Aralık 04, 2012

Cennette Huzursuzluk

Perşembe akşamı deplasman turnelerini bitirecek Heat maçından önceki basın toplantısında Gregg Popovich’in, takımının üç yıldızını (Tim Duncan, Tony Parker, Manu Ginobili) San Antonio’ya gönderdiğini açıklaması büyük patırtı kopardı.

Popovich’in ligin yaşı geçkince oyuncuları üzerine kurulu takımı, halihazırda, uzun ve yorucu bir deplasman turnesinden hedeflediğinden de fazla galibiyet çıkarmıştı. Kilometre sayaçlarında korkunç rakamlardan bahsedilen yıldızlarını kullanırken, birkaç sezondur tasarrufta önde gelen anneanneleri kıskandıran Popovich’in bahse konu açıklamasının çok fazla kişiyi şaşırtması beklenemezdi. Ancak NBA’in 28 yıllık komisyoneri David Stern, 2014 yılında görevi sağ kolu Adam Silver’a bırakacağını açıklamışken, artık daha fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu. Aslında en başından beri her patron gibi fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu ve ortalama bir patrondan daha sık fütursuz ve cesur hareket ediyordu. Yine öyle yaptı. “Tüm seyircilerimizden özür diliyoruz, bu sorumsuzluğa karşı ciddi yaptırımlar uygulanacak.” Kural kitabını eğip bükerek, Popovich’in bu kararını lige bildirmek için acele etmemesini de lehine kullanarak, 250 bin dolarlık bir ceza çıkardı.

Tepkiler çoğunlukla Stern’ün ‘bu kez’ çizgiyi aştığını öne sürüyordu. Stern’ün seyirci vurgusunun adresindekiler de Popovich’in saflarında gözüktüler. “Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” dediler. Ama bu benim açımdan 28 yıllık Stern saltanatının -sadece yetiştiğim yarısındaki- 28 rezaleti arasına girebilecek bir şey değildi.*

Stern’ün kara kaplı defterinin ithaf sayfasında Spurs yazdığını tahmin etmek çok zor değil, sağında solunda Popovich’le ilgili karanlık eskizlere de rastlayabilirsiniz muhtemelen. Zira Stern yönetiminde NBA yıldız odaklı bir lig haline geldi, böyle pazarlandı, büyüdü ve Stern de karşısına çıktığı için minnettar olduğu Bird/Magic rekabetine, Michael Jordan’a olan borcunu her gün ligi süperyıldızlar için ideal bir ortam haline getirmek için daha fazla çabalayarak ödedi. Spurs ise bir küçük pazar takımı olarak dört şampiyonluğa ulaşırken, Stern’ün dayattığı başarı formüllerinin hiçbirine kulak asmadı. Hanedanlıklarını lig tarihinin belki de en iyi power forveti üzerine inşa ettiler, ama kendine özgü tarzıyla aynı zamanda ligin gördüğü en az pazarlanabilir yıldızdı. Spurs’ün taraflarından biri olduğu final serileri, en düşük reytingleri verdi. Stern bu konudaki rahatsızlığını dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedi, hayalindeki finalin hiç değişmediğini ve her sene Lakers-Lakers (bazı özel durumlarda Lakers-Celtics) finali görmeyi isteyeceğini söyledi.

Dinleyiciler arasında Popovich de vardı. Olağan rakipleri dışında bir ‘büyük öteki’ ile de mücadele ettiğini bilmenin ağırlığıyla yaşadı. Fakat oyunun kuralının bu olduğunu başından beri biliyordu. Stern’ün getirdiği her şeyle barışık yaşadı. Bu saçmalığın rekabet edemeyeceği o büyük 28 saçmalığın her birinin ardında -dolaylı da olsa- Popovich’in de imzası vardı. Ve Yahoo’nun eli maşalı yazarlarının işaret ettiğinin aksine, bir modern zaman şövalyesi olduğu falan yoktu. Üstün bir birey değil, hayatında hala küçük rövanşlardan haz almayı becerebilen bir küçük patrondu. Bu şampiyonluk çekirdeğiyle son yıllarını yaşarken, bir perşembe maçını, yani en önemli davetin ana yemeğini, patronunun yüzüne çarptı. Görevdeki son yıllarında had bilmek zorunda hissetmeyen büyük patronun misilleme mahiyetindeki güç gösterisi gecikmeyecekti.

Tüm bu hikaye bana çok sempatik geldi. Sağınıza solunuza baktığınızda öylelerini göreceksiniz ki, bu patronların didişmesi size de sempatik gelecek.

* Benim için 1 numarada hala kıyafet yönetmeliğinin faşist alt metni var. Sevgili Mithat Fabian Sözmen’in yakın zamanda bu konuya değindiğini hatırlıyorum, Evrensel arşivinde bulabilirsiniz.

Cem Pekdoğru, 2012
3 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 27, 2012

Belleksiz Otlaklar Ülkesi

Size Royce White’tan bahsetmiştim. Devam eden NBA sezonunda yanıtını merakla beklediğim soruların başında, henüz lige adım atmadan ‘kaçık’ yaftasına layık görülmüş çaylağın yolculuğunun neler getireceğiydi. Özünü kaybetmeden uyum sağlayabilecek miydi, yoksa kazanan onu alt etmek için sıraya girenler mi olacaktı? Açıkçası White için yolun sonu şimdiden gelmişe benziyor. Savunma mekanizması olarak geliştirdiği ‘mağdur psikolojisi’ de sempati yaratmaktan uzak ve ona pek yardımcı olmuyor.

Tepkileri tartışılır olsa da, ligin bu alandaki geçmişini düşündüğümüzde, White’ın hislerini çözümlemek çok zor değil. NBA, sportif rekabetin zirve noktalarından biri ve burada ‘öteki’ olmanın yükü çok ağır. Sırtlamaya niyetlenirseniz sizi yere yıkabileceğini bilmelisiniz. Birkaç hafta önce sürpriz emeklilik kararının arka planını berraklaştıran bir açıklama yapan Keyon Dooling, bir dolu örneğe bir yenisini ekledi. Dooling’i tanıyanlarınız olabilir. Ligde 12 sezon geçiren, kariyerinin başında bir top arsızı profili çizerek beklentilere pek yanıt veremeyen ancak son yıllarında Celtics soyunma odasının dominant figürlerinden birine dönüşerek nihayet kazanan bir takımın parçası olan ve çevredeki saygınlığını Oyuncular Birliği asbaşkanlığına seçilerek perçinleyen adam. Dooling ileri doğru bir adım attı ve CSNNE.com’a verdiği röportajda çocukluğunun tüm ayrıntılarını, ab initio ad mala, ortaya serdi. Duygusal, cinsel ve mental istismar içeren bir hikayeydi ve basketbol kariyerini noktalama kararı da geçmişin şeytanlarıyla yüzleşme zamanının geldiğini hissetmesiyle ilgiliydi. Bugüne kadar ligde nefes almayı sürdürebilmek için koruması gerektiğine inandığı erkeklik gururunu bir köşeye bırakma cesaretini nihayet gösterdi.

Dooling’in zırhını indirmek için kariyerinin bitimini beklemesi tesadüf değildi. Çünkü o zırh yere indiğinde, kendisini ne kadar kısa sürede periferiye itilmiş bulacağını biliyordu. John Amaechi de bunu bilenlerdendi ve gey olduğunu ancak basketbolu bıraktıktan üç sene sonra açıklayabilmişti. İlk tepkiler bu çekincesini olumlar nitelikteydi, Tim Hardaway ‘soyunma odasında bir gey olduğunu bilse, yönetimden onu göndermelerini talep edeceğini’ söyleyerek erkeklik gururunu güvence altına alıyordu. Homofobik açıklamalar peşi sıra gelmeye devam etti. Evrensel farkındalığı geliştirmek yönündeki tüm çabalara rağmen, tıpkı 15 sene önce Magic Johnson’ın HIV açıklamasında olduğu gibi, lig böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. O sene Magic vedası olacak All-Star maçında sarılmak için kollarını açtığında, en yakın dostu olarak nitelediği bazı oyuncular bile uzaktan bir selamla yetinmişti. Maç başladığında ‘köyün delisi’ görülen Dennis Rodman adım atana değin onu savunmuyorlardı bile. Virüsün terle bulaşabileceğini düşünenler bile vardı.

Türkiye’de de ötekileştirmenin birden fazla popüler boyutu var ve basketbol çevrelerinin de bundan arınmış olması beklenemezdi. Cinsel kimliğini daha önce açıklamış ve ülkesi Belçika’da bir eşcinsel evlilik gerçekleştirmiş olan Ann Wauters’ın Galatasaray’a transferi sonrası bir internet sitesinde işlenen suç son örneklerden. Wauters’ın transferini “Türk toplumu için oldukça aykırı bir durum. Ayrıca Türk kızlarını, Türk basketbolcuları doğa dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı. Kulüplerin de” ifadesiyle haberleştirmeyi seçmişler ve çarpık olanın sadece zihinleri olmadığını göstermişlerdi. Wauters belli sivil toplum örgütlerinden destek alsa da büyük çoğunluk ayıplamanın eşlik ettiği bir sessizlik akdi içerisinde hareket etmeyi yeğledi.

Daha önce “Beşiktaşlılık duruşuna uygun davranmadığı için” gönderilen Milica Dabovic’i (ve asıl sebebin daha da mide bulandırıcı olduğuna dair söylentileri) de düşünecek olursak bu köşeye konu olacak yeni gelişmelerin kapıda olduğunu ve insanlık adına yeni dip noktaların görüleceğini öngörmek maalesef zor değil.

Cem Pekdoğru, 2012
26 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 20, 2012

Basketbol Eleştirisinin Bugünü

Eleştirmek üzerine yapılan eleştirilere gerçekten gereksinim duyuyor muyuz? Elbette onlarsız yaşayamayacak değiliz. Ama bununla birlikte, cevabım evet. Disiplinden bağımsız olarak yaratılan şey onu yaşayanlar vasıtasıyla hayatını idame ettirirken, sirkülasyona giren yabancı fikirler çoğu zaman yaratının kendisine dair objektif gözlemlerden daha belirleyicidir. Bu sebepten, bunların yolculuğunu takip etme işinin tahmin edilenin üzerinde fayda sağladığı örnekler mevcuttur.

Başlığın vadettiği kadar kapsamlı bir yazı olmayacak. Amacı daha ziyade birkaç senedir sıradan izleyiciler için rahatsız edici boyutlara ulaşmış bir konuya değinme. Tesadüfen birkaç hafta önce NBA sezonunu selamladığım yazıda söz etmiştim, Cahiers du cinéma tayfasının yaratıcıyı ilahlaştırıp eserin kendisini bir kenara bırakan ve ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesini doğuran o çıkmazından. Bunun bir benzeri de özellikle Avrupa basketbolu eleştirisine hükmeden çevrelerde oldukça yaygın. İlkin sivri bir zekanın ürünü olarak tınlamış meşhur satranç analojisi de eskitildikçe her kullanımda kulağa daha yavan gelmeye başlıyor. “İki koç arasında bir satranç maçı izliyoruz adeta.” Evet, ama küçük bir farkla. Taşlar yerine sahada kendi iradesi doğrultusunda hareket eden, her an hata yapmaya açık insanlar var. Ve bu oyunun en sıradan iki figürünü bile, modern istatistiğin benzerlik skorları ne derse desin, iki piyon olarak tıpkılaştıramazsınız.

Bunu modern toplumların her konuyu kişiler üzerinden tartışma eğilimini kötü bir alışkanlığa dönüştürmesiyle açıklayabilirsiniz. Türkiye’de insanların bazen attıkları çok cesur ve ‘hayati’ bazı adımlarının akıbetini bile, eşsizliğini daha yeni ispat etmiş oldukları kendi istençlerinin değil de lider addettikleri figürün emirlerinin dikte etmesine izin verdiği örnekler yaşanmıyor değil. Düşünme işini başkasına devretmekte hiçbir çekince duymayan bir toplumda doğal kabul edilecek ‘biat kültürü’ de muhtemelen bununla ilişkilidir. Ama ben bunun somut tezahürleriyle ilgilenmek istiyorum.

Eleştiride kullanılan bu kült figürünün eklemlendiği bir diğer sacayağı da bunun üzerine kurulan ve düzenli olarak beslenen birtakım ezberler oluyor. Örneğin şu çok konuşulan “Oktay Mahmuti takımı” hikayesi. Herkes için aşağı yukarı aynı şeyi ifade etmek zorunda, bunu sorgulamanız pek de hoş karşılanmayacak. 2005 yılında Benetton’a 40 dakikada sadece 43 sayı izni verilen o maç bir noktada muhabbete dahil olacak. Tempoyu azaltıp, potaya atılan top sayısını aşağıya çeken ve böylelikle personeller arasındaki kalite farkını minimize etmeyi amaçlayan felsefenin yeni bir yorumu. Yoğun ve paylaşımlı bir savunma anlayışı bunu destekliyor ve gerçekten de Mahmuti’nin bu tercihine konu olan her takımı en tepeye değilse bile, bir alt seviyeye taşınan başarılı sezonlar üretiyor.

Fakat Mahmuti’nin bambaşka bir yorumla Eurocup’ta çeyrek final oynattığı o düşük bütçeli Benetton takımı tamamen göz ardı ediliyor. Bu tempo işinin çok temel bir seçim olduğu ve bir koçun öğretileriyle oluşturduğu yapıyı anlatmaya çalışırken, buna öyle değişmez bir statü atfetmekteki yanılgı pek deşilmiyor. Sinema benzeşimlerini sürdürürsek, bu bir senarist-yönetmenin hikayesini hangi türde anlatacağına karar vermesi gibi. Belgesel mi, yoksa kurmaca mı? İkisinin de anlatıya sunacağı farklı ferahlama alanları var, fakat hikaye için hangisinin işleyeceğini öngörebilmeniz gerekiyor. Bunun kararına vardıktan sonra ise yapılanlar tamamen aynı. Ve işte “Oktay Mahmuti takımı” mefhumunun tartışmaya katılması gereken nokta burası.

Mahmuti’nin Cedevita maçından sonra benzer şekilde tempo üzerinden yapılan gereğinden büyük bir okumayı kapsayan soruyu “Bu yorumları son derece yüzeysel ve yersiz buluyorum” diye karşılamasının sebebi bu. O biat kültürünün dönem dönem adresi olmuş bir kült figürünün semirmiş egosu değil, aksine bu bunalım içinde büyük resmi görebilen bir zihnin oyunu seven bizlere bir jesti.


Cem Pekdoğru, 2012
19 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 13, 2012

LeBron'ın Sesi

Geçen hafta yapılan ABD başkanlık seçimlerinde Barack Obama 2008’de yarattığı heyecanı korumaktan uzaktı. Dört yıl önce gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğini düşünerek oy verenlerin desteğini korudu, ancak bu kez ehven-i şer olana itilmiş seçmenlerdi. Siyah bir başkan olarak, yetmişlerden beri Afro-Amerikalı oyuncuların domine ettiği bir lig olan NBA’in güvenoyunu ise halen kaybetmiş değil. En azından görünürde. Zira oyuncuların Obama’nın kampanyasına verdikleri maddi destek, takım sahiplerinin Cumhuriyetçi adaya yaptıkları bağışların yanında ihmal edilebilecek kadar küçük kalıyor.

Fakat ligin yeni nesil yıldızlarının somut olarak ölçülemeyecek etkisini de teraziye koyduğunuzda bu denge ters yöne kayıyor. Twitter hesabını açtığınızda LeBron James’in çağrısıyla karşılaşıyorsunuz: “Başkan’ın ofisteki işleri henüz bitmedi. O yüzden gidin ve oyunuzu verin.” Kutlama faslında ona diğer genç süperyıldızlar Chris Paul ve Kevin Durant de eşlik ediyor. Gençliğin idolü olan basketbolcular, aynı zamanda siyasal olarak angaje görünüyor ve bu ABD için yeni bir şey.

Yetmişlerde ligin imajı bugünle kıyaslanmayacak kadar batık durumdaydı. Afro-Amerikalı kesimi lige dahil etmek bile başlı başına sıkıntılı bir süreç olmuştu ve hala bazı şehir takımları taraftar tabanlarına siyah oyuncuları kabul ettirmekte zorlanıyordu, yahut bizzat ırkçı yöneticileri tarafından bu çabalar engelleniyordu. Beyazlara göre NBA her zaman kafası iyi dolaşan birtakım siyahların oynadığı bir yerdi ve kolej basketboluna sadakat göstermeyi yeğliyorlardı. Siyahlar ise ligin beyaz yıldızlarını kesinlikle tanımıyor, onları medya tarafından pohpohlanmış yeteneksizler olarak görüyorlardı. Siyahların katılımına rağmen sahadaki görüntü de halen sorunlu duruyordu. Zira yönetici grubunda nadiren bir Afro-Amerikalı ile karşılaşabiliyordun ve bu da ülkedeki kölelik tarihi içinde farklı bir alt metinde okunabilirdi: Beyazların para kazanması ve eğlenmesi için ter döken kuvvetli siyahlar.

Seksenlerde bu algıyı kıran iki isim vardı. Ve hayır, birinin adı David Stern değildi. Magic Johnson ve Larry Bird kolejde başladıkları rekabeti yeni bir arenaya taşırken, takipçilerini de yanlarında getirmişlerdi. Magic insan sevgisiyle dolup taştığını ilk görüşte duyumsayabileceğiniz, rakipsiz bir hayat enerjisine sahip bir yıldızdı. Michigan’da doğmuş, annesi Yedinci Gün Kilisesi’ne mensup bir siyah… Bird ise çiftçi çocuğuydu, fakat Indiana’da en iyi rekabeti ararken bütün gençliğini siyah çocuklarla maç ayarlayarak geçirmişti. Bununla birlikte, politik eğilimlerini kendine saklayan ve bunu tefekkür düzeyinde tutup eyleme geçmemeyi yeğleyen biriydi. Magic de farklı sayılmazdı. Fakat sadece dolaşıma sundukları güdülerle bile algıları kırmış, sınıflar arası barış ortamına katkıda bulunmuşlardı.

Onları takip eden süperyıldız ise Michael Jordan’dı. Bir Demokrat olduğu biliniyordu. Ancak kişisel mükemmeliyeti bir fetiş olarak yaşıyor, dikkat dağıtıcı hiçbir unsuru sistemine dahil etmiyordu. Lig tarafından kendi deyimiyle ‘bir siyah militan’ olarak fişlenip, kariyerinin son demlerinde hummalı muamelesi gören takım arkadaşı Craig Hodges onun harekete geçmesini istiyordu. Birden çok kez ve açıktan açığa. “Kimsenin nasıl davranacağını söyleyecek değilim, ancak fakir mahallelerdeki çocukların yanına gittiğimde onlara idolü olan adamdan bahsetmemem mümkün değil. Neden gücünü kullanıp, kendi halkı için bir ilham kaynağı olmuyor?”

Ülkenin dört bir yanında hala izleri sürülebilen ayrımcılık siyah komünitenin başından ayrılmazken, mikrofonlar Jordan’a uzatıldığında gelecek yanıt belliydi: “Bu olay hakkında yeteri kadar bilgiye sahip değilim, bu yüzden yorum yapmıyorum.” Jordan topu dikkatlice taca atarken, işin aslının bu olmadığını herkes biliyordu.

1990’da yaşanan spesifik bir olaysa Jordan’ın politik yönsüzlüğü için bir nişane oldu ve hala bu konuda en çok alıntılanan söz, o sürece aittir. O sene Jordan’ın memleketi North Carolina’da senato seçimleri düzenlenecekti. Cumhuriyetçi aday ise görev süresi boyunca ırkçılıkla ilgili kabarık bir sabıka kaydı oluşturmuş Jesse Helms idi. Demokrat aday kampanyası sırasında Jordan’a ulaştı ve onun etki gücünü kullanmak istediğini söyleyerek iş birliği talep etti. Bu ortaya çıkınca siyah nüfus sokaklara dökülerek Jordan’ı adım atmaya çağırdı. O sıralarda lig global bir marka halini almıştı ve Jordan’ın kendi markası da aynı paralelde semirmeye devam ediyordu. İlk kez bir oyuncunun adı altında bir ayakkabı piyasaya sürülmüştü ve daha sonra bu model tamamen firmadan özerk bir hal alarak Jordan’ın kontrolüne geçecekti. Ve Jordan’a bir arkadaşı 1990 senato seçimlerinde neden pozisyon almadığını sorduğunda cevabı şu oldu: “Cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor.”

Sportif figürler ve sanatçıların ilham kaynağı özelliği gücünü bugün de koruyor. Türkiye’de toplumsal ezberin dışına çıkan her söz, kimden geldiğinden bağımsız olarak bastırılmaya devam ediyor. “Bütün Türkiye halklarının verdiği şehitlerin durmasını istiyorum” diyen bir futbolcunun, Türkiye’nin en yeteneklisi de olsa ‘yanlış işler peşindesin X Efendi’ kalıbıyla uğradığı linci izlediğimiz günler hala çok uzak değil. Bu ortamda politik tavır almaktan çekinmeyen her sportif figür çok değerli. Başkalarını tavır almaya iten en ufak bir söz de öyle…

Cem Pekdoğru, 2012
12 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 06, 2012

Disosya

Türkiye’deki basketbol ortamını resmetmek başlangıçta kolay gözükebiliyor. Ancak bu büyük oranda dinleyicinin/dinleyici grubunun konumuyla ilintili. Karşınızdaki bir dönem oyuna merak salmış bir arkadaşınız olabilir. Yıllar sonra görüştüğünüzde yönelttiği meraklı soruların ardında yatan şüpheleri kolaylıkla idrak edebilirsiniz ve işiniz nispeten kolaydır. Eğer liseden takım arkadaşlarınızla ya da sevgilileriyle birlikte iseniz, pek fazla bir şey söylemenize de gerek yoktur. Bunlar birkaç sene top sektirip, üniversitede hayatlarını daha karlı gördükleri bir istikamete sürüklemiş tiplerdir ve o kısa süre bile içerideki hastalıklı işleyişle ilgili yeterli malumatı almalarına yetmiştir. Fakat bu kümenin dışında kalan ve olaydan tamamen bihaber bir dinleyici söz konusu ise, bu tasvir dünyanın en zor işine dönüşebilir ve fazlasıyla can sıkıcı bir hal alır. Şürekanın bakış açısına bürünebiliyorsanız şanslısınız, şöyle özetleyebilirsiniz: “Basketbol ortamı mı? Küçük ama bizim.” Karşınızdaki ısrarcı çıkarsa, sağda solda bir metafor aramaya koyulursunuz.

Benim aklıma düşen ilk şey, bir gemi figürü oldu. Belli belirsiz bir figür. Neredeyse bir hayalet. Öyle çok büyük değil. O lüks tekneleri de düşünmeyin, hayatta kalmaya çalışan yıkıntı bir şey. Özel bir yere ulaşmaya çalışmıyor. İçeridekilerse, hayatlarının daha kötü ihtimallerini yaşayabileceklerini düşündüklerinden olsa gerek, tamahkar davranmıyorlar. Tabii öyleleri de var, fakat onları güvertede pek sık göremezsiniz. Sığınakta filikaların yanı başında geçirirler günlerini, kaçınılmaz sonun en başından beri farkındadırlar zira. Güvertede yer alanlarsa seçilmiş bir güruh. Hepsini niteleyen keskin sözcükler var: iş bilenler, çevresi kuvvetliler, uslu çocuklar, bizim çocuklar, yalnız adamlar, vazife adamları, başkanın adamları… Her türün temsilcileri sefere çıkmadan önce içeri buyur edilmiş. Hepsinden birer çift değil, bazı türlerden daha çok. Ve gemideki ömürler de türler arasında değişkenlik gösterebiliyor. Hemen herkesin bilinen zayıf noktaları var ve -bir olağanüstü hal çıkmadığı sürece- bu zayıflıklar hakkında sessiz kalınması, neredeyse işaret diliyle varılmış bir söz birliğiyle güvence altına alınmış durumda. Hatta gemiye girmeden, geçmişinize dair birkaç ‘kirli’ anıyı paylaşmanız teşvik ediliyor. Karşılıklı güvenle ilgili basit bir ayrıntı…

Bu gemiye bir kez, kısa bir sefer için bile adım attıysanız durumu bilirsiniz. Burada anlamlı kılacağınız bir hayat, pek olurlu değildir. Hasbelkader bu gemide daha uzun bir yolculuğa mecbur kaldıysanız, okyanusun ortasında ümitsizce debelenerek hiç gelmeyecek bir yardımı beklemenin daha cazip bir senaryo gibi gözüktüğü bir an gelebilir.

Tabii bu karar size kalmayabilir de. Daha hızlı davrananlar çıkar ve gemiden tekmelenirsiniz. Bu ‘tutunamayan’ kesimde de her türden mürettebata rastlanabilir: bir zamanların revaçta koçları, gezgin asistan koçlar, görev tanımı bir sır olan genel menajerler, altyapıları salladıktan sonra soluğu ikinci ligde alan topçular ve nadiren de olsa hakemler.

Bu insanların hayatımızdaki yeri, birkaç sene öncesine kadar genelde eskiden-öyle-de-bir-adam-vardı noktasını aşamazdı. Sosyal medyanın denkleme dahli sonrasında ise yeni bütünleşik hayatımızda, gözümüze tutulan bir telefon ekranıyla varlıklarını hatırlayabiliyoruz. Cuma akşamı Beşiktaş-CSKA Moskova maçı için tribündeyken, bu tatsız çakışmalardan birini yaşadım. Kaptana muhalefet ettikten sonra eline bayağı bir can yeleği tutuşturulup yaka paça okyanusa fırlatılan bir eski koçun, Beşiktaş müstakbel şampiyon karşısında teslim bayrağı çektiği sıralarda birkaç dakika aralıklarla attığı üç mesaj elime tutuşturuldu: “Curtis Jerrells’la sadece sokak basketbolu oynanır... Curtis Jerrells da CSKA için ‘feda’ dedi… Curtis Jerrells’ı kim getirdi?”

Karşınızdaki dinleyici bu mesajların sahibinin, gerçekten sevip empati kurabildiğiniz ilk Beşiktaş takımının arkasındaki beyin olduğunu bilmiyordur. Düşük bütçelerle yaptığı şık yabancı seçimleriyle ve takıma kendi oyun yaklaşımını zerk edebilme yetisiyle yıllarca uzaktan takdir ettiğiniz ‘saygın bir basketbol adamı’ olduğunu bilmiyordur. O güzel çocukluk hatıralarının, bahse konu mesajların arkasındaki gizli ajandayı tüm yalınlığıyla gördüğünüzde tuzla buz oluşunu da tahayyül edemeyecek. O yüzden metaforlarınızı kendinize saklayın.

Dipnot 1: Bu gemi batığı figürü içinde basketbol görgüsü ve donanımıyla bir zıtlık olarak temayüz eden Emir Alkaş’ın -basketbola aynı tutkuyla bağlı- kardeşi Alp’i kaybettik. Hafızamda kariyerinin zirvesindeyken bir kamyonun altında kalan Drazen Petrovic formasıyla olan fotoğrafı yaşayacak. Ve ölümün had bilmeyen oyunbazlığını hatırlatacak… Geride kalanlara sabır diliyorum.

Dipnot 2: ikincikat-tiyatro’nun yeni sezonda da sahnelemeye devam ettiği “Disosya” görülmeli.

Cem Pekdoğru, 2012
5 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.