Eylül 28, 2010

Amerikan Rüyası


Avrupa uçuşları iptal, şimdi yeniden NBA moda. Bu yaz Amerikan Rüyası’nın peşinden gitmeyi seçen Avrupalı uzunların yolculukları uzun soluklu olabilecek mi?

Komisyonerlik görevini devraldığı 1984 yılından bu yana David Stern’ü en çok heyecanlandıran şeylerden birinin, ligin global bir markaya dönüştüğü zamanların hayali olduğu sır değil. Tüm dünya üzerinde canlı yayınlanan maçlar, Avrupa takımlarıyla yapılan hazırlık maçları -hatta 2004 sezonunun açılış haftasında Japonya’da yapılan Sonics-Clippers maçları- ve dünyanın her köşesinden büyük yeteneklerin lige kazandırılması hep bu büyük planın birer parçasıydı.

2008 yazında ise tüm bu gidişata ters düşen transfer haberleriyle sarsıldı basketbol dünyası. Daha önce oyununu NBA basketboluna adapte edemeyen Sarunas Jasikevicius, Antoine Rigaudeau, İbrahim Kutluay gibi önemli yıldızların veya iddia edildiği kadar yetenekli olmadığı anlaşılan bir dolu gencin kürkçü dükkanına geri dönüşünü tecrübe etmiştik. Fakat 2008 transfer sezonu açıldığında, piyasadaki gözde serbest oyunculardan Josh Childress’ı bir Yunan kulübünün kadrosuna katması aynı resmin parçası değildi. Evet Dominique Wilkins gibi bir süperyıldız da Avrupa’ya transfer olmuştu, fakat bunu yaptığında kariyerinin son düzlüğüne çoktan girmişti. Childress ise NBA’de hem 30 dakika ortalamayla oynadığı kendi takımı, hem de birçok diğer takım tarafından ihtiyaç duyulan değerli bir rotasyon parçasıydı. Bu gelişmeyi Bostjan Nachbar, Carlos Delfino, Juan Carlos Navarro gibi NBA’de kolayca kontrat bulabilecek oyuncuların eski kıtaya dönüşü takip etti. Menajerinin söylediğine göre bu transferle birlikte Delfino’nun yıllık net geliri, Manu Ginobili’ninkinden daha fazla olacaktı. Amerikan basketbolu için son darbe ise bir liseliden gelecekti. Brandon Jennings, Avrupa’da oynamak için koleji pas geçen ilk oyuncu oluyordu. Sports Illustrated gibi saygın bir kaynak, Olympiakos’un 2010 yazında LeBron James’e teklif götürmeyi planladığını bile yazdı.

Tüm bunları bir trendin başlangıcı olarak yorumlayanlar, bugün itibarıyla yanılmışa benziyorlar. Geride kalan iki yılda Childress, vergi sistemlerindeki farklılık ve Nike Greece ile yaptığı sponsorluk anlaşması hesaba katıldığında NBA’deki birçok ‘All-Star’dan fazla para kazandı. NBA’in süperyıldızları ve çaylakları ihya eden ama bu iki sınıf arasındaki oyunculara çok cömert davranmayan ücret tavanı sistemini düşünürsek, Childress örneğinin NBA oyuncularının ortadireğine bir alternatif yol sunduğu açık. Fakat ücret tavanında düşünülen değişiklikler bu boşluğu da ortadan kaldırmaya aday. Öte yandan son iki yılda ülkemizi “teğet geçen” kriz, Rus ve Yunan patronlarının ceplerine çok iyi gelmedi ve Childress hadisesinin tekrarlanması şu an için ihtimaller dahilinde gözükmüyor.


NBA-Avrupa dengesinde taşları NBA lehine yerinden oynatan son isimse Mikhail Prokhorov oldu. Dünyanın en çok satan futbol ligi olan İngiltere Premier Ligi tamamen yabancı sermayenin eline geçmekte iken, NBA de bir Rus milyarderi takım sahibiyle tanışıyordu. New Jersey Nets’i satın alan Prokhorov, işe CSKA Moskova’nın başkanlık koltuğundaki Andrey Vatutin’i yeni takımında üst düzey bir göreve getirerek başladı. New Jersey yerel basını, takım Brooklyn’e taşınana kadar Vatutin’in genel menajer rütbesine yükseleceğinden neredeyse emin. Toronto Raptors’ın sadece ikinci ismi olan Maurizio Gherardini’nin takımda estirdiği Avrupa rüzgarlarını göz önüne alırsak, bu deneyimin sonunun nerelere varacağını kestirmek çok güç değil. Bu el değiştirmenin ligde ne gibi sonuçlar doğuracağından Temmuz sayısında Alp Ulagay detaylı biçimde bahsetmişti. Bu yüzden yazıyı oyuncu merkezli bir boyuta taşıyorum. Ancak Tiago Splitter ve Nikola Pekovic gibi birçoklarınca hiçbir zaman NBA’e gelmeyeceği düşünülen oyuncuların bu yaz NBA takımlarıyla imzaladıkları kontratlar bu arka plan bilindiğinde daha anlamlı olacaktır.

Eski Kıtanın Yıldızları: Splitter ve Pekovic

Splitter ve Pekovic’in ortak özelliği, her iki oyuncunun da çok genç yaşlarda NBA’in takibine girip lotarya (ilk 14 sıra) potansiyeli göstermelerine rağmen, ‘draft’ senesinde Avrupa’daki takımlarıyla imzaladıkları bağlayıcı sözleşmelerle 28. ve 31. sıralara kadar düşmeleriydi. Son yıllarda birçok seçiminde karavana atan Minnesota cephesinde, bu tablo içerisinde Pekovic’e dair büyük umutlar beslenmemesi çok şaşırtıcı değildi. Hatta Pekovic ile kontrat imzalandığı haberinin böyle bir sürpriz etkisi yaratması da bu unutulmuşlukla ilişiklendirilebilir. Takım adına karar verenlerin, yıllardır önlerine ‘franchise player’ diye koydukları vasat oyuncular düşünülünce Wolves taraftarlarına hak vermemek mümkün değil. Pekovic bu ligi, Avrupa’da yapmaya alıştığı gibi domine edemeyecek. NBA seviyesinde güvenilir bir ilk beş oyuncusuna dönüşmesi de çok kuvvetli bir ihtimal gibi gözükmüyor. Fakat fazla uzun süren bu yeniden yapılanma süreci atlatılmaya çalışırken, takımın özellikle hücum alanında faydalanabileceği bir uzunla karşı karşıya olduğunun farkına varmalı bu tadı kaçmış taraftarlar.

Pekovic 2.11 boyu ve 113 kilogramlık kütlesiyle Avrupa basketbolunda bir canavardı, fakat bu ölçüler NBA için etkileyici olmaktan çok uzak. Topu potadan uzakta aldığında bile, her zaman savunmacısını iterek güçlü bir biçimde bitirme opsiyonuna sahip olan Pekovic’in karşısında ona hayatı daha zor kılacak oyuncular olacak. Oyununa bir orta mesafe şutu ekleyememiş olan Pekovic için tek yol, bu zor hayata uyum sağlayabilmek. Pekovic’i Avrupa için eşsiz bir oyuncu haline getiren bir diğer özellik olan ‘pick-and-roll’ savunması da NBA basketbolunda aynı ölçüde değer taşımıyor. Buna karşın tembel bir yardım savunmacısı ve yetersiz bir ribaundcu sayılan Pekovic’in NBA için ideal uzun olmadığı ortada. Yine de Al Jefferson’ın topu yere vurmadan üst üste sekiz ‘fake’ sonrasında yaptığı zorlama atışları izleyen taraftarların, Pekovic’ten pota altında daha seyre değer bitirişler göreceğini söyleyebiliriz. Fakat Avrupa’daki dominasyonunun aksine, NBA’de gidebileceği son nokta menzili düşük bir Marcin Gortat olabilirmiş gibi.

Al-Jeff’in onları kazanan bir takıma dönüştürecek yapılanmada bir aktör olamayacağının farkına varmaları Minnesota adına olumlu. Fakat Kevin Love’ın ribaund yeteneği dışında savunma anlamında hiçbir potansiyel gösteremeyen bu pota altı rotasyonuyla da bir yere varmaları mümkün gözükmüyor kısa erimde. Darko Milicic’e verilen kontratın mantığını çözecek noktaya gelmek için de insan aklının önünde uzun bir yol var. Bu şartlar altında, Pekovic’i de çok mutlu günler beklemiyor olabilir.


Daha isabetli seçimler yapmakla ünlü Spurs’ün taraftarları içinse Splitter, takımla ilgili her konuşmada ismi geçen önemli bir beklenti odağıydı. Houston’a gitmesine göz yumulan Luis Scola’nın ligin elit pota altı skorerlerinden birine dönüşmesini kıskançlıkla izleyen taraftarlar, benzer bir katkıyı Brezilyalı uzundan bekliyor. Aslında Splitter’ın bu yaz aldığı kararı, para faktörünün yeniden NBA’e kaymasına bağlamak ona büyük bir haksızlık olur. Lösemiyle boğuşan kız kardeşinin yanında olabildiği kadar fazla vakit geçirmek isteyen Splitter, onun geçen yılki vefatı üzerine en büyük idolü Tim Duncan’ın yanına gelerek bir hayalini gerçekleştiriyordu. Yani maddiyat onun durumu için konuşursak, ilk planda olmaktan çok uzaktı.

Tau Ceramica tarafından keşfedildiğinde 15 yaşında olan ve takımın alt yaş gruplarında hızla yükselerek kısa zamanda Avrupa’nın en komple pivotlarından biri haline gelen Splitter, üç yıllık bekleyişin ardından Spurs forması giyecek. Duncan’ın yanındaki süreleri almak için Antonio McDyess ve DeJuan Blair ile rekabet içinde olacak. Fakat alçak posttaki sıra dışı etkinliği, kusursuz ayak hareketleri, Ginobili-Parker ikilisinin varlığında daha fazla değer kazanan ‘pick-and-roll’ sonundaki bitiriciliği onu bu iki ismin de önüne taşıyor. Yüksek tempoda bocalamıyor ve doğuştan gelen blok yeteneğinin yanında ortalama üstü bire bir savunmasıyla da NBA için hazır. McDyess’ın yaşını ve Blair’ın hücumda bir opsiyon olmasına yetmeyen ham görüntüsünü birleştirince, Splitter’ın ilk beşteki yerini almaması sürpriz olur. Benim için o yeri çaylaklar maçında almaması da sürpriz olur aslında.

Bir süredir beklenen bu ikiliden sonra gözler, Güney Amerikalı futbolculardan bile daha ‘evine düşkün’ olan Fran Vazquez’e çevrildi. Magic’in bundan beş sene önce 11. sıradan seçtiği İspanyol pivottan gelen tüm sinyaller gösteriyor ki, Vazquez’i unutmak belki de herkes için en hayırlısı olacak.

Potansiyel Arayışı: Ömer, Semih, Mozgov ve Seraphin

Arthur Miller’ın başyapıtı “Satıcının Ölümü”nün baş figürü Willy Loman, Büyük Buhran sonrası birçok Amerikan vatandaşının yaptığı gibi sınırsız fırsat ve özgürlük anlamına gelen Amerikan Rüyası’nın peşinden gidiyordu. Hayatını buna adayan ve sıkı çalışmasının karşılığını alacağı günleri bekleyen Willy’nin yaptığı, aslında üzerine yakışmayan bir gömleği giymeye çalışmaktan ibaretti. Tüm aile bunun farkında olmasına rağmen, bunu kendisine itiraf edemeyen Willy’nin Amerikan Rüyası arayışı intiharla sonuçlanıyordu. Belki bazı oyuncular için Amerikan Rüyası’na saplanıp kalmaktansa, bu rüyadan beklediği fırsat, özgürlük ve nihai mutluluğu başka yerlerde aramak daha mantıklı olabilir. Sıkça söylenen şu sözdeki gibi, “NBA’deki her Pau Gasol için onlarca Darko Milicic, her Dirk Nowitzki için onlarca Nikoloz Tskitishvili bulabilirsiniz.”

Ömer Aşık ve Semih Erden, Türk basketbolunun yıllardır beklenti içinde olduğu uzunlar olsa da işlerin yolunda gitmeme ihtimali her zaman var. Ömer Aşık’ın iyi özellikleri, ona basketbolun oynandığı her yerde kapıları sonuna kadar açacak kadar iyi özellikler ve bunun sonucunda en ihtişamlı kapıdan içeri girmiş bulunuyor. Öte yandan 24 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala kurtulamadığı öyle handikapları var ki, bunlar bir ölçüde düzeltilmezse o kapıların aynı şekilde kapanması da olası. Bunların başında pota altındaki trafikte topu kolay yoldan bitirmek varken bazı kötü alışkanlıkları nedeniyle çok sık hataya düşebilmesi ve hala çok kötü seviyede olan serbest atış yüzdesi geliyor. Şu anki fiziğiyle NBA’de herhangi bir oyuncuya sırtını dayayıp, onu itebilmesi de mümkün gözükmüyor. Hücum anlamında, zayıf fiziğinin dezavantajlarını üstün atletizmiyle bertaraf etmesi mümkün. Fakat bunu savunmada yapması o kadar kolay değil. Belki bir süreliğine yapılacak D-League ziyareti ve NBA fiziklerine karşı kazanılacak tecrübe uzun vadede Bulls için çok değerli bir ekleme yapabilir sağlıklı bir Ömer’i. Ama bunu söylemek için biraz daha beklemeliyiz, Kurt Thomas hamlesi Bulls’un da Ömer’e bu şekilde baktığının bir göstergesi.


İyi bir sezonu geride bırakan ve Ömer’in aksine oyunu ve fiziği bariz handikaplar taşımayan Semih’in Celtics için doğru isim olup olmadığını daha çok mantalitesi belirleyeceğe benziyor. Takımın formasını giydiği Yaz Ligi maçlarında da bunu gösteren Semih, kimi maçlarda erken fauller sonrası yanlış bir psikolojiye girip takıma yarardan çok zarar verdi. Kendi potansiyeliyle çelişmediği maçlarda ise NBA patentli bazı uzunlara karşı çok etkili bir hücum silahı haline gelebildi. Kendrick Perkins’in sakatlığı sonrası NBA’e geçmek için doğru zamanın bu olduğunu düşünen Semih, Boston cephesinden gelen Jermaine O’Neal ve Shaquille O’Neal imzaları sonrası moral bozukluğu yaşamayıp aynı kararlılıkla çalışmaya devam etmeli. Onun için kilit nokta bu yaklaşımı geliştirebilmek olacak anlaşılan.

Önce 2008-09 sezonunda Eurocup’ta dikkatleri çeken Timofey Mozgov, esas patlamasını Polonya’daki Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda yapacak ve turnuvanın en iyi uzunlarından biri olarak dikkatleri üzerine çekecekti. Gördüğü bu rağbetin sonucu olarak dümeni Mike D’Antoni’nin açık saha basketbolunun hüküm sürdüğü Knicks’e kıran Mozgov, sahayı bu temponun hakkını verecek kadar iyi koşan bir uzun. Savunmada sakar fauller alabilen ve çoğu zaman oyunun bu alanında çok zeki gözükmeyen bir oyuncu ve topu çemberden uzakta aldığında savunmacısını ekarte edip baskete gidebilmekte de yetersiz. Fakat bunlar D’Antoni basketbolu için sorun teşkil eder mi ki?

Sezon ilerledikçe Erman Kunter’in güvenini kazanan ve play-off geldiğinde takımdaki yerini ilk beş çıkacak kadar geliştiren Kevin Seraphin, John Wall önderliğinde yeni bir dönem başlatma arzusundaki Wizards’ın şans vermeyi tercih ettiği yetenek oldu. Hücumda etkili bir ‘jump-hook’ dışında oldukça ham gözüken Seraphin, buna rağmen müthiş atletizmi ve kendisinden güçlü fiziklerin bile karşısında durmakta zorluk çekmemesiyle heyecan verici bir potansiyel. Gelişimini Yaz Ligi’nde daha iyi gözlemleme fırsatı bulduğumuz Javale McGee ve geçen sezonu çok güçlü bitiren Andray Blatche ile birlikte Wizards pota altının geleceği emin ellerde gibi gözüküyor.

Buraya kadar sıraladığımız oyuncuların her biri, NBA takımlarının pota altı rotasyonlarına güç katmak için sözleşme imzaladıkları isimlerdi. Bunun yanında NBA izleyicilerinin yabancı olmadığı iki Olympiakos oyuncusu Childress ve Linas Kleiza geri döndüler. Hidayet Türkoğlu ile birlikte Suns’ı daha iyi bir takım haline getirmeye çalışacak Childress ve Raptors’daki enkaz kaldırma ekibine katılacak Kleiza’nın yanı sıra, yaz liglerinin müdavimlerinden ‘combo guard’ Pooh Jeter da önümüzdeki sezon Avrupa’dan NBA’e katılan bir diğer oyuncu olacak.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ağustos 28, 2010

Darjus Lavrinovic #7 - Fenerbahçe Ülker, Pivot


Neven Spahija ve Aydın Örs isimleriyle yeni bir yapılanmaya girişen Fenerbahçe Ülker, NBA yolundaki iki genç oyuncusunun takımdan ayrılmasını Kaya Peker ve Darjus Lavrinovic transferleriyle avantaja çevirmiş oldu. Lavrinovic ikizlerini Türkiye’deki basketbolseverler yeterince iyi tanıyor esasında. Türk milli takımının başına her zaman bela olmuş şutör uzun profilinin iki önemli temsilcisi olan ikizlerden Darjus’u seneye daha yakından takip etme fırsatımız olacak.

Kulüp kariyerini hiçbir zaman milli takım kariyerinin üzerine çıkaramamış sporcular vardır, Lavrinovic de bunlardan biri aslında. Bunun temel sebebiyse kendi tercihleri daha çok. Euroleague seviyesinde birçok takımdan teklif almasına rağmen, basketbolunun tepe noktasında olduğu yılları ekonomik olarak daha iyi bir ortam sunan Rus takımlarıyla Eurocup’ta geçiren Lavrinovic geçen sene yeniden en üst seviyeye kapak attı. (1) Sezona Ettore Messina ve büyük hedefleriyle giriş yapan Real Madrid’in ilk beşinde kendine yer bulan Lavrinovic, Khimki deplasmanında 32 sayı, 11 ribaundluk bir başlangıç yapıp bu arenayı özlemiş olduğunu hissettirdi. Fakat sezon ilerledikçe boyalı alandaki etkinliğini kaybeden Lavrinovic, genç Ante Tomic’in takıma katılmasının ardından eskisi gibi süre bulamamaya başladı. (2) Ligin de hüsranla noktalanması sonrasında Real Madrid’den istediği teklifi alamayınca da sarı-lacivertli ekiple anlaştı.

Dış şut merkezli bir oyun karakteri olan ikiz kardeşi Ksistof’a oranla pota altını daha sık kullanan Darjus, üst düzey bir ribaundcu sayılmaz. Fakat Fenerbahçe Ülker’in zengin uzun rotasyonunda bu zayıflık telafi edilebilir. Yüzü dönük oyununun yanında, son yıllarda geliştirdiği sırtı dönük oyunuyla Lavrinovic’in çok nadide bir hücum silahı olduğu kesin. Oyunun diğer yanında ise özellikle yardım savunmasıyla dikkat çeken Lavrinovic’in rakamlarına baktığınızda, 1 blok ortalamasının altına düştüğünü pek göremiyorsunuz. (3) Son şampiyonun Marko Tomas’tan sonra, ikinci yabancı transferiyle de tam isabet yaptığını söylersek pek yanlış olmaz sanırım.

(1) Zalgiris’te patlama yaptıktan sonra üç sezon boyunca Unics Kazan ve Dinamo Moskova ile Rusya’da oynadı.

(2) Euroleague çeyrek final serisinde Barcelona’ya karşı maç başına sadece 13 dakika süre bulabildi ve 4.5 sayı ortalamasıyla etki göstermekten uzaktı. Sezon genelinde ise, 20 dakikada 11.1 sayı ve 4.5 ribaund ortalamaları tutturdu.

(3) Spora voleybol, yüzme ve karateyle başlayan atletik oyuncunun, 2005-06 sezonunda 2.1 blok ile Euroleague’de blok krallığına ulaşması sürpriz değil.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Tiago Splitter #22 - San Antonio Spurs, Pivot


Bundan üç sene önce Madison Square Garden’da David Stern, San Antonio Spurs’ün 28. sıra hakkıyla Tiago Splitter’ı seçtiğini duyurduğunda bu, büyük bir sürpriz olmamıştı. Splitter’ın kulübüyle olan bağlayıcı sözleşmesinden çekinen takımlar lotarya potansiyelindeki bu genç uzunu pas geçmeyi tercih ederken, Avrupalı oyunculara yatırımlarının karşılığını her zaman alan Spurs tetiği çekiyordu. Her seçiş bir vazgeçişti ve genç Brezilyalı’dan katkı almak için uzun bir süre sabretmek gerekecekti. Zaman doldu ve bu birleşme, belki de Spurs taraftarları Splitter ismini unutmaya başlamışken nihayet gerçekleşti.

Takımın bir başka proje seçimi olan Luis Scola’nın hakları Houston’a gönderildikten sonra, Arjantinli oyuncunun aynı eyalet sınırlarında gösterdiği etkili performans tüm San Antonio’yu hayal kırıklığına sürüklemişti. Şimdi hepsi Splitter’ın da lige aynı hızlı girişi yapmasını bekliyor. Kolay bir görev olmadığı ortada ama İspanya Ligi finallerinde Barcelona’yı süpürmek ve Arvydas Sabonis’le birlikte ACB’de hem normal sezonun, hem de finallerin en değerli oyuncusu seçilen tek oyuncu unvanını ele geçirmek Splitter’ın özgüvenini hiç olmadığı kadar yukarılara çekmiş olmalı. Artık tek amacı, Avrupa’da oynadığı dönemde 21 numaralı formayı giyme sebebi olan idolü Tim Duncan’la birlikte oynamak ve pota altında ona uzun zamandır beklediği okyanus aşırı desteği vermek. (1)

Splitter imzası büyük bir heyecana yol açsa da, taraftarlar arasında genç pivotun onları Avrupa’da çaylak kontratından daha fazla para kazanmak için beklettiğini söyleyenler azınlıkta değildi. (2) Splitter ise akıl almaz sözleşmelere tanık olduğumuz bir dönemde, 3 yıllığına yalnızca 10 milyon dolar kazandıracak bir imza attı. Yanlış okumadınız, New Jersey’nin yıllardır bir hayal kırıklığından öteye gidememiş Johan Petro’ya verdiği kontratın aynısı. Bu fedakarlıkla karşısındaki sesleri de yanına alan Splitter’ın fiziği sebebiyle bir bocalama evresi geçirmesi muhtemel gözükse de, yeteneklerini NBA basketboluna da taşıyacaktır.

(1) Bu bağlamda Splitter, bir Kobe Bryant hamlesiyle NBA’deki forma numarasını 22 olarak belirledi.

(2) Splitter’ın Avrupa’da kalma tercihinin arkasında parasal sebeplerden çok, lösemi hastalığıyla boğuşan -kendisi gibi milli basketbolcu- kız kardeşinin yanında bulunmak istemesi bulunuyordu. Michelle geçtiğimiz sene içinde hayata gözlerini yumdu.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Wonderwall


Noel Gallagher’ın dehasının ürünlerinden yalnızca biri olan, fakat Oasis’in gittiği her yerde açık ara en büyük coşkuya mazhar olan şarkının adı Wonderwall, birçoğunuzun bildiği gibi. Noel’un tanımlamasına göre ‘wonderwall’, ihtiyaç duyduğunuzda her zaman yanıbaşınızda bulduğunuz ve sizi kendi gerçekliğinizden çekip kurtaran bir hayali arkadaş.

Takımdaki önemli parçaların üst üste gelen sakatlıkları nedeniyle tarihin potansiyelini göstermekten en uzak kadrolarından biri olarak anılan Wizards, geçtiğimiz sezona takımın 46 yıllık sahibi Abe Pollin’in vefatıyla sarsılarak girmişti. Fakat en kötü günler, henüz başkente uğramamıştı. 2010 yılının ilk günlerinde takımın -111 milyon dolar değerinde bir kontratla bağladığı- en önemli yıldızının, soyunma odasında bir takım arkadaşına silah çektiği dedikodusu yayıldı. Buna oyuncuların verdiği tepki ise daha rahatsız ediciydi. Philadelphia maçı öncesinde takım arkadaşlarını -bir anlamda dalkavuklarını- etrafına toplayan Gilbert Arenas, bir yandan dans ederken bir yandan da parmaklarıyla onlara ateş ediyordu. Bu teatral performansın sonucunda sene sonuna kadar cezalandırılacaktı, fakat diğerleri için suçun kolektif olması cezada bir hafiflemeye yol açmadı. Abe’in anısına yapılan bu hakarette rol almış oyuncularla gidilecek şampiyonluğun kimse için anlamı olmayacağı açıktı. Arenas’ın en büyük yardımcıları Antawn Jamison ve Caron Butler, çer çöp karşılığında gönderiliyor ve Wizards organizasyonu yeni bir sayfa açıyordu.

Fırtına sonrasında elde kalan en iyi oyuncusu Andray Blatche olan bir takımdan bahsediyoruz, böyle takımlara bu ligde çok fazla rastlamazsınız. O zor günlerde Abe’in eşi Irene Pollin’ın sırtını yasladığı bir ‘wonderwall’ var mıydı bilmiyorum. Fakat takımı temsilen bulunduğu lotarya sonucunda, ilk sıra için sadece yüzde 7.6’lık bir şansa sahip olan Wizards o hayali arkadaşın gerçeğe dönüştüğünü tecrübe ediyordu. Irene, tören sonunda eşinin ruhunun binada olduğunu hissedebildiğini söyleyecekti. Wizards içinse o gün açılan yeni sayfaya ilk ismin yazıldığı gün olarak anılacaktı: John Wall.

Bu draft sınıfının en güçlü oyuncusunun Wall olduğu 2008 yazından beri dillendiriliyordu, fakat çoğu otorite tarafından görece zayıf bir sınıf olarak gösterilen bir sınıfta bu, süperyıldızlığa giden yolu garanti eden bir veri değildi. Daha yedinci sınıftayken manşetleri süsleyen ve ayakkabı markalarının savaşına özne olan LeBron James ya da mezuniyet balosuna R&B yıldızı Brandy’yi götüren Kobe Bryant’ın aksine, Wall hiçbir zaman spot ışıklarını güçlü biçimde hissetmedi. Belki basketbol takımındakilerin birer rock yıldızı muamelesi gördüğü Kentucky’de işler değişebilirdi, ancak Wall bu kişilik yapısından çok uzaktı. (O rock grubunun bu seneki frontmani olacak Enes Kanter’in de aynı yapıda olması Kentucky için büyük şans.) John Calipari’yle çalışmayı büyük bir fırsat olarak gören ve bu deneyimden kariyeri için maksimum yararı alabilmek adına antrenman salonuna her gün ilk giren ve oradan ilk çıkan oyuncu olan Wall, odaklanmasını engelleyecek her saha dışı unsurunu hayatından çıkarmıştı. Sadece işine bakıyordu…

Fakat bu, kampüs içinde onu görenlerin ne kadar özel bir karakterle karşı karşıya olduklarını anlamalarına engel değildi. Kentucky’deki çılgınlığın ne düzeyde olduğunu görmek için YouTube’a “John Wall Dance” yazmanızı önerebiliyorum sadece. (Wall’un Rupp Arena’ya tanıtıldığı gün yaptığı birkaç dans figürünün, Kentucky taraftarı bir çiftin düğününde taklit edilecek kadar büyümesi inanılmaz.) Alnını imzalamasını isteyen bir sınıf arkadaşından bahsediyor Wall. Onun için problem değil, zira bu ilgiye karşılık verebilmek çok değerli. İlk Yaz Ligi karşılaşması sonrasında, NBA kendisinden 15 dakikasını taraftarlara ayırmasını istiyor. Wall ise herkes mutlu olsun diye tam 1 saat boyunca imza dağıtıyor. Ben daha kısa süren imza günleri gördüm…

“Bazen sıradan bir öğrenci olmayı ve herkesle önyargılar olmadan kolayca kaynaşabilmeyi istiyorsunuz. Ama bu da bu işin bir parçası. Tanrıya size verdiği yetenekler için de, böyle şeyler için de şükretmelisiniz. İlgi konusunda yapabileceğim bir şey yok, hayatımı yaşamaya devam ediyor ve olabildiğince duruma alışmaya çalışıyorum. Elbette büyük bir değişim olduğunu yadsıyamam.”

Diğerleriyle kaynaşabilmek, temel odağını basketbol olarak belirlediği günden bu yana Wall için zor bir görev. Lisede üç okul değiştiren ve son olarak Raleigh’deki Word of God Christian Academy’ye yelken açan Wall, saha içinde ve dışında her zaman klas bir görüntü çizdi. Yıldız avcısı Calipari tarafından Kentucky’ye getirildiğinde de bu durum değişmedi ve ondan beklenen liderliği kısa zamanda kucakladı. Liderliğin doğuştan gelen bazı nitelikler gerektirdiği söylenegelir, fakat bir ölçüde de kazanılması gereken bir yetidir.

Michael Jordan, Reggie Miller ve Kobe gibi efsanelerin en iyi oyunlarını sergilediği yer olan Madison Square Garden’daki ilk maçında Wall 25 sayı ve 6 asist buluyor, takımın son 15 sayısının 12’sine imza atarak 64-61’lik galibiyeti getiriyordu. Maç sonunda rakip Connecticut’ın efsane koçu Jim Calhoun’a mikrofonlar uzatıldığında saygısını gizleyemiyordu: “Bugün izlediğimiz bir freshman değil. Söylediğiniz her şeyi kabul edebilirim ama kesinlikle bir freshman değil. Wall mükemmel bir oyuncu olacak.”

Gerçekten de henüz ilk senesinde kolej basketbolunu böylesine domine edebilen çok az oyuncu vardır. Yaşça büyük oyuncuların yanında rüştünü ispat etmek için bugünün birçok yıldızı 2-3 seneye ihtiyaç duymuştu. Takımın genç yapısı ve tıpkı Wall gibi hemen ilk senesinin sonunda draft edilen DeMarcus Cousins, Eric Bledsoe ve Daniel Orton gibi oyuncuların varlığı bunu kolaylaştırmış olabilir. Fakat böylesine önemli bir maçta ve kendi deyimiyle Basketbolun Mekkesi’nde son 8 dakikadaki o oyunu sonrasında liderliğini ilan edemeyeceği herhangi bir takım yoktu. Calhoun maç sonunda 2.05’lik Stanley Robinson’ı karşısına koyduğunda dahi skor bulmaya devam etti. MSG yarattığı en yeni süperyıldıza merhaba demişti.

Onun müthiş ilk adımını, önemli anlarda çekinmeden sorumluluk alışını ve etrafındaki oyuncuları da kendisiyle birlikte büyütmesini (Kentucky NBA draft tarihinde ilk turda beş oyuncusu birden seçilen ilk kolej oldu.) izlemenin ne kadar eğlenceli olduğunu ligin yeni nesil süperyıldızlarından Kevin Durant de vurguluyor: “Televizyonda ne zaman maçı olsa açıyorum. Ne kadar yorgun olursam olayım fark etmiyor, çünkü The John Wall Show’u kaçırmamalısınız.”

Wall’un kariyerinde Calipari ve NBA’de 17 yıl eskitmiş Rod Strickland ile çalışma fırsatını elde etmek şüphesiz ki kilometre taşlarından biri. Calipari tüm hayatı boyunca yıldızları bir şekilde etrafında toplamayı bilmiş bir koç ve maruz kaldığı tüm eleştirilere rağmen onların gelişimine etkisini de hor görmemek lazım. Bu cümlenin üzerine karşıma Dajuan Wagner örneğini getirenleriniz olabilir, fakat Derrick Rose, Tyreke Evans ve son olarak da Wall’un Calipari’nin elinde kendilerini nasıl geliştirdiğini görmezden gelemezsiniz. Öte yandan bir oyuncudan her maç öncesinde 150 üçlük atmasını isteyemezsiniz. Bu tip bir efor ancak kendini oyuna tamamen adamış birinin harcıdır. Belki birçok yıldızda olan o kusursuzluk takıntısını taşıyan birinin.

Bu bağlamda düzeltmek için en çok uğraştığı bu özelliğin, oyunundaki en büyük eksik olduğunu söylememiz çok şaşırtıcı olmayacaktır. Aslında temel anlamda bir ‘jump-shot’tan ziyade ‘set-shot’ gibi görünüyor Wall’un her şutu, zira şut sırasında ayakları üzerinde çok az havalanıyor. Bunun kolej seviyesinde çok sık rastlamadığı fiziken üstün guardlar karşısında sıkıntı yaratabileceği aşikar. Fakat birçoklarının benzetmeye meyilli olduğu bir başka Kentucky mezunu Rajon Rondo’ya oranla çok daha güvenilir bir şutu var kesinlikle. Şut atmaktan zevk aldığını görüyor ve çok güçlü bir savunmayla karşı karşıya olmadığı sürece topu hedefine yollayabileceğinden kuşku duymuyorsunuz. Bir perfeksiyonist olduğunu hayatın her alanında gösteren Wall’un, şut mekaniğindeki bu küçük kusurları görmezden gelmesini bekleyemezsiniz. (Wall’un kolejdeki tek senesindeki not ortalamasının 3.2 olduğunu söylerken, bu ortalamayı transkriptinde hiç görememiş olan yazarın canı biraz sıkılıyor.) Geçen sene ülkenin savunmada en gayretli oyuncusu olarak göze çarpmadığını kabul etmeliyiz ama fiziğiyle bu konuda muazzam bir potansiyele sahip. Lige girdikten sonra oyununun sıkça karşılaştırıldığı D-Rose’a en ağır bastığı noktanın da bu olacağını düşünmekteyim. (Esasen Rose da fizik olarak yeterli malzemeye sahip ve temel noktalarda göstereceği gelişimle onun da orta vadede iyi bir savunmacıya evrileceğini düşünüyorum bununla birlikte.)

Onu 1 numara yapan özellikleri ise sahaya çıktığı ilk günden itibaren göreceğinizden emin olabilirsiniz. Topu her eline aldığında oyunu sessiz bir kaosa sürükleyen Wall’un NBA kariyerini izlemek çok eğlenceli olacak herkes için. Bugüne kadar her zaman iyi şeylerle sonuçlanan bu kaos, belki bu sefer de Abe’in ruhunu temizleyecek oluşumun başlangıcını müjdeleyecek.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 28, 2010

Wesley Johnson #4 - Syracuse, Kısa Forvet


Finallerin heyecanı yerini draft muhabbetlerine bırakmış durumda ve siz bu dergiyi okuduğunuzda Wesley Johnson muhtemelen, 24 Haziran gecesi adı David Stern tarafından ilk 5 sırada okunmuş oyunculardan biri olacak. Johnson’ın adresinin, bir diğer Syracuse mezunu Jonny Flynn’in lobi faaliyetlerinin de etkisiyle Minnesota olabileceği söyleniyor, takımın 3 numara pozisyonunun görece zayıf olması da bu söylentileri güçlendiriyor. Fakat seçildiği takımı bir an için unutup, nasıl bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzdan bahsedelim biraz.

Genelde bu kalibredeki genç yıldızların son yıllardaki rotası benzer oluyor. Yeni yaş sınırlarıyla liseden geçişlerin önünün kesilmesiyle, erken yaşlarda adını duyurabilmiş büyük yetenekler ilk aşamada göz önünde bulunacakları bir kolej programı seçiyor ve orada bir öğrenciden çok bir NBA yıldızı gibi geçirilen senenin ardından draft kararlarını açıklıyorlar. Müstakbel 1. sıra seçimi John Wall ve Kentucky’deki diğer arkadaşları için de durum tam olarak bu. Fakat Johnson yoğurdu farklı bir şekilde yemeyi tercih edenlerden, hem de oldukça sıradışı bir şekilde.

Iowa State’i tercih eden Johnson, freshman sezonunda özellikle North Carolina önündeki performansı sonrasında ülke çapındaki gözlemcilerin radarına girmiş, fakat ikinci senesinde beklenen sıçramayı yapamamıştı. 2008 yazında Syracuse’a geçiş yapma kararı aldı. NCAA kurallarına göre onu bir sene boyunca kenarda oturtacak bir kararı… Fakat bu boş seneyi gelişimine ayırıp, bir avantaj haline getirmeyi başardı. Iowa State dönemine göre hücumda çok daha akıllı tercihler yapan ve bencil görünümünden tamamen arınmış bir oyuncu olarak geri döndü Wes. Bu tercihler de şut yüzdelerinde dramatik artışları getirdi. (1) NCAA’in saygın koçlarından Jim Boeheim’ın sıkı sıkıya bağlı olduğu alan savunmasında çok net çıkarımlar yapmak pek mümkün olmasa da, savunma sahasındaki potansiyeli ilk kez geçen sene bu kadar belirginleşti. Kuşkusuz 23 yaşındaki bir oyuncunun bazı alanlarda gelişim göstermesi normal karşılanmalı, fakat bahse konu isim Johnson ise karakteri ve disiplini daha fazlasını vaat ediyor. (2) Johnson’ın basketbol topuyla ancak 8. sınıfta tanışabildiğini de hatırlatalım, henüz tavanına yaklaşması için yolu olduğunu gösteriyor olabilir.

Yaptığı doğru tercihler şut yüzdesini artırsa da top hakimiyeti hala vasat ve top kaybı istatistikleri son senesinde de korkutucuydu buna paralel olarak. Fakat NBA’de hiçbir takımda hücumu bu kadar forse etmesi gerekmeyecek, bunu biliyoruz. Yaşı dışındaki en büyük çekince şutunu yaratabilme konusunda fazla ışık vermemesi ama NBA’de bir takıma yararlı olmak ve All-Star seviyesine ulaşmak için 20+ sayı ortalaması yakalamak bir ön şart değil. Bunu kanıtlayan yüzlerce örnek oldu bu oyunun tarihinde. Johnson da bu örneklerin sonuncusu olabilir…

(1) İlk sezonunda istikrarsız dış şutu eleştirilen Johnson’ın üç sayı yüzdeleri şöyle bir grafik izledi: 2007 sezonunda %29, 2008 sezonunda %33 ve geri döndüğü 2010 sezonunda ise tam %42. Saha içi yüzdesi de 2008-2010 arasında %39’dan %50’ye kadar çıktı.

(2) İkinci senesinde ayak bileğindeki sakatlığına rağmen sahaya çıkan Johnson, Syracuse sezonunda ise hemen her profesyonel basketbolcuyu kenarda tutacak bir el sakatlığıyla oynadı. Kendisine bu fedakarlığı sorulduğunda cevabı netti: “Kenarda yeteri kadar oturdum.”

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.