Aralık 25, 2012

Panoptikon

İçinde savrulmakta olduğumuz evrenin işleyişlerini kavrayabilmek istiyoruz. Birkaç adım geri atıyoruz, fakat bu yeterli değil. Çerçevenin hala çok küçük bir kısmına hakimiz. Bu noktada bir mikrokosmos işlevi görmesini umacağımız bir parçasını arıyoruz evrenin, bir örneklem… John Berger birkaç yıl önce bunun en iyi yolunun, gözünüzü bir hapishaneye çevirmek olacağını yazmıştı. Mecazi bir hapishaneden bahsetmiyordu, yahut her insanın toplum içindeki ve bizatihi kendi benliği içindeki olası mahpusluk hallerine vurguda bulunmuyordu. ABD’deki her 136 kişiden birinin gerçek anlamda bir hapis cezasına çarptırıldığı, geri kalanların önemli bir bölümününse Gulag denkleminin günümüzdeki bir yeniden yorumu doğrultusunda ‘gizli kriminaller’ kabul edildiği gerçeğinden hareket ediyordu. Dışarıdaki çoğunluk ise sistemin onlara atfettiği belli şeyleri ‘herkes gibi’ yapmak üzere küçük bir odada, tüm o maduniyet çalışmaları içerisinde, daha yoğun ve aşkın bir tutukluluk yaşıyordu. O hapishanelere bakmalıydık.

Gelgelelim, şu anda gözümüzü çevirdiğimiz noktada spor salonları var. Kimisi oyuna tutkuyla bağlı, kimisi bunu meslek edinmiş -derisi daha kalın- birtakım genç adamlar basketbol oynamak için toplanıyor. Üniformalı bazı adamlar da çok geçmeden gözümüze takılıyor. Bunlar daha yaşlıca adamlar ve görevleri oyunu adil kılmak. Her nasılsa, oyunun 110 yıllık kısa tarihinin bir noktasında, varlıklarının elzem olduğuna karar verilmiş. Tabii çoğu zaman sadece bunu seyretmek için orada olanlar da vardır, birbirinden farklı ve bu soyutlama içinde anlamsız gelebilecek bazı motivasyon kaynaklarıyla birlikte. Şimdiye dek boşuna bir çaba gibi gözüküyor ama, acaba burada bir ipucuna toslayabilir miyiz?

Bir görüntü düşüyor ekrana Edirne’den. Çok uzak bir yer sayılmaz. Medeniyetin dışında bırakılmış, böylece yaptıklarının sonuçlarını hesaplamak zorunda olmayacak kadar tecrit edilmiş insanların yaşadığı yerlerden değil kesinlikle. Memleketim olan şehre buradan daha yakın. Gözümüzün önünde. Sadece farklı olarak sıkıştırılmış bir formattaki, ekranıma düşmüş halini görüyorum gerçekliğin. Zaten artık böylesi makbul. “Olin Tribününde Polis Vahşeti” yazıyor altında. “Sen tasvir etmeye çalışsan hangi kelimeleri seçerdin” diyorum. Kolay bir iş olmadığına ikna olup vazgeçiyorum, kabul etmeyi yeğleyeceğim yenilgilerden… Birden bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptayabilmek için doğru yere baktığımı hissediyorum. Fakat açılar yardımcı olmuyor, vahşetin öznesi olan tarafın yüzünü göremiyorum. Öte yandan bu açı, başka bir amaca hizmet ediyor. Hiç istemesen de o suça ortak hissediyorsun ve bu hissin tamamen asılsız olduğunu söylemek kolay değil. İnsanoğlunun nasıl duyumsamakta, düşünmekte veya davranmakta olduğunu sadece bu resimden çıkarabilecekmişim gibi geliyor. Tutkularını, kısırlıklarını, umutlarını çözümlemek için bakıyorum bu kez. Ingeborg Bachmann’ın sözüne inanmak istiyorum: ”İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir.”

O kadar cesur değilim, gözlerimi kaçırıyorum. Batuğ Abi’nin denemelerinden birini hatırlıyorum, ‘bütün toplardan daha büyük turuncu top’ ile tanıştığı günlerden söz ediyordu.

“Öğrencisi dağılmış okulların bahçelerinde bekçilerden kaça kaça oynamaya çabalıyorduk… Bir basket maçı düşünün: her an bitebilir! Bekçilerin basketle hiçbir ilgileri yoktu. Ama oynanan maç için fors majör olduklarını bilirlerdi, bence sırf bu yüzden oyunun ırzına geçerlerdi. Okulun bekçisi, fakat öğrencilere posta koyuyor! Ne öğretmen, ne de öğrenci olan bu tiplerin okullarda ne işi olduğunu anlamıyordum. Bir halt öğretmiyor, basket sahasını boş tutuyor ve para alıyor! Zaman içinde hadiseye uyandım: bekçiler okul polisiydi. Kötüleri boldu. Onları hiç sevmedim. Davanın başlangıcı da budur işte: yok yere bizim tek pota maçların içine edip durmaları…”

On adamın bir basket maçı çevirmek için ihtiyaç duyacakları en son şey bir polistir.

Cem Pekdoğru, 2012
24 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 11, 2012

Ev Dediği Ücra Adadan Uzakta

Geleneksel olarak, orada olmayı hak ettiği en başından tartışmaya açık gözüken birkaç Balkan ve Fransız takımını ayıklamanın ötesinde anlam barındırmayan Euroleague normal sezon grupları, Jordi Bertomeu’nun çılgın projesi kapsamındaki yeni statüyle birlikte iyice içi geçmiş bir görüntüye büründü. Türkiye lige bu sene bir çaylak göndermişti ve doğal beklenti, bu erken safhada gözlerin ağırlıklı olarak finansal gücü diğer iki takıma oranla daha ışıltıdan uzak bir kadroya yetebilen bu çaylağa çevrileceği yönündeydi. Fakat Beşiktaş kuranın cömertliğinden de ufak bir destek aldığı bu yolda gruptan çıkmakta en aceleci davrananları oldu.

Eurocup’ta ise Galatasaray hayli sınayıcı bir gruptan lider çıkıp iddiasını ortaya koyarken, yapı olarak en sağlıklı hareket eden ve sıkça ayrıksı ve örnek alınacak bir model olması yönüyle tartışmalarımıza dahil olan Banvit işini kırıcı bir Würzburg deplasmanına bıraktı. Sezonlarının kaderi için dönüm noktasında yer alan ve saha çizgileriyle sınırlı kalmayacak bir karakterin ifşasını mecbur kılan maçlarda yıllardır yetersiz kalmaları, daha can sıkanı, bu sırada kenar yönetimden gerekli katkıyı alamıyormuş gibi gözükmeleri birtakım önyargılar yaratıyor.

Euroleague’de Fenerbahçe’nin durumu da pek farklı değil. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış değil, henüz geçtiğimiz yaz Türkiye’den bir kulübün gösterdiği en agresif transfer politikasının sonucu olarak bir taarruz izlemiştik. Devinimden yana dünya üzerinde basketbol topunun sektiği hiçbir coğrafyadan aşağı kalmayacak Avrupa kıtasında, herkesin göz diktiği o noktaya ulaşıp ayakta kalan son dörtlüden biri olmak istiyorsan gitmen gereken isimler ise aksine hayli uzun aralıklarla değişiyor. Özellikle de sayıları beşi geçmeyen mimli bazı oyun kurucular var ki bu durum hiç sürpriz değil, çünkü o yolun sonunu görmeye sadece onların nefesi yetiyor ve karar maçlarında diğer parçaları da sırtlarına alabiliyorlar. Listenin başında gelen isim Bo McCalebb, Fenerbahçe’nin başlattığı saldırının haklı ilk adresiydi. Fakat sakatlıklar bir yana, Simone Pianigiani’nin daha önce de elinde bulundurup verim aldığı ve tertibatına hakim olması beklenen bu makineyi takım yararına kullanmakta iyi iş çıkardığını söylemek şimdilik zor. Şu anda hücumlar McCalebb ile başlıyor ve bitiyor, ancak çevresindeki, her birinin bu ligin elit yetenekleri içindeki yeri sağlam olan, parçaların çoğu doğru rollere oturmamış ve en iyi yaptıkları işten uzaklaştırılmış gözüküyor.

Unutmamalıyız ki Pianigiani, geçen yaz Türkiye’ye geçişine kadar, kariyerinin tamamını henüz 26 yaşında asistan olarak göreve başladığı Montepaschi Siena organizasyonunun muhtelif basamaklarında geçirmiş biri. Bununla birlikte, birinci adam koltuğundaki altı yılında farklı hamurda oyuncularla farklı takım kimlikleri kurdu ve farklı rotalardan başarıya gitme konusunda elinin çok da zayıf olmadığını gösterecek veriler sundu. Onu Ingmar Bergman’a benzetebiliriz çalışma alışkanlıkları bakımından. Ustanın da hayatının büyük bölümünü aynı adada geçirdiği bilinir. Sadece kendi küçük oyuncu topluluğunu tanırdı, filmlerinde on kadar oyuncusu ve değişmeyen bir dekoru vardı: Fårö adası.

Bergman her yeni filminde çok az unsurla her şeyi anlatmaya muktedir olduğunu gösterdi. Yalnızca karakterleri, olay örgüsüne bağlı olarak, yeniden yaratmak ve işlemek gerekiyordu. Pianigiani de kendi adasından ancak, artık üst düzey rekabete devam edebileceği mali kaynaklarla çalışmayacağını fark ettiğinde ayrıldı. Sürgünde ilk yılın kolay geçmesini bekleyemezsiniz. Her şeyi daha da kötüleştiren, hafta sonunda ona hamlelerini test etme fırsatı sunacak kaliteyi göstermeyen ve ikinci çeyrekten angarya halini alan yerel maçlar oluyor. Bu, kuşkusuz, “Avrupa’nın en iyi ikinci ligi” söyleminin göze sokulduğu günlerde incelenmesi gereken bir tezat.

Pianigiani’nin son maçta karşısında bulacağı meslektaşı ise Bergman’a pek benzemiyor: İki farklı kıtada yaşamış ve İtalya’nın tamamını dolaşmış bir koç. Şanslı ki sahadaki en iyi oyuncu, Liv Ullmann, yine favori yönetmeninin saflarında olacak.

Cem Pekdoğru, 2012
10 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 04, 2012

Cennette Huzursuzluk

Perşembe akşamı deplasman turnelerini bitirecek Heat maçından önceki basın toplantısında Gregg Popovich’in, takımının üç yıldızını (Tim Duncan, Tony Parker, Manu Ginobili) San Antonio’ya gönderdiğini açıklaması büyük patırtı kopardı.

Popovich’in ligin yaşı geçkince oyuncuları üzerine kurulu takımı, halihazırda, uzun ve yorucu bir deplasman turnesinden hedeflediğinden de fazla galibiyet çıkarmıştı. Kilometre sayaçlarında korkunç rakamlardan bahsedilen yıldızlarını kullanırken, birkaç sezondur tasarrufta önde gelen anneanneleri kıskandıran Popovich’in bahse konu açıklamasının çok fazla kişiyi şaşırtması beklenemezdi. Ancak NBA’in 28 yıllık komisyoneri David Stern, 2014 yılında görevi sağ kolu Adam Silver’a bırakacağını açıklamışken, artık daha fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu. Aslında en başından beri her patron gibi fütursuz ve cesur hareket edebiliyordu ve ortalama bir patrondan daha sık fütursuz ve cesur hareket ediyordu. Yine öyle yaptı. “Tüm seyircilerimizden özür diliyoruz, bu sorumsuzluğa karşı ciddi yaptırımlar uygulanacak.” Kural kitabını eğip bükerek, Popovich’in bu kararını lige bildirmek için acele etmemesini de lehine kullanarak, 250 bin dolarlık bir ceza çıkardı.

Tepkiler çoğunlukla Stern’ün ‘bu kez’ çizgiyi aştığını öne sürüyordu. Stern’ün seyirci vurgusunun adresindekiler de Popovich’in saflarında gözüktüler. “Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” dediler. Ama bu benim açımdan 28 yıllık Stern saltanatının -sadece yetiştiğim yarısındaki- 28 rezaleti arasına girebilecek bir şey değildi.*

Stern’ün kara kaplı defterinin ithaf sayfasında Spurs yazdığını tahmin etmek çok zor değil, sağında solunda Popovich’le ilgili karanlık eskizlere de rastlayabilirsiniz muhtemelen. Zira Stern yönetiminde NBA yıldız odaklı bir lig haline geldi, böyle pazarlandı, büyüdü ve Stern de karşısına çıktığı için minnettar olduğu Bird/Magic rekabetine, Michael Jordan’a olan borcunu her gün ligi süperyıldızlar için ideal bir ortam haline getirmek için daha fazla çabalayarak ödedi. Spurs ise bir küçük pazar takımı olarak dört şampiyonluğa ulaşırken, Stern’ün dayattığı başarı formüllerinin hiçbirine kulak asmadı. Hanedanlıklarını lig tarihinin belki de en iyi power forveti üzerine inşa ettiler, ama kendine özgü tarzıyla aynı zamanda ligin gördüğü en az pazarlanabilir yıldızdı. Spurs’ün taraflarından biri olduğu final serileri, en düşük reytingleri verdi. Stern bu konudaki rahatsızlığını dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedi, hayalindeki finalin hiç değişmediğini ve her sene Lakers-Lakers (bazı özel durumlarda Lakers-Celtics) finali görmeyi isteyeceğini söyledi.

Dinleyiciler arasında Popovich de vardı. Olağan rakipleri dışında bir ‘büyük öteki’ ile de mücadele ettiğini bilmenin ağırlığıyla yaşadı. Fakat oyunun kuralının bu olduğunu başından beri biliyordu. Stern’ün getirdiği her şeyle barışık yaşadı. Bu saçmalığın rekabet edemeyeceği o büyük 28 saçmalığın her birinin ardında -dolaylı da olsa- Popovich’in de imzası vardı. Ve Yahoo’nun eli maşalı yazarlarının işaret ettiğinin aksine, bir modern zaman şövalyesi olduğu falan yoktu. Üstün bir birey değil, hayatında hala küçük rövanşlardan haz almayı becerebilen bir küçük patrondu. Bu şampiyonluk çekirdeğiyle son yıllarını yaşarken, bir perşembe maçını, yani en önemli davetin ana yemeğini, patronunun yüzüne çarptı. Görevdeki son yıllarında had bilmek zorunda hissetmeyen büyük patronun misilleme mahiyetindeki güç gösterisi gecikmeyecekti.

Tüm bu hikaye bana çok sempatik geldi. Sağınıza solunuza baktığınızda öylelerini göreceksiniz ki, bu patronların didişmesi size de sempatik gelecek.

* Benim için 1 numarada hala kıyafet yönetmeliğinin faşist alt metni var. Sevgili Mithat Fabian Sözmen’in yakın zamanda bu konuya değindiğini hatırlıyorum, Evrensel arşivinde bulabilirsiniz.

Cem Pekdoğru, 2012
3 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 27, 2012

Belleksiz Otlaklar Ülkesi

Size Royce White’tan bahsetmiştim. Devam eden NBA sezonunda yanıtını merakla beklediğim soruların başında, henüz lige adım atmadan ‘kaçık’ yaftasına layık görülmüş çaylağın yolculuğunun neler getireceğiydi. Özünü kaybetmeden uyum sağlayabilecek miydi, yoksa kazanan onu alt etmek için sıraya girenler mi olacaktı? Açıkçası White için yolun sonu şimdiden gelmişe benziyor. Savunma mekanizması olarak geliştirdiği ‘mağdur psikolojisi’ de sempati yaratmaktan uzak ve ona pek yardımcı olmuyor.

Tepkileri tartışılır olsa da, ligin bu alandaki geçmişini düşündüğümüzde, White’ın hislerini çözümlemek çok zor değil. NBA, sportif rekabetin zirve noktalarından biri ve burada ‘öteki’ olmanın yükü çok ağır. Sırtlamaya niyetlenirseniz sizi yere yıkabileceğini bilmelisiniz. Birkaç hafta önce sürpriz emeklilik kararının arka planını berraklaştıran bir açıklama yapan Keyon Dooling, bir dolu örneğe bir yenisini ekledi. Dooling’i tanıyanlarınız olabilir. Ligde 12 sezon geçiren, kariyerinin başında bir top arsızı profili çizerek beklentilere pek yanıt veremeyen ancak son yıllarında Celtics soyunma odasının dominant figürlerinden birine dönüşerek nihayet kazanan bir takımın parçası olan ve çevredeki saygınlığını Oyuncular Birliği asbaşkanlığına seçilerek perçinleyen adam. Dooling ileri doğru bir adım attı ve CSNNE.com’a verdiği röportajda çocukluğunun tüm ayrıntılarını, ab initio ad mala, ortaya serdi. Duygusal, cinsel ve mental istismar içeren bir hikayeydi ve basketbol kariyerini noktalama kararı da geçmişin şeytanlarıyla yüzleşme zamanının geldiğini hissetmesiyle ilgiliydi. Bugüne kadar ligde nefes almayı sürdürebilmek için koruması gerektiğine inandığı erkeklik gururunu bir köşeye bırakma cesaretini nihayet gösterdi.

Dooling’in zırhını indirmek için kariyerinin bitimini beklemesi tesadüf değildi. Çünkü o zırh yere indiğinde, kendisini ne kadar kısa sürede periferiye itilmiş bulacağını biliyordu. John Amaechi de bunu bilenlerdendi ve gey olduğunu ancak basketbolu bıraktıktan üç sene sonra açıklayabilmişti. İlk tepkiler bu çekincesini olumlar nitelikteydi, Tim Hardaway ‘soyunma odasında bir gey olduğunu bilse, yönetimden onu göndermelerini talep edeceğini’ söyleyerek erkeklik gururunu güvence altına alıyordu. Homofobik açıklamalar peşi sıra gelmeye devam etti. Evrensel farkındalığı geliştirmek yönündeki tüm çabalara rağmen, tıpkı 15 sene önce Magic Johnson’ın HIV açıklamasında olduğu gibi, lig böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. O sene Magic vedası olacak All-Star maçında sarılmak için kollarını açtığında, en yakın dostu olarak nitelediği bazı oyuncular bile uzaktan bir selamla yetinmişti. Maç başladığında ‘köyün delisi’ görülen Dennis Rodman adım atana değin onu savunmuyorlardı bile. Virüsün terle bulaşabileceğini düşünenler bile vardı.

Türkiye’de de ötekileştirmenin birden fazla popüler boyutu var ve basketbol çevrelerinin de bundan arınmış olması beklenemezdi. Cinsel kimliğini daha önce açıklamış ve ülkesi Belçika’da bir eşcinsel evlilik gerçekleştirmiş olan Ann Wauters’ın Galatasaray’a transferi sonrası bir internet sitesinde işlenen suç son örneklerden. Wauters’ın transferini “Türk toplumu için oldukça aykırı bir durum. Ayrıca Türk kızlarını, Türk basketbolcuları doğa dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı. Kulüplerin de” ifadesiyle haberleştirmeyi seçmişler ve çarpık olanın sadece zihinleri olmadığını göstermişlerdi. Wauters belli sivil toplum örgütlerinden destek alsa da büyük çoğunluk ayıplamanın eşlik ettiği bir sessizlik akdi içerisinde hareket etmeyi yeğledi.

Daha önce “Beşiktaşlılık duruşuna uygun davranmadığı için” gönderilen Milica Dabovic’i (ve asıl sebebin daha da mide bulandırıcı olduğuna dair söylentileri) de düşünecek olursak bu köşeye konu olacak yeni gelişmelerin kapıda olduğunu ve insanlık adına yeni dip noktaların görüleceğini öngörmek maalesef zor değil.

Cem Pekdoğru, 2012
26 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Kasım 20, 2012

Basketbol Eleştirisinin Bugünü

Eleştirmek üzerine yapılan eleştirilere gerçekten gereksinim duyuyor muyuz? Elbette onlarsız yaşayamayacak değiliz. Ama bununla birlikte, cevabım evet. Disiplinden bağımsız olarak yaratılan şey onu yaşayanlar vasıtasıyla hayatını idame ettirirken, sirkülasyona giren yabancı fikirler çoğu zaman yaratının kendisine dair objektif gözlemlerden daha belirleyicidir. Bu sebepten, bunların yolculuğunu takip etme işinin tahmin edilenin üzerinde fayda sağladığı örnekler mevcuttur.

Başlığın vadettiği kadar kapsamlı bir yazı olmayacak. Amacı daha ziyade birkaç senedir sıradan izleyiciler için rahatsız edici boyutlara ulaşmış bir konuya değinme. Tesadüfen birkaç hafta önce NBA sezonunu selamladığım yazıda söz etmiştim, Cahiers du cinéma tayfasının yaratıcıyı ilahlaştırıp eserin kendisini bir kenara bırakan ve ‘bir estetik kültü oluşturma’ tehlikesini doğuran o çıkmazından. Bunun bir benzeri de özellikle Avrupa basketbolu eleştirisine hükmeden çevrelerde oldukça yaygın. İlkin sivri bir zekanın ürünü olarak tınlamış meşhur satranç analojisi de eskitildikçe her kullanımda kulağa daha yavan gelmeye başlıyor. “İki koç arasında bir satranç maçı izliyoruz adeta.” Evet, ama küçük bir farkla. Taşlar yerine sahada kendi iradesi doğrultusunda hareket eden, her an hata yapmaya açık insanlar var. Ve bu oyunun en sıradan iki figürünü bile, modern istatistiğin benzerlik skorları ne derse desin, iki piyon olarak tıpkılaştıramazsınız.

Bunu modern toplumların her konuyu kişiler üzerinden tartışma eğilimini kötü bir alışkanlığa dönüştürmesiyle açıklayabilirsiniz. Türkiye’de insanların bazen attıkları çok cesur ve ‘hayati’ bazı adımlarının akıbetini bile, eşsizliğini daha yeni ispat etmiş oldukları kendi istençlerinin değil de lider addettikleri figürün emirlerinin dikte etmesine izin verdiği örnekler yaşanmıyor değil. Düşünme işini başkasına devretmekte hiçbir çekince duymayan bir toplumda doğal kabul edilecek ‘biat kültürü’ de muhtemelen bununla ilişkilidir. Ama ben bunun somut tezahürleriyle ilgilenmek istiyorum.

Eleştiride kullanılan bu kült figürünün eklemlendiği bir diğer sacayağı da bunun üzerine kurulan ve düzenli olarak beslenen birtakım ezberler oluyor. Örneğin şu çok konuşulan “Oktay Mahmuti takımı” hikayesi. Herkes için aşağı yukarı aynı şeyi ifade etmek zorunda, bunu sorgulamanız pek de hoş karşılanmayacak. 2005 yılında Benetton’a 40 dakikada sadece 43 sayı izni verilen o maç bir noktada muhabbete dahil olacak. Tempoyu azaltıp, potaya atılan top sayısını aşağıya çeken ve böylelikle personeller arasındaki kalite farkını minimize etmeyi amaçlayan felsefenin yeni bir yorumu. Yoğun ve paylaşımlı bir savunma anlayışı bunu destekliyor ve gerçekten de Mahmuti’nin bu tercihine konu olan her takımı en tepeye değilse bile, bir alt seviyeye taşınan başarılı sezonlar üretiyor.

Fakat Mahmuti’nin bambaşka bir yorumla Eurocup’ta çeyrek final oynattığı o düşük bütçeli Benetton takımı tamamen göz ardı ediliyor. Bu tempo işinin çok temel bir seçim olduğu ve bir koçun öğretileriyle oluşturduğu yapıyı anlatmaya çalışırken, buna öyle değişmez bir statü atfetmekteki yanılgı pek deşilmiyor. Sinema benzeşimlerini sürdürürsek, bu bir senarist-yönetmenin hikayesini hangi türde anlatacağına karar vermesi gibi. Belgesel mi, yoksa kurmaca mı? İkisinin de anlatıya sunacağı farklı ferahlama alanları var, fakat hikaye için hangisinin işleyeceğini öngörebilmeniz gerekiyor. Bunun kararına vardıktan sonra ise yapılanlar tamamen aynı. Ve işte “Oktay Mahmuti takımı” mefhumunun tartışmaya katılması gereken nokta burası.

Mahmuti’nin Cedevita maçından sonra benzer şekilde tempo üzerinden yapılan gereğinden büyük bir okumayı kapsayan soruyu “Bu yorumları son derece yüzeysel ve yersiz buluyorum” diye karşılamasının sebebi bu. O biat kültürünün dönem dönem adresi olmuş bir kült figürünün semirmiş egosu değil, aksine bu bunalım içinde büyük resmi görebilen bir zihnin oyunu seven bizlere bir jesti.


Cem Pekdoğru, 2012
19 Kasım 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.