Kasım 28, 2010

Wesley Matthews #2 - Portland Trail Blazers, Şutör Guard


2010 yazı tarihin en çılgın transfer dönemlerinden birine sahne olurken, pazardan payına istediği oyuncuları düşüremeyen takımların bir kısmı, gölgede kalmış diğerlerine hayal bile edemeyecekleri kontratlar önermeyi tercih ettiler. Arz-talep dengesini alt üst eden söz konusu şartlarda, geçen senenin en büyük hikayelerinden Wesley Matthews da okkalı bir bedelle Blazers’ın yolunu tuttu.

Geçen yaza kadar hiç kimsenin adını dahi bilmediği Matthews’a önerilen 5 yıl için 34 milyon dolarlık kontrattan sonra birçokları, Marquette mezunu (1) şutör guardın abartıldığını söylemeye başladı. Abartılmak? Hayatı boyunca hak ettiği değeri bulamamış Wesley için yeni bir tecrübe olacak. Magic Johnson’ın yedeği olarak 1987 ve 1988 sezonlarında iki şampiyonluk kazanan Wes Matthews ile eyaletinin şöhretler müzesine giren bir 400 metre koşucusu olan Pam Moore’un çocuğu olan Wesley, şüphesiz genlerinden destek alıyor. Ancak verdiği tüm röportajlarda başarısının arkasındaki isim olarak annesini gösteriyor ve babasıyla ilgili soruları geçiştirmekle yetiniyor. Zira babası kariyerine devam etmek için Avrupa yollarına düşünce, Wesley’nin tüm sorumluluğunu üstlenen ve onu bugünlere getiren annesi olmuş. Hatta Matthews bu ilişkiyi yüceltmek adına kolunda bir de dövme taşıyor. (2)

Bu alışılmadık hikayesinin yanı sıra, Matthews’un lige adımını atışı da çok doğal yollardan olmadı. 18.6 sayı ortalaması yakaladığı ve onu konferansının en iyi ikinci beşine taşıyan güçlü bir seneye rağmen genel menajerlerin görmezden geldiği Matthews, Jazz’in yaz ligi kadrosu için aldığı daveti iyi kullanarak sezon öncesi kampına da arka kapıdan girdi. Antrenmanlardaki çalışma etiği ve birkaç hazırlık maçındaki yüzdeli oyunuyla Jerry Sloan’un dikkatini çekti ve Korver-Miles ikilisinin sakatlıklarında ilk beşe yerleşti. Sloan ona o kadar güveniyordu ki sezon ortasında Ronnie Brewer’ı takasla yollamaktan çekinmedi. Matthews’un güçlü play-off performansına rağmen (3) yeni sezona başlarken tecrübeyi ön plana alan Jazz, Raja Bell’i kadrosuna dahil etmeyi tercih etti. Bakalım Matthews bugüne kadar her zaman yaptığı gibi, bu seçimi de haksız çıkarabilecek mi?

(1) Kolejdeki dört senesini de tamamlayıp diplomasını alan Matthews gibi yıldızlar artık pek sık bulunmuyor. Marquette’te geçen sezon Mersin BŞB forması giyen Dominic James ile de takım arkadaşıydı.
(2) “Dynamic Duo” yazısının yanlarında her ikisinin baş harfleri (PM ve WM) bulunuyor.
(3) Denver serisine kötü başlayan Matthews, seriyi maç başına 13.6 sayıyla bitirmeyi başardı. Savunmasıyla ilk turda Carmelo Anthony, ikinci turda da Kobe Bryant’ın saygısını kazandı.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Arron Afflalo #6 - Denver Nuggets, Şutör Guard


En parlak süperyıldızının takas söylentileri, koçunun sağlık problemleri ve yaşanan sakatlıklar sonrası zayıflayan pota altı rotasyonuna rağmen Nuggets hala herkesin kafasında tartışmasız bir play-off takımı ve konferansının baş aktörlerinden biri. Bunu belki de kendi kararlarından çok bir başka takımın, Pistons’ın, seçimlerine borçlular. 2003 ‘draft’inde ikinci sıradan Darko Milicic’e yatırım yapan Joe Dumars, Carmelo Anthony’yi Nuggets’ın kucağına bırakmıştı. Melo’nun üzerine yapılanan Nuggets, onları ‘contender’ seviyesine taşıyan parçayı da yine Motown’dan aldı. Iverson-Billups takasının mutlak kazananı olan Nuggets’a doğu yakasından gelen son kıyak ise Arron Afflalo.

Detroit’te geçirdiği iki sezonda parlak rakamlar yakalayamasa da savunma görevleriyle ön plana çıkmıştı Afflalo. Fakat atletizminin ve skorer içgüdülerinin bu ligde bir sonraki adımı atması için yetersiz kalacağını savunanlar da azınlıkta değildi. Pistons yönetimi de böyle düşünmüş olacak ki, Afflalo’yu karşılığında hiçbir şey almadan Denver’a gönderdi. Yeni evindeki ilk yılında ortaya koyduklarıyla, bu finansal hamlenin ne kadar yanlış olduğunu bazı gözlere gösterdi. Fakat Afflalo bu sezon daha esaslı bir mesaj verme niyetinde ve sezona başlangıcı da bunu destekler nitelikte. (1)

Ben Howland’ın UCLA kariyerinde bağladığı ilk liseli olan Afflalo, koçun tercih ettiği tüm guardlar gibi önemli bir savunma ününe sahip olsa da ikinci senesiyle birlikte hücum anlamında da takımı taşımayı başarmıştı aslında. (2) Buna rağmen lige henüz oturmamış şut stiliyle gelen Afflalo, geçen sezon çizginin gerisinden 43.4% ile atarak nasıl bir kişisel gelişim delisi olduğunu da açığa vurdu. Sözü koçu George Karl’a bırakalım: “İnsanların ligin elit şutörlerini sayarken Arron’un adını zikretmemesini anlayabiliyorum, ama bu değişecek. Biz kariyeri boyunca 40% üzerinde bir üçlük isabetiyle oynayacağına inanıyoruz.”

Eğer olaylar Karl’ın öngördüğü gibi gelişirse Afflalo ligdeki her şampiyonluk adayına, gelişkin bir Bruce Bowen katkısı verebilir. Belki istikrara oturttuğu hücum katkısı, savunmacı olarak da hak ettiği değeri nihayet görmesiyle noktalanır. (3)

(1) İlk beş hazırlık maçı itibarıyla 20.6 sayı ortalaması tutturmuş durumda. Asıl hasarı 44.4% ile soktuğu dış şutu yarattı.
(2) Dijon Thompson’ın ayrılmasından sonra hücumda daha fazla rol alan Afflalo, ‘sophomore’ yılında 15.8 sayı ile takımın en skorer ismi haline geldi. Son sezonunda bu ortalamayı 17.4’e çekti ve konferansının en iyi oyuncusu seçildi.
(3) Geçen sene en iyi savunma takımı için sadece 1 oy alabilmişti. Bu aynı zamanda Lamar Odom ve Jermaine O’Neal’ın da oy sayısı!

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

GÜNEYDOĞU GRUBU: FLORIDA ESİNTİSİ


Geçen sezon dört play-off takımı çıkararak konferansın güç merkezi haline gelen Güneydoğu’da, senaryosunu Pat Riley’nin yazdığı soygun filmi bu statüyü daha da kuvvetlendireceğe benziyor. Fakat Heat yükselirken, Hawks ve Bobcats’in adını 2010 yazının kaybedenleri arasına pek ala yazabiliyoruz. Wizards’ı ise gelecek sene konuşuruz.

MIAMI HEAT

Gelenler: LeBron James, Chris Bosh, Mike Miller, Zydrunas Ilgauskas, Juwan Howard, Eddie House, Dexter Pittman (R), Da’Sean Butler (R)
Gidenler: Michael Beasley, Jermaine O’Neal, Quentin Richardson, Dorell Wright, Daequan Cook, Latavious Williams

Heat bu yaz LeBron James ve Chris Bosh’ı kadrosuna dahil etti. Bunu şimdiye kadar öğrenmediyseniz, lütfen bir an önce dünyamıza iniş yapın. Sıradanlaşma yolunda ilk adım olarak cumartesi geceleri Okan Bayülgen izlemeye başlayabilirsiniz. Şimdi ben geçtiğimiz yazın en popüler sorusunu cevaplamaya çalışacağım: Topaç duruyor mu, yoksa dönmeye devam mı ediyor? Yok diğeriydi... Bu yeni süper takımın limitleri ne?

“Gökyüzü” diye cevap verenler olacaktır, fakat Dwyane Wade’in sakatlığı nedeniyle sezon öncesi maçlarda da pek az bir arada görebildiğimiz bu takımın neler yapacağını kestirebilmenin pek kolay olmadığını düşünüyorum. Elbette kanatlardaki Wade-James ikilisi, tarihte West-Baylor kombinasyonu dışında bir kıyasa izin vermiyor ve bu ikiliye Bosh’ı da katarsak rakipler için ikili sıkıştırma getirmeye alışık oldukları üç oyuncuyu savunmak pek kolay bir iş olmayacak. Ama yeni kurulan bir takım olarak bazı eksik parçaların olduğu aşikar. Kadro Mike Miller gibi versatil bir oyuncunun da eklenmesiyle çok kullanışlı bir hal aldı ve koçun 4 ve 5 numaralarda James-Haslem ile küçük bir takım sürme opsiyonu da, oyun kurucuya Miller’ı çekip takımı uzatma opsiyonu da süreç içinde masaya gelecektir. Fakat Dwight Howard gibi başa çıkılması gereken canavarlar varken, takımdaki “hali vakti yerinde” tek 5 numaranın Joel Anthony olması hoş değil. Bunun yanında oyun kurucu bölgesinde geçen sezonun asist-top kaybı oranı en iyi ikinci oyuncusu olsa da Carlos Arroyo çok yeterli gözükmüyor, ama iş görebilir. Mario Chalmers’ın ise 2009-10 gibi kötü bir sezon geçirmesine bu üç kişilik dev kadronun tahammülü yok.

Anadolu takımlarına da yer kalsın, sonuca bağlayalım. Geçen sezon rüştünü ispat etmiş Filipin asıllı koç Erik Spoelstra’nın bağlantıları, onun Stan Van Gundy’nin kaderini paylaşmayacağını açık ediyor. Bence böyle bir kadronun altından kalkabilecek bir isim, fakat oldukça deneysel bir yapısı var. Bu deneyleri sahada görmeden söyleyeceklerimiz çok sağlıklı olmayacaktır ama bu takımın üstünden gelinmeyecek zaafları olmadığına inanıyorum. Şampiyon olabilirler, hem de hemen şimdi!

Sezon Tahmini: 64-18
ORLANDO MAGIC

Gelenler: Quentin Richardson, Chris Duhon, Malik Allen, Stanley Robinson (R), Daniel Orton (R)
Gidenler: Matt Barnes, Adonal Foyle

2009 yazında Hidayet-Carter değişikliği başta olmak üzere taşları yerinden oynatacak esaslı hamleler yapan Magic, normal sezonun sonunda bir anlamda başarıya ulaşmış gözüküyordu. Vince Carter sezona yaptığı kötü girişi All-Star arasından sonra unutturmuştu ve takım ligin hem en iyi ikinci savunma takımı, hem de en iyi ikinci hücum takımı olarak kayıtlara geçmişti. Fakat koşu 2009 sezonuna göre daha kısa sürdü ve Celtics’e kaybedilen konferans finali suratları astı.

Aslında takım bu sene bir silkiniş gerçekleştirecekse, bunu o asık suratların yardımıyla yapacak. Kariyer çizgisi, başlangıcı itibarıyla Shaquille O’Neal’ınkiyle benzeşen Dwight Howard’ın yeni bir seviyeye geçeceği sezon bu olabilir. Yerel basının izlenimlerine göre saha dışında ‘lakayıt’ kelimesiyle nitelendirilebilecek tavırlarını geride bırakan D12, sezon öncesi maçlarda da yıllardır beklenen yeni silahını repertuvarına eklemiş gözüktü: Orta mesafe şutu. Bunu şimdiden söylemek iddialı olabilir, zira Howard geçen sene de hazırlık kampında bu şutları bolca kullanmıştı. Fakat bu gerçekten bir tehdit halini alırsa Howard’ı bire bir savunmak hayli zorlaşacaktır. Geçen sezon bunu Kendrick Perkins ile yapmayı beceren Celtics, Magic’in bütün hücum işleyişlerini sekteye uğratmıştı ve yan parçaların kendi şutunu yaratma ve diğerlerine pozisyon yaratma konusunda yetersiz oyunculardan oluşması her şeyi mahvetmişti. Göreceğimiz yeni Howard sürümü bu açıdan kilit olabilir.

Kariyeri boyunca oyun sertliğine hep şüpheyle bakılan ve bir türlü “büyük maçların adamı” olamayan Carter, bu kötü repütasyonu silme fırsatını geçen sene de harcadı. Bu sene onun da hücumda daha agresif bir kafa yapısıyla geri döneceği konuşuluyor. Tüm bunlar, daha önce Magic’i şampiyonluktan mahrum bırakan “play-off basketboluna adaptasyon eksikliği” derdine ilaç olabilecek detaylar. Hatta geçmişin aksine, kenarda takım elbisesiyle arz-ı endam edecek Stan Van Gundy resmini de buraya ekleyebiliriz. Fakat artık Florida’nın güç merkezinin Orlando olduğunu söylemek pek kolay değil...

Sezon Tahmini: 61-21

ATLANTA HAWKS

Gelenler: Josh Powell, Etan Thomas, Jordan Crawford (R), Pape Sy (R)
Gidenler: Josh Childress

Bazı takımlar vardır, bütün kritik karar anlarında doğru seçimler yapsalar bile bir nokta geldiğinde tıkanırlar, limitleri o noktayı aşmalarına izin vermez. Deron Williams ve Chris Paul yerine Marvin Williams’ın seçildiği 2005 yazının o talihsiz gününden ileri saralım, Hawks genelde hep doğru şeyleri yaptı. Fakat takımın lüks vergisi ödemelerine imkan tanımayan mali durumu, oyuncular için ideal bir adres olarak görülmemesi hamle alanlarını kısıtlıyordu.

Joe Johnson’a verilen kontratı (6 yıl, 124 milyon) daha masum kılacak bir arkaplan olduğu kesin, fakat yine de bu hareketin ileriki yıllardaki sonuçları düşünüldüğünde büyük bir hata olduğunu kabul etmemek imkansız. Mike Woodson’ın gidişiyle görevi devralan, baş asistanı Larry Drew bu kadronun yeteneklerinden daha iyi yararlanabilir, geçen sene görmezden gelinen Jeff Teague takımın beşine yerleşip Mike Bibby’nin aksine birkaç oyun kurucuyu savunabilir. Fakat tüm bunlar, orta vadede işleri ileri götürmeye yetmeyecektir. Jamal Crawford’un muhtemel takası, çaylak Jordan Crawford’un patlaması için zemin hazırlayabilir. Yine de bu sene saha avantajını kazanamayacaklarını ve maceranın ilk turda noktalanacağını sanıyorum.

Sezon Tahmini: 44-38

CHARLOTTE BOBCATS

Gelenler: Shaun Livingston, Kwame Brown, Dominic McGuire, Matt Carroll, Eduardo Najera, Sherron Collins (R)
Gidenler: Raymond Felton, Tyson Chandler, Alexis Ajinca

Tarihinde ilk kez play-off gördükten sonra yeni sezona diledikleri kadar rahat giremiyorlar. Raymond Felton’ı elde tutamadıkları bir sezonda, parayı hala gerçekleştirilemeyen bir potansiyelden fazlası olmayan Tyrus Thomas’ın önüne döktüler. Belki Thomas geçen sene ışığını verdiği gibi, bir seviye daha atlayabilir. Larry Brown’ın böyle sorunlu kariyerlerden iyi şeyler çıkardığını hepimiz biliyoruz. Fakat Felton’ın yokluğunda oyun kurucu bölgesinin, kaç maç sağlıklı kalabileceğine dair bahisler açılan Shaun Livingston ve hayal kırıklığı bir sezonu geride bırakan savunma yoksunu D.J. Augustin arasında kalması kesinlikle başlarını ağrıtacak.

Birer sene daha yaşlanan Gerald Wallace ve Stephen Jackson geçen sene sırtladıkları yükün altına yeniden girebilir, oyun kurucu bölgesindeki dilemma iyi sonuçlanır ve 5 numara rotasyonundaki zayıflık takımın savunma karakteriyle giderilebilirse 8. play-off bileti için aday olabilirler. Olasılık dersinde başarılı olamamıştım ama düşük bir yüzdeden bahsettiğimiz aşikar. Yazın kötü bir Jose Calderon takasından son anda paçayı kurtardılar, ama Boris Diaw’ı kullanarak bir oyun kurucu getirmeleri sürpriz olmaz.

Sezon Tahmini: 37-45

WASHINGTON WIZARDS

Gelenler: Kirk Hinrich, Yi Jianlian, Hilton Armstrong, John Wall (R), Kevin Seraphin (R), Trevor Booker (R)
Gidenler: Mike Miller, Randy Foye, James Singleton, Quinton Ross, Vladimir Veremeenko

Geçen senenin izlerini silmeye çalışan ve bu doğrultuda Antawn Jamison, Caron Butler ve Brendan Haywood gibilerini kapı dışarı eden Wizards, şansının da yardımıyla yeniden yapılanma yolunda oldukça büyük adımlar attı. Pollin ailesi organizasyona son kıyağını lotaryadan birinci sırayı çekerek yaptı ve bunun meyvesi olan John Wall etrafına yeni bir takım kurma misyonunu yeni sahip Ted Leonsis’e bıraktı.

Leonsis ile birlikte başkentte net bir söylem değişikliği göze çarpıyor. Daha geçen sezon başında “Sağlıklı bir Wizards bu ligin altını üstüne getirir” minvalinde cümleler kuran Ernie Grunfeld, artık tekrar iddialı hale gelme süreçlerini geniş bir takvime yayma eğiliminde. Saha içerisinde ise, geçen sezon Gilbert Arenas olayı patlak verene kadar da pek iyi görünmeyen tabloyu Wall’un değiştirmesi umuluyor. T-Wolves ve Pistons kariyerlerinde genelde topun kıymetini bilen, oyun zekası yüksek guardlarla çalışan Flip Saunders için böyle bir ışığa sahip olmak önemli. Wall ile birlikte Andray Blatche ve JaVale McGee gibi oyuncuların göstereceği grafik belirleyici olacak, ama karşımızda henüz bir play-off takımı yok.

Sezon Tahmini: 33-49

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ekim 28, 2010

Fırsat Avcıları


Türkiye 2010’a bundan yıllar sonra bakacak gözler, ev sahibi ülkenin öngörülemeyen başarısına ve henüz emekleme dönemini geçiren “Hall of Fame” mensuplarının altın koşusuna dikkat kesilecekler belki. Litvanya’nın 2011’de ülkesine yaşattığı zaferin ayak sesleri olarak görenler de olabilir, Sırbistan’ın altın jenerasyonunu ön plana çıkaranlar da. Fakat şampiyonada en az bunlar kadar dikkate değer başka yan hikayeler de vardı.

Geride bıraktığımız Dünya Basketbol Şampiyonası birçok gazetemizde “Lanetli Turnuva” başlıklarıyla okuyucuya sunuldu. Hatta bazı köşe yazarları, bu durumu çok sevdikleri komplo teorileriyle açıklamayı tercih ettiler ve dünya yıldızlarının Türkiye’de düzenlenecek bir şampiyonaya katılmaya sıcak bakmadığını savunacak kadar ileri gittiler. Burada olmayı planlayan bazı isimlerin talihsiz sakatlıklar yaşadıkları gerçeğini yok sayamam. Fakat bundan dört sene önce Japonya’ya giden kadrolara baktığımızda da durumun çok farklı olmadığını görebiliyoruz. Avrupa ülkelerinin çoğunda dünya şampiyonaları, önem sırasında olimpiyatlar ve olimpiyat öncesi senedeki Avrupa şampiyonalarının gerisinde kalıyor. Özellikle uzun NBA sezonlarının yorgunluğunu hisseden bazı yıldızların, dinlenmek ya da ufak sakatlıklarından sonra rehabilitasyon sürecini geçirmek için bu seneyi seçmesi çok yadırganmamalı bu yüzden.

Bu karakterdeki turnuvaların izleyici için en cazip yanı ise, bazı gölgede kalmış oyuncuların ilk defa büyük sorumluluklar üstlenmesine tanık olmak ve küçümsenen takımlarını yukarıya taşımalarını seyretmek olsa gerek. Japonya’da Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur’dan yoksun bir kadroyla dünya altıncılığı kazanan o milli takımın, Türkiye tarihindeki en büyük sempatilerden biriyle karşılaştığını hatırlarsınız. Bakalım bu dünya şampiyonasında o bayrağı hangi takımlar devralmış, hangi gençler bir sonraki aşamaya geçtiklerini resmen ilan etmiş?

Rusya

Grup maçlarına yaklaşık bir ay kala yaptığım ön sıralamalarda Rusya’yı altıncı basamağa koyduktan sonra eşten dosttan büyük tepki almıştım. Telefonlarım kilitlenmişti. David Blatt yönetimindeki takımı Ptuj’daki hazırlık turnuvasında izlediğimde, itiraf etmek gerekirse ben de ‘aklım neredeymiş’ diye geçirdim içimden. Fakat Viktor Khryapa’nın takıma eklenmesiyle, bir lidere ihtiyaç duyduğu çok net gözüken bu gençler son bir silkiniş sergileyebilirdi. Khryapa belki sakatlığına rağmen kadrodan çekilmeyerek, kenardaki varlığıyla da bu takıma bir şeyler katabileceğini gösterdi ve takdiri sonuna kadar hak etti. Ancak sahaya adımını atmadı. Tek büyük yıldızlarından yoksun kaldıkları böyle bir şampiyonada yedinciliği elde ederek, benim beklentilerimin bile yukarısına çıktılar.

Şampiyonaya hazırlık sürecinde takımla iletişimini yavaş yavaş kaybettiğini hisseden ve bu memnuniyetsizliğini dışa vuran Blatt bile bu dereceyi bir sürpriz olarak algılamış olabilir. 2007’de altına giderken Kirilenko-Holden-Khryapa üçlüsüyle saha içinde ve dışında üç önemli lidere sahip olan Rusya’da direksiyon bu sefer Anton Ponkrashov ve Sergey Bykov’un elindeydi. 2007’nin güzel sürprizlerinden olan Ponkrashov’u izlerken, o günlerde kimse onun İstanbul’a bir Spartak St. Petersburg oyuncusu olarak geleceğini düşünemezdi tahminimce. Alt yaş kategorilerinde gösterdikleri potansiyeli gerçekleştiremeyen böyle bir düzine isim sayabilirim Rusya’da. Yine de bu halleriyle bile bu noktaya gelebilmeleri ve çeyrek finalde ABD karşısındaki oyunlarıyla şampiyonu en çok zorlayan takımlardan biri olmaları büyük iş.

Rusya bu fırsat ekonomisi ortamını takım olarak en iyi şekilde değerlendirse de, benim gözümde esas parsayı toplayan isim Princeton mezunu koçları oldu. Ülkemizdeki kariyerinde de kendisine hak etmediği bir son biçildiğini düşünmüşümdür. Rusya’daki başarılı dönemine koyduğu bu güzel nokta sevindirici. Sadece sonuçlardan bahsetmiyorum. Yunanistan karşısında ortaya koyduklarıyla, basketbolun sadece kazanmak için oynandığında izlemeye değer bir oyun olduğunu göstermeleri de en az bu yedincilik kadar önemliydi. Ya da çeyrek final öncesinde Mike Krzyzewski’nin hakkında söylediklerine verdiği cevapla Blatt’in birey olarak gösterdiği sağlam duruş. Oyuncu bazında ise Ponkrashov, zaman zaman bir NBA süperyıldızı olmayı aslında birkaç basit detayla kaçırdığını gösterdi. Timofey Mozgov’u Knicks formasıyla da takip etmek gerekecek. Asıl patlamalarını 2007 ve 2009’da yapmış bu iki oyuncunun aksine, bu şampiyonadan en güçlü çıkanlarsa ‘87 doğumlu Andrey Vorontsevich ve -kimse ihtimal vermezken- ’89 doğumlu Dmitri Khvostov oldular.

Yeni Zelanda

2002’deki büyük başarılarına rağmen, bu şampiyonaya gelindiğinde de insanlar Yeni Zelanda’nın hakkını vermeye niyetli gözükmüyorlardı. Okyanusya kıtasından iki takımın gelmesi bile, çoğu otorite için anlaşılabilir bir şey değildi. Amerika’da Dominik Cumhuriyeti dışarıda kalmışken burada olmaları saçmalıktı.

Tall Blacks tarihinin en büyük zaferini elde eden o kadronun parçalarından Dillon Boucher takımın asistan koçlarından biriyken, Indianapolis’te en iyi beşe seçilen Pero Cameron ve Mark Dickel da oyunculuk kariyerine son verip koçluğa adım atmışlardı. 4 milyonluk bir ülkeden aynı nitelikte bir jenerasyon çıkmasını beklemek fazlaca iyimser olurdu. 36 yaşındaki Cameron’ı ve bir başka veteran Phill Jones’u milli göreve çağıran Nenad Vucinic, bunun karşılığını onikincilikle alacaktı. İstanbul’daki hazırlık turnuvasında Yeni Zelanda’yı izlediğimizde Cameron ve Jones hakkında olumlu tek söz söyleyemiyorduk. Fakat Jones zaman geçtikçe şut ritmini geri kazanırken, Cameron da onu ilk kez gören İzmirli genç basketbolseverlere istisnai oyun zekasını sundu. Grupta Fransa’ya karşı aldıkları epik galibiyetle şampiyonaya dereceler ötesi bir imza attılar. Belki Kirk Penney faul problemine girmeseydi, Rusya’yı da zorlayacak konuma gelebilirlerdi.

Şampiyonadaki en güçlü takım kimyalarından birini sergilemelerine karşın, ön plana çıkan isimler de oldu. Penney’nin skorer kimliği bilmediğimiz bir şey değildi, ama ona şans veren Maccabi, Zalgiris, ALBA Berlin gibi üst düzey kulüpler hiçbir zaman bu performansı ondan istikrarlı olarak alamadı. Bizi esas şoka uğratansa, popüler soyadına rağmen daha önce tanışma fırsatı bulamadığımız Thomas Abercrombie oldu. 12.7 sayı, 6.8 ribaund ve rakamlarla anlatılamayacak bir atletizmle selamladı şampiyona seyircisini. WSU ile silik bir NCAA kariyeri de olan Abercrombie’nin bu dikey sıçrama kabiliyetiyle, bu kadar uzun süre kimsenin dikkatini çekmemesi çok ilginç. “Geç olsun, güç olmasın” demişler, henüz 23 yaşında.

Almanya

Çevremdeki Fransa menşeli okullardan mezun arkadaşlarımın genellikle Fransız insanıyla çok barışık olmadığını gözlemliyorum. Alman liselerinde bu durum o kadar şiddetli yaşanmıyor olsa gerek. Almanya’nın bu yazıda yer almasını abes görenleriniz olacaktır, fakat burada bir yazar kontenjanının devreye girdiğini lütfen düşünmeyin.

2009 ile birlikte Dirk Nowitzki sonrası dönem için denemelere başlayan Almanya’nın Polonya’da grubundan çıkması bile başarı olarak görülmüştü. Grup sonrası aşamada da beklenenin aksine rekabetçi kalmaya devam eden Dirk Bauermann’ın oyuncuları, o şampiyonadaki her maçı eşsiz bir deneyime çevirmiş ve sonunda ülkelerinin kaydettiği aşamayı herkese göstermişlerdi. Evet, artık Almanya için başarıya gitmenin tek yolu Nowitzki gibi bir süperyıldız ve çeşitli ülkelerden devşirilen birtakım oyuncularla kurulan derme çatma kadrolar değil. Kayseri’de bir kötü maç oynama lüksleri vardı, onlarsa efsanevi Sırbistan galibiyetlerinin üzerine iki kötü maç oynadılar ve basketbolun matematiğinin farklı işlediğini birinci elden deneyimlediler. Deneyim. Aslında kilit sözcük de bu. Nowitzki seneye çok büyük ihtimalle Londra biletini alabilmek için takımla birlikte olacak. Bu şampiyonalarsa basketbolu Nowitzki ve Mavericks ile sevmiş bir Alman neslinin tecrübe edinmesine hizmet ediyor sadece. 35 sayılık Avustralya mağlubiyeti kimsenin yüzünü kızartmıyor.

İsimleri birer birer ele almanın sırası değil, oyuncuların potansiyellerini size birkaç paragrafla anlatmam da çok kolay değil. Fakat özellikle Elias Harris, Tibor Pleiss ve Robin Benzing isimlerini ajandanızın bir yerlerine not etmenizde fayda var. Tim Ohlbrecht ve Lucca Staiger’e de haksızlık etmek istemem ama yukarıdaki her biri ’89 doğumlu olan üç ismi önümüzdeki senelerde bolca zikredeceğiz. Kim bilir belki bu isimlerden birisinin NBA maçlarını izleyerek basketbola ilgi duyan yeni bir nesil, Alman basketbolunu daha da yukarıya çekecek. Onları bekleyen en büyük tehlike, basketbol ligini de domine etmeyi kafasına koymuş gözüken Bayern München olacak gibi.

Litvanya & Sırbistan

Bu takımları tek başlıkta incelemem pek adaletli gelmeyebilir. Ama bu yazıdaki diğerlerinin aksine, yarı final oynayarak zaten hak ettikleri övgüyü herkesten almış durumdalar. Sırbistan şampiyona öncesinde, finali İspanya ile oynamasını beklediğim takımdı. Alt yaş turnuvalarından beri gümbür gümbür geldiğini hissettiren bu parlak Sırp gençlerinin dördüncülüğünü “sürpriz” olarak nitelemek onlara da haksızlık olacaktır.

Fakat fırsat avcılarından bahsederken, geçen yaz Polonya’daki kadroda bulunmayan Marko Keselj’nin çıkışını atlayamayız. Çeyrek finalde İspanya’ya 5/6 üçlükle gönderdiği 17 sayının üzerine bizi de tufaya düşürmek üzereydi çiçeği burnunda Olympiakos oyuncusu. 4/7 üçlük isabetiyle bulduğu 18 sayı ve 7 ribaund, Milos Teodosic’in insanüstü performansı nedeniyle pek konuşulmadı belki ama kulüp takımında da koçu olacak Dusan Ivkovic kenarda oldukça mutlu görünüyordu. Ivkovic demişken bu gençlerin arasına Dusko Savanovic’i kattığında, takım arkadaşlarının klasından yoksun görülmüştü 27 yaşındaki oyuncu. Zaman bir kez daha, Ivkovic’in bu oyundaki en iyi kadro mühendislerinden biri olduğunu gösterdi.

Litvanya’ya gelirsek… Ben ‘tarihin en kötüsü’ gibi büyük laflara pek girmesem de üst limitlerinin çeyrek final olduğunu düşünüyordum. 2011’de ev sahipliğini yapacakları şampiyonadan hemen önce bu limitlerine ulaşmalarını da çok istiyordum. Takıma tam anlamıyla hükmeden bir oyun kurucu, kanatlarda daha ziyade şut temelli dış oyuncular, Ramunas Siskauskas gibi hiçbir kategoriye sığdırılamayacak eşsiz bir yıldız. Bunlar Litvanya’yı yüzyıl başında başarıdan başarıya koşturan o altın kadroların yapısını özetliyor. Bu seneki takım ise taban tabana zıt bir başarı formülüyle bronz madalyayı kazandı.

Mantas Kalnietis gibi İzmir’de üzerinde yoğunlaşan beklentilerin ‘topu rakip yarı sahaya kazasız belasız geçirsin de’ noktasına kadar çakıldığı ama küllerinden doğan bir guard. Onun savunma zaaflarını örtbas etmesi umuduyla ilk beşteki yerini alan Avrupa basketbolunun en ağır işçilerinden Jonas Maciulis. Duke formasyonunun da etkisiyle basketbolu Avrupalı değil de Amerikalı gibi oynayan ‘dokuz parmağında onbir marifet’ Martynas Pocius. 19 sayı ve 7 ribaund ortalamalarıyla ülkesine borcunu fazlasıyla ödeyen, yıldız statüsüne Siskauskas’tan tamamen farklı bir stille yükselmiş Linas Kleiza. Litvanya’nın bu geçişi bu kadar kısa sürede yapabilmesi ve bu yeniden yapılanma sırasında madalya kazanabiliyor olması alkışı hak ediyor. Gelecek sene ‘azgın teke’ sendromundaki Saras’ı olaya hiç dahil etmeden, bu çekirdekle finali hedeflemelerini umuyorum. Bir de bu şampiyonanın en renkli seyircisini kendi mekanlarında izlemek keyifli olacaktır. O gün tekrar buluşuncaya kadar…

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Altın Her Zaman Parlamaz


Amerikan halkına özgü o tepeden bakan yaklaşımla literatüre “B Takımı” olarak geçen Kevin Durant’in çetesi, yaz ödevlerini A sınıfı bir basketbol ve altın madalyayla yerine getirdi.

NBA Türkiye’nin Eylül sayısını okurken güzel bir 1986 Dünya Basketbol Şampiyonası nostaljisi yaşamıştık. Benim jenerasyonumdakilerin tahayyül etmekte zorlandığı bir resimdi İspanya’daki. Birleşik Devletler’in kolej takımlarıyla dahi domine etmekte zorlanmadığı bir şampiyona. Hem de Doğu Avrupa coğrafyasının tüm nimetlerinden yararlanma şansına sahip Sovyetler gibi bir büyük gücün varlığında…

Basketbol sevgisi içinde yeni yeni yuvalanmaya başlamış bir çocuk olarak izlediğim 1998 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda o sezonki lokavt nedeniyle, profesyonel oyuncular -NBA organizasyonundan aslında çok da ayrıksı olmayan- milli takımlarını boykot ediyordu. Trajan Langdon ve Brad Miller gibi vaatkar kolej oyuncularının dışında, kadro tamamen NBA’de kontrat bulamayıp kariyerlerini CBA’de (bugünkü D-League’in karşılığı diyebiliriz) veya Avrupa’nın çeşitli liglerinde sürdürmeyi tercih eden oyunculardan kuruluydu. İyi bir takım kimyası yakalayan bu oyuncular, üçüncülük maçında ev sahibi Yunanistan’ı da yenip bronz madalyaya tutunuyordu. Fakat bu sırada ABD’nin onuru için oynayan bu basketbol seferilerinin emekleri, anavatanda tamamen göz ardı ediliyordu. Basketbol dünyasının, hatta daha açık konuşalım dünyanın hakimi olarak Amerikan bayrağını göğsünde taşıyan her sporcunun kaderi altın madalya olmalıydı. Bu yüzdendir ki, benim gözümde birer kahraman olan o Amerikan takımının üyeleri ülkelerinin vatandaşlarına göre hep beraber bir başarısızlık hikayesi yazıyorlardı. Ama olimpiyat altını tehlikeye girmediği müddetçe, bu çok da büyük bir problem değildi.

Sydney’de düzenlenen 2000 Yaz Olimpiyatları ise bir kırılma anıydı. Elde defalarca All-Star olmuş üst düzey profesyonelleri barındıran bir kadro vardı. Fakat önce grup maçları aşamasında ilk kez rakibine çift haneli fark atamamış NBA oyuncularıyla tanışan Amerikan halkı, yarı finalde Sarunas Jasikevicius’un savurduğu üçlükle mağlubiyetin tadını tecrübe etmeye de çok yaklaşacaktı. Acil durum sinyallerini almamakta ısrar eden USA Basketball yöneticileri için, ülkenin en iyilerinden yoksun gittikleri Atina’da kaybedilen olimpiyat altınından sonra harekete geçmek kaçınılmaz olmuştu. Jerry Colangelo’nun 2008 Yaz Olimpiyatları için yeniden gerçek bir “Rüya Takım” planını devreye sokmasıyla zor bir finale rağmen ‘her zaman onların olan şeyi’ tekrar devralmayı başardılar. Bu düşünüşle Olimpiyat altınını kurtaran bu takıma “Redeem Team” adı verilecekti.

“COLANGELO’NUN B PLANI YOK”

Ülkenin onuru kurtarıldıktan sonra, sırada bir sonraki büyük turnuva için yeni bir oyuncu havuzu oluşturmak vardı. Yani 2012 Yaz Olimpiyatları için… Bir dahaki sefere unvanlarını korurken, rakiplerine İspanya’ya verdikleri kazanma ümidini dahi vermemekti Amerikan halkının amacı. Yani kapıyı tamamen kapatmak. Herkesin gözden kaçırdığıysa, Amerikan milli takımının ajandasında daha önce gidilmesi gereken bir adres daha olduğuydu: İstanbul.

Dört sene önce Japonya’da, Yunanistan’a kaybettikleri yarı final maçında façası fena halde bozulan Mike Krzyzewski’nin imajı düzeltilmeliydi. Birleşik Devletler’in basketbol tarihinde üst üste iki dünya şampiyonasını altın madalyasız kapatan bir koçun adı yazmıyordu. 2012 üzerindeki odak bozulmadan bu turnuvayı kazanabilecek bir takıma ihtiyaç vardı. Yani ‘idare etmeye yetecek’ bir kadro kurulmalıydı. Sonuçta 31 kişilik oyuncu havuzundan, Türkiye’ye gitmek üzere 24.5 yaş ortalamalı bir 12 kişi çekiliyordu. Parmağında şampiyonluk yüzüğü taşıyan Chauncey Billups ve Lamar Odom bir kenara bırakıldığındaysa, bu ortalama sadece 23’e tekabül ediyordu. Kadro gelecekte NBA’e hükmetmesi umulan bir dolu yetenekten kuruluydu. Fakat 2008’deki olimpiyat şampiyonu takımdan tek bir oyuncu yoktu. Bu bağlamda Amerikan halkının bu takıma uygun gördüğü isim şaşırtıcı değildi, onları “B-Team” olarak çağırıyorlardı.

Her ne kadar egoları LeBron James ya da Kobe Bryant kadar semirmemiş gençlerden bahsediyor olsak da, bu ismin takım için çok onur verici olmadığını tahmin etmek güç değil. Kevin Durant gibi sıra dışı bir süperyıldızın liderliğinde bunu problem etmiş gözükmeyen “B Takımı” ilk günden itibaren, onları küçük görenleri yanıltmaya kararlı olduklarını gösterdiler. Bu durum Coach K için de geçerliydi. Genelde koçların kafalarının bir köşesinde yer etmiş, riskli denemeleri uygulamaya geçirmesine hizmet eden hazırlık maçlarında bile Amerikan kenar yönetiminin kazanmak için oynadığı o kadar açıktı ki. Şampiyonanın başlamasına bir hafta kala oynanan İspanya ve Yunanistan maçlarını izleyen herkes bunu fark etmiştir. Belirlediği Rose-Billups-Durant-Iguodala-Odom beşini her maçın sonunda mutlaka sahada tutan, kafasında sildiği -All-Star unvanlı- Rajon Rondo’ya son bir şans vermekten imtina eden Krzyzewski’nin yenilgiye tahammülü yoktu. Hazırlık maçlarında bile, ülkedeki şüphe duyan kalabalığa “İşte, tam da beklediğimiz gibi” deme fırsatı vermemeliydiler.

YİNE, YENİ, YENİDEN: ABD’NİN UZUN PROBLEMİ

Bu yolda bazı sorunlarla da boğuşmak durumunda kaldılar. İstanbul’da 5 numara rotasyonunu oluşturması beklenen isimlerden önce Amare Stoudemire kadrodan ismini çekti. Ardından da Brook Lopez mononükleoz hastalığı, David Lee ise parmak sakatlığı nedeniyle kamptan ayrılmak zorunda kaldılar. İşler o kadar vahim bir hal almıştı ki, NBA’de henüz hiçbir şey ispatlamamış JaVale McGee apar topar kadroya çağrıldı. Birkaç gün öncesine kadar Yaz Ligi’nde oynayan bu çocuğun eldeki güvenilecek tek gerçek uzun olduğu ve kadroda tutulması gerektiği bile söylendi birçoklarınca. Krzyzewski bir karar vermek zorundaydı. Ülkemizdeki futbol programlarında da bolca tartışılan “Kadroya göre sistem mi, yoksa sisteme göre kadro mu” sorusu eski ordu üyesi koçun beynini meşgul ediyordu. Elindeki guard ağırlıklı kadroyu kısa vadede elden geçirmesi mümkün olmayan Krzyzewski’nin bu dilemması, ilk şıkkın seçilmesiyle sonuçlanıyordu.

Daha önce sırtı dönük oyunu olan bir uzunun FIBA basketbolu için elzem olduğunu defaatle deneyimlemiş Amerikan takımını zor bir görev bekliyordu. Eldeki oyunculardan sadece Tyson Chandler takımında 5 numara oynuyordu ve onun da sırtı dönük bir tehdit olacağını söylemek kötü bir şakadan ibaret olurdu. Dahası son iki senede yaşadığı sakatlıklar ondan çok şeyi alıp götürmüştü. Ribaund sezgileriyle NBA’de önemli bir 4 numara olmuş ya da bunun ışıklarını vermiş Odom-Love ikilisi de, rakip uzunların birçoğuna karşı aciz duruma düşebilirdi. Hatırlanacağı üzere 2006 yarı finali sonrasında basının manşetlerini Amerikan orijinli bir oyuncu süslemişti, fakat Sofoklis Schortsianitis bunu Yunan milli takımının formasıyla başarmıştı. “Big Sofo” eski formundan uzaksa da, en az onun kadar tehlikeli olabilecek isimler vardı. Tiago Splitter, Nenad Krstic ve Marc Gasol gibi uzunlara karşı bu 2.5 kişilik rotasyon neler yapabilirdi? Yunanistan karşısındaki hazırlık maçında Kostas Tsartsaris bile mezarından çıkıp bu pota altına 24 sayı atabilmişti. O günkü maçta sakatlıklar sebebiyle Bourousis-Schortsianitis ikilisi sahne alamıyordu da. Yani Amerikan uzunları henüz gerçek bir tehdit görmemişti.

ŞAMPİYONLUK YOLU ya da OTOBANI

Fikstür, Abdi İpekçi’deki serüven için zor bir başlangıç hazırlamıştı. Şampiyonanın ilk iki gününde gruptaki iki Avrupa takımıyla karşılaşacak ABD, üçüncü gün Brezilya önünde kayda değer tüm maçlarını geride bırakmış olacaktı. Boş günü takip eden İran ve Tunus maçlarının, rakip oyuncular için torunlara anlatılacak birer tecrübeden öteye gitmesi iyimser bir tahmin olurdu. Fakat Hırvatistan ve Slovenya, ABD takımının makyajının akmasını sağlayacak yapıdan uzaktı. Karşılarındaki en zorlayıcı uzunlar NBA kariyerinde klasik “yabancı adam” esprilerinin muhatabı olması dışında hatırlanır pek bir yanı bulunmayan Primoz Brezec ve yeni yeni serpilen Ante Tomic idi. Her iki takımın guard rotasyonları, yetenekli fakat tempoyu düşürme konusunda beceriksiz oyunculardan oluşuyordu. Roko Ukic’in yoğun baskıda takımını yönetmekte güçlük çektiği ve 2/11 ile şut attığı Hırvatistan maçı iki çeyrekte kopuyordu. ABD’nin 50-33’lük ribaund dominasyonuna sahne olan (Love-Odom ikilisinden 20 ribaund) Slovenya maçı ise, ilk çeyrekte Goran Dragic’in 2 faul alıp kenara gitmesiyle -fiilen olmasa da- bitiyordu. Kenardan gelen Eric Gordon, Rudy Gay, Russell Westbrook gibi isimler de bu iki galibiyette önemli rol oynadı. Özgüven tavan yapmıştı.

Brezilya da yüksek tempoda oynamaya meyilli olsa da, önceki iki rakiple benzeşmeyen bir karaktere sahipti. Caja Laboral’de muazzam bir sezon geçiren Marcelinho Huertas, tempoyu oyunun gerektirdiği yönde dikte eden aklı başında guard türünün en iyi örneklerindendi. Daha önce adını zikrettiğim Splitter ise önceki yıllarda Amerikalı uzunlara zorluk çıkaran oyuncu prototipini göz önüne alırsak, bu takımın panzehri olmaya adaydı. Buna Leandro Barbosa’nın ‘düzen dışı skorer’ kimliği eklendiğinde, Brezilya’nın maçı kazanmaya bir son dakika basketi kadar yaklaşması salondaki bizleri pek fazla şaşırtmıyordu.

Eliminasyon safhasında ise sırayla Angola, Rusya ve Litvanya oluyordu Birleşik Devletler’in karşısına çıkan takımlar. Büyük düşmandan kaçış planları doğrultusunda, şampiyona tablosunun diğer tarafını legal ya da illegal yollardan dolduran Sırbistan, İspanya ve Yunanistan’ın finale gelene kadar bir yerlerde tökezlemesinin ABD’nin işini hayli kolaylaştırdığını söylemek çok yanlış olmaz. Türkiye’yi de dahil edebiliriz, bu takımların -Angola dışında- hepsi sağlam yapılara ve iyi kimyalara sahipti. Ama hiçbiri bir Huertas ve Splitter’a sahip değildi. İyi oldukları noktalarda ise halihazırda uzmanlaşmış bir ABD takımını karşılarında buldular. Krzyzewski’nin öğrencilerine uygulattığı müthiş baskılı alan savunmasını küçümseyecek değilim. NBA’de hiçbir zaman birer savunma silahı olarak tanımlanmamış Iguodala-Gay ikilisinin rol oyuncusu olarak aldıkları savunma görevlerinin nasıl sonuçlar verdiğini de bittabi görüyorum. Ama yine bu takımın -Brezilya dışında- karşısında güçlü testler verecek rakipler bulduğundan emin değilim. Dört eleme maçında elde ettikleri ortalama 24 farkta bu kolay şampiyonluk yolunun payını göz ardı etmemeliyiz.

Fakat bu görüş bizi tehlikeli bir yaklaşıma sürükleyip, doğru tepkiyi vermekten alıkoyabilir. Hatta Atina 1998’deki bronz madalya sahibi ekibe, evlerine mağrur bir şekilde dönme imkanı tanımayan o benmerkezci Amerikalılar’dan birine dönüşebiliriz. Bu aşamada yapılması gerekense bu takımın hakkını vermek. Amerikan halkı Türkiye’den gelen haberleri YİNE kendilerine bahşedilen bir şeyin resmiyete dökülmesi olarak yorumlama eğilimi gösterseler de, biz burada bunu yapmayacağız.

EN ÖZEL B YÜZÜ ŞARKILARI GİBİ

Müzik piyasasındaki ‘single’ mefhumu, bir grubun çok tutulmuş ve moda tabirle ‘hit’ olmuş bir şarkısının tek başına bir albüm olarak satışa sunulmasına dayanır. Fakat yine de bir şarkıyı tek başına servis etmek ufak çaplı bir patavatsızlık anlamına geleceğinden, yapımcılar genelde gruptan ikinci bir şarkı isterler. Belki esas şarkının farklı bir versiyonuyla birlikte, bu “yancı” şarkının gideceği yer albümün B yüzüdür. Fakat müzik dünyasında, hiç beklenmedik şekilde A yüzündeki şarkıyı gölgede bırakan B yüzü şarkıları da görülmemiş değildir. Bu takımın üyeleri bana fena halde böyle şarkıları anımsatıyor.

İstanbul’a geldiklerinde şampiyona afişlerinde Bryant ve James’i gören bir süperyıldızın psikolojisini düşünün. Şimdi bu düşündüklerinizi unutun. Çünkü Durant görebileceğiniz en “radar altı“ NBA starı ve bu tür komplekslere sahip olmadığını her gün yeni bir örnekle gösteriyor bize. Hücumda Durant’e fazlasıyla bağımlı gözüken bu takıma şampiyonluğu getirenin savunma olduğundaysa hemen herkes hemfikir. Oyunun savunma yakasında Durantula, istisnai fiziğine rağmen sadece yan rollerden birine oturabiliyor. NBA’de ‘franchise player’ gömleğini üzerine bir türlü yakıştıramamış Andre Iguodala’nın, bu takımda üçüncü-dördüncü skor opsiyonu olduğunda savunmada nasıl ön plana çıktığını hep beraber izledik. Takımın imzası niteliğindeki arka alan savunmasında Westbrook, Gordon, Derrick Rose, Stephen Curry ve hatta 33 yaşındaki Billups’ın nasıl yırtındığını da… Şampiyona boyunca Odom’ı rotasyonda Kevin Love’ın önünde tuttuğu için kıyasıya eleştirdiğim Krzyzewski’ye, Mr. Kardashian’ın final maçındaki performansından sonra bir özür borçluyum.

Bazen B yüzü şarkılarının, aslen varlık sebepleri olan A yüzü şarkılarının üzerine çıkabildiğinden bahsetmiştim. İstanbul caddelerindeki ter kokusundan duyduğu rahatsızlık dışında pek fark etmediğimiz Danny Granger da dahil olmak üzere, bu kadro sadece B yüzü şarkılarından derlenmiş albümler gibi. Ve bazen böyle albümler, grupların külliyatındaki en nadide yeri işgal edebiliyorlar. (Bir yazıda daha Oasis ismini geçirip, her gün sabahı Gallagher Biraderler’le ediyormuş izlenimi vermek istemem ama “The Masterplan” en güzel örnek olmalı.) Amerikan halkı da buradaki altın madalyayı bir formalite olarak görmeyip, bu şarkılarla ihya olmayı bilmeli. Zira bu çocuklar, 2008 takımına gösterilen sevginin daha da fazlasını hak ediyorlar.

Cem Pekdoğru, 2010
NBA Türkiye Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.


4 Chauncey Billups - Oasis, Acquiesce
5 Kevin Durant - The Cure, This Twilight Garden
6 Derrick Rose - Siouxsie and the Banshees, Supernatural Thing
7 Russell Westbrook - The Smashing Pumpkins, The Aeroplane Flies High
8 Rudy Gay - The Beatles, Baby You’re a Rich Man
9 Andre Iguodala - Porcupine Tree, Access Denied
10 Danny Granger - The Smiths, Half a Person
11 Stephen Curry - Slowdive, Losing Today
12 Eric Gordon - Suede, Europe Is Our Playground
13 Kevin Love - Vedat Sakman, Birisi Var
14 Lamar Odom - U2, Sweetest Thing
15 Tyson Chandler - The Church, Life Speeds Up