Mayıs 28, 2013

Bir Çiçek, Kaç Bahar? (I)

Geçtiğimiz ayın sonunda Amerikan spor kültürünü baştan aşağı değiştirebilecek, esaslı bir kararın haberini aldık. 12 NBA sezonunu ardında bırakan Jason Collins, büyük liglerde aktif sporculuk yaşamını sürdürürken “açılan” (cinsel kimliğini açıklayan) ilk gey oldu. 

Kişisel hayatını daimi bir işkence haline getiren bu sırdan azade olmak isterken, temel saiklerinden biri doğru yöndeki örgütlü bir ilerlemenin ilk adımını atmaktı. Sports Illustrated’daki -birçok spor yazarının kariyerine meydan okuyacak kadar etkileyici bir üslupla yazılmış- açıklama metninde, geçen sezonki koçu Doc Rivers’ın sözlerini alıntıladı. “Bir yere çabuk ulaşmak istiyorsan, tek başına yola çık. Fazla mesafe katetmek istiyorsan, grup halinde yola çık.” Açıkça destek talep ediyordu. Takım arkadaşlarından, meslektaşlarından, siyaset adamlarından, Stanford mezunlarından, herkesten. Ve bunların her birinden, başta tahayyül edemeyeceği kadar büyük bir destek aldı. Aslında karşımızdakinin homofobinin son kalelerinden olan, halen testosteronun yönettiği bu maço çevreyi dönüştürebilecek kadar esaslı bir haber olduğunun ayırdına varmamızı sağlayan şey metnin kendisi değil, bu tepkilerin işaret ettiği tonu tamamen farklı yeni bir dilin suretiydi.

14 yıllık hakemlik kariyeri 2009’da futbol federasyonu, askeriye ve mahkemenin el birliği etmesiyle geri dönüşü olmayan bir yola sokulmaya çalışılan Halil İbrahim Dinçdağ’ın mücadelesi ise (kimseyi şaşırtmayacak ama) görece sessiz sedasız devam ediyor. Davanın 21 Mayıs’taki sekizinci duruşmasında sunulan bilirkişi raporu yeni bir umut kapısı araladı. Ancak tıpkı Collins gibi, Dinçdağ da özel yaşamının kendi iradesi dışında ifşa edilmesi ve meslek haklarının elinden alınması üzerine başlattığı bu mücadeleyi bunlarla sınırlı görmüyor. Artık sadece spor dünyasını temizlemekle ya da gelecekteki hakemler için bir örnek teşkil etmekle ilgilenmiyor, günlük hayatın her alanında nefret söylemi eşliğinde toplumun dış çeperlerine buyur edilen tüm “marjinal” ilan edilmiş kimseler için bir öncü olma amacı güdüyor.

Geçtiğimiz ay içinde Dinçdağ’ın siddethikayeleri.com’a verdiği, yaşadıklarının kabaca bir izleğini sunan söyleşi fazla yankı bulmadı. Neden sonra bu söyleşi sırasında elindeki bir pankartla verdiği poz, sosyal medyada -bu tip mücadeleler için- nadir bir ‘viralite’ kazandı. Pankartı bitiren cümle ilham vericiydi: “Mücadelenizde tek de olsanız vazgeçmeyin çünkü, bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle başlar.” 

Collins açılma kararı için destek talep etmeden önce, bunu 2003’te değil de 2013’te yapıyor olduğu için şanslı hissettiğini vurgulamıştı. Aslında on yıl, bu tip konularda bir toplumun genel tavrının dramatik değişimler göstermesi için yeterli bir süre addedilmez. Fakat Amerikan toplumundaki LGBT uyanışı, bu açıdan önemli bir istisna. Eşcinsel evlilikleri onaylayan nüfusun bu süreçte üçte bir oranından, yüzde elli üzerine çıkışı da bunu yansıtan verilerden. Bu kabulü hızlandıran şeylerin başında, Collins gibi öncülerin ayağa kalkıp eyleme geçme kararları geliyor. Kariyerinin zirvesinde açılma kararı alırken kendini bir ‘vebalı’ konumuna soktuğunun bilincinde olan ve böylelikle tüm sponsorluk anlaşmalarını çöpe atan Martina Navratilova. Ya da beyzbol ligindeki ilk siyah olarak, ülkedeki en büyük güçlerin birlik olup açtığı savaşa rağmen sevdiği oyuna sıkı sıkıya tutunup 10 sezonluk bir kariyer elde eden Jackie Robinson. Bunlar yalnızca spor dünyasındaki örnekler ve bize şunu hatırlatmaya yarıyorlar, gerçekten de her bahar bir çiçekle başlıyor

Türkiye’de de LGBT dayanışmasının, tüm ihtimallerin karşısında olduğu bir dönemde filizlenip birçok hayata ışık olduğunu söylemek lazım. İkili cinsiyet düzenine karşı mücadeleleri, diğer kolektiflerden utanç verecek kadar sınırlı bir destek bulsa da kısa zamanda toplumda önemli bir farkındalık halesi yarattı. Fakat gerçekliği ıskalamamalıyız, bu mücadele aynı oranda yasal ve hukuki kazanımlara dönüşemiyor. Öte yandan en son R.Ç. davasında da geniş ölçeklerde kanıksanmış bir hal aldığı görülebilen nefret, öylece karşımızda duruyor.

Burası farklılıkların kutlandığı bir ülke değil ve yakın zamanda da olmayacak. Faşizm, yasakçılık ve iktidar hoyratlığının sıradanlaştığı günlerde, lanetlenmiş “marjinal” sıfatı Dinçdağ gibilerine tahsis edilecek ve elbette faturaya tabi olacak. Bu da bize şunu hatırlatacak, bir çiçekle bahar gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
6 Aralık 2015 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Nisan 09, 2013

Kevin Ware'in Acısına Bakmak

“Anlaşılan o ki, acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir.”

Alıntının ait olduğu “Başkalarının Acısına Bakmak” basılmış son Susan Sontag kitabı, kötürümleşmiş uzuvların resmedilmesinden yola çıkmış bir tefekkür. Daha genel çerçevede ise takip ettiği “Fotoğraf Üzerine” ile açık bir tematik bağ taşır, yalnızca bu kez Sontag özel olarak savaş fotoğraflarının etkisine eğilir. Sontag burada savaşın beraberinde getirdiği, daha menfur imajlardan söz eder ya, Kevin Ware’in hikayesine de uyar.

Louisville’in ikinci sınıf öğrencisi guardı, Rick Pitino’nun genişletmeye çabaladığı rotasyonunda yeni yeni süreler almaya başlamıştı. Sezon boyu kenardan getirdiği enerjiyle ülkenin en iyi savunmasını ayakta tutan takviye kuvvetlerden oldu. Turnuva döneminde ise bir seviye daha atlamış, o kusursuz savunma yapısı içinde takımın ikinci top kaybı yaratıcısı haline gelmişti. Hücumda iç-dış dengesini sağlamanın takımının mükemmeliyete giden yolunda son engel olduğu düşünülürken, %41 isabet oranıyla attığı üçlükleriyle yardıma yetişen yine o olmuştu.

Ülkedeki sporsever gözlerin çevrildiği Louisville-Duke maçında ilk devrenin bitimine 6 dakika 33 saniye kala, tüm bu yukarıdakiler anlamını yitirecekti. Tyler Thornton’ın üçlüğü fileden geçerken kamera bir anda pota altında yere kapanan iki Louisville oyuncusuna kesti. O anda üçlüğü savunan Ware ile ilgili bir sorun olabileceğini düşünememiştim. Her maç yüzlerce kez görülebilecek, çok tanıdık bir şekilde sıçramıştı Thornton’a doğru. Boyalı alanda dizleri üzerine çökmüş oyunculara odaklandım, ‘bir çarpışma oldu belki’ dedim. Bu sırada kamera uzak plana geçiş yaptı, üçüncü oyuncu  ve koç da kareye girdi. Yakında duran iki oyuncunun gözlerini kaçırmaya çalıştıkları şeyin ayırdına o an varabildim. Maçın yayıncısı CBS bu mütereddit havayı kısa bir süre sonra dağıtacaktı. Belki sonradan pişmanlık duyacakları bir karar verdiler, Ware’in yere iniş anı ağır çekimde ekrana getirildi.

“Bu zalimliklerin temsil edilmesi için hiçbir ahlaki yükümlülük de söz konusu değildi. Sadece kışkırtma: Bana bakabilir misiniz? Bir görüntüye irkilmeden bakabilmenin yatıştırıcı bir tarafı vardır. Ama irkilmenin de ayrı bir hazzı vardır.”

Hayır, işin aslı CBS’in pişmanlık duyabileceğini düşünmek tanıdığınız en naif kişi için bile fazla iyimser olur. Ve tanıdığınız daha naif kişiler olduğundan eminim. Sontag’ın kitabına da giren ‘kan varsa, iş yapar’ düsturu, anaakım medyanın baş tacı olmaya devam ediyordu. Nitekim en azından birkaç kişiyi kurtarabilme ümidiyle uyardıklarım dahi, görüntüyü izlemekten kendilerini alamadılar. Düsturun haklılığı bir kez daha onaylandı. O medyanın parçası olan bazıları reflekslerine engel olamadılar ve bu görüntüyü binlerce kişiye ilk yetiştiren olmak için davrandılar. Kolej basketbolunu takip etmenin çocukluktan gelen bazı sorunlara işaret ettiğinin düşünüldüğü bu ülkede bile… Ware’in ortasından ikiye ayrılan kaval kemiği, günümüzün seyirci/röntgenci kültüründe ‘şoke olma yetisini kaybeden’ bireyi bir kez daha su yüzüne çıkarmaya yaradı. Eğer güvenli bir mesafeden bakılıyorsa, başkalarının acısı en fazla ‘iç gıcıklayıcı’ olabiliyordu. Bu görüntüleri en ısrarlı biçimde paylaşanların, lisedeki beden eğitimi dersinden beri eline bir basketbol topu almamış tipler olması tesadüf değildi.

“Bizim ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz?”

Ware’in sakatlığı başka sevimsiz şeylerin de belirmesine yol açtı. NCAA’in ‘parası ödenmeyen bir tür soytarı’ ile eşdeğer amatörlük statüsü ve pratikte sadece uzuvların hayat boyu işlevini kaybetmesi halinde devreye giren sakatlık sigortasının yetersizliği gibi… Reklam sloganlarındaki S harfini Ware’in forma numarası (5) ile değiştirdikleri yeni tişörtleri piyasaya süren ayakkabı markası da fırsatı kaçırmadı ve bu trajediyi bile bir sömürü unsuruna dönüştürebilecek kadar sinizme batmış olduğunu gösterdi. Nasıl olsa NCAA ve okul idaresinin desteğini arkasında hissediyordu.

Tüm o savaş fotoğraflarında olduğu gibi karanlığı delen, bizatihi bu mezalimin kurbanı olan adamın bakışlarıydı. John Berger’ın adlandırdığı şekliyle, çaresizliğin yenilmezliğini devreye sokarak takım arkadaşlarına, kazanma hırsıyla beslenen koçuna ve herkese bir anlığına ilham kaynağı oldu. Ware’in yeteneğini küçümsemek istemem, fakat bu sakatlıktan tam anlamıyla dönebilse bile yıllar sonra insanların ona dair bildiği tek şey o an olacak: “Şu ucubik sakatlığı geçirip de kaval kemiğini eline alan çocuk değil mi?” Ware taburcu olduktan sonra kendi deneyimini anlatması istendiğinde o anda hissettiği şeyin acı değil, katıksız bir şok olduğunu söyleyecekti. Onu duydukları tuhaf hazla etiketleyenlerin aksine, o en azından bu insani yetisini kaybetmemişti.

Cem Pekdoğru, 2013
8 Nisan 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 20, 2013

Lew, Bill ve Shabazz

Ülkeyi köşe bucak dolaşıp yetenek avına çıkan NCAA koçları 2012 yazı için planlarını yaparken ajandalarının ilk sayfasında onun ismi yazıyordu: Shabazz Muhammad. Büyük ödülü kazanan UCLA olacaktı. Fakat aynı dönemde Sports Illustrated’da çıkan bir haber, geleneğinden gitgide uzaklaşan bir programı ve oyuncularıyla iletişiminde tartışmalı bir yaklaşım takınan bir koçu resmediyordu.

Tam 11 sezon fileleri son kez kesen takım olarak kolej basketbolundaki rekoru elinde bulunduran Bruins iyi durumda değildi. 2006’da Arron Afflalo ve Jordan Farmar’ın başı çektiği yetenekli bir kadroyla şampiyonluk maçını görüp takip eden iki sezonda Final-Four başarısını tekrar etmek, mevzubahis UCLA tarihi olunca adınızı ölümsüzleştirmeye yetmiyordu. Muhammad’in kolej yolculuğunun çok uzun soluklu olmayacağı ve bir senenin ardından profesyonel kariyerini başlatmak için firar edeceği biliniyordu. Yine de bu özel çocukta, 18 yıldır beklenen 12 numarayı Westwood kampüsüne getirmeye muktedir bir oyuncuyu görenler vardı. 2006-2008 arası başarıların arkasındaki isim olsa da çıkan haber, Ben Howland’ın saygınlığına şifa bulması zor bir yara bırakmıştı. Muhammad sıra dışı bir şey yapmalıydı ve acele etmeliydi.

2 DEV, 1 ÖĞRETMEN

1971 yazında Bill Walton’ın kampüse gelişi ise tamamen farklı bir manzarada gerçekleşiyordu. Lew Alcindor (henüz şehadet getirmemiş ve Kareem Abdul-Jabbar adını almamıştı) kolej basketbolunun gördüğü en dominant performansları yeni açılan Pauley Pavilion’ın parkesi üzerinde vermişti. Walton da burada oynayacaktı. Ve oyunun gördüğü en büyük öğretmenlerden John Wooden, kenarda her hareketini izliyor olacaktı. 2.10 boyundaki uzunun yeteneklerini gözden kaçırmak mümkün değildi. Daha ilk sezonunda NCAA yönetiminin oyunculara smaç vurmayı yasaklamasına neden olacak bir yırtıcılıkla oyunu çaresiz bırakan Alcindor’ın aksine Walton, mütenevvi hücum portföyünün yardımıyla rakiplerini daha zarif biçimde alt ediyordu.

Tek farklarının oyun tarzları olduğu söylenemezdi. Alcindor Westwood’da yalnız yaşadığı apartmanda, zamanının büyük bölümünü siyah hakları tarihiyle ilgili okumalar yaparak geçiriyordu. Onu Westwood kampüsüne getiren şey Wooden’ın varlığı değildi. Okul en önemli iki Afro-Amerikan mezununu (Jackie Robinson ve Ralph Bunche) Alcindor ile buluşturmuş, ikilinin siyah komünitenin sporda başarılı olması için alan açacak birilerine ihtiyaç olduğu yönündeki vaazları Malcolm X hayranı genci ikna eden şey olmuştu. Sivil Haklar Hareketi başladığında kampüs hayatında sözcükleri tasarruflu kullanmasıyla bilinen Alcindor, ilk kez yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Ku Klux Klan’ın beşiği Martinsville’de doğup büyüyen Wooden ile öğrencisi arasında sağlıklı bir iletişimin mümkün olmadığı çekincesi hakimdi.

KIZIL ‘ÇİÇEK’ WALTON

Walton ise aşağı mahallenin çocuğuydu. Fakat bu onun adaptasyonunu daha kolay kılmayacaktı. Woodstock jenerasyonunun bir parçasıydı, itaat mefhumu ile problemleri vardı. En ünlü hikayelerden biridir, yaz tatilinden beline kadar uzattığı saçları ve pasaklı sakallarıyla döndüğünde Wooden tıraş olup gelmesini ister. Walton bedeniyle ilgili tüm kararları ancak kendisinin vereceğini söyleyerek karşı çıkar. “Doğru, bu kararı ancak sen verebilirsin. Ben sadece bu takımla ilgili kararları verme yetkisine sahibim. Hislerini gerçekten anladığımı bilmeni isterim Bill… Ve seni özleyeceğimizi.”

Walton o gün bisikletiyle en yakın berberin yolunu tutar ve 15 dakika sonra tekrar antrenmandadır. Birkaç hafta sonra Wooden ofisine geldiğinde, masasının üzerinde meditasyon yapan kızıl saçlı bir devle karşılaşır. Bir başka gün takımdan birileri yanına gelir ve Walton’ın tutuklandığını söyler. Bir grup arkadaşıyla Wilshire Bulvarı’nda savaş karşıtı bir gösteri başlatıp, sonunda cadde üzerine uzanıp tek başına trafiği kapatan Walton’ı nezarethaneden çıkarmak Wooden’a düşer. Bir sabah uyandığında vejetaryen beslenmeye geçiş kararı alır Walton. Koçu tarafından ikna edilmesi haftalar alacaktır.

WOODEN SHABAZZ’I GÖRSEYDİ...

Tarih kitaplarını karıştırdığımızda bu hikayeleri değil, ulaşılan iki namağlup (30-0) şampiyonluğu, 88 maçlık galibiyet serisini ve Wooden’ın ünlü Başarı Piramidi’nin üçüncü katmanında yazan “Her şey takım halinde yapılmalıdır” öğretisini tehdit ettiği düşünülebilecek Memphis State maçını görürsünüz. (1973 finalinde Walton 21/22 şut isabetiyle 44 sayıya ulaşır.) Alcindor, Walton ya da herhangi bir öğrencisinin koçlarının ağzından “kazanmak” kelimesini bir kez bile duymadığını, başarı hakkındaki nutuklarının hiçbirinin “kazanmak” ile ilgilenmediğini ve oyuncularının içlerindeki güveni bu sayede inşa edip filizlendirebildiğini ise bu hikayeleri dinledikçe fark edersiniz.

Sezon başında NCAA’in açtığı amatörlük statüsünü sorgulayan dava, Muhammad’in sahaya çıkışını geciktirdi. Red Hot Chili Peppers’ın basçısı Flea, bir konserlerine “Shabazz’a Özgürlük” yazılı bir tişörtle çıktı. Muhammad bu desteğe aldırış eder gözükmedi. Yıllarca Grateful Dead ile turnelere çıkan, hatta bir keresinde Mısır’da onlarla birlikte çalan Walton muhtemelen farklı davranırdı. Alcindor’ın nasıl tepki vereceğini ise kimse bilemezdi. Yazık ki Wooden 2010’dan beri bizimle değil ve Muhammad içindeki cevheri işleyip istisnai bir basketbolcuya dönüştürmek için, söz geçiremediği oyun kurucusunu saha dışına çıkarmak için hakemlere oyuncusunun NBA logolu çoraplarını işaret eden bir koçla birlikte çalışmak zorunda.

Cem Pekdoğru, 2013
19 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Mart 05, 2013

Kapıdan

Mart ayı, takip ettiğinin özel durumunun da etkisiyle, bizi en hazırlıksız yakalayan ay oluyor. Ayın başlangıcı basketbolu sevenler için gelmekte olan bir büyük olayın da müjdecisi… Düzeltiyorum; durağan, yetenek seviyesi tartışmalı, eski usul ve çirkin basketbolu sevenler için. Sezonları fazla eskitmeme ve ana yemeği dumanı üzerinde servis etme amacı güden Amerikan sporları için, bunun en yoğun yaşandığı yer kolej seviyesi. Garabet bir konferans dışı fikstürü takiben hayat kurtaran konferans maçları bile ancak mideyi gelecek olana hazırlama işlevi taşıyor. Ve o ana yemek her sene, şaşmaz şekilde, mart ayında masaya getiriliyor.

Geçen sezon John Calipari’nin meşhur (ve meşum) yöntemiyle fileleri kesen Kentucky, kolej basketbolu çevrelerini büyük bir paranoyaya sürüklemişti. İlk bakışta oyundan çok oyuncu odaklı bir yaklaşım tutturduğu için sempatik gözükebilen Calipari’nin, oyuncu/öğrenciyi koyduğu yerin ve bunun arkasındaki motivasyonun bilincine varıldığında ise filmin anti-kahramanına dönüşmesi için fazla zaman gerekmiyor. Kolej basketbolu sezonunun topun sektiği beş ayından ziyade öteki yedi ayına odaklanan bir mesai tutturan Calipari’nin sihri de oyuncuları ikna etme noktasında geliyor. Günümüz modernitesinin en kirli ayrıntılarıyla birlikte mazeret olarak gelmesine alıştığımız ‘ikna kabiliyeti’ tek başına ortamı bulandırmaya yetiyor. İlk baş antrenörlük deneyiminde Marcus Camby’yi UMass saflarına katmak için yaptığı küçük (40 bin dolarlık) jestler, Derrick Rose’un SAT puanlarında oynama yapma noktasına vardığında ise Calipari’yi günümüz Amerikan sporlarının en ihtilaflı kişiliği statüsüne taşıyan dalgayla karşı karşıya geliyoruz. Bu dalganın bütün sporu esir alma tehdidine kavuşmak için gereksinim duyduğu -2008 ile 2010’da kıyısından döndüğü- somut başarıya ulaştığı 2012 sezonunun, Calipari modelinin çevresindeki paranoyayı zirve noktasına taşıması bu açıdan doğal karşılanmalı.

Yoğun bir karamsarlığın gölgesinde girilen 2013 sezonunda ise distopya filmlerindeki felaket sonrası sokaklara uyandığımızı söylemek zor. Ülkenin dört bir yanından en yakışıklı gençleri kampüse toplamayı sürdüren Calipari’nin takımının bu seneki başarısızlığı, geçen sezon birinci sınıf öğrencilerinin yarattığı tantanada gözden kaçırılan veteran katkısının önemini vurgularken şampiyonluk yarışı da uzun yıllardır olmadığı kadar fazla takımı barındırıyor. Her hafta güncellenen AP sıralamasında zirvenin neredeyse sekmeden el değiştirdiği, elit konferanslar dışından bir takımın (Gonzaga) ülkenin en iyisi olduğu yönünde ciddi argümanlar sunduğu bir sezon. Dört tane birinci dereceden şampiyonluk adayının vuruştuğu Big Ten konferansında ulaşılan basketbol seviyesi de ümit aşılıyor. Bunların yanında sezon başındaki Shabazz Muhammad davasını krize götürmek yerine kendisinden beklenmeyen bir açık görüşlülükle çözen ve düşük APR derecesinden (okulun atletik programlarına mensup olan oyuncu/öğrencilerin akademik durumlarını ölçen bir kriter) dolayı Connecticut’ı gözetime alarak işin eğitim boyutunu gelenek sahibi okullara da ceza verebilecek kadar önemsediğini gösteren NCAA komitesinin hali de gerçek olamayacak kadar güzel.

Cem Pekdoğru, 2013
4 Mart 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Şubat 19, 2013

Yıldızların Biraz Üzerinde

“Bir insan neden normal olmak istesin ki?” Bir otomobil reklamı bize bu soruyu yöneltiyor. Havalı ve ‘tarz sahibi’ üniversite öğrencilerini hedef kitlesi olarak belirlemiş bir markanın bu soruyu seçmesinin ardında yatan birkaç makul sebep var. Fakat hayatının erken dönemlerinde, bu yolculukta vadedilmiş herhangi bir cennet olmadığının ayırdına varabilen çoğunluğun bir parçasıysanız bu sorunun büyüsüne kapılmayacağınızı garanti edebiliriz. Zira normalden kırılma gösteren yanlarını kucaklayan ve her türlü normalleşmeye direnen bir birey olarak, hakim düzenin yolculuğunuzu bir ızdıraba çevireceğini çoktan biliyorsunuz. Tavizler verip, türlü maduniyet çalışmalarıyla uyum göstermenin yollarını aramazsanız, toplumun sizi “bir davanın gerillası” olarak kodlayacağını ve neredeyse size başka bir seçenek bırakmayacağını da. İmparatorlukların azamet gösterisi olarak kullandığı ziyafetlerdeki gibi, All-Star haftasında NBA’in yıldızlı gökyüzünün seyrine dalıp sarhoş olurken Royce White’ın ismi burada gündeme geliyor.

Yıldızların üzerinde gezinen uçarı bir tip… Lige kabul ettiği bir anksiyete bozukluğuyla birlikte adım atan ilk basketbolcu adayını, NBA bu etiketle karşılamıştı. Rockets tarafından seçildikten sonra onu pazarlamak için yeni bir yol geliştirdiler: “En büyük idolü olarak Michael Jordan’ı değil, John Lennon’ı zikretmeyi seçen bir genç adam.” NBA daha önce böyle bir karakteri karşılamamıştı, fakat bu işin üstesinden gelecek yegane takım Rockets olabilirdi. Öyle ki, son gün Dwight Howard’a tırmanmak için satın aldıkları seçim haklarının Rockets-White birleşmesiyle noktalanmasında lig komisyoneri David Stern’ün parmağını ararken buluyordunuz kendinizi. İdeale o kadar yakın bir senaryo hayata geçiyordu.

White’ın NBA’deki yolculuğunun başlangıcı ise idealden oldukça büyük bir kırılma gösteriyor. İzlerini geçmişinde, 10 yaşındayken, basketbol sahasında birlikte tam sahayı koşarken kardiyak bir anomali nedeniyle yere yığılan arkadaşının yarattığı travmaya kadar sürebildiği bir davranış bozukluğu var. Uçak yolculukları ise White için endişenin büyük sahnesi. Birçok takımı onu seçmekten alıkoyan, doktorlarının basketbol kariyerine şüpheci bir tavırla yaklaşmasına neden olan şeylerin başında da bu geliyor: “Bütün basketbol endüstrisi seni alt etmek üzerine kurulu.”

White bugünlerde bu sözleri daha somut olarak hissediyor. Fakat liseden son yılında kovulan, koleje geçtiğinde ise talep ettiği özel muameleyi kimseden göremeyince bir sezonun ardından okul değiştiren biri için bu tamamen yeni bir şey değil. Tek fark, artık çok daha kararlı gözüküyor. Medyadaki algısı şimdilerde “kafası karışık bir genç adam daha” boyutuna inmiş olsa da o özel bir ilgi talep ediyor. Kendi adına değil, artık hayata en çok onları temsil etmenin sorumluluğuyla tutunduğu zihinsel bozukluktan muzdarip tüm insanlar adına. Yeni bir “akıl sağlığı protokolü” istiyor mesela. Bunu yaparken çoğu zaman antipati topluyor. Twitter yoluyla herkesle iletişim kurmaya çabalıyor, fakat kendi doğrularını (ya da toplumun ortak doğrularını) ona genelgeçer doğrularmış gibi sunanlar karşısında küplere biniyor. Bu diyaloglar her defasında bu insanlar için dua ettiğini ve er geç doğru yolu bulacaklarına inandığını belirten bir sloganla kapanıyor. Rockets 16. sıradan seçip, garanti kontrat bağladığı bir yatırım için adımlar atmakta, beklendiği gibi, ortalama bir NBA takımından daha arzulu. Fakat White daha kökten bir çözümün peşinde.

Sabıka kaydını doldurmakla geçirdiği yıllardan sonra yeni bir yaklaşım getirmesinin 2010’u bulduğunu söylüyor White. “Çevreme baktım ve dedim ki: ‘Kahretsin, ben bir basketbolcu değilim. Bu gerçek yaşam.’”

Basketbolun uzun süredir birinci önceliği olmadığını fark edebiliyoruz. Rockets ile ortak bir rota belirleyemediği dört ay boyunca ne kadar idman yaptığı sorulduğunda, “Haftada belki bir şut atıyorumdur” dediğinde bizi onaylamış oluyor.* Takım için bazı vazgeçişler sunması (“Feda” demesi?) gerektiğini söyleyenler White’ın kişisel Sinirimi Bozan Şeyler listesinin ilk sırasında olabilir. Bu yüzden ortalama bir Rockets taraftarının yakın zamanda onu bağrına basması çok olası gözükmüyor.

Lakin White bir fark yaratmak istiyor, aynı zamanda bunu bir basketbolcu olarak yapmasının gerekmediğini düşünüyor. Bilakis, yaratacağı farkın basketbol sahası sınırlarında kalmayacak kadar ‘gerçek’ bir fark olmasını istiyor. Üst üste bilmem kaç maçta yüzde-altmış-ve-üstü şut yüzdesiyle otuz-ve-üstü sayı atmakla yaratılamayacak bir fark. Fakat mücadele alanı basketbol sahası olmak zorunda. Geçen hafta içerisinde Rockets’ın D-League (Gelişim Ligi) takımı Vipers ile ilk kez sahaya çıkmasının sebebi aslında bu.

Izdırap sonlu bir şey değildir ve ızdırabın sonu, onun aynı zamanda meşruiyetini yitirmesi anlamına gelecektir. Salı gecesi White’ın sahaya çıktığı an, özel bir basketbol kariyerinin başlangıcı olacağı için özel değildi. Onun özel bir basketbol kariyeri için yeteri kadar yetenekli olduğuna inanmadığımızı söylemiyorum, fakat benimle birlikte oyuna hakaret düzeyinde bir basketbol kalitesine sahne olan D-League’in YouTube kanalını açan 1600 kişinin motivasyonu bu değildi.

1600 kişi. İdeal bir başlangıç değil, küçük bir fark. Ama ‘gerçek’ bir fark.

* Bu sırada karşısındaki ismin Chuck Klosterman olması, gerçeği söylemeyecek kadar sıkılmış olabileceğini de düşündürüyor. Yöneticilerin de içinde bulunduğu bugünün Amerikalı yetişkinlerini temsilen tüm ABD içinden birisini seçmemiz gerekse aklımıza gelecek belki de ilk isim, White için sinir bozucu olmasını anlayabiliyorum. 

Cem Pekdoğru, 2013
18 Şubat 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.