Ağustos 28, 2010

Darjus Lavrinovic #7 - Fenerbahçe Ülker, Pivot


Neven Spahija ve Aydın Örs isimleriyle yeni bir yapılanmaya girişen Fenerbahçe Ülker, NBA yolundaki iki genç oyuncusunun takımdan ayrılmasını Kaya Peker ve Darjus Lavrinovic transferleriyle avantaja çevirmiş oldu. Lavrinovic ikizlerini Türkiye’deki basketbolseverler yeterince iyi tanıyor esasında. Türk milli takımının başına her zaman bela olmuş şutör uzun profilinin iki önemli temsilcisi olan ikizlerden Darjus’u seneye daha yakından takip etme fırsatımız olacak.

Kulüp kariyerini hiçbir zaman milli takım kariyerinin üzerine çıkaramamış sporcular vardır, Lavrinovic de bunlardan biri aslında. Bunun temel sebebiyse kendi tercihleri daha çok. Euroleague seviyesinde birçok takımdan teklif almasına rağmen, basketbolunun tepe noktasında olduğu yılları ekonomik olarak daha iyi bir ortam sunan Rus takımlarıyla Eurocup’ta geçiren Lavrinovic geçen sene yeniden en üst seviyeye kapak attı. (1) Sezona Ettore Messina ve büyük hedefleriyle giriş yapan Real Madrid’in ilk beşinde kendine yer bulan Lavrinovic, Khimki deplasmanında 32 sayı, 11 ribaundluk bir başlangıç yapıp bu arenayı özlemiş olduğunu hissettirdi. Fakat sezon ilerledikçe boyalı alandaki etkinliğini kaybeden Lavrinovic, genç Ante Tomic’in takıma katılmasının ardından eskisi gibi süre bulamamaya başladı. (2) Ligin de hüsranla noktalanması sonrasında Real Madrid’den istediği teklifi alamayınca da sarı-lacivertli ekiple anlaştı.

Dış şut merkezli bir oyun karakteri olan ikiz kardeşi Ksistof’a oranla pota altını daha sık kullanan Darjus, üst düzey bir ribaundcu sayılmaz. Fakat Fenerbahçe Ülker’in zengin uzun rotasyonunda bu zayıflık telafi edilebilir. Yüzü dönük oyununun yanında, son yıllarda geliştirdiği sırtı dönük oyunuyla Lavrinovic’in çok nadide bir hücum silahı olduğu kesin. Oyunun diğer yanında ise özellikle yardım savunmasıyla dikkat çeken Lavrinovic’in rakamlarına baktığınızda, 1 blok ortalamasının altına düştüğünü pek göremiyorsunuz. (3) Son şampiyonun Marko Tomas’tan sonra, ikinci yabancı transferiyle de tam isabet yaptığını söylersek pek yanlış olmaz sanırım.

(1) Zalgiris’te patlama yaptıktan sonra üç sezon boyunca Unics Kazan ve Dinamo Moskova ile Rusya’da oynadı.

(2) Euroleague çeyrek final serisinde Barcelona’ya karşı maç başına sadece 13 dakika süre bulabildi ve 4.5 sayı ortalamasıyla etki göstermekten uzaktı. Sezon genelinde ise, 20 dakikada 11.1 sayı ve 4.5 ribaund ortalamaları tutturdu.

(3) Spora voleybol, yüzme ve karateyle başlayan atletik oyuncunun, 2005-06 sezonunda 2.1 blok ile Euroleague’de blok krallığına ulaşması sürpriz değil.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Tiago Splitter #22 - San Antonio Spurs, Pivot


Bundan üç sene önce Madison Square Garden’da David Stern, San Antonio Spurs’ün 28. sıra hakkıyla Tiago Splitter’ı seçtiğini duyurduğunda bu, büyük bir sürpriz olmamıştı. Splitter’ın kulübüyle olan bağlayıcı sözleşmesinden çekinen takımlar lotarya potansiyelindeki bu genç uzunu pas geçmeyi tercih ederken, Avrupalı oyunculara yatırımlarının karşılığını her zaman alan Spurs tetiği çekiyordu. Her seçiş bir vazgeçişti ve genç Brezilyalı’dan katkı almak için uzun bir süre sabretmek gerekecekti. Zaman doldu ve bu birleşme, belki de Spurs taraftarları Splitter ismini unutmaya başlamışken nihayet gerçekleşti.

Takımın bir başka proje seçimi olan Luis Scola’nın hakları Houston’a gönderildikten sonra, Arjantinli oyuncunun aynı eyalet sınırlarında gösterdiği etkili performans tüm San Antonio’yu hayal kırıklığına sürüklemişti. Şimdi hepsi Splitter’ın da lige aynı hızlı girişi yapmasını bekliyor. Kolay bir görev olmadığı ortada ama İspanya Ligi finallerinde Barcelona’yı süpürmek ve Arvydas Sabonis’le birlikte ACB’de hem normal sezonun, hem de finallerin en değerli oyuncusu seçilen tek oyuncu unvanını ele geçirmek Splitter’ın özgüvenini hiç olmadığı kadar yukarılara çekmiş olmalı. Artık tek amacı, Avrupa’da oynadığı dönemde 21 numaralı formayı giyme sebebi olan idolü Tim Duncan’la birlikte oynamak ve pota altında ona uzun zamandır beklediği okyanus aşırı desteği vermek. (1)

Splitter imzası büyük bir heyecana yol açsa da, taraftarlar arasında genç pivotun onları Avrupa’da çaylak kontratından daha fazla para kazanmak için beklettiğini söyleyenler azınlıkta değildi. (2) Splitter ise akıl almaz sözleşmelere tanık olduğumuz bir dönemde, 3 yıllığına yalnızca 10 milyon dolar kazandıracak bir imza attı. Yanlış okumadınız, New Jersey’nin yıllardır bir hayal kırıklığından öteye gidememiş Johan Petro’ya verdiği kontratın aynısı. Bu fedakarlıkla karşısındaki sesleri de yanına alan Splitter’ın fiziği sebebiyle bir bocalama evresi geçirmesi muhtemel gözükse de, yeteneklerini NBA basketboluna da taşıyacaktır.

(1) Bu bağlamda Splitter, bir Kobe Bryant hamlesiyle NBA’deki forma numarasını 22 olarak belirledi.

(2) Splitter’ın Avrupa’da kalma tercihinin arkasında parasal sebeplerden çok, lösemi hastalığıyla boğuşan -kendisi gibi milli basketbolcu- kız kardeşinin yanında bulunmak istemesi bulunuyordu. Michelle geçtiğimiz sene içinde hayata gözlerini yumdu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Wonderwall


Noel Gallagher’ın dehasının ürünlerinden yalnızca biri olan, fakat Oasis’in gittiği her yerde açık ara en büyük coşkuya mazhar olan şarkının adı Wonderwall, birçoğunuzun bildiği gibi. Noel’un tanımlamasına göre ‘wonderwall’, ihtiyaç duyduğunuzda her zaman yanıbaşınızda bulduğunuz ve sizi kendi gerçekliğinizden çekip kurtaran bir hayali arkadaş.

Takımdaki önemli parçaların üst üste gelen sakatlıkları nedeniyle tarihin potansiyelini göstermekten en uzak kadrolarından biri olarak anılan Wizards, geçtiğimiz sezona takımın 46 yıllık sahibi Abe Pollin’in vefatıyla sarsılarak girmişti. Fakat en kötü günler, henüz başkente uğramamıştı. 2010 yılının ilk günlerinde takımın -111 milyon dolar değerinde bir kontratla bağladığı- en önemli yıldızının, soyunma odasında bir takım arkadaşına silah çektiği dedikodusu yayıldı. Buna oyuncuların verdiği tepki ise daha rahatsız ediciydi. Philadelphia maçı öncesinde takım arkadaşlarını -bir anlamda dalkavuklarını- etrafına toplayan Gilbert Arenas, bir yandan dans ederken bir yandan da parmaklarıyla onlara ateş ediyordu. Bu teatral performansın sonucunda sene sonuna kadar cezalandırılacaktı, fakat diğerleri için suçun kolektif olması cezada bir hafiflemeye yol açmadı. Abe’in anısına yapılan bu hakarette rol almış oyuncularla gidilecek şampiyonluğun kimse için anlamı olmayacağı açıktı. Arenas’ın en büyük yardımcıları Antawn Jamison ve Caron Butler, çer çöp karşılığında gönderiliyor ve Wizards organizasyonu yeni bir sayfa açıyordu.

Fırtına sonrasında elde kalan en iyi oyuncusu Andray Blatche olan bir takımdan bahsediyoruz, böyle takımlara bu ligde çok fazla rastlamazsınız. O zor günlerde Abe’in eşi Irene Pollin’ın sırtını yasladığı bir ‘wonderwall’ var mıydı bilmiyorum. Fakat takımı temsilen bulunduğu lotarya sonucunda, ilk sıra için sadece yüzde 7.6’lık bir şansa sahip olan Wizards o hayali arkadaşın gerçeğe dönüştüğünü tecrübe ediyordu. Irene, tören sonunda eşinin ruhunun binada olduğunu hissedebildiğini söyleyecekti. Wizards içinse o gün açılan yeni sayfaya ilk ismin yazıldığı gün olarak anılacaktı: John Wall.

Bu draft sınıfının en güçlü oyuncusunun Wall olduğu 2008 yazından beri dillendiriliyordu, fakat çoğu otorite tarafından görece zayıf bir sınıf olarak gösterilen bir sınıfta bu, süperyıldızlığa giden yolu garanti eden bir veri değildi. Daha yedinci sınıftayken manşetleri süsleyen ve ayakkabı markalarının savaşına özne olan LeBron James ya da mezuniyet balosuna R&B yıldızı Brandy’yi götüren Kobe Bryant’ın aksine, Wall hiçbir zaman spot ışıklarını güçlü biçimde hissetmedi. Belki basketbol takımındakilerin birer rock yıldızı muamelesi gördüğü Kentucky’de işler değişebilirdi, ancak Wall bu kişilik yapısından çok uzaktı. (O rock grubunun bu seneki frontmani olacak Enes Kanter’in de aynı yapıda olması Kentucky için büyük şans.) John Calipari’yle çalışmayı büyük bir fırsat olarak gören ve bu deneyimden kariyeri için maksimum yararı alabilmek adına antrenman salonuna her gün ilk giren ve oradan ilk çıkan oyuncu olan Wall, odaklanmasını engelleyecek her saha dışı unsurunu hayatından çıkarmıştı. Sadece işine bakıyordu…

Fakat bu, kampüs içinde onu görenlerin ne kadar özel bir karakterle karşı karşıya olduklarını anlamalarına engel değildi. Kentucky’deki çılgınlığın ne düzeyde olduğunu görmek için YouTube’a “John Wall Dance” yazmanızı önerebiliyorum sadece. (Wall’un Rupp Arena’ya tanıtıldığı gün yaptığı birkaç dans figürünün, Kentucky taraftarı bir çiftin düğününde taklit edilecek kadar büyümesi inanılmaz.) Alnını imzalamasını isteyen bir sınıf arkadaşından bahsediyor Wall. Onun için problem değil, zira bu ilgiye karşılık verebilmek çok değerli. İlk Yaz Ligi karşılaşması sonrasında, NBA kendisinden 15 dakikasını taraftarlara ayırmasını istiyor. Wall ise herkes mutlu olsun diye tam 1 saat boyunca imza dağıtıyor. Ben daha kısa süren imza günleri gördüm…

“Bazen sıradan bir öğrenci olmayı ve herkesle önyargılar olmadan kolayca kaynaşabilmeyi istiyorsunuz. Ama bu da bu işin bir parçası. Tanrıya size verdiği yetenekler için de, böyle şeyler için de şükretmelisiniz. İlgi konusunda yapabileceğim bir şey yok, hayatımı yaşamaya devam ediyor ve olabildiğince duruma alışmaya çalışıyorum. Elbette büyük bir değişim olduğunu yadsıyamam.”

Diğerleriyle kaynaşabilmek, temel odağını basketbol olarak belirlediği günden bu yana Wall için zor bir görev. Lisede üç okul değiştiren ve son olarak Raleigh’deki Word of God Christian Academy’ye yelken açan Wall, saha içinde ve dışında her zaman klas bir görüntü çizdi. Yıldız avcısı Calipari tarafından Kentucky’ye getirildiğinde de bu durum değişmedi ve ondan beklenen liderliği kısa zamanda kucakladı. Liderliğin doğuştan gelen bazı nitelikler gerektirdiği söylenegelir, fakat bir ölçüde de kazanılması gereken bir yetidir.

Michael Jordan, Reggie Miller ve Kobe gibi efsanelerin en iyi oyunlarını sergilediği yer olan Madison Square Garden’daki ilk maçında Wall 25 sayı ve 6 asist buluyor, takımın son 15 sayısının 12’sine imza atarak 64-61’lik galibiyeti getiriyordu. Maç sonunda rakip Connecticut’ın efsane koçu Jim Calhoun’a mikrofonlar uzatıldığında saygısını gizleyemiyordu: “Bugün izlediğimiz bir freshman değil. Söylediğiniz her şeyi kabul edebilirim ama kesinlikle bir freshman değil. Wall mükemmel bir oyuncu olacak.”

Gerçekten de henüz ilk senesinde kolej basketbolunu böylesine domine edebilen çok az oyuncu vardır. Yaşça büyük oyuncuların yanında rüştünü ispat etmek için bugünün birçok yıldızı 2-3 seneye ihtiyaç duymuştu. Takımın genç yapısı ve tıpkı Wall gibi hemen ilk senesinin sonunda draft edilen DeMarcus Cousins, Eric Bledsoe ve Daniel Orton gibi oyuncuların varlığı bunu kolaylaştırmış olabilir. Fakat böylesine önemli bir maçta ve kendi deyimiyle Basketbolun Mekkesi’nde son 8 dakikadaki o oyunu sonrasında liderliğini ilan edemeyeceği herhangi bir takım yoktu. Calhoun maç sonunda 2.05’lik Stanley Robinson’ı karşısına koyduğunda dahi skor bulmaya devam etti. MSG yarattığı en yeni süperyıldıza merhaba demişti.

Onun müthiş ilk adımını, önemli anlarda çekinmeden sorumluluk alışını ve etrafındaki oyuncuları da kendisiyle birlikte büyütmesini (Kentucky NBA draft tarihinde ilk turda beş oyuncusu birden seçilen ilk kolej oldu.) izlemenin ne kadar eğlenceli olduğunu ligin yeni nesil süperyıldızlarından Kevin Durant de vurguluyor: “Televizyonda ne zaman maçı olsa açıyorum. Ne kadar yorgun olursam olayım fark etmiyor, çünkü The John Wall Show’u kaçırmamalısınız.”

Wall’un kariyerinde Calipari ve NBA’de 17 yıl eskitmiş Rod Strickland ile çalışma fırsatını elde etmek şüphesiz ki kilometre taşlarından biri. Calipari tüm hayatı boyunca yıldızları bir şekilde etrafında toplamayı bilmiş bir koç ve maruz kaldığı tüm eleştirilere rağmen onların gelişimine etkisini de hor görmemek lazım. Bu cümlenin üzerine karşıma Dajuan Wagner örneğini getirenleriniz olabilir, fakat Derrick Rose, Tyreke Evans ve son olarak da Wall’un Calipari’nin elinde kendilerini nasıl geliştirdiğini görmezden gelemezsiniz. Öte yandan bir oyuncudan her maç öncesinde 150 üçlük atmasını isteyemezsiniz. Bu tip bir efor ancak kendini oyuna tamamen adamış birinin harcıdır. Belki birçok yıldızda olan o kusursuzluk takıntısını taşıyan birinin.

Bu bağlamda düzeltmek için en çok uğraştığı bu özelliğin, oyunundaki en büyük eksik olduğunu söylememiz çok şaşırtıcı olmayacaktır. Aslında temel anlamda bir ‘jump-shot’tan ziyade ‘set-shot’ gibi görünüyor Wall’un her şutu, zira şut sırasında ayakları üzerinde çok az havalanıyor. Bunun kolej seviyesinde çok sık rastlamadığı fiziken üstün guardlar karşısında sıkıntı yaratabileceği aşikar. Fakat birçoklarının benzetmeye meyilli olduğu bir başka Kentucky mezunu Rajon Rondo’ya oranla çok daha güvenilir bir şutu var kesinlikle. Şut atmaktan zevk aldığını görüyor ve çok güçlü bir savunmayla karşı karşıya olmadığı sürece topu hedefine yollayabileceğinden kuşku duymuyorsunuz. Bir perfeksiyonist olduğunu hayatın her alanında gösteren Wall’un, şut mekaniğindeki bu küçük kusurları görmezden gelmesini bekleyemezsiniz. (Wall’un kolejdeki tek senesindeki not ortalamasının 3.2 olduğunu söylerken, bu ortalamayı transkriptinde hiç görememiş olan yazarın canı biraz sıkılıyor.) Geçen sene ülkenin savunmada en gayretli oyuncusu olarak göze çarpmadığını kabul etmeliyiz ama fiziğiyle bu konuda muazzam bir potansiyele sahip. Lige girdikten sonra oyununun sıkça karşılaştırıldığı D-Rose’a en ağır bastığı noktanın da bu olacağını düşünmekteyim. (Esasen Rose da fizik olarak yeterli malzemeye sahip ve temel noktalarda göstereceği gelişimle onun da orta vadede iyi bir savunmacıya evrileceğini düşünüyorum bununla birlikte.)

Onu 1 numara yapan özellikleri ise sahaya çıktığı ilk günden itibaren göreceğinizden emin olabilirsiniz. Topu her eline aldığında oyunu sessiz bir kaosa sürükleyen Wall’un NBA kariyerini izlemek çok eğlenceli olacak herkes için. Bugüne kadar her zaman iyi şeylerle sonuçlanan bu kaos, belki bu sefer de Abe’in ruhunu temizleyecek oluşumun başlangıcını müjdeleyecek.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 28, 2010

Wesley Johnson #4 - Syracuse, Kısa Forvet


Finallerin heyecanı yerini draft muhabbetlerine bırakmış durumda ve siz bu dergiyi okuduğunuzda Wesley Johnson muhtemelen, 24 Haziran gecesi adı David Stern tarafından ilk 5 sırada okunmuş oyunculardan biri olacak. Johnson’ın adresinin, bir diğer Syracuse mezunu Jonny Flynn’in lobi faaliyetlerinin de etkisiyle Minnesota olabileceği söyleniyor, takımın 3 numara pozisyonunun görece zayıf olması da bu söylentileri güçlendiriyor. Fakat seçildiği takımı bir an için unutup, nasıl bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzdan bahsedelim biraz.

Genelde bu kalibredeki genç yıldızların son yıllardaki rotası benzer oluyor. Yeni yaş sınırlarıyla liseden geçişlerin önünün kesilmesiyle, erken yaşlarda adını duyurabilmiş büyük yetenekler ilk aşamada göz önünde bulunacakları bir kolej programı seçiyor ve orada bir öğrenciden çok bir NBA yıldızı gibi geçirilen senenin ardından draft kararlarını açıklıyorlar. Müstakbel 1. sıra seçimi John Wall ve Kentucky’deki diğer arkadaşları için de durum tam olarak bu. Fakat Johnson yoğurdu farklı bir şekilde yemeyi tercih edenlerden, hem de oldukça sıradışı bir şekilde.

Iowa State’i tercih eden Johnson, freshman sezonunda özellikle North Carolina önündeki performansı sonrasında ülke çapındaki gözlemcilerin radarına girmiş, fakat ikinci senesinde beklenen sıçramayı yapamamıştı. 2008 yazında Syracuse’a geçiş yapma kararı aldı. NCAA kurallarına göre onu bir sene boyunca kenarda oturtacak bir kararı… Fakat bu boş seneyi gelişimine ayırıp, bir avantaj haline getirmeyi başardı. Iowa State dönemine göre hücumda çok daha akıllı tercihler yapan ve bencil görünümünden tamamen arınmış bir oyuncu olarak geri döndü Wes. Bu tercihler de şut yüzdelerinde dramatik artışları getirdi. (1) NCAA’in saygın koçlarından Jim Boeheim’ın sıkı sıkıya bağlı olduğu alan savunmasında çok net çıkarımlar yapmak pek mümkün olmasa da, savunma sahasındaki potansiyeli ilk kez geçen sene bu kadar belirginleşti. Kuşkusuz 23 yaşındaki bir oyuncunun bazı alanlarda gelişim göstermesi normal karşılanmalı, fakat bahse konu isim Johnson ise karakteri ve disiplini daha fazlasını vaat ediyor. (2) Johnson’ın basketbol topuyla ancak 8. sınıfta tanışabildiğini de hatırlatalım, henüz tavanına yaklaşması için yolu olduğunu gösteriyor olabilir.

Yaptığı doğru tercihler şut yüzdesini artırsa da top hakimiyeti hala vasat ve top kaybı istatistikleri son senesinde de korkutucuydu buna paralel olarak. Fakat NBA’de hiçbir takımda hücumu bu kadar forse etmesi gerekmeyecek, bunu biliyoruz. Yaşı dışındaki en büyük çekince şutunu yaratabilme konusunda fazla ışık vermemesi ama NBA’de bir takıma yararlı olmak ve All-Star seviyesine ulaşmak için 20+ sayı ortalaması yakalamak bir ön şart değil. Bunu kanıtlayan yüzlerce örnek oldu bu oyunun tarihinde. Johnson da bu örneklerin sonuncusu olabilir…

(1) İlk sezonunda istikrarsız dış şutu eleştirilen Johnson’ın üç sayı yüzdeleri şöyle bir grafik izledi: 2007 sezonunda %29, 2008 sezonunda %33 ve geri döndüğü 2010 sezonunda ise tam %42. Saha içi yüzdesi de 2008-2010 arasında %39’dan %50’ye kadar çıktı.

(2) İkinci senesinde ayak bileğindeki sakatlığına rağmen sahaya çıkan Johnson, Syracuse sezonunda ise hemen her profesyonel basketbolcuyu kenarda tutacak bir el sakatlığıyla oynadı. Kendisine bu fedakarlığı sorulduğunda cevabı netti: “Kenarda yeteri kadar oturdum.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Charles Smith #7 - Efes Pilsen, Kısa Forvet


Fort Worth, Albuquerque, Miami, Los Angeles, Rockford, Udine, San Antonio, Portland, Selanik, Bologna, Pesaro, Denver, İstanbul, Madrid. Bu liste basketbol kariyerinin Charles Smith’i sürüklediği şehirlerin listesi. En azından şimdilik... Kenny Thomas ile birlikte oynadığı New Mexico günlerinden beri NBA’in kıskacında olan, fakat Spurs ile geçirmekte olduğu başarılı sezonda kalçasından yaşadığı sakatlık sonucunda yavaş yavaş bir Avrupa basketbolcusuna evrilen Smith, her yerde olduğu gibi Efes Pilsen’de geçirdiği 2.5 sezon sonucunda ülkemizde de bolca hayran kazandı. (1)

Aslına bakılırsa Smith için İstanbul günleri çok iyi başlamamıştı. 2005-06 sezonunun son haftasındaki Ülkerspor maçından önce kadroya katılan Smith, takıma tam anlamıyla adapte olamadan final serisinde Ömer Onan’ın sıkı savunmasıyla karşılaşmış ve düşük yüzdeli oyunuyla 4-0’lık hezimeti getiren faktörlerden biri olmuştu. Fakat Real Madrid’le yaptığı kontrat Avrupa’daki ilk uzun süreli kontratı oluyordu ve NBA defterini tamamen kapatması sahada fazlasıyla işine yaradı. (2)

Kendisine top çalma konusunda da büyük avantajlar sağlayan uzun kolları nedeniyle “Örümcek” lakabıyla bilinen oyuncu, ikinci İstanbul seferinde ilkinin aksine zor anlarda sorumluluk almaktan kaçınmayan, hücumda verimsiz olduğunda dahi savunmasıyla fark yaratmayı becerebilen bir oyuncu profili çizdi. Geçen seneki final serisinde şutunu tam anlamıyla bulamamasına rağmen ısrar etmeyip hücumu Thornton-Shumpert ikilisine bırakan Smith, Willie Solomon üzerindeki yıpratıcı savunmasıyla 2-0’dan geri dönerek kazanılan şampiyonlukta önemli bir pay sahibi olmuştu. Bu sezon da Euroleague’de ikinci tur maçlarında takımın dış üretimini büyük ölçüde sırtlayan Smith, lige dönüldüğünde de takıma liderlik yapmayı sürdürdü. (3) Igor Rakocevic ve Bostjan Nachbar gibi yeni isimlerden yeteri kadar verim alamayan ve final serisinde Bootsy Thornton’ın sakatlığıyla sarsılan Efes Pilsen’de geçtiğimiz senenin aksine hücumda da kontrolü eline alan Smith, ortalama 30 dakikadaki 13.7 sayı, 3.5 ribaund ve %44 üçlük gibi istatistiklerle takımının seriye tutunması için her şeyi yaptı.

Kulübün geleceği hakkındaki soru işaretlerinin ne yönde cevap bulacağı bilinmez, fakat bu basketbol gezgininin Türkiye’deki basketbol seyircisinin de saygısını kazandığı kesin. Yavaşlayan ayaklarına rağmen bir top çalma spesiyalisti olduğunu unutmamıza izin vermeyen Smith, Euroleague seviyesinde her takıma önemli bir veteran katkısı verebilir.

(1) Portland’da forma bulamadığı 2002-03 sezonundan sonra bir kez daha Avrupa opsiyonuna dönen Smith, Virtus Bologna formasıyla ULEB Cup’ta 25.2, yerel ligde ise 24.3 sayı ortalaması yakaladıktan sonra ülkenin Euroleague temsilcilerinden Scavolini’ye geçti ve bu formayla tutturduğu 20.6 sayı ortalamasıyla ilk kez rahmetli Alphonso Ford adına verilen sayı krallığı ödülünü kazanarak Avrupa’daki repütasyonunu güçlendirdi.
Sadece 1 maçlık Denver macerasında iz bırakması beklenemezdi. Makedonikos macerasında da işler çok yolunda gitmemişti, fakat mütevazı Yunan kulübünün Smith kalibresindeki bir oyuncu için çok doğru bir adres olmadığını takdir edersiniz.

(2) Real Madrid ile 2007 sezonunun ULEB Cup finalinde MVP ödülünü aldı ve %41 üçlük yüzdesiyle 12.9 sayı ortalaması tutturduğu turnuvada takımını şampiyonluğa taşıdı.

(3) Top 16 süresince maç başına 30 dakikadaki 13.8 sayısıyla Efes Pilsen’in en skoreri oldu. Özellikle Madrid’deki 18 sayı, 7 ribaund, 4 asist ve 5 top çalmalık performansı ve maçın sonlarında geçirdiği sakatlık sonrası ayağa kalktığında Palacio Vistalegre tribünlerinden yükselen cesaret alkışları unutulmazdı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.