorum. 

Cem Pekdoğru, 2013
18 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 12, 2013

Gaipten Yeni Haberler

Belirli bir tarihte nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlamak benim için zor bir iş. O tarihe açık göndermeler taşıyan bir şey yaşadığımda bile, hafızamdan ilgili detayları çağırmam mümkün olmuyor. Çağrışımlar olması gerektiği gibi kodlanmamış. “11 Eylül’de nerede olduğunu hatırlıyor musun” gibi popüler sorulardan bahsediyorum. Yaşadığın ülkenin tarihinden kıvrılım noktalarına da işaret ediyor olabilir. “Havada anayasa kitapçıklarının uçuştuğu o MGK toplantısının haberini aldığında ne yapıyordun?” Cevap: Kocaman bir boşluk.

Bu belirli günler ve haftalar yaşanırken -her iki örneğin de aynı seneye ait olması işime yarayacak- ne olup bittiğiyle ilgili en ufak bir fikri olmayan bir velet sayılmazdım. Evet, elbette 13 yaşında meseleyi çok dar bir perspektiften görebiliyordum ama hayatını televizyon karşısında geçiren bir velet olarak, günlük akışlarını bahse konu gelişmeleri aktarmak için çöpe atan kanallardaki muhabirlerin ses tonundan bile bunun ilerideki günleri nasıl etkileyeceğini sezebiliyordum.

Kişisel tarihimin kıvrılım noktaları söz konusu olduğunda durum değişiyor. Nerede olduğumu kolaylıkla söyleyebilmem bir yana, bu anlar hafızamda geri çağrıldıklarında bir sokak tabelası, bir deri ceket veya 2008 model bir Vespa ile birlikte geliyorlar.

David Blatt’in Efes Pilsen döneminin sonu anlamına gelecek Partizan maçının akşamında nerede, ne yapıyor olduğumu hatırlıyorum. Keskin bir biçimde. Bu belki hikayeyi epey içselleştirdiğimi ve sonunda o kişisel tarihin bir parçası haline getirdiğimi gösteriyordur, bilmiyorum.

Lisedeki uzun yatakhane hayatından sonra ailemin yanına dönmüştüm ve bu yaşayışa uyum gösterebileceğime dair hiç ışık vermeyen bir yarıyıl sonrası üniversitenin Gümüşsuyu’ndaki yurtlarından birine başvurmuştum. Yurt müdüründen onay alabilmek için vize görüşmesine gider gibi giyindiğimi hatırlıyorum, o odayı çok istemiştim. Payıma düşen rutubetli bir oda olmuştu. Koridorun ilerisindeki Boğaz’a nazır odalara göz dikmek için daha ‘şanslı’ olmak gerektiğinin farkındaydım, yine de istisnai derecede iç karartıcı bir manzarası vardı. Tabii o günlerde böyle yaklaşmıyor, odanın üç kişinin yaşaması için çok küçük olduğu gibi gerçekleri görmezden geliyor ve daha iyi bir manzara için altın noktalar keşfetmeye çalışıyordum.

O akşam odaya geldiğimde biraz oyalanmış, kaçınılmaz sona direnemeyip nihayet kulaklıklarımla yatağı boylayıncaya kadar birkaç saati öldürmüştüm. Neden sonra nevresim takımını değiştirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Her zamanki gibi hepsini gelişigüzel katlayıp, çarşaftan dev bir topa dönüştürdüm. Odadan çıkmadan, top kucağımda, bilgisayarda açık olan basketbol sitelerinden birine girdim ve haberi okudum. Henüz olaya tüm yönleriyle vakıf olamamıştım, ama bunun Efes Pilsen basketbolu için anlamını sezebiliyordum.

Birkaç hafta öncesinde Son 16’nın başlangıcı olan Panathinaikos maçı için oda arkadaşlarımdan biriyle Abdi İpekçi’deydim. Blatt’in yabancı tercihlerinin yerel ligde onun başına iş açabileceğini düşünürken, Avrupa’da beş siyahtan oluşan bir ilk beşin bazıları için neden katlanılmaz olduğunu anlayamıyor ve o takıma yakıştırılan ve dahiyane bir şeymiş gibi öne atılan “Efes Dark” ismini bayağı buluyordum. Scoonie Penn’in gelişi sonrası Rashad Wright daha marjinal bir role kaydırılmış ve bu değişim, takım kimyasına iyi yönde etkimişti. Takımın bir an için mağlup olacağı yönünde bir şüphe oluşmasına izin vermediği PAO maçı, girilen bu yeni yolun nişanesi gibiydi. Çapraz grubun zayıflığı düşünüldüğünde, her sene inandırıcılığından biraz daha yitiren Final-Four hedefi o günlerde çok da ‘deli zırvası’ gibi gelmiyordu.

Haber şuydu. Kosova’nın bağımsızlık bildirgesi sonrasında Sırbistan’daki öfkenin birinci adresi ABD olmuştu ve protestolar maçtan birkaç gün önce ABD büyükelçiliğinin ateşe verilmesine kadar gitmişti. ABD hükümeti tüm vatandaşları için Belgrad’ı ‘riskli bölge’ ilan etmişti. Efes Pilsen kampında da bu seyahatten endişe duyan bir oyuncu grubu vardı. Kulüp bu grubu destekleyip yekvücut olacak bir yaklaşım göstermektense, Sırbistan polisinden aldıkları güvence üzerinden kafileye katılmayan her oyuncuyu ‘vatan haini’ olarak afişe etmeyi seçti. Euroleague’in önde gelen destekçi markalarından biri olarak tartışmasız bir lobiye sahip olan kulüp Sırbistan’daki büyük yatırımlarının selametini düşünüp bunu kullanmamayı yeğledi. Adı o günlerde Efes Pilsen olan kulübün yetkilileri ucuz milliyetçilik sloganları atıp, ustalıkla bunu bir cesaret/yürek sınavına çevirdiler.
O oyunculardan Drew Nicholas’ın İstanbul’a her geri dönüşünde ıslıklandığını duymak beni öfkelendirmiştir pek tabii. Yine de 28 Şubat 2008’e dair en üzücü çağrışım Efes Pilsen’in tüm basketbol geleneğine sırt çevirip, Avrupa şampiyonu bir koça yolunu bulması için en ufak bir fırsat tanımadan onu kovma kararı almış olmasıdır.

Bugünlerde Türkiye basketboluyla ilgili tartışmaların odağında, çıkış yolunu arayan bir başka yabancı koç var. Blatt’in dehasıyla yarışabileceğini düşünmesem de, buraya en az 2007 yazında Blatt’in sahip olduğu kadar parıltılı bir özgeçmişle gelen bir koç. Umarım karar vericiler, bu hikayeyi biraz olsun dikkate alırlar.

Cem Pekdoğru, 2013
11 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 22, 2013

Çamurun İçinde

Chicago yerel basınının önemli isimlerinden Arch Ward, 1933 yılında şehirdeki dünya fuarının bir parçası olarak beyzbol liginin en iyi oyuncularını bir gösteri maçı vesilesiyle karşı karşıya getirme fikrini ortaya atar. Bir lige ait tüm yıldızları tek bir sahada buluşturmak… Bu Amerikan bakışına çok uygun ve fiyakalı fikir, kısa zamanda ülkedeki tüm profesyonel liglere uyarlanır. All-Star adı verilen bu maçlarla Türkiye’nin basketbol seyircisinin buluşması ise 2004 yılını bulur. Başlangıçta geç kalınmış bir karar gibi görünür.

All-Star organizasyonları zaman içinde vadettiği temaşanın ötesinde anlamlar üstlenir ve aslında sezon içindekilerin kötü bir kopyası haline gelen maçlar nadiren önemli hikayeler çıkarırken, oyuncuların onurlandırılması işlevi ön plana çıkar. Kendini basketbola adayan birinin hayatının kaç yılını o oyunun zirvesine birkaç adım uzakta ya da tam tepesinde geçirdiğini kavrayabilmeye yarar tarihe düşülen bu notlar. ‘Orada olma’ durumunun orada ne yaptığından bağımsız bir değeri vardır. Bu bir kaybeden mazereti değil, düpedüz gerçekliktir. Orada yaptıklarıyla kötü bir ün kazanmış olanlar vardır ama öncesinde bunu orada yapabilmeye layık görülmüşlerdir. Jamaal Magloire 2004 All-Star’da aldığı her topta post-up yaptığında hepimiz durumu yadırgamıştık. Staples Center seyircisi bile hoşnutsuzluğunu belli eder homurtularını esirgememişti. Fakat tüm bunlar Magloire’ın NBA tarihinde All-Star seçilen ikinci Kanadalı olduğu gerçeğini gölgeleyemedi. Bugün baktığımızda 2004 yılı, o maç, Magloire’ın kendini adadığı bu oyunda pek azlarının gelebildiği bir mükemmeliyet seviyesine ulaştığının nişanesidir. Dahası, 19 sayıyla Doğu takımının en skoreri olmuştur. O güne tanık olanlar için çirkin bir 19 sayıdır, fakat hayatının en ‘ihtişamlı’ sahnesinde “Ben de buradayım” demesinin tek yolu böylesine çirkin bir 19 sayıdır.

Türkiye’de bu isim altında yapılan maçlarda bu işlevin izine rastlamaksa çoğunlukla pek mümkün değil. Örnek arıyorsanız bu senenin “Türk Yıldızlar Kadrosu” tek başına yeterli. Ligi takip eden herhangi birisine sorun, 15 haftada fark yaratmış bir yerli oyuncudan söz etmesini isteyin. (Takımların coğrafi bir temelde değil de yerli/yabancı ayrımı üzerinden oluşturulması tercihinde belki ülkedeki her şey gibi basketbolun da batıdan doğuya homojen dağılmamış olması kadar, aksi takdirde burayı gerçekten hak edecek bir yerli oyuncu bulmanın zor olacağı endişesi de etkili olmuştur. Bir çaresine bakılırdı onun da gerçi.) Biraz düşünmesi gerekebilir, fakat sonunda söyleyeceği ismi tahmin etmek zor değildir: Ligde double-double ortalamayla oynamaya devam eden iki oyuncudan biri olan, bunun yanına maç başına 1 blok da eklemiş ve tek maçını izlediğinizde dahi yeni yükselen takımındaki ağırlığını hissedebileceğiniz Nedim Yücel. Kariyerinin olgunluk eserlerinden birini sunan ve büründüğü ‘ruhani lider’ kimliğiyle arka arkaya dizilmiş tüm o rakamları anlamsız kılabilen bir yüz. Bu bir adanmışlık ise eğer, şüphesiz örnek bir çilekeş. Fakat bu seçkide bir yer edinmesine yetmiyor. Başlangıçta…

Neyse ki Kerem Gönlüm ve Furkan Aldemir, hafta içi antrenmanlarında sakatlanıyor. Bir sakatlık üzerine “neyse ki” denmesi kulağa hoş gelmiyor, biliyorum. Fakat bu esrarengiz hafta içi sakatlıkları Türkiye’deki All-Star etkinliklerinin değişmez ritüellerinden ve bu durumda geçmiş, size şüpheci olmak için sebepler veriyor. Maç başına 17 dakikaya 5 sayı ve 6.5 ribaund sığdıran Furkan’dan boşalan yeri dolduruyor Nedim. Kerem’in yerini de takım arkadaşlarından biri alıyor, yabancıya gitmiyor. Türkiye pasaportundaki Ermal Kurtoğlu ismiyle oynayan Ermal Kuqo, maç başına 9 dakika 54 saniye süre alıyor. Basketbol tarihinin en verimli maç-başına-9-dakika-54-saniyesi olsa gerek. Türkiye pasaportundaki Ali Karadeniz ismiyle oynayan Michael Wright ise 21 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı. Buna neredeyse yarısı hücum ribaundu olan 6.5 ribaundu ve 55% şut yüzdesini ekleyin. All-Star maçında oynamak için, ligin yıldızlarından biri addedilmek için, ‘orada olmak’ için yetmediğini göreceksiniz.

Cumartesi gecesi televizyonumu açtığımda beni bir bilgi mesajı karşılıyor: “2013 Beko All-Star şöleni, tüm ihtişamıyla Lig TV 3 ekranlarında.” Son iki yıldan kesitler geliyor gözümün önüne, Fatih Söylemezoğlu geliyor. İhtişam sözcüğü havsalamdaki anlamına oturmuyor. Şölen? Belki şu Dogme 95 filmine adını veren şölene benzer bir şeydir… Ivan Turgenyev’in başyapıtı “Babalar ve Oğullar”dan bir cümle: “Çamurun içinde oturuyoruz dostum ve yıldızlara uzanıyoruz.” Artık geç kalınmış bir karar gibi gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
21 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.