Ocak 22, 2013

Çamurun İçinde

Chicago yerel basınının önemli isimlerinden Arch Ward, 1933 yılında şehirdeki dünya fuarının bir parçası olarak beyzbol liginin en iyi oyuncularını bir gösteri maçı vesilesiyle karşı karşıya getirme fikrini ortaya atar. Bir lige ait tüm yıldızları tek bir sahada buluşturmak… Bu Amerikan bakışına çok uygun ve fiyakalı fikir, kısa zamanda ülkedeki tüm profesyonel liglere uyarlanır. All-Star adı verilen bu maçlarla Türkiye’nin basketbol seyircisinin buluşması ise 2004 yılını bulur. Başlangıçta geç kalınmış bir karar gibi görünür.

All-Star organizasyonları zaman içinde vadettiği temaşanın ötesinde anlamlar üstlenir ve aslında sezon içindekilerin kötü bir kopyası haline gelen maçlar nadiren önemli hikayeler çıkarırken, oyuncuların onurlandırılması işlevi ön plana çıkar. Kendini basketbola adayan birinin hayatının kaç yılını o oyunun zirvesine birkaç adım uzakta ya da tam tepesinde geçirdiğini kavrayabilmeye yarar tarihe düşülen bu notlar. ‘Orada olma’ durumunun orada ne yaptığından bağımsız bir değeri vardır. Bu bir kaybeden mazereti değil, düpedüz gerçekliktir. Orada yaptıklarıyla kötü bir ün kazanmış olanlar vardır ama öncesinde bunu orada yapabilmeye layık görülmüşlerdir. Jamaal Magloire 2004 All-Star’da aldığı her topta post-up yaptığında hepimiz durumu yadırgamıştık. Staples Center seyircisi bile hoşnutsuzluğunu belli eder homurtularını esirgememişti. Fakat tüm bunlar Magloire’ın NBA tarihinde All-Star seçilen ikinci Kanadalı olduğu gerçeğini gölgeleyemedi. Bugün baktığımızda 2004 yılı, o maç, Magloire’ın kendini adadığı bu oyunda pek azlarının gelebildiği bir mükemmeliyet seviyesine ulaştığının nişanesidir. Dahası, 19 sayıyla Doğu takımının en skoreri olmuştur. O güne tanık olanlar için çirkin bir 19 sayıdır, fakat hayatının en ‘ihtişamlı’ sahnesinde “Ben de buradayım” demesinin tek yolu böylesine çirkin bir 19 sayıdır.

Türkiye’de bu isim altında yapılan maçlarda bu işlevin izine rastlamaksa çoğunlukla pek mümkün değil. Örnek arıyorsanız bu senenin “Türk Yıldızlar Kadrosu” tek başına yeterli. Ligi takip eden herhangi birisine sorun, 15 haftada fark yaratmış bir yerli oyuncudan söz etmesini isteyin. (Takımların coğrafi bir temelde değil de yerli/yabancı ayrımı üzerinden oluşturulması tercihinde belki ülkedeki her şey gibi basketbolun da batıdan doğuya homojen dağılmamış olması kadar, aksi takdirde burayı gerçekten hak edecek bir yerli oyuncu bulmanın zor olacağı endişesi de etkili olmuştur. Bir çaresine bakılırdı onun da gerçi.) Biraz düşünmesi gerekebilir, fakat sonunda söyleyeceği ismi tahmin etmek zor değildir: Ligde double-double ortalamayla oynamaya devam eden iki oyuncudan biri olan, bunun yanına maç başına 1 blok da eklemiş ve tek maçını izlediğinizde dahi yeni yükselen takımındaki ağırlığını hissedebileceğiniz Nedim Yücel. Kariyerinin olgunluk eserlerinden birini sunan ve büründüğü ‘ruhani lider’ kimliğiyle arka arkaya dizilmiş tüm o rakamları anlamsız kılabilen bir yüz. Bu bir adanmışlık ise eğer, şüphesiz örnek bir çilekeş. Fakat bu seçkide bir yer edinmesine yetmiyor. Başlangıçta…

Neyse ki Kerem Gönlüm ve Furkan Aldemir, hafta içi antrenmanlarında sakatlanıyor. Bir sakatlık üzerine “neyse ki” denmesi kulağa hoş gelmiyor, biliyorum. Fakat bu esrarengiz hafta içi sakatlıkları Türkiye’deki All-Star etkinliklerinin değişmez ritüellerinden ve bu durumda geçmiş, size şüpheci olmak için sebepler veriyor. Maç başına 17 dakikaya 5 sayı ve 6.5 ribaund sığdıran Furkan’dan boşalan yeri dolduruyor Nedim. Kerem’in yerini de takım arkadaşlarından biri alıyor, yabancıya gitmiyor. Türkiye pasaportundaki Ermal Kurtoğlu ismiyle oynayan Ermal Kuqo, maç başına 9 dakika 54 saniye süre alıyor. Basketbol tarihinin en verimli maç-başına-9-dakika-54-saniyesi olsa gerek. Türkiye pasaportundaki Ali Karadeniz ismiyle oynayan Michael Wright ise 21 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı. Buna neredeyse yarısı hücum ribaundu olan 6.5 ribaundu ve 55% şut yüzdesini ekleyin. All-Star maçında oynamak için, ligin yıldızlarından biri addedilmek için, ‘orada olmak’ için yetmediğini göreceksiniz.

Cumartesi gecesi televizyonumu açtığımda beni bir bilgi mesajı karşılıyor: “2013 Beko All-Star şöleni, tüm ihtişamıyla Lig TV 3 ekranlarında.” Son iki yıldan kesitler geliyor gözümün önüne, Fatih Söylemezoğlu geliyor. İhtişam sözcüğü havsalamdaki anlamına oturmuyor. Şölen? Belki şu Dogme 95 filmine adını veren şölene benzer bir şeydir… Ivan Turgenyev’in başyapıtı “Babalar ve Oğullar”dan bir cümle: “Çamurun içinde oturuyoruz dostum ve yıldızlara uzanıyoruz.” Artık geç kalınmış bir karar gibi gelmiyor.

Cem Pekdoğru, 2013
21 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 15, 2013

Bizim Çocuklar Başardı

Geçtiğimiz aylarda bu köşede oyunu yorumlarken yolumuzu kaybetmemize sebep olan bazı çıkmazları sıralamıştım. Resme dahil olan ileri istatistiğin eğitilmemiş gözlerce kolaylıkla istismar edilmesi, koçu merkeze alan eleştirinin çoğu zaman ana hikayenin kaçırılmasına yol açması ve bunun gibi şeyler… Türkiye için o çıkmazların hala yolun çok ilerisinde olduğunu görmek içinse birkaç haftalığına yerel lig ile ilgili yayınlara göz ucuyla bakmak yetti.

Son kullanma tarihi geçmiş yabancı sınırlamasının buna zemin hazırladığını savunabilirsiniz. Yine de teamülü oluşturanın, hala, oyuncuların performansları/verimleri ya da potansiyelleriyle ilgilenmeyip sadece pasaportları üzerinden dönen tartışmalar olduğunu görmek can sıkıcı olabiliyor. Yabancılar üzerine kurulu takımlarla ligde tutunulamayacağı ezberi devam ederken, altı sezonda sekiz takım değiştiren yerli seyyahlara bel bağlayanların sonunun çoğu zaman daha kötü olduğu görülmek istenmiyor. Türkiye’deki basketbol ortamını zenginleştirmekle ilgili bir derdi olmayan, burayı mezuniyet sonrası birkaç yüz bin doları kolay yoldan iç edebilecekleri bir ülke olarak gören ve ‘istatistik hanelerindeki rakamları şişirip özgeçmişlerine ilave edilebilir kılmak’ olan temel amaçları doğrultusunda takım kimyalarında geri dönüşü olmayan bir tahribat yaratırken -üstüne üstlük- aşırı yetenekli gençlerimizin de önüne set çeken yabancılar. Yabancılarımız… Onlara güvenmek yerine ‘kendi yağında kavrulmak’ üzerine bir kariyer tasarlamış milli seyyahlarımıza, ligde 18 yılı deviren bir veteran olarak faul çizgisinden 35% ile isabet bulabilen veya hala 15 yıl önce altyapılarda Tony Parker’ın belini kırdığı günün hatırasıyla yaşayan ‘bizim çocuklara’ bel bağlayanlar arasından çıkacaktır kazananlar. Bu konuda ciddiyseniz, ilk işiniz vasatlığa adadıkları büyük eserlerinden bir kıta kiralamak olmalıdır.

Bu oyunun etrafında küçük de olsa bir toplumsal bellek halesi oluşabildiyse, dünyanın daha fazla bir küreye benzediği son yirmi yılda saha üzerinde buna önayak olanların içinde bizim çocukları seçmek ise pek de kolay değil. Basketbola o son yirmi yıl içinde tutulan nesillerin ağzını aradığınızda, kahramanı Harun Erdenay, Orhun Ene ya da Ufuk Sarıca olan her çocuk için odasına Petar Naumoski, David Rivers, Conrad McRae, Marko Milic veya Mitch Smith posterlerini (ya da onlarla ilgili gazete kupürlerini) asan bir başkasını bulabiliyorsunuz. Bu kahramanların bazıları sadece birkaç seneliğine Türkiye’yi ziyaret etmişlerdi ve şüphesiz birçoğu gerçekten de kolay birkaç yüz bin doların peşindeydi. Dönemin Galatasaray taraftarlarının nostaljik sohbetlerinde mutlaka rastlayacağınız Lloyd Daniels’ın, kendisiyle birlikte takımını da yükseltme gibi büyük hedefleri olmadığını anlamak için üç hücum izlemek yeterliydi. Buna mukabil, tüm tavırlarının toplamında oluşan persona o gün bir basketbol maçında rastlayabileceğiniz en ilham verici şeydi. 1994-95 sezonunda kısa bir dönem Efes Pilsen forması giyen Chris Corchiani’nin, her gün siparişlerini almaya gelen kapıcı çocuğu Kenan’ı evlat edinmesi gibi hikayeler dilden dile dolaşıyordu. (Kenan (Kevin) Corchiani birkaç sene önce Meleğin Sırları filminin yapımcı koltuğunda karşımıza çıkmıştı.) Dolan istatistik haneleri çevreye sirayet etmiyor değildi.

Çağı imleyen milliyetçilik adındaki büyük hezeyanı hatırlayıp, basketbol üzerinden dönen muhabbetlerdeki dilin en azından zenofobi sınırları içinde kalıyor/daha ileri gitmiyor olması nedeniyle kendimizi neredeyse şanslı addedeceğiz. Bunun yanında bahse konu ‘bizim çocuklar’ tanımının ne kadar muğlak ve geçişken olduğunu izlemek de ilgi çekici olabiliyor. Bogdan Tanjevic kendisini, henüz 20 yaşındayken, bir vatandaşıyla birlikte Türkiye’ye getirip “Bu çocuğun potansiyeline yatırım yapacağız” dediğinde büyük çaplı bir tepki yaratan Emir Preldzic’in Türkiye forması giymeye başladıktan sonra bir anda kurtarıcı statüsüne yükselmesi gibi şeyler. Onu Dejan Bodiroga’nın varisi ilan edenlerin, “Neden kendi çocuklarımıza değil de Sloven/Boşnak çocuklarına yatırım yapıyoruz” sorusunun eski sahipleri olduğunu görmekten söz ediyorum.

Hashtag: TB2L’de iki yabancıya hayır.

Cem Pekdoğru, 2013
14 Ocak 2013 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ocak 01, 2013

Kötü Bir Tane

2012’de de sekmeye devam etti turuncu top, yolculuğunun köşe taşlarını belirlemeye çalışalım. Unutmak rahatlatıcı, ama düşündüğünüz kadar sağlıklı olmayan bir alışkanlık.

  • 1974-75 sezonundan sonra ikinci kez şampiyon olan Beşiktaş’ın başarı formülü, düşünen beyinlerde soru işaretleri bıraktı. Henüz bir yaz önce şubeyi kapatma söylentileri ayyuka çıkmışken, bunu yöneticilerin ancak sağılacak bir ürün potansiyeli gördükleri takdirde basketbolun varlığından haberdar gözüktüğünü kanıtlayan Allen Iverson ve Deron Williams transferleri takip etti. Tom Davis’i pek andırmıyorlardı ama ikisi de “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. İkincisinin forması salonun kirişlerine asıldı. Üç kupalı sezonun mimarı Ergin Ataman da “Beşiktaş’ın çocuğu” oldu. Basketbol şubesinin sponsoru yatırımı kesme kararı alınca Ataman, hiç vakit kaybetmeden teklifleri dinlemeye başlayacaktı. “Beşiktaş’ın çocuğu” titri ziyadesiyle ucuzladı.
  • Beşiktaş’ın aksine güvenip kararlarına saygı duyacağı genç bir koçla yola çıkmak, uyumlu yabancılardan oluşan bir kadro çekirdeği oluşturmak ve gelecekle ilgili planlar yapmak gibi sıkıcı yöntemlerle başarıya ulaşmaya çalışan Banvit, sezonun kırılma noktalarında yine kötü sınav kağıtları verdi. Bu da ne yazık ki yukarıdaki kestirme yolu daha iyi gösterdi. Şimdilik.
  • Çaresizce bir ‘reset’ düğmesi arayan Anadolu Efes’in, 2012’deki üçüncü koçuyla anlaşmasıyla birlikte geçen senenin üç Euroleague takımı da sezonu yeni koçlarıyla karşıladı. Aslında birinci ligdeki 16 takımın 10 tanesi için bu durum geçerliydi ve hiç de şaşırtıcı değildi. Kerameti kendinden menkul “Avrupa’nın en kaliteli ikinci ligi” sayesinde ülkenin hastalıklı ‘kalite’ anlayışını onaylayan yeni bir örneklem bulduk.
  • Galatasaray’ın kadın takımına transfer olan Ann Wauters’ın cinsel tercihinden rahatsızlık duyduğunu söyleyen ve daha büyük birtakım rahatsızlıkları olduğu açık insanların kurduğu bir basketbol sitesi, “Türk basketbolcuları korumak için” kolları sıvadı. Pek fazla tepki görmediler. 
  • Ülkede bir tribün kültürünün oluşacağı yönündeki beklentiler sinir bozucu derecede iyimserdi, gülmekten kendimizi alamadık. Tribünlerde ilk insanın bile utanç duyacağı ilkellik örnekleri görüldü, tekerlekli sandalye basketbol ligine de sıçradı.
  • Euroleague’de iki koçun bir masanın başında satranç oynadığı analojisi artık sıksa da, finalde kupayı sahadaki en büyük ‘kazanan’ karakterine haiz koçun (Dusan Ivkovic) ve oyuncunun (Vassilis Spanoulis) bulunduğu takım havaya kaldırdı. Bir süredir türü tehlikede olan hareketsiz uzunların soyu nihayet tükendi. Khryapa/Kirilenko hattı CSKA’yı finale taşırken, kazanan takımda bir başka mütecanis forvet ikilisi (Papanikolaou/Printezis) maçın en önemli dakikalarında Spanoulis’e koltuk çıktılar. Ivkovic önderliğinde Avrupa basketbolunda yılın imleyeni “kadro mühendisliği” oldu. Bilbao, Cantu, Galatasaray, Kazan gibi iyi yapılandırılmış ve iyi yönetilen takımlar farklarını gösterdiler.
  • 2010’daki kararından sonra, vücut bulmuş Schadenfreude tılsımına dönüşen LeBron James arınma sürecindeki ilk adımını attı ve ilk yüzüğünü parmağına geçirdi. Konu sıkıntısı çeken yazarlar erken “LeBron tarihin en iyisi olabilir mi” sorularıyla bir hafta daha kazandılar. Neyse ki kaybolan saygınlıklarını umursamaları gereken bir çağda yaşamıyorlardı.
  • Kevin Durant başka bir şey olduğunu 2012 boyunca da gösterdi. Yılın eleştirmekten en çok haz duyulan adamı Russell Westbrook, final serisinin dördüncü maçında milyonlarca kişiye telefonlarını kapattırdı. Yeni sezonla birlikte evrileceği yönünde ışık verdiği oyuncu, tüm tahriklere rağmen Durant ile oluşturdukları sinerjiye zeval getirmediklerini de düşününce önemli bir parçayı kaybetmesine rağmen Thunder’ın şampiyonluk tartışmalarındaki yerini uzun bir süreliğine sağlama aldı.
  • Olimpiyat Oyunları vardı, ABD yıldızlarla dolu kadrosuyla…
  • Lokavtın yaratacağı maddi hasardan çekinen Amerikan basketbol endüstrisinin yardımına Jeremy Lin adında bir genç adam koştu. Medyanın kelime oyunları çoğunlukla ayrımcı bir dil taşıyordu ama para kazanmalarına engel değildi. “Büyük Sarı Umut” fenomeni sonuna kadar sağıldı. Tamamen ilgisiz bir haberde, David Stern 2014 başında lig komisyonerliği görevini yardımcısı Adam Silver’a devredeceğini açıkladı.
  • John Calipari kazandı, kolej basketbolu ve kolej basketbolunu koşulsuzca sevmeye devam edenler (ben ve birkaç kişi daha) kaybetti.

Kadın basketboluna, en azından köşe taşlarını belirleme işine soyunacak kadar, ilgi gösteremediğim için üzgünüm. İyi seneler.

Cem Pekdoğru, 2012
31 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 25, 2012

Panoptikon

İçinde savrulmakta olduğumuz evrenin işleyişlerini kavrayabilmek istiyoruz. Birkaç adım geri atıyoruz, fakat bu yeterli değil. Çerçevenin hala çok küçük bir kısmına hakimiz. Bu noktada bir mikrokosmos işlevi görmesini umacağımız bir parçasını arıyoruz evrenin, bir örneklem… John Berger birkaç yıl önce bunun en iyi yolunun, gözünüzü bir hapishaneye çevirmek olacağını yazmıştı. Mecazi bir hapishaneden bahsetmiyordu, yahut her insanın toplum içindeki ve bizatihi kendi benliği içindeki olası mahpusluk hallerine vurguda bulunmuyordu. ABD’deki her 136 kişiden birinin gerçek anlamda bir hapis cezasına çarptırıldığı, geri kalanların önemli bir bölümününse Gulag denkleminin günümüzdeki bir yeniden yorumu doğrultusunda ‘gizli kriminaller’ kabul edildiği gerçeğinden hareket ediyordu. Dışarıdaki çoğunluk ise sistemin onlara atfettiği belli şeyleri ‘herkes gibi’ yapmak üzere küçük bir odada, tüm o maduniyet çalışmaları içerisinde, daha yoğun ve aşkın bir tutukluluk yaşıyordu. O hapishanelere bakmalıydık.

Gelgelelim, şu anda gözümüzü çevirdiğimiz noktada spor salonları var. Kimisi oyuna tutkuyla bağlı, kimisi bunu meslek edinmiş -derisi daha kalın- birtakım genç adamlar basketbol oynamak için toplanıyor. Üniformalı bazı adamlar da çok geçmeden gözümüze takılıyor. Bunlar daha yaşlıca adamlar ve görevleri oyunu adil kılmak. Her nasılsa, oyunun 110 yıllık kısa tarihinin bir noktasında, varlıklarının elzem olduğuna karar verilmiş. Tabii çoğu zaman sadece bunu seyretmek için orada olanlar da vardır, birbirinden farklı ve bu soyutlama içinde anlamsız gelebilecek bazı motivasyon kaynaklarıyla birlikte. Şimdiye dek boşuna bir çaba gibi gözüküyor ama, acaba burada bir ipucuna toslayabilir miyiz?

Bir görüntü düşüyor ekrana Edirne’den. Çok uzak bir yer sayılmaz. Medeniyetin dışında bırakılmış, böylece yaptıklarının sonuçlarını hesaplamak zorunda olmayacak kadar tecrit edilmiş insanların yaşadığı yerlerden değil kesinlikle. Memleketim olan şehre buradan daha yakın. Gözümüzün önünde. Sadece farklı olarak sıkıştırılmış bir formattaki, ekranıma düşmüş halini görüyorum gerçekliğin. Zaten artık böylesi makbul. “Olin Tribününde Polis Vahşeti” yazıyor altında. “Sen tasvir etmeye çalışsan hangi kelimeleri seçerdin” diyorum. Kolay bir iş olmadığına ikna olup vazgeçiyorum, kabul etmeyi yeğleyeceğim yenilgilerden… Birden bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptayabilmek için doğru yere baktığımı hissediyorum. Fakat açılar yardımcı olmuyor, vahşetin öznesi olan tarafın yüzünü göremiyorum. Öte yandan bu açı, başka bir amaca hizmet ediyor. Hiç istemesen de o suça ortak hissediyorsun ve bu hissin tamamen asılsız olduğunu söylemek kolay değil. İnsanoğlunun nasıl duyumsamakta, düşünmekte veya davranmakta olduğunu sadece bu resimden çıkarabilecekmişim gibi geliyor. Tutkularını, kısırlıklarını, umutlarını çözümlemek için bakıyorum bu kez. Ingeborg Bachmann’ın sözüne inanmak istiyorum: ”İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir.”

O kadar cesur değilim, gözlerimi kaçırıyorum. Batuğ Abi’nin denemelerinden birini hatırlıyorum, ‘bütün toplardan daha büyük turuncu top’ ile tanıştığı günlerden söz ediyordu.

“Öğrencisi dağılmış okulların bahçelerinde bekçilerden kaça kaça oynamaya çabalıyorduk… Bir basket maçı düşünün: her an bitebilir! Bekçilerin basketle hiçbir ilgileri yoktu. Ama oynanan maç için fors majör olduklarını bilirlerdi, bence sırf bu yüzden oyunun ırzına geçerlerdi. Okulun bekçisi, fakat öğrencilere posta koyuyor! Ne öğretmen, ne de öğrenci olan bu tiplerin okullarda ne işi olduğunu anlamıyordum. Bir halt öğretmiyor, basket sahasını boş tutuyor ve para alıyor! Zaman içinde hadiseye uyandım: bekçiler okul polisiydi. Kötüleri boldu. Onları hiç sevmedim. Davanın başlangıcı da budur işte: yok yere bizim tek pota maçların içine edip durmaları…”

On adamın bir basket maçı çevirmek için ihtiyaç duyacakları en son şey bir polistir.

Cem Pekdoğru, 2012
24 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Aralık 11, 2012

Ev Dediği Ücra Adadan Uzakta

Geleneksel olarak, orada olmayı hak ettiği en başından tartışmaya açık gözüken birkaç Balkan ve Fransız takımını ayıklamanın ötesinde anlam barındırmayan Euroleague normal sezon grupları, Jordi Bertomeu’nun çılgın projesi kapsamındaki yeni statüyle birlikte iyice içi geçmiş bir görüntüye büründü. Türkiye lige bu sene bir çaylak göndermişti ve doğal beklenti, bu erken safhada gözlerin ağırlıklı olarak finansal gücü diğer iki takıma oranla daha ışıltıdan uzak bir kadroya yetebilen bu çaylağa çevrileceği yönündeydi. Fakat Beşiktaş kuranın cömertliğinden de ufak bir destek aldığı bu yolda gruptan çıkmakta en aceleci davrananları oldu.

Eurocup’ta ise Galatasaray hayli sınayıcı bir gruptan lider çıkıp iddiasını ortaya koyarken, yapı olarak en sağlıklı hareket eden ve sıkça ayrıksı ve örnek alınacak bir model olması yönüyle tartışmalarımıza dahil olan Banvit işini kırıcı bir Würzburg deplasmanına bıraktı. Sezonlarının kaderi için dönüm noktasında yer alan ve saha çizgileriyle sınırlı kalmayacak bir karakterin ifşasını mecbur kılan maçlarda yıllardır yetersiz kalmaları, daha can sıkanı, bu sırada kenar yönetimden gerekli katkıyı alamıyormuş gibi gözükmeleri birtakım önyargılar yaratıyor.

Euroleague’de Fenerbahçe’nin durumu da pek farklı değil. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış değil, henüz geçtiğimiz yaz Türkiye’den bir kulübün gösterdiği en agresif transfer politikasının sonucu olarak bir taarruz izlemiştik. Devinimden yana dünya üzerinde basketbol topunun sektiği hiçbir coğrafyadan aşağı kalmayacak Avrupa kıtasında, herkesin göz diktiği o noktaya ulaşıp ayakta kalan son dörtlüden biri olmak istiyorsan gitmen gereken isimler ise aksine hayli uzun aralıklarla değişiyor. Özellikle de sayıları beşi geçmeyen mimli bazı oyun kurucular var ki bu durum hiç sürpriz değil, çünkü o yolun sonunu görmeye sadece onların nefesi yetiyor ve karar maçlarında diğer parçaları da sırtlarına alabiliyorlar. Listenin başında gelen isim Bo McCalebb, Fenerbahçe’nin başlattığı saldırının haklı ilk adresiydi. Fakat sakatlıklar bir yana, Simone Pianigiani’nin daha önce de elinde bulundurup verim aldığı ve tertibatına hakim olması beklenen bu makineyi takım yararına kullanmakta iyi iş çıkardığını söylemek şimdilik zor. Şu anda hücumlar McCalebb ile başlıyor ve bitiyor, ancak çevresindeki, her birinin bu ligin elit yetenekleri içindeki yeri sağlam olan, parçaların çoğu doğru rollere oturmamış ve en iyi yaptıkları işten uzaklaştırılmış gözüküyor.

Unutmamalıyız ki Pianigiani, geçen yaz Türkiye’ye geçişine kadar, kariyerinin tamamını henüz 26 yaşında asistan olarak göreve başladığı Montepaschi Siena organizasyonunun muhtelif basamaklarında geçirmiş biri. Bununla birlikte, birinci adam koltuğundaki altı yılında farklı hamurda oyuncularla farklı takım kimlikleri kurdu ve farklı rotalardan başarıya gitme konusunda elinin çok da zayıf olmadığını gösterecek veriler sundu. Onu Ingmar Bergman’a benzetebiliriz çalışma alışkanlıkları bakımından. Ustanın da hayatının büyük bölümünü aynı adada geçirdiği bilinir. Sadece kendi küçük oyuncu topluluğunu tanırdı, filmlerinde on kadar oyuncusu ve değişmeyen bir dekoru vardı: Fårö adası.

Bergman her yeni filminde çok az unsurla her şeyi anlatmaya muktedir olduğunu gösterdi. Yalnızca karakterleri, olay örgüsüne bağlı olarak, yeniden yaratmak ve işlemek gerekiyordu. Pianigiani de kendi adasından ancak, artık üst düzey rekabete devam edebileceği mali kaynaklarla çalışmayacağını fark ettiğinde ayrıldı. Sürgünde ilk yılın kolay geçmesini bekleyemezsiniz. Her şeyi daha da kötüleştiren, hafta sonunda ona hamlelerini test etme fırsatı sunacak kaliteyi göstermeyen ve ikinci çeyrekten angarya halini alan yerel maçlar oluyor. Bu, kuşkusuz, “Avrupa’nın en iyi ikinci ligi” söyleminin göze sokulduğu günlerde incelenmesi gereken bir tezat.

Pianigiani’nin son maçta karşısında bulacağı meslektaşı ise Bergman’a pek benzemiyor: İki farklı kıtada yaşamış ve İtalya’nın tamamını dolaşmış bir koç. Şanslı ki sahadaki en iyi oyuncu, Liv Ullmann, yine favori yönetmeninin saflarında olacak.

Cem Pekdoğru, 2012
10 Aralık 2012 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.